• İman ile yükselen Şehadet, Çanakkale de Kıyama duruyor...
    Ey Faniler, Vatan imanla yoğruldu mu Ecdad soruyor!..
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”
  • 510 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Cengiz Dağcı dilindeki, kalemindeki dertli türküsü Kırım'ın topraklarında yaşanan sürgünlere,zulümlere götürüyor okuyucuyu yine.Rusya'nın ideolojik yaptırımlarına boyun eğmiş, emeklerine sahip çıkmamış, inançlarını gizli gizli yaşayarak bir yol tutturan Çukurca'ya Tatar bir kolhoz reisi olan Selim Çilingirof çıkar gelir bir gün,kendi halkına,onların duygusuna, bakış açısına artık uzak olan Selim aslında kendi halkının kucağına dönmüştür,zaman gelecek onların merhametine sığınacaktır fakat henüz farkında değildir.2.Dünya Savaşı'nda Almanya karşısında savaşa Rusya'nın da girmesiyle Kırım'da ve Çukurca'da işler değişmeye başlar.Çukurca halkı artık toprağını kendi için ekmeye, inançlarını daha rahat yaşamaya başlar. Bu sırada kimi Kırım gençleri Rusya,kimi gençler Almanya safında savaşta yer alır.Rusya'nın savaştan galip çıkması ile kara günler ve ne yazık ki katliamlar başlar.

    Kitap boyunca okuduklarınız boğazınıza takılıyor sanki,vatanınızda vatansız kalmak,sürgünlere maruz kalmak okurken bile canınızı yakarken Cengiz Dağcı da dahil bu insanlar bütün bu zulümlere ne yazık ki maruz kalmışlar.İşte bu yüzden topraklarımızın kıymetini bilelim,bilmeyenin karşısında dimdik duralım, çünkü başka vatan, başka Türkiye yok...

    Savaşlar, sürgünler gördüğün toprağında ebediyen rahat uyursun inşallah Cengiz Dağcı.
  • BAĞIMSIZLIK ve KURTULUŞ!!!

    30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!

    Mustafa Kemal Atatürk'ü diğer Paşalardan ayıran en büyük özelliği nedir diye sorsalar, net olarak vereceğim cevap AKIL olurdu.

    “Benim kanaatim oydu ki ve daima o oldu ki, insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasfını ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa göğüslerini germelidirler. Yoksa hiçbir medenî millet onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.” #33150617

    Hiçbir şart altında kendi keyfi kararı ile hareket etmemiştir. Her kararını onaylatmış, kurucu meclis tarafından aldığı onay ile imza altına aldırtmıştır. Bütün olumsuz görüşleri sabahlara kadar yaptığı ikna konuşmaları ile bertaraf etmiştir. Kürsüye çıktığında arkasından konuşanları ya da muhalif sesleri her defasında susturmayı başarmıştır.

    Gazi'nin karşısında görüş olarak durabilecek, söylediklerini çürütecek kimse olmamıştır. Her seferinde saatlerce süren o konuşmaların neticesinde istediğini almıştır. Millet Meclisi ona muhalefet edenlerin tarihin derinliklerine gömüldüğü meclistir aynı zamanda.

    Başkomutan olmayı o istememiştir. Teklif olunmuştur. O zaman ki şartlar düşünüldüğünde zayıf fikirlerin ve ordu'nun pek fazla seçeneği de yoktur. Mustafa Kemal bildiğiniz üzere sivildir. İstanbul Hükumeti onu idama mahkum etmiştir. Kimileri yenileceğini umarak kimileri ise başka kimse'nin bu büyük görevi üstelenemeyeceğini bilerek teklif etmiştir. Zaten her halükarda olacak olan durumdur. Liderlik vasfı onun en önemli özelliklerindendir.

