• 184 syf.
    ·9/10
    Birey ve Toplum
    İnsan doğanın ağırşartlarından korunmak için kendine bir toplum kurar ve sonrasında doğayı özler. Ancak topluma bağımlıdır. Yalnızlıktan korkmasına rağmen iç dünyasında yalnızdır ve özgür olma isteği vardır. Içlerinde savaşla ilgili içgüdü taşımayan insanlık maden toprak gibi şeyler için savaşmışlardır ve savaş insana beraberinde politikayı getirmiştir. Toplumların başında herhangi bir yönetici bulunmuyorken savaş yüzünden yine savaşı yönetecek birine ihtiyaç duyuldu ve daha sonra bu kişi tolumun tamamını her zaman yönetmeye başladı. Sonrasında meydana gelen yasalarla topumu kendilerine bağlamayı başardılar. Toplum büyüdükçe olumsuzluklarda artmıştı ve yasalar oluştu statü,saygınlığa göre göreceli cezalar oluşturuldu. Başlarda toplumdan ayrı düşünülemeyen insan ekonomik bağımsızlığını alınca bireyselleşmiştir. Kuşaktan kuşağa toplum normları aktarılır, gelenek görenekler meydana gelir. Normlar kişiyi korur ancak kendini gerçekleştirmesini engeller. Doğaya eş değer görülen teknoloji hız kazanmış, insanı kendine bağlamış ve zaman ilerledikçe zararı faydasını geçmiştir. Bir nevi insan doğadan ayrılıpkendisonunu kaleme almıştır. Teknoloji nedeniyle artık geri dönüşü olmayan zararlar almıştır dünyamız. Çoğu toplum yaşama tarzı nedeniyle iyi ve kötü olarak karşıt tepki geliştirmiştir.
    Çağdaş toplumlarda insan kendi gibi olabiliyorken geleneksel toplumlarda insana şeklini çevresi verir. Insan değişime ayak uydurur ancak onun da bir sınırı vardır. Bu sistem doğaya olduğu gibi insana da zarar verir. Çağdaş dönemde ilikiler değişmiştir insan kendini kormak ister ve bu yüzden savunma mekanizmaları geliştirir.

    Anne-Baba ve Çocuk
    Dünya da doğduğunda aciz olan tek yavru insan yavrusudur ve doğduğunda ailesinin tavırları üzerinde oldukça etkilidir. Bebek için güven duygusu çok önemlidir. Annenin onun temel ihtiyaçlarını karşılaması ve bebeğin bunu bilmesi ona güven verir. Yetşkin olduğumuzda yaşa uygunolmayan bazı davranışlarımız vardır. Bunun iki türlü nedeni olabilir; ihtiyaçların gereğinden fazla giderilmesi ve giderilmemesi. Ebeveynler olumluyada olumsuz tutumlarını çocuklarına istemsiz bir şekilde geçirirler. Genel olarak ilk hamilelik sırasında hissedilen duygu daimidir. Kabullenememe durumu ardında duygusal olgunluğa erişememeyi barındırır ve çocuğun olumsuz davranışlarına sebep olabilir.
    Günümüz ailelerinde ki ataerkillik aslında tabanda anaerkildir. Kararlar anne tarfından verilir fakat yaptırım babaya düşer. Çağdaş aile modellerinde bu böyle değildir, onlar daha eşitlikçidir. Bu duruö çoğu zaman çocuğun zihnini karıştırır ve güvenini zedeler. Aile tutum ve davranışları çocuk üzerinde çok etkilidir. Çocuğun kendine olan güveni, kişili gelişimi ailenin bir yansımasıdır. Ebeveynlerde evlatlarına karşı bazen bilinçdışı duygular besleyebilirler ve bu geçmişlerinden gelen bazı eksikliklerden kaynaklanır. Aşırı tutucu ve aşırı serbest aile yapısı toplumun farklı yerlerinden uyum sağlayamamasına yol açar. Ailenin uç noktada bir tutumu olmamalıdır ve hem annenin hem babanın uyumlu ve tutarlı bir tavır sergilemesi gerekir. Ailenin olumlu ya da olumsuz tutumları kuşaktan kuşağa aktarılır.

