• 1. Sen kendin için ne ifade ediyorsun?
    2. Sen bir başkası (tekil) için ne ifade ediyorsun?
    3. Sen toplum için ne ifade ediyorsun?

    (Kişinin varlığı en az bir maddede ifade içerdiği zaman anlamlı olur)
  • 264 syf.
    Var olmaktan bulantı duymak nasıl bir duygu acaba veya var olmaktan ziyade var olabilme isteği veya var mıyım acaba düşüncesi? Var olmakla ilgili herkes bir şeyler söylüyor. Düşünüyorum varım, yiyorum varım, vs vs.
    Var olmak nedir bir kere? Ben olmak duygusu mu? Benim diyebilmek mi?
    Hiçbirine cevap veremeyeceğim çünkü ben de bilmiyorum.

    Başlarda kitap için acaba mı demiştim ama sonra arada ufak bir araştırma yaptım sonrasında taşlar yerine oturdu yavaş yavaş. Puzzelın parçaları gibi birleşti kafamdakiler.

    Roquentin her şeyin farkında bir karakter.
    Ben de bir zamanlar şöyle bir şey yazmıştım.
    "Her şeyin farkında olup, hiçbir şey yapamamak" sanırım en kötüsü bu; ve biz uzun zamandır böyle bir durumun içerisindeyiz. #37383795
    Acaba burada karakter farkında olup da yapamıyor mu yoksa yapmıyor mu bu ikisi sanırım farklı şeyler? Birinde istediği için yapmıyor diğerinde bir şeyler tutuyor onu engelliyor. Prangalar diyebiliriz herhalde buna.
    Karar verme mekanizması tam manasıyla çalışmıyor.

    Bir insanın yaşanmışlıkları ne kadar fazla olursa sanırım o derece istekleri de veya beklentileri de artıyor veya yükseliyor. İnsanlara bakışı çok çok farklı oluyor. Söylenen sözlerde, yapılan hareketlerde hep bir şeyler arıyor sanırım.
    Peki Roquentin niye hiçbir eylemde bulunmuyor.
    Burada şunu eklemek istiyorum
    "Antoine Roquentin'in yaşadığı ilk tecrübe yabancılaşmadır, bunu belirsizlik, umutsuzluk, varlık ve varlığının sorgulaması, hayal kırıklığı ve isteklerinin gerçekleşmemesi, ardından korku, eylemsizlik ve kaçış takip eder."
    Sanırım bu çoğu şeye cevap olacaktır.

    Evet insan bir şeyleri yapmak için düşünür mücadele eder yaptıklarına karşılık bulamayınca bir süre sonra kendi içine kapanır, umutsuz durumlar, sorgulamalar vs. sonunda da hiçbir şey yapmama, durumu kabullenme, akışına bırakma gibi durumların içine girer. Burada doğruluğu tartışılır, böyle mi olmalıdır, yoksa mücadeleye devam mı etmelidir bir dünya soru sorulabilir. Ama öyle durumlar vardır ki o insanın içinde yaşadığı durumları bilmediğimiz için dışardan bir şeyler söylemek basit gelebilir. Yargılamadan önce bunlara da bakmak lazım.

    Sorgulamaları bolca yapacağınız bir kitap.
    İnsanları, yaşantıları, yapılan eylemleri, yapılmayanları ve bunlardan duyulan bulantı, tiksinme hastalığını göreceksiniz.
  •  Mâtürîdi Penceresinden Müslümanların Birbirine Bakışına Bir Yol Çıkar mı?
    Doç. Dr. Ali Karataş
    İmam Mâtürîdi, hem İslam düşüncesinde önemli olan pek çok konuyu değerlendirirken hem de Kur’ân’ı anlama ve yorumlamada sistematik davranan bir âlimdir. Onun bu sistematikliği aynı zamanda farklı görüş sahiplerine karşı mücadele ederken de ortaya çıkmaktadır. İmam Mâtürîdî’nin mücadelesinde dikkat çeken taraf, onun hem Müslüman olup da Müslümanlar içinde öteki görülenlerle hem de İslam dairesi içinde kabul edilemeyecek birçok heretik yapıyla fikri mücadele içinde olmasıdır. Bu durumu günümüz açısından düşündüğümüzde Müslümanların kendi içinde birilerini ötekileştirerek heretik bir hüviyete sahip Müslüman gurup veya kişiler oluşturma uğraşısı içinde olmaları olayın acı veren bir boyuta taşındığını göstermektedir.

    Mâtürîdi ile bu durumun günümüze ve bize bakan tarafı Müslümanların, Mâtürîdî’nin fikri mücadele yönteminden hareketle benimsemedikleri ve bir türlü hazmedemedikleri diğer Müslümanlarla nasıl mücadele edebileceklerine dair çıkarımlarda bulunmaktır. Yani ben, fikrini veya zikrini benimsemediğim bir Müslümanla mücadele etmek istediğimde bir ehlisünnet müntesibi olarak Mâtürîdî’nin yaklaşımlarından hareketle nasıl bir yöntem içinde olacağım. Tabi ki öncelikle burada mücadele etmemin gerekliliği peşinen kabullenen bir fikir olmuştur. Çünkü biz Müslümanlar, bu konuda başarılı bir imtihan vermemekteyiz ve bizim gibi düşünmeyenlerle mücadele etmemiz gerektiğini zorunlu olarak benimsemiş durumdayız ve bundan da bir türlü vazgeçememekteyiz. Bu sebeple madem böyle bir uğraş içinde olacaksak o zaman bunun bir ahlakı olmalıdır, çünkü Müslümanın her hal ve hareketi ahlaka tabidir. Buna bağlı olarak birbirimizle ilişkimiz nasıl ahlaki çerçevede olmak zorundaysa birbirimizle mücadelemiz, tartışmamız ve hatta daha saldırgan bir şekilde kavgamız da olacaksa bunun da ahlaki bir tarafı olmalıdır. Buradan varmak isteğimiz sonuç ise biz Müslümanların hem yerel hem de küresel ölçekte problemlerimize ışık tutacak ilkelerin imam Mâtürîdî’den hareketle nasıl olabileceğini tespit etmeye çalışmaktır. Mâtürîdî’nin bilgi anlayışını ortaya koymadan tabi ki birçok konuya bakışında sağlıklı sonuçlara ulaşmak imkân dâhilinde değildir. Bize göre Müslümanların birbirine bakışı da bu çerçevede değerlendirilebilecek bir hüviyete sahiptir. Bu sebeple Mâtürîdi penceresinden Müslümanların birbirine bakışına bir yol bulmak için onun temel bazı bakış açılarını tespit etmek faydalı olacaktır. Bu nedenle öncelikle Mâtürîdî’nin bilgi nazariyesine bakmadan konuyu temellendirmenin imkân dâhilinde olmadığını düşünmekteyiz.

    Ayrıca şunu da ifade etmek istiyoruz: Bizim burada yapmak istediğimiz Mâtürîdî’nin herhangi bir konuda fikirlerini tespit etmekten ziyade, onun, sorunların çözümünde nasıl bir tavır içinde olduğunu tespit yönelik bir çözümleme denemesidir ve bizlerin meselelerin hallinde buradan neler elde edebileceğimize dair ipuçları yakalamak olacaktır. Bu konu açısından bir problemi ifade etmeden konuya geçemeyeceğim. Burada aslında bilimsel bir tutum içinde olmamız son derece önemli; ancak biz Müslümanlardan bahsettiğimizde halipür melalimizin içler acısı olması işi biraz da duygusal boyuta çekmektedir.

