• (FRAGMAN)
    “Arapların Gözünde Haçlı Seferleri”

    Kitapla ilgili değerli paylaşım ve incelemeler yapılmış. Kutsal ittifaklar,Haç-Hilal savaşları,iktidar ve toprak paylaşımındaki kardeş ve akraba cinayetleri, mezhep savaşları...vs.
    Yaratana yakarış için “elleri semaya açık vaziyette olanlarla iki avucu birbirine yapışık minnet duyanların” kanlı elleri...
    Bölgenin halen yangın yeri olmasında iki ana nedeni var. İlk olarak kutsal inançlar, ikincisi enerji kaynağı. Frenk milleti Filistin,Kudüs ve Mısır coğrafyasında bir medeniyet kurmaya çalıştı ve başarsalar ilk hedefleri daha doğu, Musul ve Bagdat'tı. Bundan 1000 yıl önce neft maddesi (petrolün bir yan ürünü) Musul bölgesinde keşfedilmiş !...

    Aslında olaylar insanoğlunun ihtiyacından ötesine kavuşmak için duyduğu hırsın nelere mal olabilecegine ilişkin tarihi süreçten bir kesit sunuyor okuyuculara...

    Acizane söyleyeceklerim...

    - İnsanlığa (başta müslümanlara) zulümden başka bir şey vermemiş batı uygarlığını bir tarafa bırakırsak hayatınız boyunca öğrendiğiniz,bildiğiniz “müslüman yönetimi/müslüman devletler” (tabi tarihe adını altın harflerle yazdırmış bir elin parmaklarını geçmeyecek komutan, sultan ve padişahları hariç tutarak) algınızın değiştini/pekiştiğini göreceksiniz...(Özellikle aile içi devletçikler, kan davaları, toprak paylaşımları, diğer taraftan en büyük etken mezhepsel ayrılıklar içindeki Türk veya Arap kökenli sünni/şii emirlik/devletlerin,Selçuklu Hanedanlığı'nın neden daha kısa ömürlü, bundan ders çıkaran Osmanlı İmparatorluğu'nun neden daha uzun ömürlü olduğu netleşecek zihninizde.Selçuklu hanedanlık içi çekişmeler ve de hilafetin korunması için Fatimi ve Büveyhoğulları ile girdiği yarıştan başını kaldırıp Batı’ya bir türlü yönel(e)memiş, Osmanlı ise Viyana kapılarına dayanmıştır)

    -Makyevelli’nin “başarı için her yol mübahtır” anlayışına sağlam örnekler oluşturacak grift ilişki ve ittifaklara, (Emir Çavlı-Baudouin’e karşı Rıdvan-Tancrede İttifakları ve Tell Beşir Savaşı) olabileceğine şahit olacaksınız….Birbirinin kuyusunu kazan Müslümanlara,Türk-Arap, Sünni-Şii hasetliğine bol bol şahit olacaksınız...Dostu (metres hayatı) ile ilişkisini kaybetmemek uğruna oğlunu katledenlere (Sultan Zümrüd ile oğlu Şam emiri İsmail)…

    - Öteki cephede daha birlik görünen (yazar müslümanların içinde bulunduğu acziyet,kardeş katli, mezhepsel ayrımlarını yoğun işlemiş ama bir başka kaynakta batı devletlerinin içinde bulunduğu durum bizden aşağı değildir) Vatikan’ın kutsal çağrısı üzerine çoluk-çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek grupların din gibi bir kavram üzerinden nasıl yönlendirilip “sefere” çıkarıldığını, adeta öncü birlik olarak belki de bir kalkan olarak süvarilerin, çelik zırh içerisinde muhafazalı elit birliklerin yanında yalın halleri ile “cennete koşarcasına” (heaven) lojistik destek/manevi güç/dua ile Müslümanlara karşı Selçuklu Anadolu’sunda (İznik-Eskişehir-Ankara-Antakya-Hatay-Urfa-Tokat/Niksar) ve Müslüman Şii/Fatimi Devlet etkisi altındaki (Suriye-Filistin-Kudüs-Mısır-Musul hatta Sünni Abbasilerin merkezi Bağdat) birliklere karşı yollara çıktığına tanık olacağız. İnsan denilen varlığın kutsal vaatlerde bulunan din/ahlak kavramını algılayışı ve harekete geçerek nasıl toplanabildiğine ve cansiparane/canını hiç sayarcasına varlığını ortaya koyabildiğine şaşacaksınız...

