• 199 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitap; kendimiz, yaşamımız, ilişkilerimiz konusunda bilincimizi donatmak için ve 'iletişim ve etkili yaşam' seminerini yansıtacak biçimde yazılmıştır. Yazar seminerin içeriğini oluştururken, zaman zaman, daha önce yazmış olduğu kitaplarda ele aldığı kavramlardan ve örneklerden yararlanmıştır. Kitabın amacı için ise; 'zihninizi açmak' demiştir.
    ~
    Doğan Cüceloğlu iletişim donanımları'nı 23 bölüme ayırarak anlatıyor.
    İlk bölümde 'bilincim donanınca ne olacak?' sorusuna cevap olarak; 'bilinci donanmış insan, bilinci donanmamış insandan her zaman ve her koşulda daha etkili ve güçlü olacaktır' sonucuna varıyor.
    Ardından insanın, muhteşem bir potansiyele sahip olduğuna değiniyor ve bu potansiyeli meşe palamuduyla anlatıyor. 'Toprak, güneş ve su, meşe palamudu için ne ise, içinde yetiştiği iletişim ortamı da insan için odur.'
    Sonrasında 'insanoğlu algı dünyasında yaşar' başlığı ile; algılanan şeye fenomen adı verildiğini ve biz insanların, yalnız algıladığımız kadarını bildiğimizi, yani ancak fenomen dünyasının farkında olduğumuzu açıklıyor.
    'Sürekli iletişim içindeyiz' başlığında ise; iki insanın birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişimin başladığını söylüyor ve konuyu bu şekilde izah ediyor.
    5. 6. ve 7. bölümlerde; ortamın verdiği mesajları, iletişimin çok kanallı bir süreç olduğunu, iletişimin iki düzeyi olan iç ve dış dünyadan bahsediyor.
    8. kısımda; iç ve dış dünya arasındaki fark ne kadar çok olursa varoluş stresinin de o kadar fazla olacağını bir grafik yardımıyla anlatıyor. Aynı zamanda özgün olan ve olmayan insanı tanımlayıp özelliklerine değiniyor.
    Sonrasında can (kişinin iç dünyası) hem ait hem bağımsız olmak ister başlığıyla yaşamın iki bacak üstünde durduğunu, bu bacakların da ait olmak ve birey olmaktan oluştuğunu yorumluyor. Bacaklarından biri diğerinden uzun veya kısa olan kişinin yaşam dansı geniş olanaklar yelpazesi içinde yer almaz; yaşam dansı için bu kişinin koltuk değneğine ihtiyacı olur, diyor.
    Ve kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan birine geliyor sıra; varoluşun beş boyutu. Yazar, insanoğlunun varoluşunu beş soruyla ilişkiler içinde tanımlıyor.
    Bu sorular bilinçli olarak değil, sezgisel olarak varlığını hissettirir; kişi bu soruların yanıtını aradığını bilinçli olarak değil, ancak sezgi yoluyla hisseder. İnsan ilişkilerinde kişi, beş temel gereksinmesini karşılamak ister. Yazar bu gereksinmeleri, varoluşun beş boyutu diye adlandırıyor.
    - Varoluşun birinci boyutu kaale alınmak umursanmaktır. Kişi hem kendisinin, hem de sınırlarının ve sorumluluğunun hesaba alınmasını ister.
    - Varoluşun ikinci boyutu kabul edilmektir. Kişi yargılanmadan olduğu gibi kabul edilmek ister.
    - Varoluşun üçüncü boyutu değerli görülmektir. Kişi, kendinden daha büyük bir bütünün vazgeçilmez parçası olmak ister.
    - Varoluşun dördüncü boyutu yeterli görülmektir. Kişi güçlü ve güvenilir olmak ister. İnsanların bu gereksinimi doğuştandır. Bu gereksinim, çocuğun içinde yetiştiği ortamda değişik derecelerde karşılanır veya karşılanmaz. (Örnek olarak gösterilen dört yaşındaki Nemika beni etkileyen kısımlardan birini oluşturuyor.)
