• 122 syf.
    Günlerdir satır satır bu eseri okuyorum, oysa 124 Sayfa...Cümleler birbirinin içine bakan aynalar gibi, hem derinliğine yürek yetmiyor, hem de cümlelerden geçmek, ayrılmak hayli güç...

    Her sayfayı açarken acaba burada kalemi hangi ahvâlle oynattı Sâmiha Anne diye düşünmeden edemedim. Kendi özel notları olması da, daha çok ihtimam gösterme arzusu uyandırıyor...

    Kimbilir okuduğumuz eserlere ne kadar mahçubuz... Kimbilir üzerinden işitmeden geçtiğimiz cümlelere ne kadar çok borçlandık... Tüketirken, eksildik, boşluğun izini sürdük...

    Eserin bende bıraktığı lâtif nasihatler;

    Kâlbin nur ile dolsa da ve hattâ etrafına ışıklar saçsa da, mumun yanan ucunda ki o sürekli kararan ve küle dönen noktayı unutma, kâlbinde ki o noktanın varlığını unutursan, ateşin harında ruhunun helâk olması saniyelerin tenezzülüne muhtaçtır.

    Gözyaşı da hasede uğrar, ne tarifsiz bir telkin...Oysa gözyaşımız kurusun, artık yerini tebessüme bıraksın isteriz.Neden gözyaşları gizlenmelidir? Allah için gönlü dolduran, elemiyle, huşusuyla, sevinciyle dupduru bir ırmaktır ve arındırmakla arınır...

    Demek ki insan dua etmeye kalkışmadan da Rabbi ile konuşabiliyor, demek ki her anında tefekkür eden bir mürşidin, her sözü 'Rabbim'le başlayıp, 'Rabbim'le yüceliyor, O'ndan başka menzili, O'dan başka orijin noktası, O'ndan başka seslenişi kalmıyor.

    Dert yok âlemde, insanoğlu lutûfları yontup dert yapıyor. Akıl meselâ, gönlün asası, meşalesidir. Çoğu kez biz o nuru birer yangına çevirip, yaktığımız ruhumuzun toprağına gaflet tohumu serpiyoruz...Netice ise, diğer meşalesi elinde kullara cefadan öteye gitmiyor... Yangın gün be gün büyüse de, sen içini serin tut Sevgili okur... Bu yangın ruhuyla idrak edenlerin ve aklıyla hissedenlerin gözünü bile yormaz...

    Her ne keyfiyette olursan ol, emin olma kendinden, bir anda veli, bir anda zavallı bir meczup olabilirsin...Bir anda mânevi tahtlara, bir anda zevâl yurduna düçar olabilirsin...Bir an var isen, bir anda bilinmez bir mânânın kuyusuna atılabilirsin...

    Hancı, evvelâ düşüncenin anahtarını çevirip, sizi hazırladığı türlü lezzetlere buyur ediyor, sonra bir sohbet meclisi kurup, ilim ve irfan neşrediyor... Sonra da nasihatle kâlbinizin hanesine uğurluyor ve diyor ki;

    "Bilmenin âlâ derecesi bilmemek, ilmin gâyesi de ilimsizlikmiş."

    https://youtu.be/FiLriNTziOU

    Huzurla okuyunuz...

    Derin saygımla...
  • 137 syf.
    ·Beğendi·10/10
    2019 yılını Dostoyevski ile bitiyorum. Her defasında, huzursuzlukların merkezinde boğulurken uzaktan görünen cankurtaran gibi yetişiyor yardımıma Dostoyevski. Bunca huzursuzlukların, olumsuzlukların yığılarak kapıma dayandığı anda bir umut ışığı yanıyor onun cümleleriyle. Ölü bir bedenin geçmişi beni hayata bağlıyor belki de…

    Zor, zor… Bir Dostoyevski incelemesi yapmak istediğimde tarafsız yaklaşmam oldukça zor. Duygusallığı bir kenara bırakıp Dostoyevski’nin zihnine girmeye çalışmalıyım:

    19. yüzyıl Rusyası, soğuk, bir o kadar da karışık. II. Aleksandr’ın Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler, Batı hayranı olarak ülkelerine dönüyorlar ve Batı’dan radikal fikirleri ithal ediyorlardı. Sürekli Batı övülüyor ve her anlamda onun çizgisi yakalanmaya çalışılıyordu. Bu durumu eş zamanlı olarak Osmanlı toplumu da yaşadığı için anlamamız daha da kolaylaşıyor. Kıyafetler, davranışlar değişiyor fakat düşünce hiç değişemiyordu, Dostoyevski bunu görüyordu. Övülen Batı’nın gerçekten övgüyü hak edip etmediğini sorguluyordu.

    Sene 1862. Yoğun çalışma temposu içerisinde zamanını harcayan, idamdan ve sürgünden dönmüş Dostoyevski, doktorunun önerisi üzerine birçok Rus gencinin hayalini kurduğunu Avrupa seyahatine çıkıyor. Bu seyahatinde birçok Avrupa ülkesini gezme fırsatını yakalıyor fakat bu gezileri onun için tam bir hüsran ile sonuçlanıyor. Övdükleri Avrupa’nın hiç de övülmeye değer olmayacağını görüyor.

    “...kurtulmaya çalıştığım, kaçtığım şeylerin benzerlerini görmek için mi teptim bunca yolu, iki gün sallandım durdum trende, bunca sıkıntıya katlandım? Ihlamur ağaçları bile hoşuma gitmedi Berlin’in. Oysa bu ağaçlar uğruna Berlinli en değerli varlığını bile hiç duraksamadan verir.” (sf.45)

    Ve başlıyor eleştirilere. Fakat kendisini sorguladığını ve söylediklerinin yanlış olabileceğini de satır arasında aktarıyor okuyuculara. Her ne kadar Avrupa ülkeleri hakkında yapılan yorumlar olarak gözükse de, Dostoyevski bu eserinde abartılan Batı’nın Rus toplumu üzerinde sebepsiz yükselmesini eleştiriyor.

    “Ayağımıza ipek çorap geçirip başımıza bir peruk takınca, bir de kılıç kuşanınca Avrupalı olacağımızı sanıyorduk. İşin kötüsü, hoşumuza da gidiyordu bu. Oysa değişen bir şeyimiz yoktu gerçekte: Her şeyi, ağzının pek pis koktuğu bile herkesçe bilinen de Rohan'ı bile bir yana bırakıp gözlüklerini çıkardıktan sonra, uşaklarını kırbaçlatıyordu gene yaşlı adam. Ailesine sert davranıyordu gene. Ufacık bir saygısızlığı yüzünden her yanı kabarıncaya dek kırbaçlıyordu gene ahırda komşu küçük toprak sahiplerini. Büyüklere yaranmak uğruna alçaklıkta yarışılıyordu gene.” (sf. 63)

    Eleştirilere ufak bir ara verelim: Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları, Dostoyevski’nin büyük eserlerinin oluşumundaki fikri temelinin oluştuğu eser olması nedeniyle oldukça önemlidir. Yeraltından Notlar kitabının temeli Avrupa gezisi ve bu kitap sonrasında atıldığını düşünüyorum.

    "İnsan," diye geçirdim içimden, "doğanın bu kralı ufacık karaciğerine böylesine mi bağımlı? Ne bayağılık, Tanrım!" (sf. 46)

    Üslup ve karaciğer nasıl da Yeraltından Notlar kitabını akla getiriyor öyle…

    Dönelim eleştirilere: Batı’nın ruhtan uzak materyalist düşünceleri Dostoyevski’nin tasvip ettiği bir şey değildi. Ona göre Rus toplumu maneviyatıyla, kardeşliğiyle var olmalıydı. Bu yüzden bencil burjuvaların, materyalist sosyalistlerin yoğunlukta olduğu Avrupa’nın ithal fikirlerinin Rus toplumuna uyamayacağını düşünmüştür.