    Gazi, Başkomutanlık görevinin 3 Ay ile sınırlandırılmasını ve belirli şartlara bağlanmasını istemiştir. Her 3 ay da bir yenilenirken sürekli olarak muhalefet edenlerin sesi yükselmiş her defasında zehirlerini kusmuşlardır. En ufak bir durumda mecliste tartışmalar çıkarmış, Mustafa Kemal'i ve orduyu yıpratmağa çalışmışlardır.

    İlk olarak 1921’de, ikinci defa 4 Şubat 1922'de, üçüncü defa 6 Mayıs 1922’de üçer ay süre ile uzatılmıştı Başkomutanlık görevi. Dördüncü defa uzatılması teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1922 günkü oturumunda görüşülmüştü. Bu oturumda söz alan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, o güne kadar kendisine tanınan geniş yetkilere gerek olmadığı görüşünü savunarak şu sözleri söylüyor:

    “Bugün ordumuzun manevî kuvveti en yüksek derecededir. Ordumuzun maddî kuvveti de fevkalade bir önleme gerek hissetmeksizin millî emelleri tam bir güvenle elde edecek düzeye ulaşmıştır. Bu sebeple artık böyle bir yetkiyi devam ettirmeye gerek kalmadığı görüşündeyim."

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuşması üzerine “5 Ağustos 1921 ‘de kabul edilen Başkumandanlık Kanunu’nun, Başkumandan’a geniş yetkiler tanıyan 2. Maddesini kanun teklifinden çıkardı; o güne kadar üçer ay sürelerle uzatılan kanunda, bu defa kanunun sona eriş tarihine değinilmedi. Artık süresiz Başkomutan 'dı!

    İşte AKIL ürünü bir başarı.

    Ordu yok dediler, "kurulur" dedi.
    Para yok dediler, "bulunur" dedi.
    Düşman çok dediler, "yenilir" dedi.
    Ve…
    Bütün dedikleri oldu.

    "Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saati sordu. Paşalar: “Üç” dediler.
    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon ovasına atlıyacaktı."

    https://isteataturk.com/...08267044_ataturk.png

    Sözü Mustafa Kemal'e bırakalım ;

    "20/21 Ağustos 1922 gecesi 1’inci ve 2’nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.

    Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.

    Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi vb. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.
    24 Ağustos 1922’de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.”

    https://isteataturk.com/...08273692_ataturk.JPG

    25 Ağustos yabancı ülkelerle olan tüm haberleşmeler kesildi. 26 Ağustos 1922 sabahı 5.30’da, Afyon Kocatepe’den Türk topçusunun ateşi ile ani bir baskın şeklinde başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de Yunan ordusunun Dumlupınar’da kuşatılıp imha edilmesiyle zafere ulaştı. Türk ordusu asker sayısı ve silah gücü bakımından kendisinden üstün olan Yunan ordusu karşısında büyük bir başarıya imza attı.

    https://isteataturk.com/...13190926_ataturk.jpg

    30 Ağustos'ta nihai zafer kesinleşti. 1 Eylül'de Mustafa Kemal “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. Düşman bu topraklardan def edilecek ve denize dökülecekti. Artık dönüş yok idi.

    "Çay’da toplanılmıştı. Fevzi Çakmak saldırı planını açıklamıştır. İsmet Paşa saldırıya karşıdır. Yakup Şevki Paşa, milletin varını yoğunu zar gibi atmanın tarihçe cinayet sayılacağını söyler. Mustafa Kemal:
    – Milletin varı yoğu bundan mı ibarettir Paşam?
    – Evet!
    – O hâlde kesin sonucu bununla almak zorundayız.
    Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa bizim geri teşkilatının düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamayacağını söyler. Mustafa Kemal:
    – Bizim geri teşkilatımız düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamaz mı?
    – Hayır Paşam!
    – Demek düşmanı yirmi kilometre içinde yok etmek zorundayız.”

    İşte akıl dediğim, ileri görüşlülük dediğim husus budur. Herkes şey olabilir lakin LİDER olabilmek başkadır.