    - Varoluşun beşinci boyutu sevilmektir. Kişi özlenmek ve sevilmek ister. Sevildiğini bilen çocuk, iyi bakılan bir çiçek gibi yetişir. Sevilmeyen çocuk, susuz bırakılan bir çiçek gibi solar.
    Varoluşun beş boyutu, en çok dinleme davranışında kendini belli eder, bu yüzden yazar sonraki kısma 'karşımızdakini dinleyerek var ederiz' başlığını veriyor. Dinleme, en önemli iletişim davranışıdır. Ailede dinlenmeyen çocuk, kendisini dinleyen arkadaşlarına uyar; arkadaşlarının kötü alışkanlıkları varsa, onlara uyarak, kötü alışkanlıklar edinir. Gençlerini dinlemeyen toplum, ancak suç işledikleri zaman onları kaale alır ve polisiyle, hapishanesiyle onları karşılar. Hapishanelerimiz, dinlemeyen bir toplum olduğumuzun kanıtı olarak, tıklım tıklım doludur.
    Ait olmak ve birey olmak, varoluşun beş boyutu tablosuyla birlikte bizim varoluş matrisimizi oluşturur. Çocuk, içinde yetiştiği ortamda varoluş matrisi içinde kişiliğini bulur. Kişinin hangi özbenlik bilinci içinde olayları algıladığı, o kişinin yaşamında yer alan en önemli değişkeni ifade eder. Kişinin tüm algılama ve yorumları, olaylara verdiği anlam, yani tüm fenomenolojisi, özbenliğinin bir sonucudur. Sıfır, nasıl matematikteki bütün sayıların anlamını belirliyorsa, özbenlik bilinci de bireyin yaşamında yer alan tüm olayların anlamını belirler.
    Yazar sonraki bölümde bir iletişim matrisi oluşturuyor. Bu matriste ortam boyutunu, varoluşun beş boyutunu yaşatan (+) ve yaşatmayan (-) olarak iki kutba ayırıyor. Bir de matriste birey boyutuna yer veriyor. Birey boyutunda kişinin özbenliğinin durumunu belirterek; varoluşun beş boyutunda, kendini olumlu gören özbenlik bilinci (+) ve olumsuz gören özbenlik bilinci (-) ile gösteriyor. Bu ortamları sırasıyla;
    Korku ortamı (-) (-)
    Hayal kırıklığı ortamı (-) (+)
    Öfke ortamı (+) (-)
    Huzur ortamı (+) (+) olmak üzere 4'e ayırıyor. (Detayları kitaptan okumalısınız.)
    Sonraki kısımda korku kültürüne yer veriyor. Korku kültüründe ezenler ve ezilenler vardır; değerler kültüründe ise 'doğru olanı' yapan 'biz bilinci'nde insanlar vardır.
    Korku ve değerler kültürlerinde 'sevgi' farklı anlamlar ifade eder. Korku kültüründe sevmek, sevilen kişinin sahibi olmak anlamına gelir, değerler kültüründe sevmek, onun gelişerek mutlu olmasına kendini adamak anlamına gelir.
    Bu kültürlerde karı koca ilişkisine getirilen bilinç farklıdır. Korku kültüründe, 'kimin dediği olacak' mücadelesi ailenin özünü oluşturur. Değerler kültüründe ise, 'doğru olanı yapmak' ailenin özünü oluşturur.
    Korku kültüründe çocuk, otoritenin istediği kalıba sokulacak, kalıplanarak sürekli denetlenecek bir yaratıktır. Değerler kültüründe çocuk, muhteşem bir potansiyeldir; yapılacak tek şey, çiftçinin ektiği tohum için oluşturduğu ortam (su, gübre ve bakım gibi), çocuğun gelişimi için ortam hazırlamaktır.
    Ve son bölümde 'gerçeğe saygı, hakkaniyet, kişisel bütünlük, insan onuruna saygı, hizmet ve sevgi, değerler kültürünün çatısını oluşturur' demektedir.

