• KAFKA : RUHU İSLAM’I (HAKİKATİ) ARAYAN BİR YAHUDİ

    Yine mi Kafka? Evet ..

    Kafka’nın Aforizmalar kitabı , Kafka okumaya başlayacaklar için en başlarda okunabilecek kitaplarından biri. Öylesine özenmiştir ki Kafka bu sözlerini özenle numaralandırıp sıraya koymuş ve meselenin ciddiyetini de vurgulamak adına, “Günah, Izdırap,Umut ve Doğru Yol Üzerine” diye bir başlık seçmiştir aforizmaları için.

    Bu kısa cümlelerde en çok ; insan,hayat,cennet,günah ,hakikat,ölüm gibi kavramlar öne çıkar.

    “İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için cennetten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ancak belki de belli başlı sadece bir günahları var : Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.” Aforizma/3.

    Şimdi de Kuranı Kerimden Asr suresine bir bakalım,

    “ 1-Asra yemin olsun ki
    2- İnsan hüsrandadır
    3-Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler ) işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır” Elmalılı Hamdi meali.

    Son vurgu sabır, belki de en önemlisi her iki yerde de. Tembelliğin tersi ise çalışmak, iyi işler. Benim anladığım kadarıyla hakikatin kimin kalbine doğacağı hiç belli olmuyor.

    Çok bilinen aforizmalardan biri de “Kafesin biri kuş aramaya çıktı” Aforizma/16 Burada da muhtemel ki Kafes(beden)- Kuş(ruh-can) meselesine değiniyor.

    Yine çok dolaşımda olan bir diğeri, “ Ders sensin fakat ne yazık ki etrafta öğrenci yok” Aforizma/22
    Bu sözü okuduğumda okulu bitireli henüz 1 hafta olmuştu ve nasıl bir yüzleşme yaşadığımı kelimelerle anlatmam mümkün değil..

    Ya tevazu için ne demeli , “Bastığın yerin iki ayağınla kapladığından daha büyük olamayacağını bilmek mutlulukların en büyüklerindendir” Aforizma /24

    “İyi bir bakıma rahatsızlık vericidir.” Aforizma /30 İtiraf edelim , hangimiz bu meseleden bağımsız kalabiliriz? Kötücül yanımız hem kendimizi hem etrafımızdaki kötülükleri zaman zaman onaylamamıza ve saf iyilikten bir bakıma rahatsız olmamıza neden olmuyor mu?

    “Dünyayla arandaki savaşta dünyadan yana ol” Aforizma/52 Aranızda dünyayı yenebilen var mı?

    “Ev halkını koruyan Tanrıya inanmaktan daha keyif verici ne olabilir!”Aforizma/68 Bütün inançların yegane çıkış noktası belki de bu ifade.

    “İnsanlarla iç içe olmak, insanı kendini gözlemlemeye götürür.” Aforizma / 77 Ve böylece kendimize dönüyoruz belki de, bir de kitaplara tabi ki.

    Bu kadarla yetineyim.Yüzden fazla aforizma var. Okunmasını öneriyorum çünkü insanın,hayatın,varoluşun hakikatine yönelik çok önemli ipuçları ve tespitler olduğunu düşünüyorum.
    Kafka farklıdır, bilenler bilir, bilmeyenler de tanımalıdır. İyi okumalar..
  • Malum,toplum olarak ön yargılarımız bir put gibi elimizde ve en küçük sokak,mahalleden,esnaf ve bürokrasi katmanlarından, politika ve medya-iletişim araçlarına kadar, işbu ön yargı gözlüğünü gözümüzden çıkarmadan ve her habere hemen inanmayı,bir yaşam biçimi haline getirmiş insanlar kalitesinde nefes almaya başladığımız için,belki en azından kendimi bu konuda da sorgulamam adına Üstadın kitabından bir makaleyi burada sizlerle paylaşmak istedim,işte o makale :

    ''Nedir bu kaybolan nesnelerden alıp veremediğin diye soracak olursanız, size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim. İnsanoğlu yeryüzündeki uyanışına yaratılmış olduğunu farkederek varır. Ama iş burada bitmez, burada başlar.Çünkü yaratılmış olmayı kavramak aynı zamanda kişinin noksanını bilmesi demektir. Bu da bir arayışı gerektirir. Nedir noksan? Nasıl, neyle giderilir? Kaybolduğunu hissettiğimiz ister heybe olsun, isterse deve, arayış başlamıştır; büyük arayış.

    Hikayemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş. Üç müdrik diyelim onlara.

    “Devemi kaybettim” demiş dervişlere; “Onu siz gördünüz mü?” Dervişlerin ilki; “Bir gözü kör müydü devenin?” diye sormuş. Adam sevinçle

    “Evet!” diyerek cevaplamış bu soruyu. İkinci dervişin “Ön dişlerinden biri eksik miydi?” sorusu karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak “Evet, evet” demiş. Dervişlerden

    üçüncüsü “Bir ayağı topal mıydı?” diye sorar sormaz “Evet, evet” cevabını yapıştırmış. “O halde” diye konuşmuş dervişler, “Sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde ararsan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır.” Kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.