    Yakın dostları ve ona inananlarla büyük başarılara imza atmıştır lakin şu hususu hiç aklınızdan çıkarmayın. Çoğu zaman onlarla değil, ONLARA RAĞMEN BAŞARMIŞTIR bir çok şeyi. Herkes günü kurtarmayı düşünürken, o Çanakkale'de bugünleri, 30 Ağustos'ta Cumhuriyet'i ve devrimleri düşünüyordu. Kısacası bulunduğu anı değil yapacakları ile birlikte gelecek yılları düşünüyordu. Çünkü o; fikir adamı idi.

    Başkomutanlık Meydan Muharebesi dolayısıyla Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı konuşmadan bir kaç satır başı.

    "Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor." (...)


    "Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi." (...)

    "Gençler! ! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız."

    "Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz."

    30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!

    Kutlayamayan ve hasetlik duyanlara diyeceğimiz tek şey bizin gibi hainleri işte bu zaferlerle tarihe gömdük. Hain düşünceleriniz ''Geldikleri Gibi Giderler!!!"

    Kansız olmak bunu gerektiyorsa varsın kansız olun. Sizin hainliğinize yakışanı da budur!

    NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!

    NE MUTLU BU ZAFERLERİ GÖĞSÜNÜ KABARTARAK KUTLAYANLARA!

    NE MUTLU YÜREĞİ ATATÜRK VE CUMHURİYET SEVGİSİ DOLU OLANLARA!!!

    RUHUN ŞAD OLSUN BÜYÜK KOMUTAN!!!

    "Kurtuluş mücadelemiz de devletimizin bekası için bu uğurda düşünmeden canlarını feda eden şehitlerimizi, ağır yaralarla kurtulan gazilerimizi minnetle anıyoruz."

    Milli Mücadele Kahramanlarımızı en yüksek saygı ile yad ediyoruz!

    Nasıl kurulduğunu biliyoruz!


    "...iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

    Yolun yolumuzdur;

    ULU ÖNDER!
    BAŞBUĞ!
    BAŞKOMUTAN!
    MAREŞAL!
    GAZİ! MUSTAFA KEMAL ATATÜRK!!!

    Zaferimiz Kutlu Olsun...!!!

    "Okuduğunuz için teşekkür ederim."
  • Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Batı tarafında havalar fena halde bozuldu ev halkım! O bozukluğun bize yansımaları da fena! Üzerimize üzerimize geliyor bütün fenalar ve fenalıklar…  Rabbimize dayanıyoruz, halkımıza güveniyoruz, gönlümüz mutmain ama tedbiri elden de bırakmamak lazım. Azimli olmak, kararlı durmak ve sadece Ulu Allah’a dayanmak lazım… 

    Bu hava bozukluğu diğerlerine pek benzemiyor. Düşman gemi azıya almış, bütün araç ve gereçleriyle üstümüze geliyor. Aman pencereye, kapıya, tavandaki açığa dikkat! Bahçeyi de kollamayı unutmayın. Bahçeye bir daldılar mı evin güvenliği kalmaz mazallah. Bugünlerde duvarın her taşı, tahtanın her çivisi, çatının her kiremidi; evin sıvası, duvarın badanası, odanın kapısı hasılı her şey çok önemli… En önemlisi de düşmana alçak tarafımızı göstermemek. Bu yüzden içimizdeki alçaklara dikkat etmek lazım…


    Bu sefer düşman açıktan oynuyor dostlar… Bütün kartlarını sürdü piyasaya… Bu büyük bir psikolojik harp. Bir kuşatma hali yaşatmak istiyor bize. Bu yüzden evin etrafını tahkim etmek lazım… Düşmanın küçük bir sızması, büyük deliklerin açılmasına meydan verebilir, Allah korusun! Gözleriniz her noktada ve her nokta gözlerinizin kapsamında olsun…