    İnsanlardan Korkmak
    Çoğu insan küçük düşeceği, onaylanmayacağı gibi şeyler yüzünden bir korku içerisindeler. Bu çoğu zaman biliçdışıdır ve temelinde yine tutarsız aile tutumları vardır. Bu tutumları bilinçaltına ittiği için kişi ailesine sevgiyle yaklaşamaya devam eder fakat nedeni belirsiz korkuyla ve değersizlik hissiyatıyla yaşar. Bunların sonunda kişi kendi kişiliğine yabancı hale gelir. Birey çevresinden çekinir aslında risk tehlike onun içindedir ve kızgın, korkak yanlarını bastırıyor olması bu durumu daha da kötüleştirir.kişi kendini gözlemler ve davranışlarını olduğundan daha abartılı şekilde başarısız bulur bu onun gelişmesinde engeldir. Tüm insanların bu duyguyu yaşadığı, yalnızca bazılarımızın biraz daha fazla yaşadığını bilmek biraz olsun bizi rahatlatabilir.

    Öfke ve Düşmanlık
    Öfkenin geçmiş yaşantılarla ilişkisi vardır. Geçmişte yaşadıkları şeyleri bilinçaltına atarlarve bu bazen insanlara aşırı sevgi dolu davranmalarına sebep olabilir. Hatta buna kendileri bile inanırlar. Kaybetmekten korktuğumuz birine karşı olan kızgınlığımızı saklar bunu kaybetme ihtimalimiz olmayan kişilere yöneltiriz. Bazı insanlarda bu duygular olduğunda çeşitli şekillerde kendi kişiliklerini yaşayamazlar; onay ihtiyacı duyanlar, dünyaya kariı çıkanlar ve duygusal bağa arşıt tepki gösterenler. Geçmişte ebeveynlerin bize yönelttiği engelleme bizde bilinçdışı bir öfkeye sebebiyeet verir. Bunun dışavurumu da ya çevreye ya da kendimize karşı olacaktır. Freud un psikoseksüel kişilik kuramında ki anal dönemde dolaylı yoldan buraya değinilmiştir. Bu döneme olan saplantılarda öfke de etkilidir. Öfkenin oluşmaması için sadece bilinçaltına atılmıyor olması gerekmez bu durumu kişinin nasıl yönettiğiyle de alakalıdır. Öfkelerini biriktiren insanlar biraz süre sonra dolarlar ve küçücük bir olayda patlarlar. Bu onları başta ferahlatır fakat aşırı tepkisinden ötürür çevreden tepki toplar ve böylece kendini suçlu hisseder. Geliştirilen tüm tepkilerin ortak bir noktasi vardır. Hepsinin merkezinde suçluluk duygusu yatar. Kızgınlık için her seferinde duruma uygu tepki geliştirebiliyor olmak olgunlaşmış olmakla doğru orantılıdır. Bunun gerekli olna şey ise kızgınlığının bilincinde olmasıdır. Insan bu durumun evrensel olduğunu kavrarsa ve direnç göstermeyip gerçekten isterse olumsuz olanı olumluya çevirebilecektir.

    Değersizlik Duygusu
    Bizler güçsüz varlıklar olarak dünyaya geliriz ve bunu gidermek için çaba gösteririz. Değersizlik duygusu ise bu değersizlikten biraz daha farklıdır, daha olumsuzdur ve temeli yine çocukluk dönemlerine dayanır. Eğer değer görmüyorsak değer de veremeyiz. Bunu yaşayanlar insanlara ya tepeden bakalar ya da aşağıdan. Değersiz hisseden bir eğer bu durumun tam tersiymiş gibi davranırsa ve bu benliğe oturursa kişi olmadığı bir gibi davrandığından bu onu daha da değersiz hissetmeye iter. Bu duygu sebebiyle birey kendine uç hedefler koyar ve topluma yönelik değil tamamen kendine yöneliktir. Fakat asıl önemli olan şey diğer inanları sevmek olduğundan yağtığı bir işe yaramaz. Bu insanlar genellikle farklarını segileyebilecekleri yelerde bulunur aksi yerlerden kaçınırlar. Değersizlik duygusu ve gurur doğru orantılıdır. Mükemmel olma ihtiyacı duyan kişiyi rencide edecek herhangi bir hareket hoş görülmez. Bunla karşılaştığında ise kaçmaya çalışır. Bu durum cinsiyettede kendini gösterir. Egemen güç erekek olduğundan kadınlar erkeke erkekler ise ultra erkek gibi davranmaya çalışır. Bunu aşmak için çevremizle karşılıklı anlayabildiğimiz ortam gerekir.