    Bulamamış adam aradığı yerlerde devesini ve ne yapması gerektiğini yine dervişlerden öğrenmek isteğiyle bu kez dervişlerin peşi sıra gitmiş. Anlayış sahibi üç ermişi akşam üzere bir istirahat menzilinde eliyle koymuş gibi bulmuş. Yine sorular karşısında kalmış adam: “Devenin bir yanında bal, öte yanında mısır mı yüklüydü?” demiş birincisi; adam :

    “Evet” demiş. “Hamile bir kadın mı biniyor senin devene?” demiş ikincisi, yine “Evet” demiş adam. “Biz senin devenin nerede olduğunu bilmiyoruz” demiş üçüncü derviş. Bunun üzerine deveci, bu üç kişinin kaybettiği deveyi çaldıklarına kanaat getirmiş ve onları kadı karşısına çıkarıp başından geçenleri anlatarak üç dervişi hırsızlıkla suçlamış. Kadı devecinin ifadesini yerinde bularak üç ermişi deveyi gasbetme suçundan hapse atmış.

    Kısa bir süre sonra adam devesini arazide başıboş dolaşırken bulmuş ve dervişlerin salıverilmelerini temin maksadıyla mahkemeye başvurmuş. Daha önce dervişlerin kendi durumlarını izah etmeleri için bir fırsat tanımayı hiç aklına getirmemiş olan kadı, onlardan nasıl olup da deveyi hiç görmedikleri halde deve hakkında bu kadar çok şey biliyor olmalarını açıklamalarını istemiş. Dervişler, yolda devenin ayak izlerini gördüklerini, izlerden birinin silik oluşunun devenin bir bacağının topal oluşuna delalet ettiğini; yolun yalnızca bir yakasından ot yemiş olmasının tek gözünün körlüğüne delil olabileceğini; ısırdığı yaprakları yırttığına göre ön dişlerinden birinin eksik olduğunun anlaşıldığını söylemişler.

    “Arılar ve karıncalar yolun iki kenarında bir şeylere üşüşmüşlerdi. Bunların bal ve mısır olduğunu gördük. Bir konaklama yerinde çalılara takılmış uzun insan saçı gördük, devenin üstündeki kadındı. Yerde el ayası izi vardı, ancak doğumu yakın hamile bir kadın elini yere dayayıp otururdu.”

    “Bütün bunları hırsızlıkla suçlandığınız zaman kendinizi temize çıkarmak üzere neden söylemediniz?”

    “Çünkü devecinin devesini aramaktan vazgeçmeyeceğini ve onu çok çabuk bulabileceğini göz önüne aldık. Keşfettiği gerçeği ahlaki bir olgunlukla perçinleyecekti. Bizim salıverilmemiz için harekete geçerek cömertliğin, sorumluluk hissine sahip olmanın zevkini tadacaktı. Hadisenin göründüğünden farklı cereyan ettiğini gören kadı ise gözünde mantık yollarına güvenerek kestirmeden hükme varmanın değerinin düştüğünü görecek ve bir arayışa koyulmanın kıymetini takdir etmede daha üstün
    bir konum sahibi olacaktı. Kadı, doğru hükme varmanın tevazu ile arayışa neler borçlu olduğunu görecekti. Kendinde yargılamaya yetecek donatım olduğu zehabına kapılmanın gönül kırıklığını tadacak, birini suçlamadan veya bir iddiaya sahip çıkmadan önce kendi ölçülerini tartmanın kaçınılmazlığını kabul edecekti.”