    “Çeşitli devirlerde ne gibi etkileri olmuştu bizde Avrupa'nın? Hep uygarlığıyla konuk gelmişti bize. Ne kerte uygarlaştırmıştı bizi peki? Daha doğrusu, ne kerte uzaklaştırmıştı bizi uygarlıktan?” (sf. 60)

    1789’da yaşanan Fransız Devrimi’nin ardından kardeşlik naraları atılsa da Dostoyevski’ye göre bu durum kişilikleriyle tamamen bir zıtlık oluşturuyordu.

    “Fransızların, daha doğrusu, genel olarak Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. Kişisel bir başlangıç, bir kendini sakınış vardır onun yaradılışında. Bir yükselme tutkusu, herkesten başka olma isteği, kendine herkesten, her şeyden çok değer verme duygusu. Kendine böylesine değer veren bir insanda kardeşlik duygusunun bulunmaması elbette doğaldır.” (sf. 104)

    Geçmişinde tutkulu devrimci yıllar bulunsa da sürgünün ardından benimsediği slavofil fikirler geçmişini bastırmıştır. Fakat onu tamamen yok edememiştir, bu kitapta da devrimci ve slavofil Dostoyevski’nin harmanlanmış bir şekilde önümüze sunulmasının lezzetini tadıyoruz. Dostoyevski, sosyalistlerce kullanılan, “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!” sloganın daha iyisinin düşünülemeyeceği belirtir ardından ekleyerek bu sloganın İncil’ten çekip çıkarıldığına işaret eder.

    Gençliğinin ateşli düşüncelerini atamadığını bu alıntıda oldukça gösteriyor:

    “Her şeyimle insanlığa adıyorum kendimi. Öyleyse çıkar gözetmeden, tümden "adıyorum kendimi topluma, öyleyse toplum da bana adamalı kendini" düşüncesini aklımın ucundan geçirmeden adamalıyım kendimi. İnsan kendini öyle adamalı ki, her şeyini vermeli, hatta buna karşılık kendisine hiçbir şey verilmemesini, hiç kimsenin onun için fedakârlık etmemesini istemeli.” (sf.105)

    Kardeşlik duygusundan mahrum Batı dünyası karşısında sosyalistler, eli kolu bağlı bir vaziyette çıkar yolu aramaya çalışmaktadırlar. Dostoyevski, onları şöyle açıklıyor:

    “Peki ama Batılılarda kardeşlik duygusu yoksa, bu duygunun yerini bencillik, çıkarcılık almışsa, insanlar orada kişisel hakları için elde kılıç, kıyasıya dövüşüyorlarsa sosyalistler ne yapsınlardı? Kardeşliğin olmadığını görünce, insanları kardeşliğe çağırmakla başladılar işe elbette... Önce kardeşliği kurmak istiyorlar. Kuzu kızartması yapmak için önce kuzu olmalı derler... Ama yok kuzu. Yani kardeşliğe yatkın yaradılış yok!.. Umutsuzluğa kapılan sosyalistler bu kez gelecekteki kardeşliği övmeye başlıyorlar. Elde edilecek yararları uzunluk, ağırlık ölçü birimlerini kullanarak anlatmaya çalışıyorlar. Dil döküyor, öğretiyor, bu kardeşlikten kimin ne kadar yarar sağlayacağını, kimin ne kadar kazanacağını anlatıyorlar. Elde edilecek dünya nimetlerini sayıp döküyorlar bir bir. Bunlardan kimin ne kadar alacağını, bu nimetlerden topluma kimin ne kadar vereceğini belirliyorlar. Peki ama, her şey önceden paylaşılmışsa, kimin ne kadar yarar sağlayacağı önceden belirlenmişse kardeşlikten söz edilebilir mi burada?” (sf. 107)

    Ardından sosyalizmi topa tutmaya devam eder. Dostoyevski’ye göre sosyalistler kardeşliği hedeflemeleriyle birlikte ferdin kişisel özgürlüğünü elinden almaya çalıştıkları takdirde başarısız olacaklarını düşünür. Karamazov Kardeşler’in muazzam bölümü olan Büyük Engizisyoncu kısmında özgürlük hakkında görüşleri bu düşünüş etrafında şekillenir. Kış Notları’nda ise şöyle bahsetmektedir:

    “...kişinin her şeyini güvence altına alacaklar. Onu yedirip içireceklerini, ona iş bulacaklarını vaad ediyorlar. Bütün bunlara karşılık da toplumun mutluluğu için kişisel özgürlüğünden küçük bir damla istiyorlar onun. Çok çok küçük... Hayır, bu çeşit hesaplar içinde yaşamak istemez insan. Kişisel özgürlüğünden bir parçacık bile vermek ağır gelir ona. Aptallığından, böyle bir yaşamı cezaevi yaşamına benzetir. Kendi başına yaşamanın daha iyi olduğunu, çünkü o zaman özgürlüğünün tümüne sahip olduğunu düşünür. Oysa döverler onu özgürken. İş vermezler ona. Açlıktan ölür... Özgürlük diye bir şey kalmaz... Gelgelelim gene de özgürlüğünün her şeyde tatlı olduğunu sanır garip adam.” (sf. 108)

    Sosyalizmin materyalist düşüncesiyle birleşen hâline nefret duyan Dostoyevski, sosyalizm unsurlarını benimsemekten kendini alıkoyamaz. Ona göre kardeşlik duygusunun olmadığı bir toplumda sosyalist bir düzen kurulamaz.

    “Sözün kısası, sosyalizm yeryüzünde bir gün gerçekleşecekse, Fransa'dan başka bir ülkede gerçekleşecektir.”

    Kardeşlik vurgusunu yaptığı kendi ülkesi 1917 yılında sosyalizmi görecektir. Bu durum tüyler ürpertici olmakla birlikte 1862 yılında yapılan öngörünün ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Dostoyevski bu konuda Marx’ı bile geride bırakıyor: Marx’a göre sosyalist bir düzenin kurulabilmesi için burjuva devriminin öncül olması gerekiyordu. Oysa Rusya’da bir burjuva sınıfı yoktu, dolayısıyla burjuva devrimi gerçekleşmesi muhtemel değildi. Marx yanılmıştı, Rusya istisna olarak ortaya çıkmıştı ve Marx, ömrünün ilerleyen yıllarında kendi yargısının Rusya için geçerli olmadığını kabul edecekti. Herzen ise, Batı’nın sosyalist toplum için aradığı kriterlerin hâlihazırda Rusya kömünlerinde bulunduğunu Komünist Manifesto yayımlandıktan iki yıl sonra söyleyecekti.

    Dostoyevski’nin romanlarının dışında da kaleminin oldukça kuvvetli olduğunu görüyoruz. Büyük sorunlar, çelişkiler üzerine düşünceler üretmeyi denemesi ve kurtuluş yolu aramaya çalışması, aşama aşama bizlere Yeraltı Adamı’nı, Raskolnikov’u ve Karamazov Kardeşler’i sunmuştur.

    Dostoyevski öyle bir ağaç ki, onun her meyvesi lezzetli, faydalı. Bu meyvelerden tatmak oldukça haz veriyor. Hepsi de ağacın köküne götüren yolculuğun bileti gibi…

    Keyifli okumalar, şimdiden güzel seneler diliyorum :)
  • Dün katıldığım bir eğitimden hayvanseverler için yararlı olduğunu düşündüğüm bazı notları anlatabildiğim kadar anlatmak istiyorum. Biraz detaylı olacak ama konuyla ilgiliyseniz özellikle sokaktaki hayvanlar için bunları bilmenizde kesinlikle fayda var.


    BAZI GENEL BİLGİLER
    Sokak hayvanlarıyla ilgili genel bilgilerden başlamak gerekirse bugün köpeklerin kurtlardan evrimleştiğini biliyoruz. Kurtların evcilleştirilen ilk hayvanlar olduğunu da biliyoruz. Köpeklerin ilk olarak evcilleştirilmesi de 15 bin yıl kadar önceye gidiyor. Bu yüzden insanlara bu kadar yakınlar. Kedilerin ataları ise Afrika Vahşi Kedileri. 130 bin yıl önce atalarından ayrıştıkları ve Orta Doğu'da ortaya çıktıkları tahmin ediliyor. Kedi türünün hala evrimini tamamlamadığını ve -atalarının insanlarla pek alakası olmamasına da bakılırsa- hala kedi türünün tam olarak evcilleşmediğini söyleyenler var. 