    Kaygı
    kaygı duyan insanlar genel bir olumsuzluk içindedir. Tüm zaman kipleri için aynı anda kaygılanırlar. Bunun beraberinde fizyolojik sorunlarda gelir. Korkuya çok benzer bir duygudur fakat korku duyuylan şeyden herkes korkarken kaygı daha bireyseldir. Kaygı beraberinde panik atak, çaresizlik ve karamsarlık getirir. Kaygı bir nevi çevreden öğrenilir ve çocukluk yıllarına dayanır. Ebeveynleri çocuğun gelişimsel ya da normal davranışlarını tepkiyle karşılar reddedici tavır sergilerse bu durumu pekiştirmiş olur. Kaygının gerisinde mazoişist ve sadist yalanlar bulunur ve kişi ikisini de kendi kendine giderir. Birey iki farklı şekilde kendisine kaygı veren anlardan kaçma yolu bulur. Biri kendini uzak tutma, konuya dair bilgisi olsa dahi konuyla ilgili konuşmaz. Diğeri de kaygı yaratacak durumu yok saymadır. Sonuncu olarak da karşıt tepki götererek kişi kaygısını gizlemeye çalışır. Kişinin kendini korumak için kullandığı bu mekanizmalar kaygıyı geçirmez anksine yeni kaygılar ekler. Ancak bu mevcut kaygılardan gerçekten kurtulmak istiyorsak varoluşsal sorumluluğumuzu anlayıp yerine getirmemiz gerekir.

    Sorumluluktan Kaçış
    Bireyin kendine olan sorumluluğu önemlidir hatta ilk olarak kendine olan sorumluluğunun farkına varmalıdır ki çevresine olan sorumluluğunu yerine getirebilsin asıl zor olan da budur. Bunun aksi yanı yapılamayışı yine çocukluk yıllarına dayanır. Sorumluluklarını hep talihsizliklerin ve başkalarının üzerine atmaktadır. Başka bir kaçış stili de fiziksel yorgunluktur fakat bu da ruyhsal yorgunluğun bir uzantısıdır. Durum bunun tam tersi şeklinde de görülebilir. Bu mekanizmalar herkeste görülebilir. Riskli olması onun kullanım sıklığı ile doğru orantılıdır. Kendini silme, karar verememe ve içine kapanma da farklı mekanizma türleridir. Sorumluluklarımızdan kaçmamızda da biyerde tolmun etkisi vardır. Topluma karşı olan ve kendimze karşı olan sorumluluklarımız bir bütündir ayrılamaz.

    Yalnızlık
    Yalnızlığın bir çok çeşidi vardır. Tabi bu durumun bazen getirileri de vardır yaratıcılık gibi fakat toplumun yanlızlık gibi bir olguya yaklaşımından dolayı bu durum pek de mümkün olmaz. Yalnızlık olgusu anne ile olan bağın sağlıklı kurulamaması durumunda da gelişir ve yine de toplum yüzünden sonrasında da o boşlık doldurulamayacağı için içine kapanık, geçmiş eve gelecekte sorunlu ilişki kuran bireyler haline gelir. Yalnızlık için duyulan korku görecelidir. Bunun sebebi de tabi ki çevreyle bağlantılıdır. Bu durumla başa çıkabilmek adına bir sürü savunma keanizması geliştirilebilir. Kişinin insanlardan uzak bir yerde uzun süre alması ruh sağlığının bozulmasına neden olabilir. Gelişim kaynaklı bir diğer yalnızlık da annenin çocuğu aşırı koruması ona aşırı bağlanmasıyla çocuk benliğini geliştiremez. Kendilik kavramı gelişmediğinden karşı tarafı da öğreneme. Yani narsizme dönüşür. Narsizm aşırı ben sevisini içerir. Çevrenin ne istediğini önemsemez dolayısıyla sağlıklı iletişim de kurulamaz. Ebeveynlerin böyle olmaları çocuğun gelişimini olumsuz etkiler.

