Yıl 2012 ve böyle düşünüyordum...
Tanrı, kendisine ihtiyaç duymamız için bizleri yaratmış olamaz. Belki bizler inanmak istiyorsak ve bu bize iyi geliyorsa inanabiliriz. Bu konuda özgürüz. Her insan bu dünyada varoluş amacını bulmak ve sorgulamakla yolunu tanımlar ve bu yolda yürür.

Bir insan, Tanrı'ya inansın inanmasın, bu dünyada herkes gibi yaşayacak ve hayatını sürdürecektir. Bu noktada inançların büyük bir faktör olduğunu kabul ediyorum. İnsanların hayata tutunması için inançlar gereklidir. Öte yandan bir gerçek de var ki bu inançlar eğer insanı belli bir kalıplar zincirinin içerisinde köşeye sıkıştırıyor ve insanları diğeri-öteki şeklinde aklında yaratımlar oluşturmasına sebep oluyorsa bunun üzerinde biraz düşünmek gerekir.

Yaratıcı varsa -ki ben var olduğunu kabul ediyorum-, lego oynar gibi evren ve canlılar üzerinde oyun oynaması ve deneyler yapması (imtihan) mümkün değildir. "O yaratmıyor mu kardeşim, istediğini yapar" gibi bir bilinç var insanlarda ki buna da "iman" diyorlar. İşte böyle bir bakış açısı, Yaratıcının mutlak bir muhtaciyetten arınmış, kusursuz olma özelliğini baltalıyor.

Dünyada her nasılsa birçok din var olagelmiş, yine her nasılsa her dinin mensubu kendi dinlerinin tek gerçek din olduğunu savunmakta ve birbirleriyle savaşmaktalar. Sanki yaratıcının özel kayırmasıyla özel bir topluluk oluşacak ve bunlar da insanlığı kurtaracak...

Peki hal böyle iken neden insanlar birbirlerini gerçek manada sevemiyorlar?

Dinleri onlara bazı telkinler veriyor da onlar bununla hareket ediyor olmasın sakın?

Anlatmak istediğim aslında şu; eğer ilahi öğretiler ve kanunlar gerçekte varsa, bu, avamı disipline etmek istediği için olabilir. Ne var ki bilgeliğe giden yolda "bu şekilde olmamalı" dediğiniz anda gerçeğe doğru yolculuğa çıkmaya başlıyorsunuz.

Şimdi diyeceksiniz ki "bu sizin görüşünüz". Evet elbetteki benim görüşüm ve kimseyi bağlamaz. Ancak anlamamız gereken şu ki, aslında herkes kendi anlamak istediği için anlar bazı şeyleri. Yani duymak istediği, ötelerden beri gelen güzel iç seslerini dinlemek ister esasında. Korkularından ötürü ne yazık ki insanlar ya bunu susturur, kulaklarını tıkar ve otoriteye teslim olup düşünmeyi bırakırlar ya da en zor olanını, her şeyi ve herkesi karşılarına almayı tercih ederler.

İşte bu noktada gerçek din ve gerçek yaratıcı böylesi bir zorluğu göze alabilenler için içten dışa ve dıştan içe zuhur etmeye başlayacaktır.
Ve bir süre sonra insan yaratıcıyla bir olmaya başlayacak ve gerçekleri anlayacaktır.

Bu nedenle Yaratıcı'nın bir şeylere muhtaciyetinden önce belki yapılması gereken en doğru yol O'nu kademe kademe tanımak ve sonunda kendinde yaşatmaktır.

Selam ile.

_bayanhiçkimse_, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

Varoluş özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur öyleyse.

Varoluşçuluk, Jean-Paul Sartre (Sayfa 40)Varoluşçuluk, Jean-Paul Sartre (Sayfa 40)
_bayanhiçkimse_, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

Varoluş özden önce gelir.Bu şu demektir: İlkin insan vardır, yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

Varoluşçuluk, Jean-Paul Sartre (Sayfa 39)Varoluşçuluk, Jean-Paul Sartre (Sayfa 39)
Küçük kara balık, bir alıntı ekledi.
17 saat önce · Kitabı okuyor

Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini - nasıl demeli? - dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren, -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğum duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor.