    - Din adına sunulanlara kanmış kitle ( maceraperestlik/risk alma güdüsü ile hareket eden serkeş bireyler) ve milletler (ki bunlara millet demek içimden gelmiyor çünkü aralarında o kadar entrika ve çıkar çatışması var ki bir gün önce kardeş olanlar bir gün sonra kan davalık olabiliyor) bir amaç uğruna harekete geçebiliyor...Vatikan merkezli politikalar sonucu Haçlılar adıyla tarihe nam (katliam) salmış batı milletleri (Frenk) birleştiriliyor ve müslüman coğrafyada adeta bir “kurtuluş savaşı” veriyor (en iyi savunma hücumdur). Diğer tarafta Selçuklu Hanedanlığı merkezli sünni beylik, emirlikler ( ki bunlar aslında fikir ve eylem birliği olmayan, dağınık vaziyette aile devletçikleri, kardeş, akraba katline uğramışların güttükleri kan davalarından ortaya çıkabilen/arta kalabilen dinanizm/etkinlikte yönetimler) ve bunlardan pek bir farkları olmayan şii Fatımilerin’in kaybedilen Kudüs ( müslümanın onur ve şerefi) başta olmak üzere Anadolu-Suriye-Filistin-Kudüs-Mısır için geç kalmış hamlelerine/umursamamalarına şahit olacaksınız...ta ki Zengi’nin oğlu Nureddin ve onun askeri Şikruh ve yeğeni Selahaddin’e kadar.

    - Coğrafyada yaşadığımız güncel olaylar karşısında sıkça kullandığı “devletlerarası ilişkilerde/antlaşmalarda ortak menfaat yoktur, asıl olan her devletin/bireyin kendi çıkarıdır” (kitapta devlet olarak karşımıza küçük kabile /aşiret yönetimlerinden tutun, şehir/bölge emirliklerine, Halifeliğin koruyucusu Selçuklu Hanedanlığı’ndan tutun Vatikan güdümlü kutsal ittifak adına toplaşan Frenkler/Haçlılar’a kadar çeşitli boyutlarda çıkıyor) lafının kitapta "bu kadar da olmaz" dedirtecek kadar sıklıkta kullanıldığı/değişebildiği gözler önüne seriliyor...

    -Hassan Sabbah ile Şii-Sünni ayrılığının (asırların siyonist yahudi tezgahı) neticelerinden Selçuklu hasetliğine, katliamlara, tarihin en kanlı, teşkilatlanmış Haşşaşi örgütüne şahit olacaksınız...(yazarın Semerkand kitabı bir doz tavsiye edilir)

    -Ve tabi ki Kudüs’ün fethi... Frenklerin yaklaşık 100 yıl önce halkını katlederek kutsal şehri işgal etmiş... Mütevazi kişiliği ile dikkat çeken, ahlaklı, ruhunu sufilik bürümüş, halka karşı merhamet duyguları olan (kitap boyunca savaş meydanlarının stresini alkol ile gideren çoğunluğu Türk, Arap ve Kürt emirler, beyler,sultanlardan başımızı kaldıramıyoruz), asker ve devlet adamlığı yönünden tarihe damga vuracak bir komutandan çok bir emir eri çekingenliğinde hali ile dikkat çeken, hatta amcası Şikruh’un çıktığı Mısır seferlerine katılmaktan imtina eden ama sonrasında ortaya Kudüs’ün fethine varan bir komutan çıkıyor... Evet Selahaddin Eyyubi’den bir başkası için değil bu sözler. Daha sonra hayat onu daha katı (olgun) bir hale getiriyor sanki...Duygusal, merhametli karakterine disiplinli bir komutan, siyaseti bilen bir devlet adamı ekleniyor süreç içerisinde... Yukarıda saydığım özelliklerinden olsa gerek Kudüs’ü kan dökmeden alıyor (birkaç münferit menfi eylem dışında)

    -Kitabı sonlandırırken bugünlerde de şahit olduğumuz kutsal değer ve hedeflerin ( Vatikan politikaları,Siyonizm, Evanjelizm,Budizm...vs.) İslam coğrafyasına yaşattıklarının beslendiği kaynağın/güdünün Habil ve Kabil’in mücadelesi (nefs) olduğu gerçeğinden öteye gitmediğini bir kez daha kanıtlıyor...