    Evde bir telaş ve panik hali, senaryonun en kötüsü…  Bugünlerde evin içi dışından çok daha önemli… Çünkü evin içinde dış bükey kafalı bazılarının beyinleri iç bükey… Esas bunlardan kork! Bunların zihinleri çukur çalışır ve çukura meyillidir. Düzde olduğu halde beynindeki çukurdan, kör kuyuya düşmüş gibi telaş ve panik halindedir. Bunları sen telaş hallerinden ve gözlerindeki hain bakışlardan tanırsın… Üzerlerinde hep bir şeyi kaybedecekleri telaşı vardır. Lafı sürekli evin açık yerlerine getirirler, moral bozarlar… Zihinlerindeki yırtığı eve ve ev halkına yansıtırlar… Dışarda durmaktan korkar bir hal içinde görünürler ama gözleri ve kulakları de hep evin dışındadır. Evin dışına  kapağı atmanın planlarını yaparlar… Sizi gidi ev kaçkınları sizi!

    Böyleleri evin kuruluşunda da kaçkındılar… Bin bir zahmetle kurulduktan sonra yüzsüzce gelip evin başköşelerine kurulmak istediler… Kuruldu da bazıları ne deyim… Varını yoğunu canını ortaya koyan efeler, efendiler; sırtında mermi taşıyan nineler… ötelendi ve ötekileştirildi. Başındaki yazmaya, ağzındaki yaşmağa bile laf söylendi… Hey gidi ev halkım! Neler görmedin ki? 

    Evin büyük resminde yırtık, ana caddesinde yarık yok Allah’a şükür. Olmasın da! Dedik ya bu bir sinir harbi. Ama resimdeki olası küçük çizikler, caddedeki çatlaklar da önemli… Onları da atlamamak lazım…

    Uyarıyorum! Bozuk süt içmiş olan, içtiği sütü inkar eden veya mayasında problem bulunan bazıları evi içerden çökertme teşebbüsünde bulunabilirler… Evin varını yoğunu dışarı kaçırma yoluna gidebilirler… Ben ne deyim, ne edeyim böylelerine… Rabbim sütü bozulmuş, mayası kokmuş, beyni çukurlaşmış, zihni körelmişlerden ev halkını korusun! 

    Herkes safında sabit durmalı, hele ki bugünlerde… Durmak lazım… Durup düşünmek, düşünüp çareler üretmek lazım… Bu ev az zamanda kurulmadı. Nice vatan evladı uğruna feda ettiler kendilerini. Orada uzakta bir ev de değil, içinde hep birlikte yaşadığımız bir ev…

    Bir alt üst oluş hali yaşıyoruz dostlar! Ne doğa kaldı, ne de doğal… Bir sarı boğanın önünde bütün dünya şaşkın ve korku halinde… O nasıl bir şeydir Ya Rabbi! O dik dik dikelen tüyler, o ürküten bakışlar, o höykürmeler… o canavarlara öykünmeler… En kötüsü de anayı kuzusundan ayırma halleri… Ölen insanların, ölen köpekler kadar değerinin kalmaması hali… İnsan insanın kurdu derlerdi ya, meğer o buymuş ve bu zamandaymış…  Aman Ya Rabbi! Sen aklımı koru! Sen insanlığı koru!

    İnsanlık mı kalır, doğanın ve doğallığın bittiği yerde? 

    Gene de var! Var diyebildiğimize göre, bu varın bir karşılığı olmalı. Zihnimizde henüz insanlık kavramı kaldığına göre, bir yerlerde var, biliyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum… Yüz yıl önce de evin hercümercini yaşayan şairin halini yaşıyorum adeta:

    “Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem

    Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım!”

    Gene de kalbe dönmemiz ve orada aramamız gerekiyor, yitirdiğimizi. Bugünün insanı kalbiyle irtibatını kopardı. Kalbinin nuru kir tabakasının altında kaldı…  O garibim suni aydınlıkta yitiğini arıyor… Çok bulursun! Sen orada yitiğini arayacağına, kirini pasını temizle şu kalbinin. Temizle de nura kavuş! Gör, neler bulacaksın o nurun aydınlığında! Neler kaybettiğinin farkına varacaksın. Suni ışıkta sanal halleri bulursun ancak… Sanal alemin sanal çocukları ne olacak! 