    Doğan Cüceloğlu 22. bölümün sonunda "Türkiye'nin en önemli sorununu, korku kültürünün esaretinde kalmak olarak görüyorum." demektedir. Bu yorumuna kesinlikle katılıyorum. Eğer biz bugün yolunda gitmeyen bazı durumları değiştirme gayesi içerisindeysek sorunun kaynağını bulmalı ve o doğrultuda hareket etmeliyiz.
    Kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum; hatta okurken fikir alışverişinde bulunacağınız, okuduktan sonra da kritiğini yapabileceğiniz birini bulursanız bunu mutlaka yapmalısınız. Kitap oldukça kıymetli bölümler barındırıyor. Altını çizerek ve yanına notlar alarak ilerlemek anlamanızı kuvvetli kılacaktır. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
  • 124 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Godot’yu Beklerken 1949 yılında Fransızca olarak yazılmıştır, ilk kez 1953 yılında Paris’de sergilenmiştir. Avangard olarak adlandırılan bu oyun, ülke çapında hızla ün kazanmıştır, 1954 yılında Beckett tarafından İngilizce’ye çevrilmiş ve başka ülkelerde sahnelenmeye başlamıştır.

    Peki nedir Godot’yu beklemek? Acımamız gereken Vladimir midir? Yoksa Estragon mudur? Geçmişi hiç olmamış, gelecekleri ise belirsiz kararterlerdir Estragon ve Vladamir, bilinmezliğin ortasında beklemektedirler Godot’yu. Zaman zaman ayrışmalar yaşasalar da varoluş sancıları onları hep bir bütün olarak tutar. Gerçekliğin bütün kesitlerinden uzaklaşmışlar, eylemsizliklerine yenik düşmüşlerdir. Fakat vazgeçmedikleri tek şey vardır; durmak. Çünkü Beckett için durmak, ilerlemenin tek yoludur.

    Estragon unutkan biridir, ne yaptıklarını hep unutur, amaçsız gibi görünür, Vladamir’i her dinlediğinde hatırlar bekleyişini ve her gün ilk günmüşcesine beklemeye devam eder Godot’yu. Uyuyakalır Estragon, aklı hep midesinde ya da ayaklarındadır. Varlığı fiziksel bir konuma indirgenmiş haldedir, ayaklarını bir türlü rahat ettiremediği için sürekli şikayet etmektedir. Fakat rahat ettiremediği gerçekten ayakları mıdır?

    Vladamir ise Estragon’un tam tersine, düşünsel yanı ağır basan bir karakterdir. Hayalperesttir, umudunu hiç kaybetmez, onuruna ayaklarından daha çok değer vermektedir, arayışları hiç bitmez, bu yüzdendir şapkasının içini sürekli kontrol etmesi. Varoluşunun özünü aradığından, en büyük gayesi geçmişini hatırlamaktır. Peki varoluşunun bir özü var mıdır? Vladamir’in bu sorusuna Godot bile cevap veremez.

    Vladamir ve Estragon’un birbirinden bu kadar farklı resmedilmiş oluşları, ne kadar da aynı olduklarını göstermektedir. Sürekli çatışma halinde olan bu ikili, içten gelen varoluş sancısını iki somut bedene dönüştürmüştür.

    Hiçliğin içinden çıkagelen Pozzo ve Lucky ile tanışırlar. Pozzo yaşamındaki her eylemi kutsayan biridir, onun için her eylem bir şölen olmalıdır.

    Lucky ise sadece bir köledir, yük taşır. Pozzo ne derse onu yapmak için planlanmıştır. Sistemin içindeki bozuk saattir Lucky, fakat her bozuk saat gibi onun da doğruyu gösterdiği anlar olmuştur, Pozzo ise onun alarmıdır, çalar durur. Pozzo sürekli saatine bakar, acelesi olduğunu bir yere yetişmesi gerektiğini söyler, fakat bunun ne olduğunu hiçkimse öğrenemez. İkinci yarıda Vladamir ve Estragon’un ağacı yeşermiş, zaman geçmiştir. Pozzo kör, Lucky ise dilsizdir. Değişmeyen şey, beklemektir.

    Bildiğimize göre Godot bir çiftlikte yaşamaktadır. Her perdenin sonunda Godot’un gelmeyeceğini bildirmek için bir çocuk seçilmiştir. Koyunlara bakan çocuk Godot tarafından sevilirken, keçilere bakan çocuk sevilmemektedir. Bu hikayeyi biliriz, çünkü Habil öldürmüştür Kabil’i.

    Beckett’ın karakterleri ıssız bir yol kenarında bir ağacın altında sıkışıp kalmışlardır. Çünkü varlığın hareket etmesi bir sancıyı dindirmez. Vladamir ve Estragon sürekli bir diyalog halindedir, fakat bu iletişim kurdukları anlamına gelmez. Konuşurlar çünkü konuşmadıklarında varlıklarını hissedemeyeceklerini bilirler. Estragon varlığından vazgeçmek istediği anda bile Vladamir onu “ Godot gelir de bizi bulamazsa?” diyerek vazgeçirmiştir. Estragon, intihar etmek değil, yok olup gitmeyi istemektedir.

    Peki gerçekten, kimdir bu Godot? Neden bekleriz onu?

    Godot hiç var olmamıştır, çünkü varlığın var olması gerekmemektedir. Godot hiç gelmez, çünkü aslında Godot hep oradadır. Godot, hiçliğin içindeki tek bütündür, Godot sensindir, Godot benimdir. Yaşama devam edebilmenin tek yolu, içinde bulunduğumuz durum ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir. Godot hiççi bir yaklaşım değil, Godot hiççiliğin bir imkansızlığıdır.