    - Bu kitapla birlikte daha önce okuduğum Selçuklu'ya dair kitaplardan devşirdiğim bilgileri gözümün önüne getirdiğimde Bağdat merkezli Abbasi Halifeliğinin hamisi konumundaki ( ki Selçuklu hanedan üyelerinin Halife’nin ailesinden evlilik yapmaları bunu güçlendiriyor) Selçuklu Hanedanlığı’nın şii Fatimi Devleti ile olan mücadelesi yüzünden (ve de kendi içinde toprak paylaşımı,beylikler,savaşlar, hanedanlık içi entrikalar, iç meseleler) Frenk İstilası’na karşı ne kadar aciz kalındığını (veya mezhepsel ayrılık yüzünden Selçuklu ve Fatimi gibi iki büyük müslüman devletin/mezhebi anlayışın birbirlerinin bölgelerindeki insanların kırılmasına göz yummaları) teyit ediyor. Günümüz müslüman dünyasını o kadar iyi yansıtıyor ki buna Suudi Vahabiliği de (son eylemleri Kaşıkçı oldu) eklenmiş durumda...

    -Sosyal-ekonomik-teknolojik gelişmişlik ne kadar refah, konforlu bir hayat sunsa da modern dünyanın (insan hakları/demokrasi/global dünya) kandırmacadan başka bir şey olmadığını, kendini uygarlık seviyesinin zirvesinde gören günümüz medeni (!) devletlerinin 1000 yıl önce yaşayan daha ilkel toplum/milletlerden düşünce/idea/eylem olarak bir farklarının olmadığını ispata yarayan karşılaştırmalar yapma imkanı bulacağız...

    -Yazarla ilgili birkaç şey söylemem gerekirse...Yazarın geldiği köken olsa gerek Arap hayranlığını kitap boyunca hissetmemek imkansız ki kitabın ismine bakıp "Arapların gözündendir" diyip çok görmüyorum :) Türk Sultanlığı ve Emirleri’nin Kudüs başta olmak üzere o tarihte Suriye ve Irak’da cereyan eden müslüman katline varan olaylar karşısında çağresiz, yetersiz kaldıklarına dair birçok vakanüs (tarih yazıcıları) alıntısı yapmış. İslam ve Halifeliğin koruyuculuğunu, hamiliğini üstlenmiş Selçuklu’yu toprak işgal eden, sömürgeci bir devlet gibi gösteren şu cümleler örnek teşkil etmesi için yeterli sanırım…
    “Araplar uzun süredir üzerlerinde egemenlik kurmuş yabancı askerlere, Türklere karşı bal gibi başkaldırmaktadır….” (sayfa.112)
    Urfa'nın Türk olan Musul valisi İmameddin Zengi tarafından geri alınmasına rağmen yazarın şu sözleri de ilginç: “Urfa’nın geri alınması da Arapların istilacılara cevabının taçlanması ve zafere doğru uzun yürüyüşün başlangıcı olarak tarihteki yerini almıştır…” (sayfa.129)

    "Araplar Haçı Seferleri'nden önce de bazı hastalıklardan mustaripti...,yöneticilerin hemen hepsi yabancıydı.İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Araptı?" (sayfa 239-sonsöz ilk sayfa)
  • İngiltere sömürü devleti,
    Almanya endüstri devleti,
    Çin ticaret devleti,
    Abd ticaret devleti,
    Suudi Arabistan kabile devleti,
    İran mezhep devleti,
    Vatikan katolik devleti,
    Katar petrol devleti,
    Türkiye ?