    “Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki, insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zannına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden bir şey gasbetmiş olmaz. Neyi kaybettiysen onu sen kendin ara.”
  • Tanrı'da var olan her şey zorunlu olarak tek bir mutlak varoluşu meydana getirir. Tanrı, en yüksek ve eksiksiz anlamda tindir.
  • MEDENİYETE KARŞI SAVAŞAN ÖZGÜR RUHLU BİR DONKİŞOT'UN HİKÂYESİ:YABANA DOĞRU
    Jon Krakauer’in "Yabana Doğru" adlı romanını kitaplar konusundaki zevkine çok güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Romanı okumamı tavsiye eden arkadaşım öncelikle kitaptan uyarlanan filmi izlememi (Into the Wild) daha sonra kitabı okumamı önerdiğinde öncelikle bu tavsiyeye bir anlam veremedim. Ancak tavsiyeye uyup filmi izlediğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim ve aynı gün kitabı alıp okumaya başladım. Öyle ya filmi bu kadar muhteşem olan bir eserin kitabı kim bilir nasıl dopdoluydu? Büyük bir beklentiyle kitabı okumaya başladım ancak arkadaşımın daha önce ifade ettiği gibi kitap sondan başlıyordu ve bu durum en baştan sonunu bilerek okumanıza, dolayısıyla heyecanın yitirilmesine neden oluyordu oysa film kronolojikti ve sonuna kadar merak ve heyecan içinde izlenebiliyordu.
    "Yabana Doğru" Everest de dahil olmak üzere pek çok önemli tırmanışı gerçekleştirmiş bir dağcı olan Jon Krakauer tarafından kaleme alınmış bir biyografi aslında. Biyografi dememin nedeni, kitabın gerçek bir hikayeye dayanıyor olması ve yazarın bu kitabı yazmadan önce ciddi araştırmalar yapması ve eserini de belgelere dayandırmış olması. Kitabın yazılması talebi Chris’in ailesinden geldiği ve aile de Chris ile ilgili her türlü belgeyi ve yardımı yazardan esirgemediği için bu durum yazarın işini büyük ölçüde kolaylaştırmış. Hatta kitabın sonunda Krakauer aileye bu desteklerinden ötürü teşekkür de ediyor.
    "Yabana Doğru"da seçkin bir ailede büyümüş, zeki ve yetenekli bir genç olan Christopher Johnson McCandless’ın 1990 yazında Emory Üniversitesi’nden dereceyle mezun olmasının hemen ardından ortadan kaybolması anlatılıyor. Chris önce adını değiştirip ardından da banka hesabındaki yirmi dört bin doların tamamını açlıkla savaşan bir hayır kurumu olan OXFAM’A bağışladıktan sonra cüzdanında kalan banknotları da yakıp sıradışı deneyimler yaşamak için Kuzey Amerika’yı adım adım dolaştığı bir yolculuğa çıkıyor. Chris’in nihai hedefi Alaska’ya ulaşmak ve orada doğanın kendisine verdiği imkanlarla medeniyetten uzak bir yaşam sürmek. Aşırı derecede hassas ve duyarlı bir genç olan Chris aynı zamanda kitaplara da çok düşkün ve bilhassa Tolstoy, Jack London ve Henry David Thoreau’dan çok etkileniyor. Kitapta Chris’in adı geçen yazarların çeşitli kitaplarında altını çizdiği satırları da okumak mümkün. Tabii Chris’in etkilendiği ya da yanında taşıdığı kitaplar sadece bunlar değil. Bu yazarlar Chris’in en fazla etkilendiği yazarlar olduğu için isimlerini bilhassa zikrettim. Yazımın başlığını “Medeniyete Karşı Savaşan Özgür Ruhlu Bir Donkişot’un Hikayesi” olarak seçmemin nedeni, Chris’in Alaska’ya doğru yola çıkmasında kitapların derin bir etkisinin olması.
    Kariyeri “rezil bir 20. Yüzyıl icadı” olarak gören, hayatın insanı bezdiren rutininden çıkmak ve doğanın bir yanıyla vahşi ama bir yanıyla da ruhu derinden tatmin eden kucağına atılarak çözmek isteyen bir gencin hikayesini anlatıyor Yabana Doğru. Kitaptan alıntıladığım şu iki bölüm Chris’in doğaya sığınma nedenleri üzerine fikir verebilecek nitelikte:
    "İnsan bazen, nasıl da diğerlerinin usandırıcı konuşmalarının anlamsızlığından ve bütün o görkemli ifadelerden kaçmak, sözcüklerin geçersiz olduğu doğaya ya da zorlu ve uzun işlere sığınmak istiyor. Deliksiz uykulara, gerçek müziğe ya da duyumsamayla suskunlaşmış insan anlayışının kendisine."(s.227)
    "En nihayetinde kimseye borcu yoktu ve anne babasıyla akranlarının boğucu dünyasından azat olmuştu. Onların tecrit, güvenlik ve maddi erişim dünyasından... Varoluşun ham nabzından koptuğunu acı içinde hissettiği yerden artık uzaktı."(s.31)
    "Çoğu insanın yaşadığı şekliyle hayat beni hiçbir zaman tatmin etmedi. Her zaman için, çok daha yoğun ve zengin bir hayat yaşamak istedim." diyen Chris yollara düşüyor ve çok zengin tecrübeler ediniyor, yollarda tanıştığı insanlarla çok güzel dostluklar kuruyor ama hiçbir yerde sabit durmuyor, kimseye bağlanmıyor, onun bir hedefi var ve o hedefe ulaşmak istiyor. Yolda olduğu süre boyunca ailesiyle hiçbir irtibat kurmayan Chris’in kırgınlıkları, kızgınlıkları, içindeki yangınlar Alaska’ya vardıktan sonra kısmen de olsa hafifliyor ve bu yumuşama onun günlüğüne şu cümlelerle yansıyor: "Mutluluk ancak paylaşıldığında gerçektir."(s.227) Hayatı pahasına koşması gerekirse diye asla sırtında taşıyabileceğinden daha fazlasına sahip olmamaktan yana olan Chris’in geldiği son nokta dikkate değer...
    Yüzyılımızın insanı yalnızlığı bir sırt çantası gibi omuzlarında taşıyor. Zaman zaman paylaşma arzusu duysak da neticede yalnız olduğumuz gerçeği yaşadığımız her acı tecrübeyle biraz daha kazınıyor zihnimize. Güvenlerimiz zedelene zedelene artık kimselere bel bağlayamaz hale geliyoruz. Sevginin hiçbir çeşidini derinden yaşayamıyoruz, korkuyoruz, yaşadığımız güven zehirlenmesi kanımıza karışmış, panzehiri bulamıyoruz. Zihnimizin hapishanelerinde, kitapların sıcak kucağında, hayal dünyalarımızda yaşamak daha rahat ve konforlu geliyor, bi’ türlü çıkamıyoruz bu konfor alanından. Arada bir de olsa Chris gibi cesur yürekler çıkıyor ve bizi hayata, yolculuğa, doğaya, hakikati aramaya çağırıyor. Bu çağrıya kulak vermek isteyenler için “Yabana Doğru” doğru seçim. Herkese iyi okumalar…