Uyuyan Adam, Georges PerecUyuyan Adam, Georges Perec

Tezek, Günde 2 Litre Şarap İçiyorum
"...bunalım standart çizgiden uzak düşmektir ve bunun bedelini acıyla ödemektir. “o zaman insanlaşma sürecinde doğanın hayvana biçtiği role bunalımlarımızla isyan ediyoruz” dedi. çektiğimiz acılar bizi standart‘a zorluyor, çoğumuz acıdan korkup doğanın bize biçtiği çiftleş ve türünü devam ettir olgusuna dört kolla sarılıyoruz. sonsuzluk içinde 60 yılın ne gibi bir önemi olabilir ki. bunca telaş ve koşuşturma bunun için mi? yaşam bu denli basit kalıplar üzerine oturmasaydı, varlığının devamlılığını nasıl sağlayabilirdi ki? beklide baki olan yaşamın sonsuzluğudur. bizler bu varoluş içinde birer piyonuz. insandan böceğe bir çok şekilleriyle koca tanrımız yaşam, bir şekilde var olmayı başarıyor. ince narin kırılgan bedenlerimizle her şeyden korkarak, yaşamaya yaşamı devam ettirmeye çalışıyoruz. korkuyoruz ki devam ettirebiliyoruz, yada tam terside söylenebilir."

Tezek, Günde 2 litre şarap içiyorum yazısından...
http://tezek77.blogspot.com.tr/...-sarap-iciyorum.html

Fernweh, bir alıntı ekledi.
19 Eki 20:21

Ama mutsuzluğu tükettiğimizi zannederek içimize ondan sonra da hayatta kalma kuşkusu düştüğünde, varoluş soluklaşır ve artık olmaz ve kendimizi yeniden Ümit'e uyarlamaktan korkarız. Mutsuzluğumuza ihanet etmekten, kendimize ihanet etmekten...

Çürümenin Kitabı, Emil Michel CioranÇürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran
G. Tekeli, bir alıntı ekledi.
19 Eki 13:26

"İster hoş olsun isterse nahoş, sonu olmayan varoluş fikri benim için sonlu varoluş fikrinden çok daha ürkütücü. "

Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek, Irvin D. Yalom (Sayfa 78 - Kabalcı Yayınları)Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek, Irvin D. Yalom (Sayfa 78 - Kabalcı Yayınları)
KübraOCAK, bir alıntı ekledi.
19 Eki 10:47 · Kitabı okumayı düşünüyor

Degeri ya da değersizliği, başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluştur.

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Arthur SchopenhauerYaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Arthur Schopenhauer
Murat Sezgin, Tünel'i inceledi.
19 Eki 00:00 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

“Aşk imiş her ne var âlemde, İlm bir kıyl-ü kâl imiş ancak.”