    (İnceleme bana ait değildir.Bu inceleme kitabı okuyacaklara kitabı anlamada çok faydalı olacaktır .Hiçbir kitap okunmak için okunmamalı hele hele Godot’yu Beklerken asla!)
  • İnsanın varoluş gayesi muhakkak ki yeryüzünde Allah'ın halifesi olma görevidir. Allah'ın kendisine verdiği güç ve tâkâti imar ve inşâda kullnma ödevidir.
  • 452 syf.
    Kızıl Kraliçe severek okuduğum bir kitap oldu. Uzmanlık alanı zooloji olan yazarımız yalnızca doğruluğunu kesinen bildiği argümanları değil, tartışma amacıyla kendi varsayımlarını ve yorumlarını da paylaşmış. Eğer bu kitabı referans olarak göstermek, paylaştığı argümanları edinmek amacıyla okursanız verimsiz bir okuma deneyimi yaşarsınız. Çünkü bu kitap eleştiriden bağımsız bir şekilde okunduğu zaman faydadan çok zarar verebilecek bir kitap. Matt Ridley kitabı hipotez sunmak ve bunların kesinliğini savunmak yerine, üreme ve cinsel seçilim başta olmak üzere, konumuz ile ilgili uzmanların önermelerini bir kitapta toplayıp, bunlara olumlu/olumsuz kendi fikirlerini ekleyerek tartışma tadında okuyucuya sunmak. "Adam zoolog, işinin uzmanı. . Sen nereden bileceksin neyin yanlış olduğunu?? " dediğinizi duyar gibiyim. Öyle düşünüyorsanız yazarımız bizzat cevap versin size; "Muhtemelen bu kitaptaki fikirlerin yarısı yanlıştır. İnsan­lık ilminin geçmişi pek yüreklendirici değildir." S:413

    Kitapta benim yanlış olduğunu düşündüğüm kısım kesinlikle %50den az. 1993 yılında yayınlanan kitabın bizim ülkedeki basımı 2010 yılına ait. Yazar daha sonraki basımlara ekleme/eksiltme yaptı mı bilmiyorum. Ama bu hâliyle iddialı olmaktan çok uzak.

    Kitap gerçekten çok kapsamlı ama ben önce aklımda kalan, hoşuma giden ve mantıklı bulduğum hipotezlerinden bahsedeyim.

    Kitaba başlarken, eşeyli canlıların en önemli gayesi olarak üremeyi şu cümlelerle sunuyor;
    "som balığı ürerken açlıktan ölür.(..) Bu amaç yaşam için o denli önemlidir ki, salt bedenin değil, aynı zamanda zihnin tasarımına da tesir etmiştir. Daha basit ifade etmek gerekirse, üreme başarısını artıracak herhangi bir şey, bu başarıya katkıda bulunmayan herhangi bir şey pahasına -varlığını sürdürmeye karşı bir tehdit oluştursa da- yayılacaktır." s:32
    Evet, üreme güdüsü ve bunu tetikleyen haz, tüm dış tehditlerden, tehlikelerden, korkulardan sıyrılmayı başarır. Zira bazen en feci acılara karşı bile ağır basar. Peygamberdevesi ve yusufçuk böceği bu konudaki en mazoşist canlılardandır. Üremelerinin büyük bir kısmı erkek bireyin ölümü ile sonuçlanır. Pegamberdevesi erkeği, üreme hâlen devam ederken dişisi tarafından başından başlamak suretiyle canlı canlı yenmeye başlar. Dişinin yavruları için ilk besini babalarıdır. Zira taze yumurtalar için bu gerçekten de önemli bir besindir. Bu hayvandaki çiftleşmelerin %25'i erkeğin ölümü ile sonuçlanıyor. Dişinin döllenme zamanındaki besinin %65'ini partneri oluşturuyor.

    Silahlanma yarışındaki yarışın düşman (av-avcı) arasında değil de, türün bireyleri arasında olduğunu şu paragraf ile çok kalıcı hale getirmiş; "Ceylan için önemli olan çitalardan değil diğer ceylanlar­dan hızlı olmaktır. (Arkadaşıyla birlikte bir ayının saldırısına uğrayınca koşarak kaçan bir felsefeciye dair eski bir mesel var­dır. Mantık yürüten arkadaşı "Faydası yok. Asla bir ayıdan daha hızlı koşamazsm" der. Felsefeci ise "Ayıdan daha hızlı koşmak zorunda değilim ki" diye cevap verir, "Senden hızlı koşmam ye­terli.")" S:46