    Mâtürîdî’nin Bilgi Nazariyesi

    Bilgi nazariyesi Felsefe’de epistemoloji başlığı altında incelenen bir meseledir. Epistemolojide bilginin doğası, türleri, imkânı ve kaynakları gibi hususlar ele alınır. Bu çerçevede Kelam’da bilgi nazariyesini ilk defa ortaya koyanın Mâtürîdi olduğu kabul edilen bir yaklaşım olmuştur. Mâtürîdi, Kitabü’t-Tevhîdi’nde bu hususları tartışmıştır. Ona göre bilgiye ulaşmak mümkündür ve bilgiye ulaştıran yollar genel olarak haber, akıl ve duyular olmak üzere üç türlüdür. Bunlar insana eşyanın ve olayların gerçek bilgisini verir.

    Mâtürîdi, bu düşüncelerini dile getirirken yine bilgi kaynağı kabul ettiği haber, akıl ve duyuların verilerini dikkate almıştır. Bilginin imkânını reddeden sofistlerin görüşlerini bu mantıkla eleştirmiştir. Verdiği bilgilere göre sofistler, insanların ulaştığı zannettikleri şeylerin bilgi olmayıp duygudan ibaret olduğunu iddia etmektedirler ve başkaları da aynı şey hakkında farklı telakkilere sahip olabilirler.[1] Mâtürîdi, onların görüşlerini aklen çürütmeye çalışmış ve duyuları ile ulaşabilecekleri bir davranış olarak dayak ve organ kesme cezası ile cezalandırmaları durumunda onların görüşlerinin çürüklüğünün ortaya çıkacağını belirtmiştir.

    Mâtürîdi’ye göre evreni, insanı, Allah’ı ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak için habere, akla ve duyulara ihtiyaç vardır. Bu bilgi kaynaklarının her biri kendisine göre bilgiler verir ve birbirinin yerini doldurmaz. Bu sebeple Müslümanlar bu bilgi kaynaklarının her birinden gelen verileri dikkate almak durumundadır. Bunların içinde aklın diğerlerine göre ayrı bir yeri vardır. Bu ayrıcalık onun diğerleri üzerinde denetleyici olma gibi bir vasfı taşıması sebebiyledir. Bu ayrıcalığına rağmen akıl eğer çeşitli olumsuzluklarla görevini sağlıklı bir şekilde yapamaz duruma gelebileceği için bundan kurtulmasının yolu da kendini doğruya yöneltecek vahye muhtaç durumundadır. Aklın kullanılmasını Kur’ân emretmektedir ve aklın kullanılmasıyla yaşadığımız âlemden hareketle duyular ötesi âleme yol bulup onu anlayabiliriz. Bu da zaten gerekli bir şeydir, aynı zamanda Allah evren insan ilişkisinin kavranmasında mühim bir noktadır. Çünkü Allah evreni yok olması için yaratmamıştır, evrenin yaratılması bir hikmete mebnidir ve bu hikmetin kavranması için aklın kullanılması gereklidir.

    İmam Mâtürîdî’nin bilgi nazariyesinde haberin de ayrı bir yeri vardır. “Mâtürîdi, haberleri kaynağı açısından peygamberlerden gelen haber ve genel haber olmak üzere iki sınıfa ayırmıştır. Peygamberlerden gelenleri önce vahiy, daha sonra mütevâtir ve ahad haber olmak üzere tasnif etmiştir. Mâtürîdi’ye göre kesinlik açısından peygamberlerin getirdiği haber olan vahiyden daha kuvvetli bir bilgi kaynağı yoktur. Çünkü peygamberlerin güvenirliliğini kanıtlayan mucizeleri vardır.[2] Yaptığı tanımla mütevâtir habere ihtiyatla yaklaşsa da pratikte genel manadaki yaklaşımda aynı anlayışta olan Mâtürîdi, ahad haberlere karşı çok daha ihtiyatlı bir tutum benimsemiş ve bunların değerlendirilmesini, kişilere bırakmıştır. Genel yaklaşımdan farklı olarak mütevâtir haberlerde,[3] haberi ulaştıran kişilerin yanılmaları veya yalan söyleme ihtimalleri olabileceğini prensip olarak kabul etmektedir. Çünkü mütevâtir haberi rivayet eden tüm ravilerin güvenilir birer râvi olduklarına dair –mesela Peygamberlerin masumiyeti gibi- elimizde kesin bir delil yoktur. Ancak masumiyeti hakkında delil bulunmayan tek tek ravilerin haberleri, mütevâtir derecesine ulaştığında, teorik olarak aksini söylemek mümkün olsa da onların hepsinin sika oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla mütevâtir haberin kendisi, ravilerin yalan söylemediklerinin delili olmaktadır. Çünkü bu tür haberler, yalan olmasına hiçbir şekilde ihtimali bulunmayan haberlerin, masumiyetine açık delil olan kimselerden aktarılması gibi bize gelmiştir. Ahad haberlerde ise kişinin bunlarla amel etme ve hiç dikkate almama gibi bir seçeneği vardır. Burada, bu haberleri nakleden kimselerin durumları araştırılır ve nass çerçevesinde, muhteva sorgulaması yapılarak ağır basan tarafa meyledilebilir. Bu haberlerin güvenirliliği noktasında kapsayıcı bir sonuca ulaşılamayacağı için kesin olan naslara, bu haberlerin arz edilmesi[4]gereklidir.”[5]

    Mâtürîdi, Kitâbü’t-Tevhîd adlı eserinde ilahiyat, nübüvvet, kaza-kader, büyük günah, iman ve İslam ve kulların filleri gibi pek çok meseleyi tartışmıştır. Bu konularda dile getirilen farklı görüşleri değerlendirmiş ve onlara cevap vermiştir. Bu çabasında ortaya koyduğu bilgi anlayışından hareket etmiş, bu konularla ilgili aklı ve nakli delilleri hesaba katmıştır. Mutezile, Şia gibi mezheplerin; Mecusilik ve Seneviyye gibi dinlerin görüşlerini de bilgi anlayışına göre değerlendirmiştir. İnanç ve ibadet konularını hem aklen hem de naklen temellendirmede çarpıcı tespitlerde bulunmuştur. İlhamın yanlış yolda olan kimseyi doğru yolda olduğunu zannetmesine sebep olacağını düşündüğü için bilgi vasıtası olarak kabul etmemiş ve konuları değerlendirmede ilhamın ölçü olamayacağını ortaya koymak istemiştir.[6]

    Kur’ân’ı Anlama ve Yorumlamada Bilgi Nazariyesine Bağlı Kalması

    Nasıl diğer birçok alanda insanı bilgiye ulaştıran yollar haber ve akıl ise Kur’ân’ı anlamada da insana bilgi aktaran kaynaklar yine haber ve akıldır. Mâtürîdî’nin bu anlayışı onun tefsir ve te’vîl ayrımını da şekillendirmiştir. Tefsir sahih habere, te’vîl de akla dayanır. Maturidi’nin düşüncesinde öncellikle sahihliği sabit olmuş bir haberin verdiği bilgi tartışmasız kabülü gerektiren bir bilgi olduğu için bu bilgi Kur’ân’ı anlamayla ilgili olduğunda o haber ne dedi ise o Kur’ân’ın anlamıdır ve bu, tefsir olarak isimlendirilir. Kur’ân’ın anlamına yönelik gelen haberlerin sahih olmama ihtimali de vardır. Bu durumda birçok parametreyi dikkate almak suretiyle akıl devreye girebilir; ancak onun söylediklerinin de mutlak doğruluk değeri yoktur, doğruluğu ihtimal dâhilindedir. Mâtürîdî’nin Kuranı anlamada dikkate aldığı veriler haberle gelen ayetlerin tarihi bağlam bilgisi, önceki müfessir ve âlimlerin söyledikleri ve dilsel verilerdir. Bunları değerlendirirken de yine akıl bir ölçü olmak durumundadır. Çünkü akıl Allah’ın insana verdiği bir nimettir, eğer bozulmamışsa insanı sahih bilgiye ulaştırması mümkündür. Bunların dışında aklen ve naklen denetlenme imkânı olmayan sezgi, ilham ve keşfe dayalı olduğu iddia edilerek yapılan Kur’ân yorumları kabul edilebilir değildir. Nitekim ilham bilgi kaynakları arasında yoktur. Bu sebeple batınî karakterli yorum biçiminin neticesi olan ayet açıklamalarını reddetmiştir.