    Osmanlı bile gaza devletiydi.
    Türkiye'yi amaçsız bıraktılar.
    Her amaçsız gibi mayışan ve istirahat eden bir ülke...
  • Elimde öyle bir eser var ki (iyi denk geldi) nasıl anlatacağımı şaşırıyorum. Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı olduğu dönemde Osmanlı Sarayında Hayat adı altında amacı sadece Osmanlı İmparatorluğunu kötüleyip de Cumhuriyetçiyim diyenlerden değil de Cumhuriyetçiyim ama Osmanlı da unutulup, inkar edilemez diyen (sözleriyle, yazılarıyla) bir İlber Ortaylı kalemini sanki karşısındaymışçasına okuyorsunuz. Yayınlayan kim mi? O da Osmanlı Devleti üzerinde yazdığı yarı gerçek yarı roman tarzı yazılarıyla tanınan editör Salih Gülen. (Rüyadan Devlete adlı kitabını okumuştum daha evvel) Böyle bol tarihçinin ve tarih seven insanın birlikteliğinden de güzel bir eser beklememek ne kadar mantıklı olurdu onun yorumu da siz değerli tarihçi arkadaşlara kaldı.
    Şöyle ufak bir saray girişimiz mevcut. Burada aslında söz edilen çiniler, nadide eserler, hediyeler gibi unsurların yanında benim en çok ilgimi çeken başka bir kısım oldu. Sarayın arşivi. Neredeyse bütün Avrupa ve Asya ile ilişkili belgelerin burada bulunması da çok yüceltilen ve kitaplarda bahsedilen Vatikan arşivinin gerisinde bir Osmanlı arşivi olamayacağını gözler önüne seriyor. İlber Ortaylı bu konuda şu sözlerle durumu özetliyordu. Aynen yazıyorum. "Bu arşiv incelenmeden, dünya tarihi yazılamaz." (s.14 - paragraf.3)
    Şimdi asıl konuya geliyorum dostlarım. Bu sefer çok uzun ve detaylı bir inceleme yapacağım. Büyük ihtimal Spoiler dediğimiz olaydan da bulunacak ama resimlerle süsleyerek güzel bir anlatım yapmak istiyorum. İnşallah özellikle Tarih konusuna ilgili arkadaşlarında beğenip doğrulayacağı bir eser olur. Şimdi başlayalım.
    İstanbul’un konumu ve öneminden bir bahis açılıyor ki burada yalnızca Doğu Roma yani bilinen adıyla Bizans ve ardından gelen Osmanlı için ne denli önemli olduğu vurgulanıyor ve bizi geçmişe sürükleyecek bir güzel resim de mevcut:
    https://i.hizliresim.com/yqGGZn.png
    https://i.hizliresim.com/pn55pn.png
    https://i.hizliresim.com/oVddMR.png
    Saraydan bahsedip, sarayın banisi yani kurucusu bir padişahtan ve dünyanın ilk en büyük Hümanist insanından bahsetmemek olur mu? Kimilerine göre vahşi, kimilerine göre Arap, kimilerine göre ağza alınmayacak sıfatların yakıştırıldığı isim. Kim mi bu?
    https://i.hizliresim.com/Q2PPmG.png
    Akabinde sarayın bölümlerini görüyoruz. Babı Hümayun ve Birinci Avlu (Alay Meydanı), Babüs Selam ve İkinci Avlu (Divan Meydanı), Kubbealtı (Divanhane), Sarayın Mutfağı, Has Ahur, Mehterhanei Hümayun, Baltacılar, Adalet Kulesi, Eski Hazine Dairesi, Babüs Saade, Enderun Avlusu (Üçüncü Avlu), Kütüphane, Hazine Köşkü, Has Oda, Köşkler Bahçesi (Dördüncü Avlu), Harem, Hünkar Dairesi ve Çifte Kasırlar.
    Babı Hümayun ve Birinci Avlu (Alay Meydanı) için şöyle bir örnek verelim. Bu örnekleri çokça yapacağım. https://i.hizliresim.com/7DBQ8W.png
    Babüs Selam ve İkinci Avlu için: https://i.hizliresim.com/b6v9j8.png
    Kubbealtı Divanhane: https://i.hizliresim.com/oVdyAm.png