İnsanoğlunun muğlak bir varlık olduğunu hepimiz biliyoruz. Olmasa bile olması gerekirdi de bana göre. “Anlaşılmak kendini satmaktır.(F.P.)” Bizi anlaşılmaz kılan çok şey var. Ama öyle bir şey var ki her yerde her şekilde karşımıza çıkabiliyor. İnsanın en büyük kıvılcımı: Aşk. Hayatımızı aslında aşk yönlendiriyor. Meslek aşkı, okuma aşkı, kitap aşkı, merak aşkı, para aşkı daha bir sürü şey, hepsi aşkın birer çeşidi değil de ne sizce? Aşk etrafımızı bu kadar sarmışken edebiyatta da karşımıza çıkması hiç şaşırtıcı gelmez bize o zaman. Adından söz ettirmiş çoğu kitapta ister ana konu olsun ister olmasın aşka rastlarız. Şuan günümüz romanlarının öz babası olan Don Quijote’u okuyorum. Şövalyemiz tüm kahramanlıklarını aşkından yanıp tutuştuğu Dulcinea del Toboso’ya armağan ediyor. Ya Werther’in Acıları desem? Ya da Madam Bovary? Biraz da bize dönelim. Kürk Mantolu Madonna, Huzur, Eylül sadece birkaçı. Ernesto Soboto da aşkın ne boyutta insana etki edebileceğine yer vermiş bu kitabında. Ya da içimizdeki karanlık tünellerin aşk denen kıvılcımla ateş almasının hikâyesini anlatıyor diyelim. Tünel’de olaylar aşk üzerinden tam bir varoluş sorununa, tüm insanlığa, dünyaya karşı kıskançlık, kin ve öfke duygularına eğiliyor. Hemen Don Quijote’tan şu alıntıya kulak verelim: “Aşk bazen uçar, bazen yürürmüş; kimininki koşar, kimininki ağır ağır ilerlermiş; bazılarını hafif ısıtır, bazılarını yakarmış; birini yaralar, ötekini öldürürmüş; bir anda tutku yarışını başlatır, aynı anda bitirirmiş; sabah kuşattığı kaleyi akşamına düşürürmüş; çünkü hiçbir kuvvet aşka direnemez.” Tünel’in başkişisi Juan Pablo Castel’i aşk yakıyor, âşık olduğu kadını ise öldürüyor. Heyecanınız kaçmasın, kitabın sonunu değil başını söyledim: “Juan Pablo Castel yani Maria Iribarne’yi öldüren şu ressam olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım.” Kitap bu cümleyle başlıyor. Castel bir ressam. Sergilenen Annelik adlı tablosunda eleştirmenlerin bile farkına varmadığı bir ayrıntıyı sonradan adının Maria olduğunu öğrendiği genç bir kadının ayırdına vardığını hissediyor ve bu durum karşısında hayli şaşırıyor. Ve Maria’nın peşine düşüyor. Bir ressam, tablo, tablonun önünde uzun süre bekleme, adı Maria olan bir kadın siz değerli arkadaşlara tanıdık geldi mi? Gelmeli bence. Castel oldukça yalın ama sarsıcı bir anlatımla roman boyunca, sonuna doğru daha da belirginleşiyor bu, artan bir gerilimle karanlıktaki tünellerinde sakladığı insanlara duyduğu kini, dünyanın yaşanmaz bir yer olduğunu aşkın aydınlatmasıyla büyük bir değişime uğruyor. Sonuç mu? Romanın ilk cümlesine gidin. Bizi birbirimizden ayıran tünellerimiz var. Bu tüneller bize değil de başkasına aydınlanıyorsa durumumuz Castel’in durumuyla aynı olacak. Ve yine, bu yüzden insanın biraz muğlak olması fikrine katılıyorum. Bu kitap hakkında diyecek fazla lafım kalmadı. Don Quijote’un ilk cildini bitirince biraz ara vermek istedim. Elim sebepsiz yere bu kitaba gitmişti. Duyguların okura çok yoğun ve istekli yansıtıldığı bir kitap. Tavsiye ederim. Ve aşktan nasibini almış olanlar diğer insanlardan biraz daha ayrıcalıklıdır bana göre, kazansa da kaybetse de, diyerek bitiriyorum. Şimdi gönül rahatlığıyla Don Quijote’un ikinci cildine başlayabilirim. İyi okumalar.

"Eğer olabilecekleri daha önceden görseydim, Boyalı Kuş'u asla yazmazdım." diyen Kosinski'nin pişmanlık içeren sözleri Boyalı Kuş'un yazım aşamasından yayımlanmasına, yayımlanmasından okunmasına kadar ve ardında bıraktığı olaylara istinaden dile getiriliyor.