    Eddie Vedder eşliğinde ve altı çizili satırlarımla okumak isterseniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/2017/10/12/995/
  • -Spoiler içerir-

    Romanımız baştan sona öfkeyle yoğrulmuş ve bu kitapta yazar, ruhsal bunalımlarını teşhir ettiği bir mecra gibi yaşam hakkındaki bütün düşüncelerini, bütün acılarını ve gerçekleri gözümüze gözümüze sokuyor. En azından benim için öyle. Bu kadar yoğun öfke ve nefret dolu bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. O kadar ki kitabı okuduktan sonra üzerinizde büyük tesirler bırakıyor ve aklınıza gelebilecek her şeyden nefret etmeye başlıyorsunuz. Böyle kitapları seviyorum. Salt gerçeği, insanın en derin duygularını anlatan kitapları. Zira ben de hayatta sevgiden çok nefretin olduğunu düşünüyorum.

    Bu kitabı 2015 yılında okumuştum, o zamanlar da üzerimde büyük tesirler yaratmış tekrar okumak üzere rafa kaldırmıştım. Dün gece kitaba başladım ve tek oturuşta bitirdim ve yine beni derinden etkiledi. Önce yazar hakkında bir şeyler okuyup, ardından kitap ikinci kez okuduğunda, kitabı daha iyi anlıyor ve onun etkisini daha derinden hissediyor insan. Ben pek iyi inceleme yazdığımı düşünmüyorum. Ama bu yazar için bir şeyler karalamasaydım kendimi kötü hissederdim. Bu yazara öylesine saygı, öylesine büyük bir sevgi besliyorum ki aşağıda yazacaklarım bile bunları tamamen anlatmaya yeteceğini düşünmüyorum. Onun karakterinden ve hayata bakışından o kadar etkilendiğimi bir ben bilirim bir de bunu tartıştığım bir iki arkadaşım. Neyse, lafı fazla uzatmadan kitap hakkındaki düşüncelerimi/incelememi yazmak istiyorum:

    Kitap dört karakter üzerinden ilerliyor. Noboru, Fusako , Ryuji ve Şef. Bu karakterlerin –Fusako hariç- kitapta salt kişilerden çok yazarın duygularını yahut düşüncelerini, kitaba ismini veren “Deniz” in de yüceliği, onuru simgelediklerini düşünüyorum. Sebeplerine birazdan aşağıda değineceğim. Karakterlerin sembol ettiklerine gelince: Noboru; çocukluk eğilimlerini, Fusako; salt anneyi, Ryuji; o anki gerçek kişiliğini ve Şef karakteri de hakikati temsil ediyor. Bu karakterler üzerinden romanımız ilerliyor. Kitapta çok fazla olay olduğu söylenemez. Genel olarak Noboru, Fusako ve Ryuji’nin ruhsal bunalımlarını, hayata dair görüşlerini anlatıyor. Şef karakteri ise metin olarak kitapta çok az yer buluyor. Fakat buna rağmen beni en çok etkileyen karakter Şef oldu. Düşünceleri o kadar mantıklı ve gerçek ki, yaptığı tespitlere kayıtsız kalmak mümkün değil..

    Denizin yüceliği ve onuru simgelediğini söylemiştim. Çünkü kitabın bir yerinde şunları söylüyor yazar: “Ryuji ne zaman düşlere dalsa, yücelik, ölüm ve kadın aynı özün oluşumu olarak görünürdü. Oysa kadını elde edince, öteki ikisi açık denizlerin ötesine çekilmiş ve onu çağıran hüzünlü sesleri kesilmişti. Reddetiği şeyler, şimdi kendisini reddediyorlardı.” Çünkü Ryuji, Fusako ile ilişkiye başladıktan sonra denizle ilişiğini kesmiştir. Kısacası o yücelikten vazgeçmiştir!

    Sembolik bir anlatımın sebeplerini yazmadan önce yüzeysel olarak görünen karakterlerin rollerini belirtmek istiyorum. Noboru: çocuk kahraman, Fusako anne, Ryuji annenin erkek arkadaşı/sevgilisi ve Şef ise Noboru’nun samimi arkadaşı/akıl hocası. Şimdi neden bu kitabın sembolik bir anlatım olduğunu Noboru’dan başlamak üzere anlatmak istiyorum. Noboru çevresindekiler tarafından deha olarak görülen ve genel olarak kitaptaki en nefret dolu karakter. Bunun yanında Noboru karakterinin Oedipus kompleksinden de nasibini aldığı görülüyor. Zira odasında açtığı küçük bir delikten annesini gözetleyip, onun çıplak görüntülerini izlerken derin bir keyif duyuyor ve ona baştan sona hayran oluyor. Bunun yanında Fusako’nun sevgilisi olaya müdahil olup, annesi ile gece sevişmelerine başlayınca, kahramanımız Noboru sinirden deliye dönüyor, o deliğin başında buhranlar geçiriyor ve roman boyunca olduğu gibi yine içini büyük bir nefet kaplıyor. Ryuji’ye karşı da içinde büyük bir öfke büyüyor. Onu annesinden uzaklaştırmayı ve hatta onu öldürmeyi düşünüyor ve bunu romanın sonunda yapıyor da.