    Has Ahur: https://i.hizliresim.com/VDQBXv.png
    Mehterhanei Hümayun: https://i.hizliresim.com/pn528r.png
    Adalet Kulesi: https://i.hizliresim.com/moXRL4.png
    Babüs Saade: https://i.hizliresim.com/r10yEP.png & https://i.hizliresim.com/Q2Pyvg.png
    Enderun: https://i.hizliresim.com/nlbyQa.png & https://i.hizliresim.com/LDvGlz.png
    Kütüphane: https://i.hizliresim.com/WDXoXE.png
    Hazine Köşkü: https://i.hizliresim.com/2aOPP0.png & https://i.hizliresim.com/7DBQ1m.png
    Has Oda: https://i.hizliresim.com/7DBQrY.png
    Köşkler Bahçesi: https://i.hizliresim.com/PD7aoQ.png & https://i.hizliresim.com/vPaNZz.png
    Harem: https://i.hizliresim.com/GDZ48Z.png
    Hünkar Dairesi: https://i.hizliresim.com/vPaAyA.png
    Çifte Kasırlar: https://i.hizliresim.com/qvAQkQ.png
    Mesela Has Oda çok dikkatimi çekti çünkü saraya bizler de ziyarete gidince Hırka-i Şerif yani daha genelde Mukaddes Emanetler ziyaretlerimizi gerçekleştirip dualar ettiğimiz için, bir de biraz daha kendi kültürümüz olmasından dolayı içli dışlı diyebileceğimiz içten samimiyetimizden dolayı olan bilgimizden ötürü birtakım şeyler daha çok dikkatimi çekti arada paylaşıyorum.
    Köşkler Bahçesi konusunda da Sünnet Odası dikkatimi çekti ama aklınıza gelen anlamında olmadığını söyleyebilirim. Adının geldiği yer; padişahların burada namazın sünnetini eda ettikten sonra cemaate katılması nedeniyledir. Ayrıca abdestlerini de aldıkları yerdir.
    Bir de eklemem gerektiğini düşündüğüm 4. Murad var. İlber Hoca’nın da hiçbir konuda olmadığı gibi bu konuda da sevgi yönünden bizden geri kalmadığını hatta fazlasıyla 4. Murad hayranı olduğunu belirtmek gerek. 28 yaşında bu dünyadan ayrılmasaydı devleti yıkılış ve gerileme döneminde iyi idare eden 2 padişahtan biri olmaktan çok yeniden dirilten 3 padişahtan biri olarak anılacaktı. Ruhu şad olsun.
    Tüm konulara elinden geldiğince değinen İlber Hoca’nın, Harem konusunda da sert ve etkili ifadeleri vardı. Haremin günümüz tabiriyle ‘Sex’ yuvası olmadığı, aksine yasak ve mahrem yer anlamına geldiğini çok net anlatıyordu. Ben de bir Osmanlı kadınını paylaştım resim olarak ki bakıldığında üzerinden akan zerafete diyecek söz yok. Zaten kapısında “Hayırlı kapılar açan Allah’ım bize de hayırlı kapılar aç” yazan yere Kerhane sıfatının yakıştırılmasını ben kafatasında beyin taşıyan bir bireye yakıştırmıyorum. Gerçekler değişmez ama herkesin de ne düşündüğü tabii ki kendine.
    Böylelikle güzel bir tarih eserini daha bitirdik. Güzel bir anlatımla sohbet havasında anlaştık gene hocamla. Ellerine sağlık diyelim. Cümleten keyifli okumalar dilerim..
  • "1980 öncesinde Ankara'da Marksistlerin kontrolündeki Siyasal Bilgiler Fakültesinin önünden geçerken "Kahrolsun faşistler" biraz ilerideki Ülkücü kalesi Niğde Öğrenci yurdu'nun önünden geçerken ise "Kahrolsun komünistler" diye bağıran omurgasız sözde Islamcıların ise bugün işleri vatikan projesi olan dinler arası diyalog'a hizmet etmektedir. "Türk Devleti küfür devletidir" diyen bir zihniyetin temsilcilerinin İslam'a yönelik bir saldırıyı değil durdurması, durdurmayı düşünmesi bile mümkün değildir."
