Geri Bildirim
  • Varoluş olumlu mudur olumsuz mu?
  • Hayata olan tutku, yaradılışımızın mutlak özüdür; hayat, olumlu içsel değerlerle egemen kılınırsa, bıkkınlık kesinlikle söz konusu olmaz: Salt varoluş, bizi tatmin etmeye kâfi gelir, böylece başka hiçbir şeye gereksinim duymayız.
  • Ne zamandır bir eserin adına ve kapağına bakar olduk, işte o zamandan beridir nitelikli eser ile meta ürünü eseri birbirinden ayıramaz olduk!

    Çağımız artık bireye yönelik çalışıyor. Bireyin istediğini vermek için çabalıyor.Tabi bunun karşısında birey de kendini toplumdan soyutlayarak, git gide yabancılaşarak, kendi içinde dönmeye, gömülmeye başladı. - Burda bir özeleştiri söz konusu- Gerçekliğe ne oranda sırtımızı döndüysek o ölçüde değerlerimizden koptuk...

    Eserle ile ilgili ya da ilgisiz bu sitemi yapmak zorunda hissettim. Her ne kadar bunu söylemek için yeri değilse bile.
    Bu bir tarafa asıl konumuz Cengiz Aytmatov ve onun evrensel dili.
    Dili ve anlatımıyla yazınını evrensel bir boyuta taşımayı başarmış, onda klasiklerin ölçütlerini bulmamız, aynı tadı ve etkiyi almamızı sağlayan büyük bir deha.
    Ayrıca sözlü kültürü kullanarak dönemin baskıcı rejimine karşı bir direniş göstermesi; tarihini, geleneklerini ve en önemlisi bir kimlik, bir varoluş mücadelesi vermesi de önemle üzerinde durulması gereken konulardan. Büyük bir ustalıkla ve titizlikle bütün bunları her satırın altına yerleştiriyor.

    Cengiz Han'a Küsen Bulut adlı eseri Gün Olur Asra Bedel romanının içinden alınmış, onu tamamlayan bir bölümünün devamı. Yine ana fikrini destekleyecek bir efsane ile iki trajik sonun örneğini veriyor. Tabi büyük bir çatışma yaratarak.
    Bu acılı sonlarda hüzün duygusunun yanında, içten bağlılığın ve değerler karşındaki tutumun insanda şevk duygusu uyandırdığını da eklemek lazım.

    Spoiler vermeden Cengiz Aytmatov ve bu önemli eseri hakkında bir iki söz etme ihtiyacı duydum. Bununla birlikte bu eserini okuyacakların öncelikle Gün Olur Asra Bedel romanını mutlaka okumaları gerekiyor(!)
  • Madde kafesine hapsedilen ruh, varoluş bunalımının tür tür azaplarıyla kaynamakta.
  • Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabı, muhtemelen okunan ütopya kitapları içerisinde günümüze en yakın geleceğe yazılmış olanıdır.
    Her ne kadar kitabı okurken kurulan distopik kurgu insana, bu kadar gelişme yaşanırken, bilim ilerlerken bir anda dünyanın, özellikle kadınları tam anlamıyla köleleştirecek bir sisteme geçmesi olacak şey değil, diye düşündürse de durumun pek öyle olmadığını anlamak gerekir. Çünkü yönetimlerin insanları yönetme biçimi çağdaşlaşma veya kaba anlamıyla modernleşmekten ziyade otorite, güç lafından sual olunmazlık, tam teslimiyet gibi bir takım durumlar ile şekillenir.
    Kadınların bütün haklarının ellerinden alınmasıyla başlayan bu distopyada erkeklerin cinsiyetçi bir darbe yaptığı görülmektedir. Kadınların varoluş nedeninin doğurmak olduğunu düşünen bir toplumda, her ne kadar gelişme gösterilirse gösterilsin, yeni bir yaşam, yeni bir toplum şekli oluşmayacaktır. Ve erkek egemen bir darbe kitaptaki gibi aniden olmasa da aşamalı olarak gerçekleşecektir. Aynı kaynayan kurbağa deneyinde olduğu gibi. Eğer bir kurbağayı kaynar suyun içerisine atarsanız, kurbağa sıcaklığa dayanamayıp suyun içerisinden dışarıya fırlayacaktır. Ama aynı kurbağayı ılık suyun içine bırakır, ve alttan ateşi yakarsanız, su yavaş yavaş ısındığı için kurbağa sıcaklığın yüksekliğini fark edemeyip kaynayıncaya dek o suyun içinde kalıp ölecektir. Yönetimler bu gün çeşitli etnik guruplara, kadınlara, LGBTİ’lilere karşı suyun altını yakmış ve yavaş yavaş ısıyı yükseltmektedir. Bu gün damızlık kızın öyküsü fantastik bir film konusuyken yarın benzeri bir şeyin gerçekleşmeyeceğini nerden bilebiliriz.
  • Kendi kendini bulan varoluşta, terk edilmiş insanlığı her yönden kuşatmış olan uçurum önünde kaygı, bir 'sıkıntı' (angoisse-angrt) halini alır; ahlaksal vicdan, ölümün hayali, ister istemez katlanılan karar, üzüntüyü (ennui) sıkıntıya sürüklerler.