Kafka T., Dünya Ağrısı'ı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 9/10 puan

“Yeryüzündeyiz ve bunun şifası yok.” Diyor Beckett. Ayfer Tunç’un her romanı bu şifasızlığın bir özeti sanki. Ağır, depresif ve varoluş sancısı çeken insanların, bir araya toplandığı, pişmanlık ve günahların gölgesinde sürdürdükleri hayatta tam olamamışların romanı Dünya Ağrısı.
Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı’nı, romanın baş karakteri Mürşit’in, can sıkıntısı ile girdiği bir kırtasiyede aldığı kitabın giriş sözü olarak karşılaştığı, Cioran’ın “İnsan bir uçurumdur.” Sözü üzerinden kurgulamış. Romana ismini veren Almanca weltschmerz sözcüğüyle de bu kitapta karşılaşıyor Mürşit. “Weltschmerz” Almanca bir terim. Sözlük anlamı “yaşamaktan usanç getirme; pesimizm, bedbinlik, melâl”, edebiyat terimi olarak da “zamane hastalığı”. “Weltschmerz” terimini ilk kez 1763 – 1825 tarihleri arasında yaşayan Alman Romantiklerinden Johann Paul Friedrich Richter 1827’de yayımlanan “pesimistik” romanı “Selina” da Lord Byron’ın hoşnutsuzluğunu, tedirgin ruh halini tanımlamak için kullanmış.(Cumhuriyet,11.02.14)

Mürşit, Felsefe eğitimini yarıda bırakarak babasının işlettiği otele geri dönüyor, hep eğitimini tamamlama ümidiyle bu otelde kala kalıyor. Mutsuz bir adam. Ona bu yolculukta Madenci arkadaşı eşlik ediyor. O da geçmişinden kaçıyor. Rakı sofrasında birbirlerinin gözlerinde görüyorlar dünya ağrısını. Madenci suskun bir karakter, gözlerinde büyük bir acı var. Her an anlatmasını bekliyorsunuz, bu ağrıyla yüzleşmek için ama romanın özü nihayetinde "bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım."(71) diyor Madenci. Bu ağır kasvetli yolculuğa eşlik ediyorsunuz okurken. Mürşit babasına öfkeli, eşiyle yarım kalmış bir ilişkisi var; seviyor ama aşık değil. Mürşit babasını sevmiyor, oğlu Özgür de babasını. O oğlunda kendi babasını görüyor çünkü. Kızıyla yaptığı sohbette, adını koyduğu Dünya Ağrısı’nın izlerini görüyor ve o zaman aslında kızın ne kadar da kendine benzediğini fark ediyor. “Benim de ağrıyor baba dedi, herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle değil mi zaten baba… dinmeyen bir ağrı” (Dünya Ağrısı: 242)

Roman, Orta Anadolu’nun soğuk bir şehrinde geçiyor, otelin eskimişliği, otele gelen mutsuz yüzler, Mürşit’in iç dünyasını resmediyor sanki. Mürşit yalnız bir adam aslında. Bu yalnızlığı "insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklık" (s. 194) cümleleriyle dökülüyor romanda. Madenci ve Mürşit’in hayattan bu kadar uzaklaşmış, intihara meyilli ruh hallerinin aslında geçmişte yaşadıkları ağır travmatik deneyimlerin etkisini romanı okudukça daha iyi anlıyorsunuz.
Romanın başlangıcında kabus olarak Mürşit’in rüyalarına gelen Cumhur var bir de. Okudukça, Cumhur’un aslında Türkiye tarihinin gerçeklerinden olan ayrılık ve Sünni-Alevi tartımlarının acı bir öyküsünün izdüşümü olarak çıkıyor karşımıza. Zaten Ayfer Tunç, neredeyse her romanını Türkiye’nin tarihine dayandırıyor ve bizi geçmişimizle yüzleştiriyor.
Son dönem Türk Edebiyatı’nın en değerli kalemlerinden biridir Ayfer Tunç benim nazarımda. Her romanı bir sancının, varoluş mücadelesinin insan ruhunda yarattığı ağır yükü resmeder. Dünya Ağrısı, zaman geçtikçe edebiyatımızdaki etkisini gösterecektir muhtemelen. Okumayanlara önerim, kendilerini iyi hissettikleri bir dönemde okusunlar Dünya Ağrısı’nı .”İnsan bir uçurumdur” diyor Ezeli Mağlup’ta Cioran. Uçurumlar içimizde sanırım. Hayata tutunan ve dünyayı sevenlerden olmak ümidindeyim her daim.