    Çevreyi duyumsamalarına değinecek olursak köpekler ve kediler görmede insanlar kadar iyi değil ama hareketi algılamada kat kat daha iyiler. Sonuçta evrimsel süreçte bir avın renginin hiçbir önemi yok. Bu yüzden köpekler çevreyi bilinenin aksine siyah beyaz olmasa da mavi ve yeşilin tonlarıyla görürler.> https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...KsuBmI1xLmdhwBz0wEe3 Bu da bir kedi görüşü > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...GKyrmxxGZWAKY4ECR6PC
    Koklamak köpekler için çok fazla önemlidir çünkü görmekten ziyade koklayarak çevreyi algılarlar. İnsan beyni köpek beyninden 10 kat daha büyüktür ama köpeğin beynindeki koku merkezi insanınkinden 4 kat daha büyüktür. İnsan burnunda 5 milyon, köpek burnunda 200 milyon koku algacı vardır. İlk kez karşılaşan köpekler koklama sayesinde birbirlerinin cinsiyetini, diyetini ve duygu durumlarını anlayabiliyorlar. Aynı şeyler kediler için de geçerlidir. Belli bölgelerindeki salgı bezleri sayesinde onlar da iletişimlerinde kokuları kullanırlar.

    HAYVANLARIN DİLİNDEN ANLAMAK
    Hayvanları korumanın en iyi yolu onları gerçekten iyi şekilde anlamaktan geçer. Öncelikle onların bizden farklı yaşantıları, algıları ve duygularını farklı ifade etme biçimleri olduğunu bilmeliyiz. Bu bağlamda bedenlerini okumak ve davranışlarını gözlemlemek çok önemli. Mesela köpekleri ele alalım. Köpekler hepimizin bildiği gibi temas edilerek sevilmeyi çok severler. Ama ilk başta dokunuşlarınızdan ve ilginizden çok mutlu olan köpek, bu durum aşırıya kaçarsa huzursuz ve korkmuş bir hale gelebilir ve biz bunu insan algılarımızla farklı şekillerde yorumlayabiliriz. Bu yüzden onları severken karşımızdakinin farklı algıları ve iç güdüleri olan bir canlı olduğunu unutmamalıyız.
    Örneklendirmek gerekirse hepimiz mutlaka şahit olmuşuzdur bir köpeğin sevilirken sergilediği davranışlara. Önce bundan memnun olur, daha fazla ilgi bile isteyebilir ama belli bir zaman sonra yere sırt üstü uzanır, gözlerini kapatır ya da belli bir yere diker ve hareketsiz kalır. Bunu hemen karnını da sevdirmek istiyor olarak algılarız. Ne yazık ki bu davranış köpeklerin ölümünden önce görülen son davranıştır. Köpek bitmeyen temasları artık bir ölüm tehdidi olarak algılar ve öleceğini düşünür. Her defasında onun karnını sevdiğinizde bu davranış onda pekişir. Bunu köpeğinize her gün beş kere yaptığınızı düşünelim. Her gün kafanıza beş kere silah doğrultulmasıyla aynı şeyi hissettirir.
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...m79qIn-Dn8ee9HZMjmpV
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...zKBxq2JTKkNKYdXfvPqV