    Mâtürîdi, ayetleri anlamak için haberleri kullanıp zaman zaman akılla çıkarımlarda bulunsa da aklın bazı hususları yeterince idrak edemeyeceğinin farkındadır ve bu noktada durması gerektiği yeri bilip durmaktadır. Akıl eğer idrak edemeyecek bir meseleyle karşılaşırsa ve bu konuda da herhangi bir nakil yoksa işte o zaman bu nokta, susulması ve çok ileri gidilmemesi gereken bir yerdir.[7] Ayrıca eğer bir konuyla ilgili bir haber olmadığında, o konuda derine dalmak bir fayda sağlamayacaksa o takdirde üzerinde fazla durulmaması gerekmektedir. Kıssalarla ilgili bazı bilgilerin ayrıntılı olarak zikredilmediği yerler Mâtürîdî’nin bu konudaki tavrına bir örnektir.

    Kur’ân’ı anlamada Mâtürîdi’ye göre sahih olmak şartı ile nakil esastır ve sahih naklin olduğu yerde bu sebeple konuşmayı tercih etmez. Fakat naklin kapsayıcı veya yeterli bir mana vermediği yönünde kendisinde bir kanaat oluşmuşsa ve o zaman yine kendisini Kur’ân’dan destekleyecek bir delil bulmuşsa nakli aşan yorumlara da gitmektedir. Zulmü şirk ile tefsir eden rivayet ona göre yeterince açıklayıcı değildir. Mâtürîdi bu ayetle ilgili ayrıca Hz. Ebubekir’den bir haber nakletmiştir. Hz. Ebubekir (r.a.) arkadaşlarına إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra doğru olanlar” (Fussilet 41/30) ve الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ “İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar” (En’âm 6/82) ayetleriyle ilgili ne düşündüklerini sormuş. Onlar da ilk ayet için “Rabbimiz Allah’tır diyerek Allah için davranışta bulunanlar ve bir işte istikamet üzere olanlar” açıklamasını yapmışlardır. İkinci ayetteki “imanlarına zulüm karıştırmamayı günah işlememekle”açıklamamışlardır. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir “Şüphesiz ki siz bizi şiddetli bir işe yönelttiniz (hameltümûnâ)” dedikten sonra “iman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar” (En’âm 6/82)  ayetini şirk ile açıklamıştır. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra doğru olanlar” (Fussilet 41/30) ayetini de “şirk ve benzeri şeylerle imanlarından dönmeyenler”şeklinde açıklamıştır.

    İmam Mâtürîdi, bu nakillerden sonra “Eğer bu haberler sabit olmuşsa zulümden kastedilen şirktir.” şeklinde bir görüş belirtmiştir. Ayrıca “Ancak zulümden şirk dışında başka şeyler de anlaşılabilir. Kim zulmetmez ve günah işlemezse o Allah’tan bir emniyet içindedir. Kim de günah işler ve zulmederse onun için de bir korku vardır. Allah dilerse ona azap eder, dilerse ondan vazgeçer ve onu bağışlar.”[8] şeklinde açıklama yaparak kendi tevilini ifade etmiştir.[9]

    Mâtürîdi, yorum faaliyetinde akla geniş bir yer vermekle birlikte bu faaliyette aklın hatalı alanlarda dolaşmasına engel olmak için te’vîl ilkeleri belirlemiş ve te’vîli sahih ve batıl olmak üzere ikiye ayırmıştır. Ona göre sahih bir te’vîl öncelikle Kur’ân’ın metinsel bağlamından onay almalıdır. Çünkü Kur’ân, öncelikle kendi içinde bütünlüğe sahip bir metindir ve asla çelişki içermemektedir. İkinci olarak ayetler yorumlanırken hakikatin mecazdan ve zahirin de batından önce gelmesi gerektiği kabul edilmeli; mecaz ve batınî anlama yönelten bir delil yoksa ayetler zahiri ve hakiki anlamında değerlendirilmelidir. Mâtürîdî’nin batınî te’vîle onay vermemesi de onun bilgi anlayışında ilham ve keşfe yer vermemesi ile alakalı bir husustur. O, böylece te’vîl adı altında her şeyin söylenemeyeceğini ve te’vîlin bir sınırı olduğunu göstermek istemiştir

    Maturidi’nin ayetler üzerinde farklı ihtimallerden bahsetmesi bize göre daha çok ayetlerin asıl manasını keşfetmeye yönelik hermenötik bir çabadır yani o asıl olarak zahiri manayı esas aldığı için böyle bir çaba içinde olmuştur. Bunun delili de ayetle ilgili bir haber olduğunda ve haberin sahih olma ihtimali kuvvetlendiğinde susmayı tercih etmesidir. Firdevs’in ne olduğunu tefsir eden haberin sahih olması durumunda bu haberi bizzat ayetin tefsiri olarak kabul etmesi,[10] nakil olduğunda susmasına dair en belirgin örnektir. Burada yaptığı yine naklin her zaman şüphe ile karşılanabilecek olmasıdır. Bu sebeple o, bu haberlerin sahih olmama ihtimalini yine düşünmüş ve bu kelimeleri ayrıca tevil etmiştir. Bizim buradan anladığımız Mâtürîdi, peygamberin bizzat ağzından duyulan söz ile nakilleri birbirinden ayırmasıdır. Çünkü ona göre peygamberlerin getirdiği haberlerde peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayacak mucizeleri olduğu için verdikleri haberlerde kesindir; ancak haberleri nakleden kimselerin tek tek doğruluğuna yönelik böylesi kesin deliller bulunmamaktadır. Burada yapılacak olan ahad haberlerin Kur’ân’a ve hatta akla arz edilmesinde olduğu gibi, ilgili rivayetlerin akıl ve nas çerçevesinde değerlendirilmesidir. Mesela Kevser’in cennette bir nehir olmasıyla ilgili haberi hem naslara hem de akla arz etmiştir. Akla arz edildiğinde Hz. Peygamber’e verilen birçok nimetin cennetteki nehirden çok daha fazla olduğu, cennetteki nehrin ona verilenleri karşılamayacak olduğu görülecektir. Yine Hz. Peygamber’e bazı ayetlerin unutturulduğu yönündeki rivayetlerin ahad haber olduğu ve bununla inanç inşa edilemeyeceği[11] yönündeki tavrı da ahad niteliğindeki haberleri bilgi anlayışına göre değerlendirmesine bir örnektir.