Mehmet Ürgün, bir alıntı ekledi.
 16 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Tıp, kötülükten doğmuştur, eğer hastalıktan doğmadıysa, ve, tersine, kendine bir varoluş sebebi vermek için hastalığı bütünüyle kışkırtmış ve yaratmışsa; ama psikiyatri kötülüğü hastalığın kaynağında tutmak
istemiş, ve böylece dehanın kökeninde olan
hak arayan başkaldırı atılımını temelinden kovmak için kendi hiçliklerinden bir çeşit
isviç­reli muhafız çekip çıkarmış varlıkların ayaktakımı güruhundan doğmuştur.

Toplumun İntihar Ettirdiği Van Gogh, Antonin Artaud (Sayfa 26 - Nisan)Toplumun İntihar Ettirdiği Van Gogh, Antonin Artaud (Sayfa 26 - Nisan)
Serhad, bir alıntı ekledi.
Dün 18:21 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sadece felsefe değil, güzel sanatlar da aslında varoluş meselesinin çözümü için çalışır.

Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine, Arthur SchopenhauerSeçkinlik ve Sıradanlık Üzerine, Arthur Schopenhauer
Mehmet Ürgün, Varoluşçuluk'u inceledi.
22 Haz 22:35 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier'ye göre umutsuzluk, Hamelin'e göre bunaltı, Banfi'ye göre kötümserlik, Wahl'a göre başkaldırış, Marcel'e göre özgürlük, Lukacs'a göre idealizm (düşüncülük), Benda'ya göre usdışıcılık (irrationalisme), Foulquié'ye göre saçmalık felsefesidir.

Sartre'ye göre ise çok basit bir tanımı vardır:
"Varoluş özden önce gelir." Bu tanım çok basite indirgenmiş gibi görünse de aslında varoluş felsefesi ortaya atıldığından beri hiç bir mutlak tanımı yapılmadı. Sartre'nin bu tanımında ise varoluş felsefesi kısaca özetlenmiş oldu. Bir şey ilk önce taslak halinde değilde önce oluşur ondan sonra bir taslağı oluşur. Yani önce bir şey var olur ondan sonra etkin olur.

Bununla birlikte varoluş felsefesi iki kısıma ayrılmış oldu; Karl Jaspers ile Gabriel Marcel öğretinin Hıristiyan kanadını, Heidegger ile Sartre Tanrıtanımaz kanadını temsil ederler. Ama ikisinin de çıkış noktası aynıdır: Varlık özden önce gelir.

Birde varoluş felsefesinin kendiliğinden ortaya çıktığı zorunlu bir kendinde tanımı ortaya çıktı:
"Kendini nasıl yaparsa öyledir." Varoluşçuluğun baş ilkesi de budur. Ne kadar bir tanimlama girişimine girildiyse de sadece varoluşun etkilerinin ve sonuçlarının incelendiği ve sonucuna göre şekil aldığı bir bütün her şeyi konu alan herhangi bir sınır tanımayan bir felsefe öğretisi ortaya çıktı.

1946'da ki Sartre'nin bir konferans konuşmasının toplandığı bir kitaptır. O zamlar hıristiyanlar onu Umutsuzlukla, Komünistler ise özgeçilikle suçluyorlardı. Ve daha yeni ortaya çıkan bu akım herkesin aklında soru işaretiydi. Sartre bunu açıklamayı kendine görev olarak bildiği için ve hıristiyanlarla, Marxistlere cevap verme bağlamında bu konferansını yapar. Hemen o yıl bu konuşması toplanılır ve bu kitabı basılır.