Bir Kosinski olamazdım, biliyorum. Ama onun kadar cesurca yazamazdım. Çünkü otobiyografik özelliklerinin tamamen yansıtılmadığını dile getirse de her bir cümlesinde ona ait bir yaşamdan olduğu belli oluyor. Hani, bırakın dönemin siyasal, toplumsal dokusundaki olayları, kendi yaşamımı dile getirmeye cesaretim olmazdı. Bu kitabı nasıl yazabilmiş, hayret ediyorum.

Bi'düşünelim: "Ailenin yanında huzurlu bir yaşam sürdürüyorsun. Henüz çocuksun. Savaş ve kötülükler patlak veriyor. Doğayla bütünleşmek, ailenin huzurunda uyumak ve çocuk oyunları oynamak dururken 'güvende olacağınız' düşünülerek sizi bir yere gönderiyorlar. Ve her şey çorap söküğü gibi gelişiyor. Savaşın ortasında, sefalet içerisinde, tanımadığın insanların arasında, insan doğasında kaybolarak ayakta kalmaya çalışıyorsunuz. Ve yakalanırsanız mağlubiyeti kabullenin."

Kitabı elime alıp okumaya başladığım ilk günden beri kitaptan rahatsız oluyordum. Okudukça, bir sayfasını daha çevirdikçe okuduklarımı midem kaldırmamaya başladı.

Kitap değil, konusu rahatsız edici. İnsan doğasını yüzüme bir tokat gibi çarparak kelimelere dökülmesi incitici. İnsanın içerisinde yer edinen canavarı, kötülükle bütünleşmesi, zalimane işkenceler yapması, yakıp yıkması, öldürmesi, kadınların ırzına geçilmesi... Her biri apayrı iğrençlik. Bir de bunun yanında 'mecburiyet' hissi var. Onu yapmak zorundasın. Yapmazsan yaşayamazsın. Bu savaşı kaybedersin.

Sahi, savaşlar ne için var? Toplum refahı için mi? Siyasi kaygılar için mi? Yoksa içimizde barındırdığımız yükselme hissiyatıyla beslediğimiz egolarımız için mi?

Her ne olursa olsun ya da ister savaşın içerisinde bir asker ol, yahut da o köyde bulunan halktan bir vatandaş. Herkesin bir mücadelesi ve bu mücadele esnasında yaşadığı travmalar var. Hani bellek yalan söylemez. O tarihin üstü ne kadar kapansa da insan o travmayla yaşar.

Kosinski de öyle benim gözümde. Kim bilir daha neler yaşadı da birçoğunu anlatmadı kitabında. Çünkü çoğu şeyi de dile getirmediğini söylüyor.

Yazılıp basıma hazırlanmasının ardından herkes okumayı bekliyor gibi hemen yasaklanması ve toplanması öngörülmüş kitabın. Çünkü tarih, insanın kirli zihniyetini örtmeyi severdi. Çünkü Boyalı Kuş, bir tarih kitabı olarak okutulabilirdi. Ya da insan doğasını anlatan felsefi bir kitap olabilirdi. Birilerine dokunacak, gözlerini açacaktı.

Çünkü savaşarak kazanmaya çalıştıkları uğruna insanlıktan çıkmayı normal görüyorlardı.

Belli ki bu kitap beni epey sinirlendirdi ve dolduruşa getirdi. Evet, gerçekten sinirlendim. Kimi zaman oldu okumak istemedim. Kitabı kaldırıp bir köşeye fırlattım. Görmek istemedim. Lakin okudukça insanlığıma bakıp, sorguladım. Varoluş amacımız neydi?

Boyalı Kuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında güvenliği amacıyla ailesinden uzak bir yere gönderilen bir ‘çocuğun’ başından geçenleri anlatıyor. Çocuk diyorum çünkü; ya gaz odalarında yakılarak öldürülecekti ya da bir Çingene yahut da Yahudi olduğu için.

Okurken rahatsız olmanız için yazılmış, otobiyografik ve savaştan kalma bir kitap.

Cesaretiniz varsa okuyun.