    Ama bunların yanında Noboru karakteri, ileride Ryuji karakterine hayran olmaktan da kendini alamıyor. Zira Ryuji, Noboru’nun hayalini süsleyen o kahraman denizci rolünü oynuyor. Noboru bu yüzden ona nefretle karışık büyük bir sevgi ve saygı besliyor. İçinde büyük çatışmalar yaşıyor fakat bu savaş sonunda nefret baskın geliyor ve Ryuji’yi, o hayran olduğu adamı, katlediyor.

    Noboru’nun hayata dair bir çok görüşleri var. Bu küçük arkadaşımızın –henüz 14 yaşına basmamış- büyük insanlara taş çıkartacak bir düşünce dünyası ve farkındalığı var. Noboru, ölüm hakkında şöyle düşünüyor: “Ölümün doğum anında kök saldığını ve insanın ömür boyu bu kökü sulayıp yetiştirmekle yükümlü olduğunu düşünüyordu” ve Noboru’ya göre; üreme zorunluluğu bir uydurma, hal böyle olunca toplum da uydurma demekti. Bunun yanında Şef ve arkadaşları ile yaptığı toplantılar da Noboru’yu derinden etkiliyor. Çünkü Şef’in acı fakat müthiş ince tespitleri var. Bunlardan biri:
    “Tehlikenin ne demek olduğunu bile bilmiyor insanlar. Tehlike deyince, akıllarına fiziksel bir şey geliyor; yaralanmak, biraz kan akması ve gazetelerin bunu şişirmesi. Bunun tehlikeyle hiç ilgisi yok. Gerçek tehlikenin yaşamakla ilgisi yoktur. Hiç kuşkusuz, yaşamak var oluşun bir kargaşasıdır; ama ondan da öte, var oluşu anbean çözerek, dağıtarak ilk kargaşa noktasına getiren ve bu kargaşanın anbean var oluşu yeniden yaratacağı endişesi ve korkusundan güç alan karışık bir iştir yaşamak. Bu denli karışık bir iş daha olamaz. Var oluşun kendinden hiçbir korku ya da hiçbir örtülü yan yoktur, ama yaşamak bu korku ve tedirginliği yaratır. Ve toplum, kökende anlamsızdır; kadın erkek bir arada yıkanılan roma hamamları gibidir. Okul da, toplumun minyatürüdür: Bu yüzden bize boyna buyruk veriyorlar. Bir avuç gözü kör adam, bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor, sınırsız yeteneklerimizi param parça ediyor.”

    Ve bir gün Noboru ve arkadaşları yeniden toplantı gerçekleştiriyor. Bu toplantıda Şef’in bir isteği vardır. Bir kedi bulup onu öldürmek. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra kedi Noboru’nun onu defalarca yere vura vura öldürmesinden sonra, Şef eline aldığı bıçakla kedinin önce derisini yüzüyor, ardından karnını yarıp bütün iç organlarını çıkarıyor. Bir şeyler arıyor şef. Ama bulamıyor. Neyi arıyor? Yaşamın özünü mü? Başka bir şeyi mi? Kim bilir. Bunun hakkında bir fikir vermiyor bu arayış. Ama Şef bunun anlamının biliyor. Noboru’ya soruyor “ Gördün mü, kan ve organ.” Salt insan da bunlardan mı oluşuyor gerçekten? Bir kemik ve et yığını. Hayatında daha yüce daha başka şeyler yok mudur insanın? Bilemiyorum.. Ve kediyi öldürdükten sonra şunu düşünüyor Noboru: “ne denli korkunç olursa olsun, her şeyi yapabilirim!” Bunu düşünmesinin sebebi nedir diye sorulabilir. İnsanın özünde kötü olduğu, kuralların ve toplumsal baskının ortadan kaldırılması halinde herkesin kendi özüne döneceği ve vahşi hayvanlar gibi birbirimizi parçalayacağı anlamı çıkabilir. Ya da daha pek çok şey..