    Tek Doğruluk İddiasında Bulunmama

    Dile getirilen görüşler elbette sahiplerince doğru olduğu düşünülerek söylenirler. Bunlardan bir kısmının eleştirilmesine, görüşü dile getirilenlerce müsamaha ile bakılırken bazısının, bırakın yanlış olduğunun söylenmesi, tenkit edilmesine bile tahammül edilemez. Bu durum, birçok fikrin yanlış olsalar bile kutsanmasına yol açar.

    Sosyal bilimler içinde yer alan dini ilimlerde hakkında açık nas bulunun hususlar dışındaki yoruma açık durumlarda tek doğrunun, ortaya konulduğu şeklinde olduğunun iddia edilmesi tarihi süreçte ve özellikle modern dönem düşünce akımları arasında ciddi fikri ve ilmi tartışmalara sahne olmaktadır. Yine geçmişte dile getirilen yorumların nass gibi algılanıp tarihin her döneminde tek doğru olarak hâkim ve kaim kılınmak istenmesi, bu fikirlerin dışında oluşan yaklaşım biçimlerinin ötekileştirilmesini doğurmaktadır.

    Bahsettiğimiz bu noktada en etkin ve baskın yaklaşım, irfani tevilin günümüzdeki yansımalarının ehlisünnet içinde hâkim olmak için büyük çaba göstermesidir. Bu düşüncenin ehlisünnet geleneği içinde kendilerini tanımlamalarına rağmen selefiliğin yaklaşımını kendisine şiar edinen tavırları İslam ümmeti içinde terörvari söylemleri doğurmaktadır. Taki bu, yine ehlisünnet geleneğindeki daha liberal görüşleri de elimine etmeye kadar gitmektedir. Bu nokta, bu gelenek içinde düşüncede insaf sınırlarını daima ön planda tutmuş olan Mâtürîdî’nin paradigmasının işlerlik kazanmamasında etkili olmuştur.

    Öncelikle Mâtürîdî’nin ayetleri açıklamada ihtimallerden bahsetmesi, görüşlerinin doğruluk iddiasına sahip olmadığını ve aynı zamanda fikirlerinin kutsallaştırılmasını istemediğini ortaya koymaktadır. İstiva kelimesini açıklarken bu kelimeye verdiği anlamlardan daha doğru anlamların olabileceğini söylemesi ve bu ayeti açıklayacak daha doğru başka açıklamaların da ortaya çıkabileceğine vurgu yapması, İslam düşüncesinin belirli bir kap içinde dondurulamayacağının en önemli göstergesidir. Buna karşın günümüzde birçok fikir, bırakın yeni fikirler öne sürmeyi eskiden dile getirilen görüşlerinin yanlış olabileceğine ihtimal bile vermemekte ve buna tahammül edememektedir.

    Bu yaklaşım bir rivayeti kritik edip eleştirmeyi Hz. Peygamber’i eleştirmekle bir görmektedir. Oysaki İmam Mâtürîdî’nin ehlisünnet içinde takipçisi de olduğunu iddia edebilecek bu düşünce biçimi, Mâtürîdî’nin bu konudaki fikirlerinden bile haberleri bulunmamaktadır. Mâtürîdi’ye göre haberlerde yanlışlık olma ihtimali her zaman mevcuttur. Özellikle ahad haber kategorisindeki haberler inanç için delil olamaz ve üzerine kesin hüküm bina edilmez.[12] Mesela Peygamberimizin bazı ayetleri unutmuş olduğunu ifade eden ve nesih konusunda delil kabul edilen haber, Mâtürîdi tarafından bu sebeple delil sayılmamıştır. Ona göre bu ayet Hz. Peygamber’in nübüvvetinin işaretidir. Yani Allah, Kur’ân’dan ona vahyedileni koruyacak ve o da bunları unutmayacaktır.[13]

    Farklı Gurupları Bilgi Nazariyesine Göre Eleştirmesi ve Tekfirden Uzak Durması

    Mâtürîdi elimizdeki iki eserinde muhalif kabul ederek eleştirdikleri gurupların fikirlerini değerlendirirken öncelikle bilgi nazariyesinden hareket etmiştir. Onların görüşlerini hem naklen hem de aklen değerlendirmiştir. Mesela akıl yürütmeyi inkâr eden bir kimsenin bu reddinin geçerli olmasında akıl yürütmekten başka bir çaresinin olmadığını ifade ederek bunun istidlal için bir delil olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır.[14]

    Bazı fırkaların görüşleri sebebiyle küfre düşebileceğini belirtmiş olmasına rağmen onları tekfir etme gibi bir yaklaşımdan hareket etmemiştir.  Ayrıca insanların kendilerini, mezhep imamlarını ve önderlerini tamamen tezkiye edip onları aklamalarının doğru olmayacağını ifade etmiştir.[15] Bir araştırmada bu konu hakkında şöyle bir tespitte bulunulmuştur: “Mâtürîdî’nin Şii mezhepleri eleştirirken bu kadar çok Kur’an’a dayanması ve ondan deliller getirmesi, kendisini Müslüman olarak tanımlayan oluşumları, ortak paydalarının vahiy olması gerektiği anlayışından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte o, mezheplerin kullanmış olduğu akli delilleri yeterince kullanmış ve bu metotla da muhaliflerine cevap vermiştir. Onun yapmış olduğu tartışmalar süresince, kendisini Müslüman olarak tanımlayan mezhep mensuplarından hiç birisini küfürle itham etmemektedir. Muhaliflerinin zaman zaman kendi metotları yüzünden küfre düşebileceklerine işaretleri elbette söz konusudur; ancak onlar hakkında doğrudan yöneltilmiş bir tekfir suçlamasına rastlamak oldukça zordur.”[16]

    Mâtürîdi, gnostik karakterdeki inançlarla mücadele ederken İslam’ın temel ilkelerinden taviz vermemiş, onların bu ilkelere aykırı olan görüşlerini sert bir şekilde eleştirmiştir. Mesela şu cümleleri bunu yansıtmaktadır: “Evrenin yaratılışını, kendilerinden nelerin doğabileceği veya kendileriyle birlikte nelerin var olabileceğinden habersiz olan tabiatlara, aynen bunun gibi yıldızlara, başlangıç dönemleri bilgisizlik ve körlükten ibaret bulunan tanrılara, ya da sahip bulundukları çelişki ve tezatlarla birlikte nesnelerin öncesizliğini öngören teorilerin özentisine dayandıran bir kimsenin hem kendisi hem de fikir arkadaşları geri zekâlı ve bilgisiz olmaktan kurtulamazlar.”[17]

    Mutezile onun sert bir şekilde eleştirdiği mezheplerden birisidir. O, mutezile’yi diğer din mensuplarına benzeterek tenkit etmiştir. Hatta onların ürünü olduğunu ileri sürmüştür. Bunu yaparken görüşlerini değerlendirmiş ve istidlalde bulunarak Mutezilenin fikirlerini çürütmeye çalışmıştır. Mutezilenin madumu şey olarak görmesi ve şeylerin yokluktan varlık alanına çıkması için Allah’a muhtaç olduğunu söylemesini diğer din mensuplarının görüşlerine yakın bulmuş, Mutezileyi Dehriyye ve Zenadıka’ya benzetmiştir. [18]