  • " Papalar her dönemde kendilerinden söz ettirmeyi başarmışlardır. Mussolini'nin 1929 yılındaki destekleriyle İtalya ile Kilise arasında imzalanan Laterano Antlaşması, Vatikan Devleti'nin kurulmasını sağladı.
    Katolik mezhebinin merkezi durumundaki 0.44 km karelik alanda kurulan bu devlet, yüz ölçümü olarak dünyanın en küçük devleti olmasına rağmen dini ve siyasi etkisi bakımından olağanüstü güçlere sahiptir. "
    Mehmet Işık
    Sayfa 109 - Yediveren Yayınları
  • Herkese selamlar öncelikle. Aradan aylar geçtikten sonra selam vererek başlamayı aklıma getirdim, eh zamanla bazı şeyler, bende öğreniyorum. Biraz da Spoiler verebiliriz ama kusurumuza bakmayın, sonucu etkileyecek şeyler yazmamaya çalışacağım. Tabi şunu belirtmekte fayda var: Biyoloji seviyorsanız mutlaka okuyun, yazar o konuya bayağı dalıyor, şaşıracaksınız bence.
    Kitabımız; Define, Geri Dönüş, Keşif, Baştan Çıkarma ve Çarmıh bölümlerinden oluşmak üzere 5 kısma ayrılmış.
    Define bölümünde tahmin edeceğiniz gibi bir hazinemiz var ki arka kapakta bile bunun ne olduğu yazıyor. Bunun çalınması anlatılırken Osmanlı dönemine değinilmiş ve Babil konu edinilmiş. Dikkatimi çeken ayrıntı ise Alman Mauser M87 silahı dönemin modern silahı ve bir Arapta gözüküyor. Aslında 2 tane dikkatimi çeken nokta var. İlki arapların ihanetini yazarımız bile anlamış ve bir diğeri de o silah Alman Mauser değil Turkish Mauser M87 silahı olup ismi bu şekilde kaydedilmiştir. Alman yapımı olsa bile. Dönemin halen süper gücü Osmanlı Devleti olup inanamayanlar para birimlerini ve değerlerini araştırıp ona bile bakarak anlayabilirler.
    Geri Dönüş bölümüne geldiğimizde burada acayip olaylar var. İşin içinde her zaman olduğu gibi Vatikan teması olmazsa olmaz, Batılı yazarlar için Vatikan demek dünya olmadan kurulu bir düzen demek. Ademle Havva bile Vatikan’da vardır da dünyaya duyurulmamıştır falan filan işte her zaman ki boş şeyleri artık göz aşinası olduk ya dikkatimizi bile çekmiyor. Ne yapsak da işin içine Vatikan girse diye canların çıkıyor. Bu bölümde daha çok dikkatinizi çekecek olan Chris. Adamın hem geçmişi hem de okurken yaptıkları oldukça ilginizi çekecek cinsten. Arka kapakta da yazıldığı üzere Forster diye bir adamımız var, Chris’i kiralıyor ve her nasıl oluyorsa arada kurulan gönül birliği (ya da diğer adıyla birkaç milyon dolar mı desek bilemedim) ile Chris, Forster’in kendilerine yapılan saldırıda ölmesi sonrası bu işe yoğunlaşıyor. Lakin bu bölümde de yazar adına ben olumlu şeyler düşündüm. Mesela bir ara dalmış gidiyordum ve bir de baktım ki Papa Benedikt sahneye girmiş ve adamın gördüğü rüyayı okuyorum. Sanırım ilk defa bir kitaba olaylardan ziyade rüyalar bile işlenmişti. Bu da değişik ve yazarın farklı noktalarından bir tanesi olarak notlarım arasına girdi haliyle.
