Şimdi, doğruyu söylemek, işi kıvırmamak gerekirse, kitabı ilk açtığımda tamamen kendimce sebeplerden dolayı okuduğum hiçbir cümleyi anlamıyor, kendimi veremiyordum. Ve ikinci sayfayı okurken konunun ne olduğunu hala kavrayamadığımı fark ettiğimde kitabın osmanlıca kelimelerle dolu çok ağır bir roman olduğuna hükmedip kendimi yormamak için oracıkta bıraktım.
Nitekim içimden bir ses -ki şu an bu sesin hayalinde yaşadığım Uzun İhsan Efendi'nin fısıltıları olduğundan şüpheleniyorum- birkaç gün sonra bu kitabı tekrar açtırdı ve bu sefer nihayet odaklanabildiğimde elimden hiç düşürmek istemediğim bir kitap oldu.
Beklentilerimin, tahminlerimin çok çok üstündeydi. Buram buram osmanlı kültürü kokan bir kitap zannetmiştim, fakat hiç de öyle değil. Çeviri bir klasik okuyormuşum hissi verdi bana açıkçası. Özellikle Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı tarzında oluşu bana çok keyif verdi. Bir yandan da diyaloglar, hikayeler bir o kadar doğu, bir o kadar bizdendi. Yani hikayenin içine nüfuz edebilmek işten bile değil.
Kitabı masal tadında, realist bakmadan okuyunca gerçekten çok eğlendiriyor. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum yazarımızın, bu romanın keşfini bu kadar geç yaptığım için de bir tık pişmanım.