    Şef ve Noboru’nun toplantılarından birinde de “baba” üzerine eleştiride bulunuluyor. Şef diyor ki; “Günlerimizi boyun eğme, uzlaşma ve korku içinde titreyerek, komşularımızın ne yaptığını merak ederek, fareler gibi yaşayarak tüketeceğiz. Ve günün birinde evleneceğiz, çocuklarımız olacak. Baba olacağız, dünyanın en kötü şeyi olacağız!” Müthiş tespit… Sadece yaşama dair değil, babalara dair tespiti de bir o kadar yerinde. Bütün çocuklar ailelerin isteklerine göre şekillenip, ona göre yaşıyor. Onların istediği üniversitelerde okuyup, onların dilediği gibi yaşıyor. Kendileri olamıyor. Dünyanın en aydın insanı da olsa bir baba, o çocuk da yine kendisi olamayacaktır. Zira ailesinin gölgesinde büyüyen insanın ona kayıtsız kalması mümkün değil. Peki, bunun bir çözümü yok mu? Var elbette. Bir filozofun dediği gibi: “Çocuklarıma bırakabileceğim en büyük miras, onları dünyaya getirmemektir!”. Bu saçmalığın, bu boktan yaşamın ortasına çocuk getirmekten daha aptalca ne olabilir? Benim de bırakacağım en büyük miras sanırım bu olacak. Çocuk yapmamak…
    Bir müddet sonra Noboru’nun olgunlaştığına inanan annesi ve sevgilisi, artık geceleri onu odaya kilitlemiyor, dilediğini yapmasına izin veriyor. Fakat Noboru bundan rahatsızlık duyuyor. Çünkü her şeyin değişmeye başladığının farkına varmıştır artık. Onu eğitmeye başlıyorlar, o korkunç yıkım. On dördüne basmamış bir çocuğu olgunluğa zorlamak!...Noboru bundan da büyük bir nefret duyuyordu. Bu nefreti ailesinin onu biçimlendirmesineydi. Çünkü kendisi olmak istiyordu Noboru fakat olamıyordu. Herkes gibi. Çünkü Şef şunları söylüyordu Noboru ve arkadaşlarına:
    “Öğretmenler, okullar, babalar, toplum – bütün bu süprüntü yığınlarına biz göz yumuyoruz. Hem güçsüz olduğumuz için değil. Göz yummak bizim özel ayrılacağımız ve eğer acıma duygusuna kapılsak, onlara acısak, bu yaşamlarına göz yumacak kadar insafsız olmazdık. Sonuç olarak demek istiyorum ki, sürekli olarak göz yumulmaması gereken şeylere göz yumuyoruz. Aslında hoş görülebilecek pek az şey var- örneğin, deniz.”

    Noboru’nun bir gün bu delik macerası son buluyor. Noboru annesi ve sevgilisini izlerken o deliğin başında uyuya kalıyor ve annesinin bunu fark etmesiyle Noboru’nun odasına girip onu uyandırıncaya kadar tokatlıyor ve bu yaptığının çok kötü bir şey olduğunu, onu Ryuji’ye şikayet edeceğini ve cezalandıracağını söylüyor. Bu sırada odaya giren Ryuji olayı öğreniyor ve Fusako ondan Noboru’yu dövmesini istiyor. Bu sahnede Ryuji birçok içsel buhran yaşıyor. Fakat ona bir şey yapmıyor Ryuji, o da kendisine biçilen rolü oynuyor. Baba rolünü.. Bütün bu olaylardan sonra Noboru Şef’e dert yanıyor ve Ryuji’nin suçlarını ona anlatıyor. Ve ardından Şef arkadaşlarına şunu söylüyor. “Onu yargılayıp karar vermemiz gerek. Uzun vadede kendi iyiliği için olacak bu.!” Romanın sonun da yargılıyorlar, ölümle. Gerçek hakikatler ve çocukluk duyguları, hayalleri. Onu yargılıyor ve onu öldürüyor. Fakat bu ölüm onu yüceliğe kavuşturuyor.. Yazımın sonunda değineceğim gibi..

    -------

    Fusako karakteri üzerinden ise, annesinin hayatından kesitler ve o zamanın Japonya’sına eleştiriler getiriyor. Her ne kadar Mishima’nın hayatının bütün ayrıntılarını bilmesem de romanı okuyunca bu fikir uyanıyor bende. Fusako artistlere elbise satıp zengin kesime hitap eden bir mağazanın sahibi. Mağazasında İngiliz, Amerikan, İtalyan vb. daha başka Batılı markaları satıp, para kazınıyor. Fakat yazar bunları olağan bir şekilde tasvir etmiyor. Sanki her bunları deyişinde içinde büyük bir nefret uyanıyor Mishima’nın. O canından çok sevdiği Japonya’sının, Batıya karşı mücadele veren Japonya’sının böyle yozlaşmasına katlanamıyor. Çünkü Mishima’ya göre, savaştan sonra Japonya özünden uzaklaşıyor. Milliyetçi (faşist değil), biri olan Mishima bunu gururuna yediremeyip yaşamını bunun uğrunda harcıyor…
    Fusako karakterinin bir diğer yanı da onun psikolojik bunalımları. Kocasının ölümünden sonra iyice yalnızlığa gömülen Fusako, tutunacak bir dal arıyor ve ona bu dalı Ryuji uzatıyor. Ama onunla geçirdiği saatler bir yapmacıklıktan öteye gidemiyor. Bazı zamanlar seviştikten sonra Ryuji’ye karşı hissizleşiyor, kendini güçsüz görüyor. Ama onun da bir rol üstlenmesi gerektiğini biliyor. Herkes gibi…İyi anne, sevişen bir kadın, insanlarla ilişki kurması gereken bir birey. O rolünden vazgeçemiyor. Herkes gibi. Herkes gibi!

    -------

    Ryuji karakteri ise, denizleri seven ve karada yaşamaktan nefret eden biri. Bunun yanında yüceliğe ve onura büyük önem addediyor. Karada yaşamayı aşağılık bir iş olarak görüp, denizin içinde yaşamayı hayatın en büyük zevki olarak görüyor. Sonrasında bir gün karaya ayak bastığında Fusako ile karşılaşıp ona aşık oluyor ve olaylar gelişiyor.