    Kitap devam eden bölümlerde neden eşeyli üremeye gerek duyduğumuza, seçimlerimizi nelerin belirlediğine değinmiş. Kadın-erkek rollerini kesinlikle tarafsız bir üslupla ele almış.
    Ama yanlış bir şekilde cinsel seçilimi yönlendirenin her zaman dişi olduğunu iddia etmiş. Bu hipoteze göre erkek seçilmek için rekabet eder, dişi kendisinin ulaşabileceği en iyiyi seçer.
    Erkek antiloplar kendileri için kavga ederken, dişileri karnını doyurmak ile ilgilenir. Çapraz müsabakalar sonucunda lider seçilir ve diğerlerini zalimane bir şekilde kovalar. Hiç bir antilop performansı daha iyi olan erkeğe tezahürat yapmaz. Kim kazandı, kim darbe aldı bu konular dişinin ilgi alanı dışındadır. Sığırlar böyledir, köpekler böyledir, tavuklar böyledir. En güçlü erkek en çok dişiyi döller. Ama çok azı bunun dışında kalır.
    Sürülerde hiyerarşik düzen vardır. Olmasa bile vardır.. Örneğin insanları ele alalım; Homo Sapiens bireyleri, ömürlerince farklı ilişki deneyimleri yaşarlar. Erkek tavlamaya, dişi kur yapmaya programlanmıştır. Bu ikisi birbirinden çok farklı değildir, çünkü karşılıklı seçim mevzubahistir.
    Erkeği; Güçlü, korumacı, fiziki olarak estetik, sağlıklı olmasına ve dişiyi; doğurgan, estetik, sağlıklı kriterlerine göre 10 üzerinden numaralandıralım.
    Bireyler istediği partneri elde etme başarısını kendine göre derecelendirerek her zaman ulaşabilecekleri en iyi partnere ulaşmayı hedefler. Sonuca baktığınızda her birey kendi numarasına yakın bir numara ile eşleşmiş olur. Bu onun son tercihi olabilir ama son hedefi asla değildir. Bunu neden söylüyoruz; evlendikten sonra kendini salan, "nasıl olsa evlendim, artık benim" diyen bireyler bir düşünsün diye. Zira etrafınızdaki hemcinslerinizin ortalamasının altına düşecek olursanız, terk edilmeniz değil ama terk edilmek istenmeniz kaçınılmazdır. O yüzden gözde olarak kalmaya devam etmelisin.
    Neyse bu konuda da bu kadar gevezelik yeter. Bir diğer yanlışa geçelim.

    Bu yanlış ise, eşcinsellik konusunda. Önce yazarın iddiasına bakalım; "Bir erkek, bir kadına karşı cinsel ilgi duyar, çünkü beyni belli bir yönde gelişir. Beyin belli bir yönde gelişir, zira erkeğin genetikolarak tayin edilmiş erbezlerinin ürettiği testosteron, annesinin rahmindeyken erkeğin beynini ileride, ergenlik döneminde, ye­niden testosterona tepki verecek biçimde etkiler. Erbezi genle­rinden, ana rahmindeki ya da ergenlikteki testosteron patlama­sından -ya da bu üçünden herhangi birinden- mahrum kalırsa­nız tipik bir erkek olamazsınız. Büyük olasılıkla, diğer erkeklere ilgi duyan bir erkek, erbezlerinin nasıl gelişeceğini ya da beyni­nin hormonlara nasıl tepki vereceğini tayin eden farklı bir gene veya testosteronun ergenlik çağındaki patlama sürecinde fark­lı bir öğrenme deneyimine -ya da bunların bir bileşimine- sa­hip bir erkektir. (...)
    Eşcinsellik genine ilişkin yeni kanıtların en ikna edici olanı, aynı ana rahminde büyüyen ve aynı evde yetişen ayrı yumurta ikizlerinin, eşcinsel olma olasılıklarının dörtte bir olmasıdır. Öte yandan, aynı doğaya ve yetişmeye sahip tek yumurta ikizleri­nin, aynı eşcinsel alışkanlıkları paylaşma şansı ikide birdir. Eğer tek yumurta ikizlerinden biri eşcinsel ise, erkek kardeşinin de eşcinsel olma olasılığı yüzde ellidir. Ayrıca, genin babadan değil anneden alındığına dair sağlam bulgular vardır." yazarın kaynağı: 1 M. Bailey, söyleşi D- Hamer, söyleşi, F. VVhitam, söyleşi. Levay "1993."