    Günün mimarları bile, binaları Allah’ın güneş ışığına kapattılar ya! Ben ona da yanıyorum… 

    Evet ev halkım! Bugünlerde topyekun teyakkuz halindeyiz. Seferberlik vaziyeti anlayacağınız… Düşmanın saldırıları sofistike. Ama bu sizi ürkütmesin ve yıldırmasın… Onun sofistikesine bizim saf ve sabit duruşumuz yegane cevap olacak… Kıyam halinde huzurda durduğumuz gibi. Allah olmasa kimse rükua eğdiremez bu başları, secdeye Allah için kapanan kulları… 

    Ekseni kaybetmeyelim aman dostlar… Dönüp dolaşacağımız yer eksen etrafında olmalı. Ekseni kaybetti mi yitiririz her şeyimizi alimallah… Eksen Kabe’dir. Kabe’dir ümmeti bir eksen etrafından cem eden… Her nerede olursa mümin, o eksene beş kere döner, aidiyetini ve mensubiyetini yeniler… 

    Buyur Ya Rabbi! Senden başka kimin buyruğuna buyur diyebiliriz ki? Kim bize yardım eder senden başka? Biz nefsimize zulmettik Sen bizi bağışladın… Biz elimizi açtık Sen rahmetini indirdin. Biz dua ettik Sen icabet ettin… Kafirlerin, zalimlerin, münafıkların ve fasıkların karşısında bizi yardımsız bırakma Ya Rabbi! Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz! 

    13.08.2018
  • Din sömürücüleri, cehalet sömürücüleri, milliyet sömürücüleri, vatan sömürücülerinin safında birleştiler. Ve memleketin bağımsızlığına kastettiler. Sömürücülük bir bütündür.
  • Merhabalar 1K Okurları;

    {Ç News} 23 Nisan Özel Yayını ile sizlerleyiz....!!!

    23 NİSAN
    ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ
    KUTLU OLSUN....!
    Ama nasıl kutlu olsun?
    Bir bakalım 23 Nisan nedir, ne değildir...?

    23 Nisan 1920...
    Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış tarihidir. Yani 23 Nisan aynı zamanda 19 Mayıs 1919'dur aslında.. Nasıl? Milli direnişin emperyalizme karşı bütün olmuş ilk resmi adımıdır. Ankara'da yeni bir dönemin başladığı dönemdir. Devletin adı ilk defa resmi olarak Türkiye diye zikredilmiştir. Artık kurulan bu ilk meclis yönetimi tamamen ele alıyor, düşmana esir edilmiş bir milleti yeniden uyandırmaya başlıyordu. İstanbul yenik düşmüş ve emperyalist güçlerin himayesine girmişti. Millet Meclisi öncelikle halkın meclisiydi. 23 Nisan 1920'de bir meclis doğdu, bu meclis Anadolu'nun ve Kurtuluşun sesi oldu. Bütün kararlar burada alındı. Bütün çalışmalar bu meclis'te yapıldı. Ordu buradan tertip edildi.

    Mustafa Kemal Atatürk şöyle demiştir;

    "Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir."

    İlk meclis, bu vatanın kalbidir. Bu milletin emperyalizme dur diyeceği ve onu sınırların dışına atacağı güçtür. Kurtuluşun ana merkezidir.

    23 Nisan 1921'de Bursa Milletvekili Muhittin Baha Bey, şöyle diyecekti;

    “Millet 23 Nisan'da ilk sözünü söyledi ve milli davaya atıldı. Yoktan bir ordu çıkardı. Dağılan halkı bir araya topladı. Milletin başına musallat olan halifeyi orada yalnız bıraktı. Yalnız Türklerin, yalnız Anadolu'nun değil, bütün İslam âleminin hayatını, istikbalini kurtaracak bir devletin temellerini 23 Nisan'da attı. 23 Nisan günü bu milletin, özgür ve bağımsız Anadolu'nun sonsuza kadar millî bir bayramıdır.” 