    Ortak Yaşam
    Ebeveynlerin çocukların üzerindeki olumsuz tutumlarıyine çocuğuda olumsuz etkiler, benliğini geliştiremez. Böyle bir ailede bağımlılık söz konusudur. Sadizm ve mazoşizm ihtiyaçlarını karşılıklı giderirler. Bunun zıttı bir ailede ise benlik bütünlüğü tam bir çocuk meydana geliyor. Daha sonra bu birliktelikler ayrılarak kendi olgunluk derecemize eş sayılabilecekbir partner buluruz. Aksi mümkün değildir. Sağlıksız aile tutumuna sahip birisi ileride kuracağı ailedede bunu yansıtır. Böyle bir ailede büyüyen kadınlar ileride çeşitli yönlerle ödüleme yaparlar. Aynı durumdaki erkek de sığınabileceği bir kadın arar. Kadının davranışları sadizme kayınca bir başka kadın için arayışa girer fakat bulsa da sonuç yine aynı olacaktır.bu tür birlikteliklerde cinsel hayatta da sorunlar yaşanır. Ikili ilişkiler diğerleriyle karıştırılmamalıdır. Ikisi birbirinin yerine geçemez bunun için çabalarsa da sonuçlar olumsuz olur. Ortak yaşam için bireylerin olgunlaşması beklenmeli yoksa sonuç kısır döngü olur. Eşlerin birbirlerine saygı duyabilmeleri önemlidir. Diğer bir sorun da çift olmak kavramıyla kişilerin alanlarını ve gelişimlerini kısıtlamaları. Bu toplumun dayattığı bir yanılgıdır. Bireyselleşmenin olmaması iki karşı cinsin dostluk ilişkisinden yoksun olmasına buda beraberinde çocuğa verilemeyen duygusal ilgiye uzanır. Sevgi bazlı olmayan cinsel olaylara yol açar.

    Nevrotik Kısırdöngü
    Bizler geçmişimizde ailemizin tutumundan dolayı çeşitlı davranışlarımızı olgunluğa eriştirebilmiş olabiliriz asıl soru bu bir döngü ye mi dönüştü? Çeşitli olaylarda aynı tepkiyi mi veriyoruz? Bunlardır. Herkes hata yapar fskst normal(!) insanlar bundan ders çıkarıp yüzleşirken nevrotik olanlar kaçınmayı yeğler. Bu birey özellikleri sebebiyle ne kendi davranışlarını ne de başkalarının davranışlarını anlayamaz. Içe dönük çoğunlukla kendiyle ilgilidir. Kendini korumak hedefidir. Kendine dönük olması bazı sorumluluklarını aksattığı için bu seferde kendini yetersiz hisseder. Bu da onu mutsuz biri yapar. Kişini bu durumda rahatsız olması kısır döngüyü daha da pekiştirecek. Bunun başa sebebi de bilmediği, deneyemlemediği şeyden korkuyor olmasıdır. Kara verip etken olma konusunda sıkıntı yaşar. Suçu hiç kendinde görmez o hep haklıdır. Kendi duvararı ardında yaşar ve olayları nasıl işine gelirse öyle değerlendirir ve bunu yaparken abartır. Değersiz olduğu sanısındadır. Insanların hakkındaki düşüncelerini fazlasıyla önemser. Gizli biçimde saldırgan davranışları vardır; küçümseme,eleştirme, insanları kendisini övmesi için zorunda bırakma. Tüm beliriler tek birinde toplanamayacağı gibi her insanda da biraz olabilir, buna ne kadar sahip olnunduğu önemlidir. Bu insanın kendini gerçekleştirmesine de engel olur. Olaylara 'nasıl?' cevabının yanıtını bulursak buna engel olabiliriz.

    Yaşam-Ölüm
    İnsan birgün öleceğinin bilincindedir ve yaşının ilerlemesiyle hala hayatına bir anlam kazandıramadıysa boğulur. Yetişkinliğe geçiş döneminde toplumsal normlar üzerimizde baskı kurar. Bazıları bu baskıyı kabullenir ve boyun eğer saygı da görür. Ancak için de eksiklik vardır. Bazılarıda olması gerekenden fazla tepki verirler ve içsel suçluluk duygusu hakimdir. Bu iki durumun ortası herz zaman daha iyidir. Yaşımız ilerledikçe geçmiş değil geleceğe odaklanırız. Yaşlılığın hem olumu hemde olumsuz yanları vardır. Ileriye dönük girişimlerde bulunur; hayır işleme, miras bırakma gibi. O yaşta kişi hala psikolojik olgunluğa erişemediyse bunun pişmanlığını yaşayacaktır. Insan özerk bir varlıktir ve bunu olumsuz etkileyen şeyler de aile tutumlarıdır. Aşırı baskı ya da aşırı hoşgörü gibi. Doğamız gereği kendini yaşama ve sahip olma eğililerimiz vardır. Fakat biri daha baskındır. Önemli olan hangisini daha baskın olduğudur.