    Ryuji’nin psikolojik tahlilinde ise kendi o anki “ben”ini yani olgunluğa erişmiş Mishima’yı anlatıyor. Çünkü satır aralarında şu iç konuşmalardan ipucunu veriyor bize yazar:
    “Benim kaderim bir tek şeydir, o da şan ve şeref, evet şan ve şeref!”.
    “Benim özel bir kaderim olmalı, sıradan insanlara bahşedilmeyecek, benim için var edilmiş parlak bir yazgı.”.
    “ Kimi zaman kendini değersiz buluyor, kimi zaman da Manila Körfezindeki günbatımının yüceliği gibi bir şeyin ateşini kendi içinden geçirdiğini duyuyor ve öteki insanların üzerinde yükselmek için kendisinin seçildiğine inanıyordu.”
    Bu iç konuşmaların ne önemi var diye sorabilirsiniz. Fakat bu satırları okuduktan sonra aklınıza Mishima’nın generalin karargahını basıp, Japonya’nın içinde bulunduğu kötü durumunu binlerce insanın önünde anlattıktan sonra harakiri(seppuku) yaparak hayatına son vermesini getirin, işte bunlar, yukarıdaki satırları anlamlı kılıyor. Her okuyuşumda tüylerim diken diken oluyor bunları okurken. Çünkü öyle bir büyük karakter ki Mishima, tasarılarını kitabına ilmik ilmik işleyip ileride de bunları bizzat eyleme döküyor! Herkese nasip olmayacak şanlı bir yaşam! Çünkü kimi yazarlar vardır ki yazdıklarıyla yaşadıklarının alakası yoktur, ama Mishima öyle değil. O bu hayatın uçlarında yaşayıp, ölümü de o bu uç noktasında yaşamasının hakkını verecek bir biçimde oluyor. Bu kimilerine “aptalca” gelebilir fakat onur kelimesinin büyük bir anlam taşıdığı Japonya’da bu müthiş bir eylem. Şu satırları yazarken bile Mishima’nın büyüklüğü üzerinde ,benliğimin Press Makinesinde ezilmiş gibi hissediyorum. Ondan ne kadar övgüyle bahsetsem azdır. Mishima hayatındaki boşluğu hep bir şeylerle doldurmaya çalışmış. Kim çalışmıyor ki zaten? Herkes yapmak zorunda bunu. Kimi ömrünü bir bilime adayıp bütün hayatını küçük bir laboratuvarda, kimi öğretmen olup okullarda yahut başkaları da başka başka işlerle dolduruyor. Doldurmalıyız da. İlla bir meslek olarak değil; Baudelaire’nin dediği gibi, kimimiz erdemle yapabiliriz bunu kimimiz başka yüce duygularla. Fakat yapmalıyız! Bu hayatın ezici ağırlığından, saçmalığından bütün ilişkilerin altından kalkabilmek için bu rolü üstlenmeliyiz. Başka çıkar yolumuz da yok… Ya da bütün her şeyi özetleyen Persona filminde dediği gibi:
    “Anladığımı düşünmüyor musun? Var olmayı boş yere hayal etmek.
    Öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. Uyanık olduğun her an. Tetikte.
    Başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için...Hatta parçalara ayrılmak, ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca,...her gülümseme aslında yüz ekşitme.
    İntihar etmek mi? Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın.
    Ama hareket etmeyi reddedebilirsin.
    Konuşmayı reddedebilirsin.
    O zaman en azından yalan söylemezsin.
    Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin.
    Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve...
    ...yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. Sen öyle sanırsın.
    Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri.
    Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa.. yapmacık mısın diye sormaz.
    Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez.
    Seni anlıyorum, Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı...
    …hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum.
    Seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum.
    Hevesin gecene, tüm ilgin bitinceye kadar...
    …bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum O an geldiğinde...
    ...diğer rollerini bıraktığın gibi...
    ...bunu da bırakırsın.”



    İlerleyen sayfalarda Ryuji Fusako ile birkaç gün öpüşüp koklaştıktan sonra tekrar denizine dönüyor. Birkaç ay sonra geri geliyor ve yaşamın bayanlığına dönüyor. Herkesleşiyor. Bir zamanlar nefret ettiği karadaki insanlardan, tiksindiği o aşağılık yaşamı o da kabulleniyor. O hayalini kurduğu yüce yaşam olgusunda uzaklaşıyor. Bunları da uzun uzun tasvirler halinde anlatıyor kitapta Mishima. Fusako’nun önerdiği kitapları okuyup, boktan televizyon programları seyretmeye başlıyor. Bir nevi onu köleleştiriyor bu ilişki… Mishima, bana göre, bu kitabı bir nevi günah çıkartacak bir mecra olarak görüyor. Buraya bütün düşüncelerini, bilinçaltındaki bütün meseleleri, hayat görüşünü döküyor ve bundan utanmıyor. Bütün çıplaklığıyla teşhir ediyor kendini!