    Mâtürîdi Penceresinden Müslümanların Birbirine Bakışını Yeniden Anlamlandırmak

    Türkiye’de din eğitimi ve öğretiminde daha cumhuriyetin kuruluşundan itibaren çeşitlilikler ve sorunlar hep olagelmiştir. Bu sorunlar kendisini bu işin karşısında konumlandıran insanlardan kaynaklandığı gibi Müslümanların birbirine bakışından da kaynaklanabilmiştir. Geleceği, geçmişi sorgulamadan olduğu gibi kabul ederek kurabileceğine inananlar, eleştirel bakışa sahip olanları tavizsiz bir şekilde yargılamanın peşinde olmuşlardır. Bu yaklaşımdan hareketle de din eğitim ve öğretimi veren özellikle ilahiyat fakültelerinin müfredatlarını kendilerine göre yapılandırma yoluna gitmişlerdir. Tabi ki bu, laik bir bakış açısına sahip olanlarca ilahiyat fakültelerinin müfredatına müdahalenin karşıt kutbunda gerçekleşen müdahalenin farklı bir versiyonu durumundadır. Olması gereken ise din eğitim ve öğretiminin insanların heveslerine hizmet edecek tarzdaki bir yapılanmaya dönüştürülmemesidir. Zihniyetler farklı olsa da işin mahiyeti, birilerinin ötekileri bir şekilde kendisine benzetme gibi bir yanlış paradigmadan kaynaklanmaktadır. Bunun yerine yapılması gereken geçmişten geleceğe sağlam köprülerin inşa edilmesinde yine geçmişin birikiminden yararlanmak olmalıdır. İşte bu noktada biz Müslümanların birbirimize karşı samimiyet inşa edebilmemiz ve din eğitimini sağlam temeller üzerine oturtabilmemiz için Mâtürîdî’nin bilgi kuramını dikkate almanın yararlı olacağı kanaatini taşımaktayız.

    Öncelikle farklı görüşlere sahip olan Müslümanların birbirini eleştirirken tasvip etmedikleri yaklaşımları hem naklen hem de aklen değerlendirmeleri önem arz etmekte iken daha çok, görüşler yüzeysel retlerle değersizleştirme yoluna gidildiğinde hakikatin ortaya çıkma ihtimali zayıflamaktadır. Bu mantık, görüşler yerine kişileri tartışma konusu haline getirdiğinde ve niyet sorgulaması ve belirmesine gidildiğinde sorunlar, içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmektedir. Meseleleri naklen değerlendirirken Mâtürîdî’nin ahad haberlerle ilgili yaklaşımı bu içinden çıkılmazlığı halledebilecektir.

    Çokça karşılaştığımız her haberin sorgulamadan mutlak doğru kabul edilmesi mantığı, zayıf hadisi reye tercih eden ehli hadisin günümüzdeki bir yansımasıdır. Bu kabule sahip olan birçok insan da amelde Hanefi, itikatta da Mâtürîdi çizgisinde olmasına rağmen her haberi tartışmasız kabul edebilmektedir. Oysaki bu, bizim görüşlerini takip ettiğimiz Mâtürîdî’nin yaklaşımı ile uyum halinde olmayan bir görüştür. Daha önce zikrettiğimiz gibi o, ahad haberleri akla ve nassa arz etmiş ve bu haberleri de herkesin kabul etmek zorunda olmadığını belirtmiştir. Ona göre ahad haberlerde birisi ya kabul eder ya da hiç kabul etmeme gibi bir seçeneği tercih edebilir. Bu durum bize göre Müslümanların birbirine bakışında önemli bir pencere açacak noktadır. İnsanlar haberleri kabul noktasında bu bilince sahip olduklarında kendilerinin dayandığı habere dayanmayan kimseleri daha müsamahalı görebilecektir. En önemlisi de burada kazanılacak bilinç, insanların duygusal ve hissi yaklaşımlardan uzak, daha sistematik, bilimsel ve objektif bir bakış açısı kazanabileceğidir. Bunun olmaması durumunda en tehlikeli husus, insanların haberleri kabul noktasındaki farklılıkların Müslümanlar arasında ayrılık unsuru haline gelmesidir ki nitekim bunun pratikteki yansımaları çok açık bir şekilde tezahür etmektedir. Elbette bir düşünce veya sistem aynen başka bir zaman ve mekân diliminde yaşayan insanların zihnine oturmayabilir; ancak illaki insanlar bu yaklaşımlardan bir davranış biçimi kazanabilirler.

    Müslümanların birbirine bakışı açısından önemli olan bu husus dini alandaki eğitim ve öğretim açısından da dikkate alınabilir. Az önce ifade ettiğimiz üzere her şeyi olduğu gibi geçmişten geleceğe taşıma arzusunda olanlardan analitik düşünme ve sorgulamaya sıcak bakmayanlar, diğer insanların da kendi kafasındakilere aynen sahip olma arzusunu taşıdıkları için eğitim ve öğretim faaliyetlerini de bu tarzda şekillendirme arzusunu taşıyabilirler. Fakat bireysel farklılıklar, eğilimler ve çeşitli etkenlerle insanlar farklı yapıda ve düşüncede oldukları için tek tip eğilimler bu insanlara uymayacaktır. Bu sebeple bu zihindeki insanların tek tip eğilimin karşısında olma ihtimali her zaman olduğu için eğitim-öğretim faaliyetleri esnasında bu insanların Mâtürîdi gibi nakilleri sorgulamaları ihtimal dâhilindedir. Bu durum onun yöntemi açısından da mümkündür, çünkü kendisi sorunları hem naklen hem de aklen sorgulayan bir sistemden hareket etmektedir. Aynı zamanda insan da onun düşüncesinde sorumluluk sahibi olan ve peygamber gönderilmese de Allah’ı bulma yükümlülüğü olan bir varlıktır. Bize göre böylesi bir varlığın kendisine dayatılan şeyleri sorgulamadan kabul etmesi de doğru olmayacaktır. Nitekim Mâtürîdi, her habere teslim olmamış ve haberleri sorgulamıştır. Bununla birlikte o haberleri peşinen reddetme gibi bir eğilim içinde de olmamıştır. Buradan da yine peygamberimizden gelen haberleri reddetme eğiliminde aşırı davrananlara da çıkacak bir yol bulunmaktadır ki o da haberlerin sahih olmama ihtimali yanında sahih olma ihtimalinin de bulunmasıdır. Bu sebeple peşin kabuller yerine, ilmin bir sorumluluk gerektirdiğinin bilincinde olunmasıdır. Bu bilinç de duygusallıklar ve coşkulardan uzak bir biçimde ilmi bir temele ve sisteme dayanması gerektiğidir.

    Kur’ân tefsiri ve yorumu açısından el aldığımızda Mâtürîdî’nin anlayışı bağlamında şunları söyleyebiliriz: Kur’ân’ın tefsiri açısından sahih haberler öncelik taşır. Eğer böyle bir haber varsa o haber bizzat ayetin tefsiridir; ancak sahih olmama ihtimali düşünüldüğünde âlimler Allah’ın maksadını keşfetmede lafızların ve cümlelerden olabildiğince ihtimalleri değerlendirmelidir. Eğer üzerinde düşündükleri konu, insanın algı ve idrak alanı dışında ise ve bu hususlarda da bir nakil bulunmamaktaysa işte orada âlimler durmaları gerektiği yeri bilip durmalıdırlar. Âlimlerin ayetlerden anladıkları hususları da tek doğru görüp mutlaklaştırmamaları gerekmektedir. Bu, onları ayetleri anlama faaliyetinden uzak tutmamalıdır, çünkü Kur’ân’ı anlama faaliyeti olan te’vil işi âlimlere aittir yani bu iş uzmanlık gerektirmektedir. Başka bir ifade ile Kur’ân’ın yorumu ile uğraşmak ilmi bir çabayı gerektirmektedir. Kişisel sezgiler, ilham vb. temeli olmayan şeylerden hüküm çıkarmak nasıl dinde makbul değilse Kur’ân’ı anlamada da nakil ve akla dayanmayan yorumların kabulü söz konusu değildir.