    Yani bu kaynak Levay isimli yazarın 1993 basımı Cinsel Beyin isimli kitabından alıntılanmış. Fakat bilimsel makaleler böyle olmaz. "Eşcinsellik biyolojiktir ve biz bunu kanıtladık " diyebilmek için, araştırmanın içeriği hakkında bilgi verilmeli. Bu içerikler nelerdir; Bölgesel alandaki farklara bakıldı mı, kaç kişi üzerinden olasılık üretildi, deneyler tekrarlanınca aynı sonuçları verdi mi?

    Hemen bakıyoruz;
    Sanırım yazarın referans aldığı araştırma bu olmalı "Cinsel yönelimin belirlenmesinde genetik ve çevrenin önemini kıyaslamak amacıyla birkaç ikiz çalışması yapılmıştır. 1991’de yapılan bir araştırmada Bailey ve Pillard, tek yumurta erkek ikizlerinde %52 oranında, çift yumurta erkek ikizlerinde ise %22 oranında eşcinsellik bakımından uyum bulmuştur."
    Kaynak: Bailey JM, Pillard, RC (1991). "A Genetic Study of Male Sexual Orientation". Archives of General Psychiatry. 48 (12). ss. 1089–96. doi:10.1001/archpsyc.1991.01810360053008. PMID 1845227.

    Bir sonraki deney; " 2000’de Bailey, Dunne ve Martin 4,901 avustralyalı ikiz üzerinde yaptığı araştırmada benzer sonuçlar bulmuştur. Tek yumurta erkek ikizlerinde %20 oranında uyum bulurlarken tek yumurta kız ikizlerinde yüzde %24 oranında uyum bulmuşlardır. "
    Kaynak:Bailey JM, Dunne MP, Martin NG (Mart 2000). "Genetic and environmental influences on sexual orientation and its correlates in an Australian twin sample". J Pers Soc Psychol. 78 (3). ss. 524–36. doi:10.1037/0022-3514.78.3.524. PMID 10743878.

    3) "Bearman ve Brückner (2002) önceki araştırmaları az sayıda denek içermesi ve deneklerin popülasyonu temsil etmemesinden dolayı eleştirmiştir. Bearman ve Brückner, 289 tek yumurta ikizi ve 495 çift yumurta ikizi üstünde yaptığı araştırmada tek yumurta erkek ikizlerinde sadece %7.7, tek yumurta kız ikizlerinde ise sadece %5.3 oranında eşcinsellik bakımından uyum bulmuştur. Bulgular neticesinde sosyal çevreden bağımsız bir genetik etkiden söz edilemeyeceği öne sürülmüştür."
    Kaynak: This work was published in the American Journal of Sociology (Bearman, P. S. & Bruckner, H. (2002)

    " Biyometrik modelin bulgularına göre erkeklerin cinsel yöneliminde genetik faktörler %34-39, paylaşılmış çevresel faktörler %0, kişiye özgü çevresel faktörler %61-66 oranında etki etmektedir. Kadınların cinsel yöneliminde ise genetik faktörler %18-19, paylaşılmış çevresel faktörler %16-17, kişiye özgü çevresel faktörler %64-66 oranında etki etmektedir."
    Kaynak: Långström N, Rahman Q, Carlström E, Lichtenstein P (Şubat 2010). "Genetic and environmental effects on same-sex sexual behavior: a population study of twins in Sweden". Arch Sex Behav. 39 (1). ss. 75–80. doi:10.1007/s10508-008-9386-1. PMID 18536986.

    Genetik çalışmalarda neden tek yumurta ikizi araştırması tercih edilir: Monozigotik olarak da bilinen tek yumurta ikizleri, tek bir sperm hücresi tek bir yumurtayı döllediğinde meydana gelirler. Bu zigot (yumurtayla birlikte sperm) aynı genetik malzemeden oluşan iki embriyo oluşturarak ikiye bölünür. Böylece aynı anda doğan tek yumurta ikizleri oluşmuş olur.

    Özetle eşcinsellikte etkili olan faktörler; Kişiye özgü faktörler (kaza, travma, olumsuz deneyim), genetik faktörler, hormansal faktörler ve çok az etkili olsa da çevresel faktörler (okul, ev vb. gibi ortak paylaşım alanları) 'nın bir kombinasyonudur.

    Yazar Freud'çu argümanların etkili olmadığını savunmakta. Ama deneyler öyle söylemiyor.
    Mesela anne tarafından büyütülen çocukların ilerde homoseksüel olma ihtimalinin daha fazla olduğu görülmekte.