    23 Nisan nasıl Bayram oldu?

    23 Nisan 1921'de Saruhan Milletvekili Refik Şevket Bey ve arkadaşları ile İçel Milletvekili Şevki Bey, 23 Nisan'ın “milli bayram ilan edilmesi” hakkında Meclis'e bir kanun teklifi veriyorlar. Hemen bayram mı ilan ediliyor. Tabi ki de hayır. Sözü bu konuyu Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri kitabında da detaylıca işleyen Sinan Meydan'a bırakıyorum. Bilmediğiniz şeyler vardır o yüzden kesinlikle okuyunuz...!

    https://www.google.com/...am-oldu-1811536/amp/

    Bugünün anlam ve önemi bizzat Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu bayram tüm ulusun EGEMENLİK bayramıdır. Kutlamayanlar ise; Yunanlıların, Ingilizlerin, Fransızların safında olanlardır. Bu kadar basit bir ayrım söz konusudur. Yani çocukların bile anlayacağı bir ayrımdır.

    Bugün dışarıya adımımı attığımda ailelerin tatlı telaş ve heyecanları vardı. Özenle hazırlanmış çocukların ise mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

    Bugün bayram efendim.. Bu bayramın tam anlamıyla ne ifade ettiğini bilirseniz, daha bir anlamlı olacaktır.
    23 Nisan'ın Çocuk Bayramı ilan edilmeden önceki evrelerine bir bakalım;

    23 Nisan 1921'de Resmi Bayram olması kanunen kararlaştırıldı.

    1 Kasım 1922'de Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ilan edildi.

    Atatürk'ün bu günün çocuk bayramı olmasını istemesi nedeni ile 1925 yılında "Çocuk Günü", 1926'da ise "Çocuk Bayramı" olarak kutlanmaya başlamıştır. İlk kapsamlı Çocuk Bayramı kutlamaları 1927 'nin 23 Nisan'ın da Atatürk'ün himayesinde kutlanmaya başlamıştır. 23 Nisan 1929 yılından itibaren "Çocuk Haftası" olarak kutlanmaya başlandı.

    1935'te çıkarılan 2739 sayılı kanunla, “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı.

    Atatürk;" Ben çocuk haftasını, çocuklara hürmet edilmesini temin ve onların zaafından yararlanarak çok defa yapıldığı gibi onlara eziyet ve hayvan gibi muamele edilmesini önlemek için meydana getirdim. Bu tedbirim, milletin geleceğine karşı gösterilen bir saygı olarak görülmelidir." demiştir.

    İşte bu yüzden 23 Nisan'ların anlamı büyüktür...! Bir devletin kurulduğu gündür..! Direnişin günüdür..! 23 Nisanlar; 19 Mayıs'tır, 30 Ağustos'tur, 29 Ekim'dir..!

    Her Milli Bayramımızın altında ayrı bir gerçek vardır. Bu gerçekleri bilmek ve en yüksek Milli ruh ile bu bayramları kutlamak gerekir. Bu değildir ki, sadece bayram günlerin de hatırlayım. Hayır, her gün bu Milli bilinç ile yaşamalıyız. Bize bırakılan bu Vatan'ın nasıl ve hangi şartlar altında bize kaldığını ve bugün rahatça nasıl yaşamamızı sağladığını öğrenmeliyiz..

    "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."

    ~ Mustafa Kemal Atatürk

    23 NİSAN
    ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ
    KUTLU OLSUN...!

    Başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Milli Mücadele kahramanlarımızı, bu uğurda canlarını feda etmiş şehitlerimizi ve gazilerimizi şükran ve minnetle anıyoruz...!

    O'nu mu? Onu her gün ARIYORUZ..!

    Saygılarımla...

    {Ç News}