    Kur’an’la ilgili yorumların bir sisteme dayanması gereklidir ve bu sistemin temeli de öncelikle nakildir. Aklın çıkarımları da hem tarihsel verilerin hem dilin sunduğu çerçevede dile getirilen maksatları ortaya çıkarma amacına matuf olmalıdır. Bu sebeple âlimlerin ulaştığı tevillerin sahihliği yanında sahih olmaması da mümkündür ve sahih olmayan tevil makbul değildir. Bu bağlamda düşündüğümüzde Kur’ân’ı anlama faaliyetinde Kur’ân, öznenin önünde istenilen tarafa çekilebilecek bir metin değildir. İşte bu durum Müslümanların Kur’ân’ı anlama faaliyetlerini sistematize edecek noktadır.

    Son olarak şunu ifade etmek isterim:

    Maturidi’ye göre insan akıl yürütebilen, bilgiye ilgi gösteren, mükellef olduğunun bilincinde olan, yaratıcısını tanıyabilen, yaratıcına şükretmesi gerektiğinin bilincinde olan, kendisine bildirilen emir ve nehiylerin bir hikmete mebni olduğunu anlayabilen ve bunu kendisine bildireni tanıyan bir varlıktır. Böylesi bir varlığın başkasına kul ve köle olması ihtimal dâhilinde değildir. Kısaca ona göre Müslüman özgürlüğünü kimseye vermeyen yalnızca Allah kul olması gerektiğini farkında olan akıllı bir varlıktır.

    *Bu bildiri hazırlanırken daha önce Maturidi ile ilgili tarafımdan yapılmış çalışmalardan istifade edilmiştir.

    * PAÜ İlahiyat Fakültesi

    [1] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhît Tercümesi, s. 11, 192.

    [2] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhît Tercümesi, s. 11, 247-248.

    [3] Mütevatir haber “İşitilenlere ait, yalan üzerinde ittifakları mantıkî olarak imkânsız olan bir cemaatin verdiği haberlerdir ki bizzat rivayet edilen hakkında işitene zaruri olarak yakîn ifade eder.” şeklinde açıklanmaktadır. Bkz. Babanzade Ahmed Naim, Hadis Usulü ve Istılahları, haz. Hasan Karayiğit, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2010, s. 102.

    [4] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 12.

    [5] Ali Karataş, Tefsir Geleneğinde Rivayet, A Grafik, Diyarbakır 2015, s.

    [6] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 9

    [7] Ali Karataş, Tefsir Geleneğinde Rivayet, s. 220-221.

    [8] Mâtürîdî, Te’vîlât, V, 130–131.

    [9] Bkz. Ali Karataş, İmâm Mâtürîdî’nin Kur’ân Anlayışı ve Kur’ân’ı Kur’ân’la Te’vîl, Yesevi Yayıncılık, İstanbul 2014, s. 189-191.

    [10] Mâtürîdî, Te’vîlât, X, 10-11.

    [11] Mâtürîdî, Te’vîlât, XVII, 169-171.

    [12] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 14.

    [13] Mâtürîdî, Te’vîlât, XVII, 169.

    [14] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 14.

    [15] Talip Özdeş, Maturidi’yi Nasıl Okumalıyız?, Dini ve Felsefi Metinler: Yirmibirinci Yüzyılda Yeniden Okuma, Anlama ve Algılama, 2012, cilt: II, s. 968.

    [16] Sıddık Korkmaz, İmam Matüridi’nin Şia’ya Yönelttiği Eleştiriler, Büyük Türk Bilgini İmam Matüridi ve Matüridilik -Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı-, 22-24 Mayıs 2009 – İstanbul2012, s. 299.

    [17] Maturidi, Kitabü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 206.

    [18] Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 1110, 115.
  • 266 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    ***
    Çalın TAMTAMLARI!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=nWOixCO1MC0

    "Hisset Yüce Varlık'ın gelişini!
    Neşelen ve neşe içinde öl!
    Davulların müziğinde eri!
    Bende seni, sende beni gör." #38699979

    ***

    Merhaba 1k okurları, akla hayale bile gelmemesi gereken yılların birinde Aldous Huxley adında bir yazar çıkar ve yaşadığı dünyaya kafa tutar. Ve bu dünyayı kendi kafasında yarattığı dünya ile birleştirip Cesur Yeni Dünya ‘yı meydana getirir. 1930’lu yıllarda klonlama üzerine yazabilmek, ileri görüşlülüğün ve bilimin bile ötesindedir. Ülkelerin yaşadığı çağ dışılık, fakirlik ve yıkıcılık göz önüne alınırsa, demek
    istediğim şeyi anlayacaksınız.
    *
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır.”
    *
    Sizler İçin Özel Hazırlanan PDF Formatında Okuyabilirsiniz:
    https://yadi.sk/i/zPgI9XKMsLjOOQ

    *

    Bu inceleme üç bölümden oluşmaktadır;

    1- Ford’a Selam Olsun! (Doğaçlama bir inceleme),
    2- Cesur Yeni Dünya nasıl ortaya çıktı, esin kaynağı neydi, nelerdi, ne anlatmak istiyor?
    3- Kısaca 1984 ve Cesur Yeni Dünya karşılaştırması.


    Modernizmin kokuşmuşluğu, Yeni Dünya içine haplanmış; Özgürlüğün bedeli Vahşilik ile taçlanmış!

    Burası, CESUR YENİ DÜNYA!

    *

    BİRİNCİ BÖLÜM:

    *HERKES, HERKES İÇİNDİR*

    Kirlenmiş bir dünya, küllerinden doğmak için kendi sürecini başlatır. Tarihin derinliklerine indikçe bunun rahatsız edici örnekleri ile karşılaşırız. Her dönem karanlık, her dönem bataklık içindedir. Kendi karamsarlığı içinde kendi sistemini yaratmayı başarmıştır.


    Günümüzün sözde pembe düşleri gerçeği yansıtmadığı gibi, geçmişin dünyası da pembe düşlere gebe değildi. Tam da çamura saplanmış diktatörlüklerin yönetimleri ile doluydu.

    Çeşitli çeviri farklılıklarını göz önüne alarak ve birden fazla ünlü ismin adına imza edilen şu sözü hatırlayalım:

    “Süngüyle her şeyi yapabilirsiniz ama süngünün üstüne oturamazsınız.”

    İnsanları hangi forma sokarsanız sokun, içlerinde barındırdıkları RUH her zaman ortaya çıkmaya meyillidir. İnsan olarak doğmayan ama bu Ruhu bulan distopya ve bilimkurgu filmi örnekleri de mevcuttur. İnsanın düşmanı insandır. İnsanı, insandan koruduktan sonra her şey çözülecektir. “simple”

    İnsanlığı yönetmek için ya onların rızasını alırsınız yani demokrasi gibi yollarla, oy ile iktidara gelirsiniz ya da itaat etmek durumunda bırakıp, dikta ederek diktatörlüğünüzü ilan eder, topluluğu silah gücü ile kontrol altına alırsınız.