    İlerleyen sayfalarda şunları diyor Ryuji:
    “Denizin taşıdığı duygudan, dünyayla bağlantısı olmayan o çalkantının getirdiği sarhoşluk duygusundan vazgeçebilecek misin? Vedalaşmanın heyecanından vazgeçebilecek misin? Şarkısı için akıttığı tatlı göz yaşlarından vazgeçebilecek misin? Seni dünyadan koparan, tek başına bırakan, seni erkekliğin doruğuna sürükleyen yaşantıdan vazgeçecek misin? Gizliden gizliye duyduğu ölüm özlemi. Yücelmenin ötesinde, ölümün ötesindeki. Her şey “ötesinde” idi, doğru ya da yanlış, hep “ötesinde” olmuştu. Bundan vaz mı geçeceksin?”
    Sonrasında:
    “Her şeyin tadına bakmış, boğazına dek doymuştu artık. Ne budalalık etmişti! Dünyanın hiçbir yerinde yücelik diye bir şey yoktu!”
    İşte Ryuji (Mishima’nın kendisi) bayağılaşıyor, o çok önem verdiği yücelik ve onur duygusundan uzaklaşıyor. Mishima, karakterine bunları söyleterek bir nevi kendisinin düşmüş olduğu o bok çukurun tasvirini yapıp kendisinden iğrendiğini bildiriyor. Çünkü özünden uzaklaşmıştır artık. Bir zamanlar eleştirdiği sokaktaki herkesten biri olmuştur…

    Ve tüm bunların yanında Ryuji kitabın sonunda feci bir şekilde öldürülüyor. Öldürülüşü tasvir edilmiyor fakat ölmesi için yapılan hazırlıkların tamamı tasvir ediliyor. Lakin onu öldüren kesici aletler değil gerçekler bizzat kendisi! Noboru, Şef ve arkadaşları onu bir sandalyeye bağlayıp öldürüyor. Fakat burada salt bir ölüm şekli yok. Her geçen gün varoluşun onu yiyip bitirmesi. Dünyada yaşadığı saçmalıklara, kurulan boş ilişkilere daha fazla dayanamıyor ve Noboru (çocukluğu) ve Şef (hakikatler) onun hayatına son veriyor. Onu bir nevi cezalandırıyor. Herkesleştiği için! Sonrasında onu ölümle tanıştıracak olan çayı içerken şunları yazıyor Mishima:
    “Çay buruktu. Bilirsiniz, buruk olur tadı yüceliğin!”
    Sanırım yüceliği ölüm olarak görüyor. Salt ölüm ve ölümün kendisini huzura kavuşturacağını düşünüyor. Umarım huzura kavuşmuştur…

    Tüm bunlarla birlikte, kitabı okuduktan sonra Ömer Hayyam’ın şu dizelerini anmadan edemiyorum:

    “Can verinceyedek bu çorak yerde
    Dertten başka ne geçer ki eline?
    Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
    Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!”
  • Teklikten çokluğa, karanlıktan aydınlığa, bâtından zahire, içten dışa doğru esen “Aşkın Rahmani Nefesi”dir. Teklik ve Birlik, kendi içindeki çeşitliliği, dışarı yansıttı. İçten dışarı doğru Rahman nefesi, aşk ile hareket eder ve “kör karanlıktan” nefes ile aydınlanır, âlemler, varlıklar oluşur. İşte varoluşun temeli olan mahabbet, yani aşk, İbn-i Arabi’de, yaratılışın kaynağıdır.

    Her insanın, Hakk gönlünde ilahi bir sureti vardır. İşte bu her insanın hakikatidir. Varlık inişte, o suretten yansır, miracında yani çıkışında ise, yine o, ilahi sureti ile karşılaşır. O suret, o insanın Rabb’idir. O suret-i hakikate, bakışları şaşmadan, yön değiştirmeden, yalan konuşmadan, gözler kamaşmadan bakmak, kanatsız, kolsuz, elsiz ayaksız AŞK’a ulaşmak anlamındadır. İşte insanın, “ermesi, ulaşması ve miracı budur.” Rabb’ini bildiği vakit, Rabb’i de yani ilahi aynadaki ilahi suret de yansımasından haberdar olur. Ve hakikati ile karşılaşan insanın, içindeki yolculuğu tekrar dünyaya doğru olur. O dünyaya yol alır, lakin kendi dünyasını inşa eder. Tek dünya yoktur onun yaşadığı, tüm dünyalar onun gönlündedir o vakit. İşte o an Aşk Divanı, Hakk makamında, kendi huzurundadır. Ne muazzam bir hâl, zevk-i hâldir o. Dur durak yoktur, bitiş, son yoktur, başlangıç ne kelimedir ki arifin lügatında, güzelliklere sonsuzca doyulur mu? Doymaz elbet arif, aşk içinde, aşk ile varolmaya devam eder.

    Rabb’ine ulaşmaya an zaman kala, en son mertebede karşıt ile karşılaşır insan. Verdiği ikrardan dönmeyen, Allah aşkı ile yanıp tutuşan karşıt “Hakk karşısında ben” dediği için kovulmuştur aşk makamından. İnsanın gönlünde, yansıdığı ilahi sıfat bir yandadır ve karşıt bir yandadır. Karşılaşır, konuşur orada. İnsanın gönlündeki iki sultan tevhid olur, birlenir. Hiç kimse “Şeytanını yenmeden arif olamaz”. İşte o vakit, velinin gönlündeki iki sultandan biri olan karşıt secde eder, yükseliş yolundaki kamil insana. İlahi emir yerine gelmiş olur. Çünkü ilahi sıfat da Hakk gönlündeki “birliği” kabul etmiş olur.