    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...TySydhfkYkU1YAZCQSTI
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...clTUdu8jKGC9tfwhyPPF
    Görseller gayet normal gözükebilir. Sarılmak bizim için evrensel bir sevgi göstergesidir. Ama köpeklerde sarılmak dominant olanın üstünlüğünü gösterdiği davranıştır ve sevgiyle alakası yoktur. Sarıldığınızda köpek ona bunu gösterdiğinizi algılayacak ve buna göre davranacaktır. Ve fark ettiyseniz profesyonel çekimler haricinde köpekler veya kediler genelde kadraja bakmazlar. Bu onlar için başka bir tehdittir.
    Bizim için sevgiden başka bir diğer temel duygu mutluluktur. Mutlu bir durumda olan kedi rahat görünür, kuyruğu havada hatta kıvrık olabilir. Köpekler için de ağızlarının açık ve muhtemelen dilin dışarda olduğunu söyleyebiliriz, vücut canlıdır, gözler ve kulaklar normal şeklinde durur.
    >https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...GCQyPVHv01VfyAmRcOEQ
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...MHFRUB0SD2XVZAkCRorz

    Beden diliyle bir canlının agresif olma durumunu da anlayabiliriz. İnsanlardaki gibi her canlı belli sebepten farklı şekillerde agresyon gösterebilir. Bunları anlamak birlikte yaşadığımız sosyal yaşantımız için çok önemlidir. Özellikle köpeklerin birkaç çeşit agresyonundan bahsetmek istiyorum.

    1)Dominant Agresyon: Mahallenin ağır abileri denilecek alfa köpekler de yaygındır. En dikkat edilmesi gereken agresyon türüdür. Köpek kendinden emindir. Motivasyonu kavga ya da avdır. Gözleri büyümüş ve hedefe odaklanmıştır. Kafası ve kuyruğu dik ve vücudu öne doğru hamle yapar durumdadır. Burnu kırışık ve ağzı 'O' şeklindedir. Ön dişleri gözükür, ısırıp yakalama ve yatırma eğilimi gösterir. 
    https://encrypted-tbn0.gstatic.com/..._3DYuVooXp-h42VPtMjt

    2)Koruyucu Agresyon: Bu tür agresyonda köpeğin kulakları geriye yatık ve kafası daha aşağıdadır. Hedefe bakmaz. Kuyruk bacak arasında ya da aşağıdadır. Bütün dişleri gözükür ve ağzı 'V' şeklinde açıktır. Motivasyonu onun için önemli bir şeyi korumaktır. Isırıp kaçma eğilimi gösterir.

    3)Korkmuş ve endişelenmiş: Korku durumunda köpeğin kulakları geriye yatık ve kafa aşağıdadır. Uzaklara bakar, gözünü kaçırır. Ağız sıkıca kapalıdır. Vücudunu küçültür. Kuyruk bacak arasında ya da aşağıdadır.
    >https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...F8GSJv03BkmWWw&s
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...TMVlHPjVoGN&s=10

    BESLENME
    Beslenme hepimizin temel ihtiyacı ve özellikle kış aylarında her canlı için çok önemli. İlk olarak kuşların diyetlerine bakacak olursak otçul ve hem otçul hem etçil olarak ayrılırlar. Gaga ve ayak yapılarından beslenme şekillerini anlayabilir ve o şekilde besleyebiliriz.
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...ss5NXZY0yaw&s=10
    Kediler etçil ve köpekler hepçil canlılardır. Bu yüzden kedilerin aksine, et kadar bitkisel gıdalar da köpeğin diyetinde bulunur. (Nasıl beslemeliyim diye sorarsanız köpekler ve kediler için özellikle evinizdelerse onların metabolizmasına göre hazırlayabileceğiniz yemekler var. Örneğin pirinç, et, ciğer, mısır yağı ve iyotlu tuzu bir poşetle birleştirip suda haşlamak gibi. Farklılık gösteren oranlar ise 10 kaşık pirinç, 5 kaşık et, 2 kaşık ciğer köpeğin yemeği olur. Kedinin yemeği -zorunlu etçil olduğu için- 10 kaşık et, 5 kaşık pirinç, 2 kaşık ciğer olur. Bunlar haricinde özellikle sokak hayvanlarını beslemek için paketli mamalar tercih edilebilir. Açıkta satılan mamalar herhangi bir besleyici özellik taşımayan o an hayvanın karnını doldurmaya yarayan mamalardır. Etiketli mamalar besleyici özellikler taşır ve ucuzdur bu yüzden tercih edilebilir. Bir de popüler mamalar vardır insan sağlığına uygun standartlarda (HACCP) üretilen kalite garantili mamalardır.) Dün kedilerin inek sütü içmesi, köpeklerin kemik yemesi gibi doğru bilinen yanlışlardan bahsedildi. Sütün kedilerin metabolizmasına zarar verdiğini önceden de duymuştum ama kemik çok şaşırtıcıydı. Kemik köpeğe böyle bir zarar vermese bile ezilmesi zor olduğu için sivri şekilde yutulan kemik köpeklerin iç organlarını parçalıyormuş. Verilirse de toz halinde verilmesi gerekiyormuş.
    Beslenme için son olarak su hayati önem taşıyor. Bu canlar 3-4 günden fazla susuz kalamazlar. Susuzken canlı kurtarılsalar bile böbrek fonksiyonlarının bozulması sebebiyle çok düşük ihtimalle hayatta kalırlar.