Kendisini umutsuzlukla ve hayattan kopuklukla suçlayanlara aslında öyle olmadığını yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını iddia eder ona göre,
"İnsan yalnızca kendini anladığı gibi değil, olmak istediği gibidir de." Varoluş felsefesi de olacaktan değil olandan bahseder bu ise gerçek karşısında insanın tahammülsüzlüğü sayesinde olanı değilde olacak olandan korkular sayesinde yanlış anlaşılmak istedği içinde bu tür bir karşı duruş sergiler varoluş felsefesine...

Her ne olursa olsun bu dünyada terkedilmiş, bir başımıza bırakılmışlık hissini atlatamayacağız. Bu sadece Varoluş felsefesiyle açıklanabilirdi ki daha bu felsefeyi de tanımlayabilmiş değiliz...

Seçil, bir alıntı ekledi.
22 Haz 22:00 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Hayatımda mutlu günlerim olmuştu elbette, ama mesele sadece mutluluk değildi. Önemli olan yaşadığını, hayatın bir anlamı, bir değeri olduğunu hissetmekti. Elinde çiçekler tutan beyaz gelinlik giymiş bir kızın mutluluğu gibi bir şey değildi bu. Daha derin bir varoluş sorunuydu. Dünyaya gelmiş olmamın bir anlamı var mı, bu yaşlı gezegene ya da üstünde yaşayan insanlara küçücük bir katkım oluyor mu gibi tuhaf soruların cevabıydı."

Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 405 - Doğan Kitap)Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 405 - Doğan Kitap)
Süha Murat Kahraman, Nietzsche ve Babaannem'i inceledi.
22 Haz 15:10 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Zor olan inanmaktır, inanabilmektir.İnsan inanmanın kapısından içeriye adım attığı andan itibaren kendisine malik olmadığını, nefsinden ibaret olmadığını da kabul etmiş olur.

Bir “şey” sizin hayatınızda yoksa ve siz o “şey”in yokluğuna alışmışsanız, artık o “şey” için sizi herhangi bir endişeye, kaybetme korkusuna da sevk edecek sebep veya unsurlar da yoktur,olmayacaktır. Bu o “şey” açısından size bir serbestiyet verebilir.Bu sorumsuzca yaşanabilecek bir hayat dahi olabilir.

Varlık, sahiplenmeyi, önemsenmeyi, ciddiye alınmayı da beraberinde getirir. Hayatımıza dahil ettiğimiz her “şey” bir bakıma hayatımızın bir parçasıdır, bizim için hayatidir.Eğer hayatımızı inançlı olarak geçirmeyi irade ettiysek, imanlı olmayı kabul ettiysek, bütün mevcudatı da hiçlikten varlık alanına taşıma sorumluluğunu da üstlenmiş oluruz.Bu taahhütnamenin altına atmış olduğumuz imza bize böyle bir görev yükler ve varoluş mücadelemiz buradan başlamış olur.İnsan karşılaşabileceği en zor görevle karşı karşıyadır ve elbette zorlukla beraber kolaylık vardır. “Nietzsche ve Babaannem” de zoru kolaylaştıranlardandır diyebiliriz.

Mustafa Ulusoy bu güzel kitabıyla bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor, bizi kendimize getiriyor, Nietzsche’yi dahi dize getiriyor, Babaannesi’nin ellerinden öptürüyor.Çok keyif alarak okuduğum bu kitabı herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.İyi okumalar...

Emrah Demir, Bozkurtlar'ı inceledi.
 22 Haz 11:51 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

En karanlık bilinmez dönemle ilgili bilgileri bize veren en aydınlık kitap. İlk Türklerin varoluş mücadelesi ve bu mücadelede ortaya çıkan zaaflar her şey var. Ama genel bir ülkü oluşturmak kitabin ana mesajı.
Delinse yer çökse gök yansa kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan
Yıldırımdan, tipinden kasirgadan yilmayan
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Turkleriz biz