    Başka bir kapsamlı çalışma şöyle; " İsveç’te 1959-1985 yılları arasında dünyaya gelmiş olan 43.808 ikizin hepsi, internet üzerinden, kişisel davranışlar ve deneyimleri araştıran soruları içeren çalışmaya katılmaları için davet edilmiştir. 2320 tek yumurta ve 1506 çift yumurta ikizi çalışmaya katılmıştır. Katılan erkeklerin yaklaşık yüzde 5’i, kadınların ise yüzde 8’i hayatlarında en az bir kez kendi cinslerinden bir partnerle cinsel birliktelik yaşadıklarını söylemişlerdir. Ardından sonuçlara tek ve çift yumurta ikizlerinin özelliklerini karşılaştırmayı sağlayan bir istatistiksel yöntem uygulanmıştır. "

    "Araştırmacılar gay erkeklerin gay olmayan erkeklere göre daha az sevecen daha çok reddedici babalara sahip olduklarını ve anneleriyle daha yakın bir ilişki kurduklarını bulmuştur. Bazı araştırmacılar bunun çocuklukta yaşanan ailesel deneyimlerin eşcinsellik için önemli bir belirleyici olduğunu ya da ailenin cinsiyet uyumsuzluğu gösteren çocuğa davranış şeklinin farklılığını gösterdiğini düşünmüştür. Michael Ruse iki olasılığında farklı durumlarda doğru olabileceğini öne sürmüştür. 2000’de Amerika’da yapılan bir ikiz çalışması ailesel faktörlerin (bu faktörler kısmen genetik olabilir) cinsel yönelime etki ettiğini bulmuştur."

    Kaynaklar: https://www.e-psikiyatri.com/...rin-etkisi-cok-dusuk

    Richard Dawkins'in açıklaması: https://m.facebook.com/...25813067463&_rdr

    Eşcinsellik genlerimizde vardır, bu bir gerçektir. Ama homoseksüellik gibi tamamen üreme karşıtı bir mutasyonun olabileceği ve genler ile aktarılabileceği fikri çok zorlama bir fikirdir. İnsanlar homoseksüelliğin kalıtsal ve genetik olduğunu savunmak istiyor fakat çevresel faktörler olmadan bunun mümkün olamayacağı görülmektedir. Peki insanlar homoseksüelliğin genetik olduğunu neden savunur? Türkiye'nin bilim alanında önde gelen bir kuruluşu olan Evrim Ağacı'nın açıklamasına bakalım; " Uyarı: Yukarıda okuduklarınızın tamamı sarkastiktir. Evrim Ağacı her zaman, her türlü "azınlık" konumundaki grubun haklarını "çoğunluk" konumundakilere karşı savunmuştur ve sonsuza dek savunacaktır. "
    Kaynak: https://evrimagaci.org/...in-10-neden-1415/amp

    Bilim azınlığın veya çoğunluğun durumuna göre argüman savunmaz. Bilimin gelişmesi her zaman tüm olasılıkların tartışılması, değerlendirilmesi ve düşünce üretilmesi ile olur.

    Şimdi gelelim "eşcinsellik kalıtsal değildir, arzu eden bireylerin heteroseksüel olabilmek adına tadavi görmesi mümkündür" diyen insanların karşılığında aldığı tepkilere.


    'Eşcinsellik tedavisi' afişi asan doktor için meslekten men talebi: " İtalya'da bir tıp kliniğine eşcinsellere "tedavi" öneren bir afişin asılması tepkilere neden oldu. Kliniğin sahibi doktor afişi savunurken, LGBTİ (Lezbiyen, gay, biseksüel, trans, interseks) dernekleri ve siyaset dünyasından doktorun meslekten men edilmesi çağrıları geliyor. (..)
    Savona kentindeki kliniğe asılan afişte, "Luca eşcinseldi. Ama dini ve psikolojik temelli bir dönüşüm süreci sayesinde erkekliğini ve heteroseksüelliğini yeniden kazandı" ifadeleri yer alıyor. Afişte, sözü edilen bu "dönüşüm sürecini" yöneten bir "terapi grubunun" iletişim bilgileri de veriliyor. (..)
    İtalya'nın en büyük ulusal LGBTİ derneği olan Arcigay'in Savona kenti başkanı Mirko Principato, "Bize gelen şikayetler üzerine afiş hakkındaki iddiaları doğrulamak için kliniğe gittim ve eşcinselliği terapiyle tedavi etme vaadinde bulunan iğrenç metnin duvarda asılı olduğunu gördüm. Tabipler Birliği'ne şikayette bulunduk fakat 20 Aralık'tan bu yana herhangi bir yanıt alamadık, bu sebeple bu vakayı halka açıklamaya karar verdik" dedi. (..)
    "Bu haber bizi Ortaçağ'a geri götürüyor"

    Siyaset dünyasından da doktora tepkiler gelmeye başladı. İktidardaki Demokratik Parti'den Senatör Sergio Lo Giudice, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) eşcinselliği hastalıklar listesinden onlarca yıl önce çıkardığını hatırlattı ve "Savona'dan gelen haber bizi Ortaçağ'a geri götürüyor. Gay ve lezbiyenleri 'tedavi etmek' için 'onarıcı terapi' denilen şeyleri teşvik eden bir doktor ancak kendi mesleğini lekeler" dedi.