    Cesur Yeni Dünya, Ford ülküsünün izinde, bilimin sonsuzluğunda insanları etki altına almak için çeşitli ilaçlar kullanmaktadır. Bu ilaçlar sayesinde insanlık kontrol altına alınmaktadır. İnsanların üremediği, klonlandığı bir dünya hayal edin ve kavanozlarda dünyaya gelen seri üretim insanlık düşünün:

    https://giphy.com/...r-3ohzdQhmr2YrxHT45y

    Bu klonlar kendi aralarında sınıflandırılıyor. Nasıl ki, Zenginler, orta halliler, fakirler ve evsizler gibi
    tanımlar var, kitapta da Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon sınıflandırmaları var. Şekil A: https://ibb.co/123Z2g7

    Bu üretimlerin hepsinin birbirinden farkları var ve hepsi üretim esnasında çeşitli kimyasallar ile
    kontrol altına alınıyor. Daha sonra ise düşünmelerini engelleyen SOMA karışımını alıyorlar. Kafalar güzel yani. Uykularında şartlandırılan bu insanlar, günlük yaşamlarında mutlu bir dünya da yaşadıklarını sanıyorlar. Aslında yaşadıkları dünyanın nasıl bir dünya olduğunu bilmemektedirler.

    Aile kavramı yoktur, herkes herkesindir. İlk insan yaşamını düşünürsek ya da kabilelerin yaşam tarzı buna yakındır. Herkes, herkesle birlikte olabilir ve bu çok doğaldır. Cinsel yolla üremek söz konusu değildir, çağ dışıdır, böyle bir durum olması halinde hızlıca cezanızı çekeceğiniz adalara gönderilirsiniz.
    Ahh, Cesur Yeni Dünya!

    Modernizmin ve uyuşukluğun dışında kalan bölgelerde bulunmakta. Bu bölgelerde yaşayanlara VAHŞİ adı verilmekte. Vahşilerin kendi yaşam tarzları olmakla birlikte, özgür bir şekilde yaşayabilmektedirler. Teknolojiden ve tüm gelişmelerden yoksun fakat, özgür bir dünya!


    İKİNCİ BÖLÜM:

    *Modern Kölelik, Masallar Ve Mutluluk Patlaması*

    Kitabın Karakterleri Hakkında Bilgi vermek istiyorum. İsimlerin nasıl oluştuğunu bilmenizde fayda var, bunu kitabı okumadan bilmek spoiler değil, kitaba olan borcunuzdur. Bilmeden okumaktansa bilip okumak daha iyi değil midir? İlk adlar kitaptaki karakterler, ikinci adlar Huxley’in karakterleri esinlendiği isimlerdir.

    Mustapha Mond: Mustafa Kemal Atatürk, Sir Alfred Mond
    Bernard Marx: George Bernard Shaw ve Karl Marx
    Lenina Crowne: Vladimir Lenin Fanny Crowne: Fanny Kaplan Polly Trotsky: Lev Troçki
    Benito Hoover: Benito Mussolini, Herbert Hoover
    Helmholtz Watson: Hermann von Helmholtz, John B. Watson Darwin Bonaparte: Napoleon Bonaparte, Charles Darwin Herbert Bakunin: Herbert Spencer, Mikhail Bakunin
    Primo Mellon: Miguel Primo de Rivera, Andrew Mellon Sarojini Engels: Friedrich Engels, Sarojini Naidu
    Fifi Bradlaugh: Charles Bradlaugh Joanna Diesel: Rudolf Diesel
    Jean-Jacques Habibullah: Jean-Jacques Rousseau, Habibullah Khan

    Bu önemli isimlerden esinlenerek oluşturulmuş karakterler, kitabın içerisinde ki diyaloglarda
    kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

    Cesur Yeni Dünyada insanlar cinsel yolla değil, tüp ile dünyaya gelir. Bu sitemin adı Bokanovski’dir. Yapay bir insan üretimidir. Üretim yapay olursa, insanlarda yapay olur. Bu söze karşılık gerçek dünyamıza bakarsak, normal yolla dünyaya gelmiş insanlarında ne kadar yapay olduğunu söylememe gerek yok, hatta birçoğu; yapay sanat dalında ödül dağıtsalar, birbirleri ile kapışacak seviyededirler.


    "...Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketemezsiniz." #38646208

    Tüketmek,
    Daha çok tüketmek,
    Sürekli meşgul olmak, ama kitaplarla değil,
    Bu dünyada gelecek ya da geçmiş kaygısı yoktur, Anı yaşamanın mutluluğu vardır,
    "Dört yıldan daha az bir sürede altı yüz kırk kadınla birlikte olduğu söyleniyordu."
    #38658108

    İsteyen istediği kadınla birlikte olur,
    Bu sav kitapta ki gibi altı yüz yıl sonra değil,
    Çok kısa bir zaman sonra modern dünyanın klasik davranış biçimi haline gelmiştir.

    "Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme." #38701346

    *

    Bir hap atarsın ağzına,
    Tüm olumsuzluklar kaybolur,
    Umutsuzluğun olduğu yerde,
    isyan vardır, Hapın olduğu yerde huzur vardır,
    Yaşasın Ford demek için,
    Yanında Hap olmalıdır,
    Hap yoksa,
    Hapı yuttun demektir,
    Bu hapın adı SOMA’dır!

    *

    Toplum uyuşturulmuştur,
    Düşünemez haldedir,
    Haplar ve bilinçaltına girilmesi sayesinde
    Pablo Escobar’ın beyaz rüyasında yürür gibi kafaları iyidir.
    Fikir diye bir şey yoktur,
    Sublimal mesajlar,
    Telkinler,
    Anonslar,
    Sürekli gülen suratlara ne yapması gerektiğini söyler, Tıpkı 1984’de ki gibi!
    “Big Brother is Watching You!”

    *

    Sistem eleştirisi yapmak hatta bunun üzerine kurgusal kitaplar yazmak basit gibi gözükebilir. Ama sırf eleştiri yapmayı becerdiğini sanıyorsun diye bunu yapamazsın. Herkes yapamaz, yapabilmek için; akıl ve mantığını kullanarak, bilgi birikimini ortaya dökerek, aklın uç noktalarında yürüyüp, gerektiğinde
    koşarak, sistemi eleştirirken dahi sistemi sistemin içerisinde bozguna uğratarak, okuyucuyu da kaba tabirle dumura uğratarak yapabilmek lazımdır, bu da herkese nasip olmaz. Aslında bu tanım neden herkes yapamazın tanımıdır.


    *

    Düşünmek, YOK!
    Sorgulamak, YOK!
    Hüzün, YOK!
    Çözüm Üretmek, YOK!
    Fikir söylemek, YOK!
    Yalnız kalmak, YOK!
    Şüphe, YOK!
    Öfke, YOK!
    Kaygı, YOK!
    Soma, VAR!*

    Devletlerin insanlardan beklentileri çoğu zaman bu şekildedir. Özelikle dikta rejimler de, halkın sorgulaması kesinlikle beklenmez. Sorgusuz bir şekilde itaat etmeleri beklenir. İnsanlar çalışmadan

    birçok şeyi elde etmek istiyorlar. Bu sistemde biraz çalıştırıp, insanların rahatını sağlıyorlar. İnsanlar sürekli bir şeylerle meşgul olurlarsa, o zaman hükümetlerin karşısına çıkmazlar. Çok uzak değil, yakın bir geçmişte, Elon Musk aynen şu ifadeleri kullandı;


    “Çalışmanın daha kolay olduğu yerler de var, ancak kimse dünyayı haftada 40 saat çalışarak
    değiştirmedi.” dedi. “Dünyayı değiştirmek için kaç saat çalışmak gerekir?” sorusunu ise, “80 ila 100
    saat arasında olduğu” şeklinde cevapladı.