    DOĞUMLARI VE BAKIMLARI
    Her canlı doğumdan itibaren belirli evrelerden geçiyor. Bütün bu evrelerden değilse bile sokak hayvanlarının büyüme evrelerinden biri olan ve onların bakımında çok önemli bir rol oynayan sosyalizasyon döneminden de biraz bahsetmek istiyorum. Bu dönem doğumlarından sonra kedilerde 2-7., köpeklerde ise 3-12. haftalar arasında yer alan bir dönem. Yavrular bu dönemde ailesiyle birlikte sosyal hayatı iyi bir şekilde deneyimlerse ilerki yaşamında da sosyal becerileri yüksek canlılar oluyorlar. Bu yüzden özellikle evde sahiplendiğimiz canlar varsa mutlaka bu dönemi dışardaki yaşamı göstererek, deneyimlemelerine izin vererek geçirmelerini sağlamalıyız. Aynı zamanda sosyal olmak, bir yere sürekli kapalı kalmamak her yaştan her canlı için önemlidir. Evet dışarıda onlar için fiziksel acılar getirecek çok fazla ihtimal var ama bir yerde hapsolmak hayatı, doğasını yaşayamamak da onlara büyük bir ruhsal acı veriyor. Ve dün duyduğum en etkili söz bir köpeğin ya da kedinin fiziksel acı duymayı ruhsal acı duymaya tercih ettiği oldu.
  • AHLAK YORGUNLUĞU
    Sokakta bir hayır kuruluşuna yardım toplayan kişiler…
    Beş metre ileride aç bir kedi…
    Yirmi metre ileride çıplak ayaklı bir çocuk…
    Ekmek parası isteyen yaşlı kadın…
    Asgari bir ahlâki duyarlılıkla bir saat içinde gördüklerine karşı yapman gerekenleri yapmaya olanak yok.
    Kedi doyurulmalı, çocuğa ayakkabı almalı, yaşlı kadına ekmek verilmeli…
    Bu kadar kısa sürede gördüklerin karşısında sorumlulukların çok fazla.
    Üstüne üstlük bir de şunları duymuşsun ve görmüşsün: Dilenci çocuk başkalarınca zorla dilendiriliyor. Yaşlı kadın her gün orada ve herkesten ekmek parası istiyor. O kediden de yüzlercesi var; hangi birini doyuracaksın?
    Bu düşüncelerle sorumluluğunu hafifletiyorsun. Artık normal yaşamını sürdürebilirsin.
    Senin gibi merhamet dolu birisi önünde çıplak ayakla dolaşan çocuğa bakarken içindeki iyiliği örtüp bakışını donuklaştırıyor böylece. Ahlâkın sokağa çıplak çıktığı anda onlarca yalan ve aldatmayla vuruluyor. Modern bir şehirde ahlâk, ancak beş ayrı kilit altında ve parmaklıkların ardında saklanarak var olabiliyor.
    Var Olma Notları kitabından
  • - Sevgi, insanın düşündüğünden çok daha karmaşık bir durum.
    - Nasıl yani?
    - Kulağa her ne kadar şematik gelse, bir ilişkide üç aşama olduğunu söyleyebiliriz: Aşık olma, hayal kırkılığı, gerçeği kabul etmek. Başlangıçta sevilen kişi, hiç kusuru olmayan harika biridir, daha iyisi yok gibidir, onu idarize ederiz, onu neredeyse Tanrısallaştırırız. Ve sevilen kişi gözümüzde ne kadar büyürse, biz kendimizi o oranda küçük görürüz. Bu o kadar ileriye gider ki, bir süre sonra böylesine mükemmel bir insanın bizi nasıl kabul ettiğini anlamayız. İkinci aşamada, sevdiğimiz kişinin aslımda her açıdan mükemmel olmadığını kabul ederiz. Her koşulda karakterini korumayı başaramadığını ve bazen yanıldığını görürüz; elbette daha önce de var olan ama bizim algılayamadığımız bu özellikler bize üzüntü ve hayal kırıklığı hissettirir. Her ne kadar başlangıçta bu insanla hemen evlenmek ve yaşamımızın kalan kısmını onunla geçirmek istemiş olsak da ikinci aşamada, birden onun gitmesini isteyebiliriz, hem de sonsuza dek!”
    - Peki insan sonra ne yapmalı?
    - İlk iki aşamada kendini kandırdığını ve her iki durumda da sevginin söz konusu olmadığını kendine itilaf etmeli
    - O zaman sevgi ne peki?
    - Sevgi, karşımızdaki kişiyi olduğu gibi kabul ettiğimiz üçüncü aşama. Yani onu ne Tanrısallaştırdığımız ne de şeytanlaştırdığımız aşama. O zaman onun iyi yanlarıyla mutlu oluruz, zayıf yanlarını kabul ederiz. Ve zayıflıklarına rağmen olduğu gibi kabul ettiğimizde onun yanında mutlu oluruz. Ancak o zaman sağlıklı bir şekilde ilerleyecek olgun bir sevgiden bahsedebiliriz. Bir zamanlar kendi analistimin de bana söylediği gibi, sevginin anahtarı karşımızdaki kişinin zayıflıklarını kabul etmekte, ilişki süresi boyunca içsel olarak ya da dışa vurmak suretiyle isyan etmeden bu zayıflıklara katlanmakta ve bu esnada gerçekten mutlu olabilmektir.
  • 176 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    KNŞMMZ GRKN ŞYLR VR!