    Kendini Yaşama
    Bazıları toplum varolduğu sürece bunun mümkün olmadığını düşünür fakat bu bir yanılgıdır. Kişi çevresinden önce kendini değiştirip yaşarsa aslında sanıldığı gibi bir problem çıkmaz. Fakat en büyük hatamız sürekli erteliyor oluşumuzdur, sanki bitmeyen bir zamana sahipmişiz gibi. Aile ve çevresinde olumsuz örneklere maruz kalmayan birey kendini yaşamayı başarabilir. Bugün mantıklı olan bir insan aynı zamanda güçlüdür de fakat tüm sorunlarını böyle çözemez aynı zamanda içsel yanımızda etkilidir. Fakat geçmişe takilmışsa insan bunu yapamaz. Insanoğlu mutluluğu ayağına bekler fakat bu bir sanrıdır, mutluluğu istiyorsak gidip almamız gerek. Sevgi karşılıksız ve kendimizmişcesine olmalıdır. Ve 'yaşamak' olgusunun sağ koludur diyebiliriz.

    Epilog
    Freud insanın iki temel güdü tarafından yönlendirildiğini ve bencil olduğunu söylüyordu. Fakat Geçtan buna katılmıyor. Aynı zamanda insanı çevre ve birey ilişkisi olarak ele ala hümanizme de katılmıyor. Ancak Junge ve Fromm a katıldığı noktalar vardır. Jung un kolektif bilinçdışı yani insanın karekter oluşumunda ondan çok önce yaşamış ırkının izlerinin bulunduğu teorisini. Fromm un ise zararlı ve zararsız olarak ayırdığı saldırganlık türünü benimser. Psikyatrinin içinde olan çoğu kimse kendine has bir tedavi biçimi geliştirir. Geçtan insanın yıkıcı ve yapıcı iki eğilimle dünyaya geldiğini, hangisinin insanı kontrol altında tutacağına ise yaşantı ve çevrenin karar verdiğini söylüyor. Ancak tabi ki istisnalar da mevcuttur bu mutlak bir doğruyu ifade etmez. Insan insanın dostudur ancak ne zaman sahip olma güdüsü hakimiyet kazandı o zaman çimizdeki yıkıcı tarafı birbirimize yaşattık. Bu iki ya dengeli bir biçimde vardır. Toplum bu ikisini de ortaya çıkarmak için bize ortam hazırlar.
    Gamze ARSLAN
  • Nevrozların güncel nedeni açısından, ister bedensel, ister ruhsal yapıda olsun, yapısal öğelerin dışında, beklentisel kaygı gibi geri denetim mekanizmaları, başta gelen patojenik (hastalık yaratıcı) etken gibi gözükmektedir. Belli bir semptoma fobi ile tepki verilir, fobi semptomu alevlendirir ve sonuçta semptom da fobiyi pekiştirir. Ancak benzer bir olaylar zinciri, hastanın sürek­li olarak zihnini kurcalayan düşüncelerle boğuştuğu saplantılı-zorlanımlı durumlarda da gözlenebilir. Böylece hasta, bunların gücünü, rahatsız olacak kadar artırmış olur, çünkü baskı, karşı baskıyı getirir. Semptom yine pekiştirilir! Öte yandan hasta sap­lantılarıyla boğuşmaktan vazgeçtiği, bunun yerine bunları alaycı bir tavırla ele alıp, espri konusu yaptığı (çelişik niyet uyguladığı) an, kısırdöngü kesilir, semptom hafifler ve sonunda küçülür. Semptoma davetiye çıkaran varoluşsal boşluğun bulunmadığı olaylarda, hasta sadece kendi nevrotik korkusuyla alay etmekle kalmayacak, sonunda bunu tamamen görmezden gelmeyi de ba­şaracaktır.

    Görüldüğü üzere, beklentisel kaygıya karşı çelişik niyetin; aşırı niyet ve aşırı düşünmeye karşı da düşünce odağının dağıtıl­ması (dereflection) işleminin devreye sokulması gerekir, ancak düşünce odağının değiştirilmesi, hastanın kendi işine ve yaşam­daki misyonuna yönelişiyle mümkün olabilmektedir.

    Kısırdöngü oluşumunu kıran şey, ister acıma ister aşağılama olsun, nevrotiğin kendine yönelik ilgisi değildir; iyileşmenin ipucu, kendini aşkınlıktadır!
    Viktor E. Frankl
    Sayfa 142 - Okuyan Us Yayınları, 3.Basım Aralık 2009, İstanbul
  • Hiçbir çaba, tarih boyunca insanları “olan”a yöneltmeye yetmemiştir. Her daim “olmasını istediği” şeye meyleder fütursuzca. Var olma bilinci yok olma kaygısıyla buluşur, kendi var oluşunu diğer tüm soyut ve somut şeylerden öncüller. Pratikte, öncülleyen bilinç gibi görünse de, aslında tamamen bilinçdışına ait bir gereksinmedir.