    İnsanların rahata ermesi teknoloji ile olacak gibi görünmüyor. Teknoloji hep var olacak olacağı düşünülse de, insansız iş gücünden yoksun bir dünya pek düşünülür gibi durmuyor. İnsanlar sorun yaratmamak içiN, sürekli bir şeylerle meşgul edilmelidir. Bunun en bariz örneği, tamamen içine battığımız, Tüketim Toplumudur!


    Sadece tüketirsek, tüketecek bir şeyin kalmayacağını çok yakında anlayacağız!


    “Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”


    ~Mustafa Kemal Atatürk

    Gazi Paşa durumu özetlemiş, dünyadan bağı kopmuş devletten, modern bir ülke yaratması Huxley'in gözünden kaçmamış, kitaba konu olan karakter Mustafa Mond, Mustafa Kemal'den esinlenilmişti.


    *


    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:


    Kısa Kısa Cesur Yeni Dünya ve 1984 Karşılaştırması;


    1984’te Terör ve fiziksel şiddet yöntemleri kullanılarak bir diktatörlük öngörülmüştür,

    CSY’da ise; ilaçlarla insanlar uyuşturulmuş, bu şekilde itaat etmeleri sağlanmıştır, kısacası bilimin
    etkisi altındadır.


    1984’te kitapların yasaklanması ve yok edilmesi konu edilirken,

    CYD’da ise; insanların kitapları okumayı kendilerinin bırakacağından, okuma oranının azalacağından,
    sonra akıllara kitapların hiç gelmeyeceğinden bahseder.


    1984’te insanların baskı altında yaşaması, sürekli izleniyor olması konu edilirken,

    CYD'da ise haplar sayesinde mutlu insan toplulukları konu edilmiştir. Bilinçsiz bir toplum tasviri vardır.


    1984’te gizli bir başkaldırı örgütü vardır, ve bu örgüt ile her şey düzelecektir, bunun hayali vardır,

    CYD'da ise, böyle şeylere yer yoktur, gerekte yoktur. İnsan zaten kendi bilinçsizliği ve vurdumduymazlığı sayesinde, kendisi böyle bir kurtuluşu akıl dahi edememektedir.


    Kısacası özetlersek, bu iki önemli distopya’nın Orwell tarafı daha karanlık ve kötücül bir dünya sunar, yüzümüze postallarla basılıp geçilir, korku insanlığın efendisi olur! Huxley tarafı ise, insanlığın tüketim toplumu olacağını öngörür, vurdumduymazdır, düşünemez, zaten kendisi, kendi pimini çekmiştir.
    Bilimin ve teknolojinin yaygınlaşmasıyla, bu tamamen yok olur ve insanlık kendisini hapların kaderine
    koy verir.


    "Bilim tehlikelidir; büyük bir özenle ağzına gem vurmak ve zincire bağlı tutmak zorundayız."
    #38837919


    Mutlu olmak varken, neden mutsuzluğu seçesin ki diye soruyor CesurYeniDünya!


    *


    Bu dünyada “HERKES, HERKESE AİTTİR,”

    Burası “CESUR YENİ DÜNYA!”


    *


    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.

    10/10


    *

    Iron Maiden – Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
    https://www.youtube.com/watch?v=4_FDjDwNygM


    “Kayboldu hepsi,
    Satıldı ruhun;
    Bu Cesur Yeni Dünya ‘ya.”
  • 264 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Varoluşçuluk felsefesi ülkemizde pek yer edinmediğinden kitabı okuyacak kişinin bu felsefe hakkında biraz araştırma yapması gerekir. Sonra kitabı okurken " Eee yani? Bunaldın ne oldu sana uşağum" dersiniz. :) Varoluşçuluk edebi yönden ülkemizde daha baskın bir felsefe kolu. Nihilist bir bakış açısı gibi gelebilir romanda ama aslında öyle değil. Ondan dolayı biraz toprağı eşelemek lazım. Roquentin'in Fransa'da yaşayan 30 yaşlarında bir tarih yazarı . Kitap onun notlarından oluşuyor. Karakterimiz nesnelerin fiziksel varlığı karşısında ezilip varlık sorgulaması sonucunda bulantılar başlıyor. Bu sorgulama ilerlerken dönemin birçok yönünü görüyoruz. Sartre bunca şeyi güzel harmanlaması onu edebiyatçı yönüne hayran kalmamı sağlıyor. Kitabı okurken aslında bizlerin de yaşadığımız ara ara o varoluş sorgulamasını hissediyoruz. Karamsarlığa bürünüyoruz. Kitabın atmosferi bizi çekiyor. Yazara hayranlığınız artıyor.
  • İnsanın asıl işi (Sache anlamında; bu kelime Sein und Zeit'de yer almasa bile), yapılacak, gerçekleştirilecek, kendi varlık gidişatına göre sürdürülecek varlık olduğundan, özü de var-olma-zorunda-olma'dan ibarettir.Dolayısıyla insan kendi sorgulaması içinde var olacaktır, sorgulayacaktır. Kendi varlığı ile kavradığı varlık arasında mesafe olmalıdır: Dolayısıyla bir ek-sistence [yerinden-edilmiş] olacaktır.

    İnsan kendi varlığında, bizzat kendi varlığından yola çıkan varlıktır, kendi varlığını kavraması gerekendir. Dolayısıla Daseiende değil, dasein olarak belirtilmiştir. Varlığı anlamak, var olma zorunda olmaktır. Dolayısıyla insanın kendi varlığı ve anlaşılması gereken varlık, neredeyse aynı varlıktır.
    Emmanuel Levinas
    Sayfa 28 - Dost Kitabevi
  • 226 syf.
    ·Puan vermedi
    Teoman Duralı Türkiye'de felsefe öğrenim ve öğretim alanında standart dışı ilim adamlarından biri. Benim hocayla tanışmam lisede kendi edebiyat hocam sayesinde oldu ve o günden bu yana her türlü konuda açıp karıştırdığım postitlerle doldurduğum bir baş ucu kitabı oldu benim için.
    Bu kitabında da yine önemli bir noktaya parmak basılmış. Türkler tarih boyunca barbar, savaşmaktan başka meziyeti olmayan sürekli ikinci sınıf idraktan bir haber olarak tanımlandı. Peki gerçekten öyle miydi? Türkler felsefe yapamaz mıydı? Bu mesnetsiz iddiaya karşılık Teoman Hoca çok güzel karşılıklar vererek mükemmel bir eser meydana getirmiş.
    Türkler gerek İslamiyetten önce Tonyukuk gibi bir bilgin ile ya da meşhur Vapşı Bakşı eseri ile ahlak, bilinç ve varlık sorgulaması yapmış gerek İslamiyetten sonra Yusuf Has Hacib ile ya da Ali Şir Nevai ile belli dönemlerde her daim felsefe icra etmişlerdir. Bunun diğer milletlerdeki gibi yansıma bulamamasının sebebi coğrafya değiştikçe alfabemizinde değişmesi ve ortada bir kümülatif oluşmamasıdır.
    Tüm bunlarla beraber günümüzden de atıflar ve eleştirilerle de yabancılaşma konusu ele alınarak yabancılaşma kavramını "Bunalımların annesidir" diye tanımlayarak son derece zihin açıcı, hayret verici bir esere imza atmıştır.
    Meraklısına sonuna kadar önerilir.