    “Hayata karşı ön yargılı olma! Düne aldanıp bu gün için umutsuzluğa kapılma, ‘Yaşadığın üzücü şeyler’ sürekli yenilenecek diye bir şey yok, ayrıca hayatın da tekrarı yok!”

    “Kendinden başka herkesi mutlu etmeye çalışıyorsun! Oysa sen de en az herkes kadar mutlu olmayı hak ediyorsun! Ama hep kendini öteliyor, sürekli sen fedakârlık ediyorsun. Kendinden çok hep başkalarını mutlu ettin; ama hataydı kendine çok ayıp ettin! Başkalarına verdiğin değeri kendine de vermelisin! Ama artık kendine gel ve kendine de değer ver.”

    Yazarımızın bir güzel eserini daha okudum. Kitabın içerisindeki Nasreddin hoca hikâyesini bende sevdim. Eser kişisel gelişim olarak yazılmış, yazar ile sanki karşılıklı konuşuyorsun gibi hissediyorsun okurken. Sorunları olan ve ruhen çökmüş olanlar için güzel bir terapi, ben o dönemleri atlattığım için bende çok fazla etki etmedi ama beğendim eseri. Birde yazarın kitapta aldığı notları bir kenera not edin demesinden sonra not alıp 17 notu tekrar okudum. Notları güzelce tekrar yazıp kitaplığımın en güzel yerine koyacağım. Yazarımızın eline yüreğine sağlık. Nice yeni eserleri ile buluşmak umuduyla…

    #cihadkök #knşmmzgrknşylrvr
    Cihad Kök Cihad KÖK Cihad KÖK ve Yazıları Arunas Yayıncılık #arunasyayıncılık