    Senatör, Vaccaro'nun Tabipler Birliği tarafından meslekten men edilmesi gerektiğini söyledi."
    Kaynak: https://www.bbc.com/...erler-dunya-42693568

    İsrail Eğitim Bakanı: Eşcinsellik tedavisi işe yarıyor, bizzat uyguladım : https://www.indyturk.com/...izzat-uygulad%C4%B1m
    Sunundaki itibarsızlaştırma safsatasına özellikle dikkat.

    Gelelim onarılır mı- onarılmaz mı tartışmasına. Şu anda mevcutta bulunan çalışmaların çoğunun olumludan çok olumsuz etkisi olduğunu görüyoruz. Ama tedaviye yanıt veren insanların sayısı yadsınamaz. Buyrun bir örnek:
    "Merter ve Karabulut, Benötesi Psikoloji Derneği'ne başvuran eşcinselleri dönüştürürken rüya analizi ve derinlemesine aile analizinden oluşan, grup terapisiyle desteklenen bir terapi uyguluyor. Bunun, varoluş sorunu yaşayan eşcinsellerin özlerine dönmesinde etkili olacağını ileri sürüyorlar. Nitekim terapi uyguladıkları yedi kişiden üçünde dönüşümün ilk aşaması olan öfke azalması yaşanmış, bu üç kişi eşcinsel rollerinin farkına varmış. İki kişi eşcinsel hislerini devam ettirmekle birlikte eşcinsel yönelimlerini reddetmiş. Diğer iki kişi ise dönüşüp dönüşmemek konusunda kararsız bir tutum takınmış.

    Nicolosi ise şimdiye kadar 2000'in üzerinde eşcinsele terapi uyguladığını söylüyor: "Bunların üçte birinde hiçbir değişim olmadı. Üçte birinde önemli gelişmeler kaydettik. Kalan üçte bir ise dönüştürüldü, fakat bu mutlak bir dönüşüm değil." "
    Kaynak: https://kaosgl.org/...llik-onarilabilir-mi

    Eşcinsellik tedavisi ile ilgili vadde bulunan bir psikoterapi merkezi: https://www.empatidanisma.com/...lik-tedavisi-kocaeli

    Konuyu toparlamak gerekirse sayın arkadaşlar; eşcinselliğin genetik olduğu ve iyileştirilemez olduğu yargısı (tekrar tekrar söylüyorum) bir yanılgıdan ibarettir. %30 dolaylarında genetik olduğunun düşünülmesi pek bir şey ifade etmez. Çevresel faktörlere dikkat etmek en önemli unsurdur.
    Etrafınızdaki homoseksüel insanların yaşadığı zorlukların çocuklarınızca da yaşanmaması için bunlara özellikle dikkat etmenizde fayda var.
    Bu arada kaynakların bazı kısımlarını kırpmamın amacı tek yönlü bakmak değil, somut delilleri ele alarak (örn deneyler) size farklı bir bakış açısı sunmak.
    Çünkü önemli ve bize lazım olan 10 kişiden 9'nun tadaviye cevap vermemesi değil (ki cevap veren bireylerin 3 te 1 olduğunu gördük) 10 kişiden birinin tedaviye cevap vermiş olması.

    Homoseksüel bireyler hayatlarını istedikleri gibi yaşamakta özgürdür. Ama homoseksüel olup da heteroseksüel olma konusunda yardım almak isteyen birey de özgürdür.
    Umarım faydalı olur, yorumlarda tartışmak isteyen lütfen ama lütfen saldırgan bir tutum takınmasın.
    Bu aralar uyku problemi çekiyorum ve samimi olmak gerekirse son derece asabiyim. Bunu tehdit ya da göz dağı amacı ile değil, birbirimizi üzmeyelim diye söylüyorum.

    Saygılarımla, keyifli okumalar dilerim.
  • Kur'an ve hadiste bulduğumuz mantıksal çıkarım ve ahlaki nasihatlerden oluşan zengin repertuvar, duyusal ve rasyonel fakültelerimizi varoluş durumumuza uygun bir şekilde kullanmaya başlayabilmemiz için vicdanımızı uyandırma gayesi güder.