    Keşif bölümü benim için en tatlı bölümlerden birisidir. Kutudaki kemikler falan inceleniyor ve siz de dahil herkes bir anda hemen şuna bağlıyor: “Yahu bu sefer de mi Hz. İsa ile ilgili bir şey bulacaklar. Ne kadar uğraştınız adamla be” diye aynen bu kafaya bağlanıyoruz. Mesela burada bir Akvaryum sahnesi var ki ilginizi çekecek. Acayip bir mevzu döndü orada ve en önemlisi de ne biliyor musunuz ? Gözümde canlandırdım. Sanırım bu yeterli olacaktır. Biyoloji ile alakası ne Sadık Kardeşim diyenleri duyar gibiyim. İşte bomba burada. Deney Fareleri vardır bilirsiniz ve bunları araştıran insanlar ölecekken bir anda gözlemliyorlar. Neyi mi? 6 fare düşünün. Bir Deney. 3 fare Genç, 3 fare Yaşlı. Eh çıkışı bulabilirsiniz değil mi ? Bu kısım oldukça bağlamıştı beni kendisine. Dediğim gibi kitabın ortası her zaman en tatlı yeridir. Geçmişin birleşimi ve geleceğin habercisi. Güzel kurgulanan kitaplarda bu böyledir en azından.
    Baştan Çıkarma bölümü ise bir Tablet okuma bölümü var. Bu bölümde 1 tabletin eksik olduğu ve kemiklerin kime ait olduğu merak konusu. Bizler de bekliyorduk tabi. 
    Son bölüm Çarmıh ise final olması ve olayın gidişiyle en merak ettiğim kısımdı.
  • Sabah beri uğraşıyorum ve aklıma takılan bazı bölümler vardı. Mesela Sabahattin Eyüboğlu mu yoksa Korkut Ata mı dedim ve Korkut Ata’yı seçtim. Seçimimden de pişman değilim. Öncelikle bunu söylemek istedim.
    Şaka bir yana kitaba değinecek olursam anlatılanlar çok güzel anlatılmış. Yani yazarı yargılamayacağım tabi çünkü kendi halkına yapılanlar veya o halka yapılanların algısı ve anlatılanların abartılması her millette olduğu gibi normaldir. Buna laf etmeyeceğim. Ancak kitapta yanlış olan yerler de mevcut. Mesela Sezar ve İskender resmen yazarın algısına ‘Tanrı’ figürü olarak gelirken; Fatih Sultan Mehmet’in, Papa II. Pius’a mektup yollaması ve Türklerin de onlardan olduğu veya Troya soyundan geldiğinden bahsetmesi gibi saçmalıklar mevcuttu. Mektubun aslını az çok tarih okuyanlar bileceği gibi bilmeyenler için de Vatikan arşivinin kendi açıkladıklarından Mehmet’e Hristiyan Ol Dünyayı Yönet çağrısı yapıldığını sağır sultan duydu artık. Tabi en başta dediğim gibi kendi halkını destekleyecek ve abartacaktı ama bu biraz fazla olmuş napalım kusura bakmasın.
    Tabi o dönemde Dünya Devleti denilince akla Osmanlı geldiği için yazarın Osmanlıyı karalaması ama bir yandan da onun övünçlerini örnek göstermesi de dikkat çekici. Mesela Türk Ordu Disiplini bunlardan birisi. Tabi gene aynı döneme doğru Yavuz’dan bahsederken En Acımasız Cihangir deyip Sezar ve İskender hayranlığı da tezatlık oluşturuyor ama biri kendi milleti biri de kendilerine düşman olan millet desek yeridir. Bunu da çarpıtmasını doğal buldum ama şu Ronaldinho Fener’de, Galatasaray’da, Beşiktaş’ta, Trabzon’da haberlerine dönmüş olay. 
    Tabi bazı komik gelen noktalarda var. Mesela Türk Milleti olarak bizlerde -büyüklerimiz özellikle- doktorlara gitmenin saçmalık olduğunu, doktorların bir şey bilmediğini ve daha bir sürü şey söylemeyi alışkanlık etmişlerdir. Sonra ishal olan çocuğuna su vermeyip onu öldüren mi dersiniz, boğazına takılan cismi hortum sokarak açmaya çalışan mı dersiniz ne ararsanız çıkar memlekette haberlere. İşte yazarımız da bu konuda Sağlık Üzerine kısmında doktorlardan –daha doğrusu hekimlerden- oldukça yakınmış ama onun dönemini düşündükçe hak vermemek mümkün değilken 21. Yüzyılda bunu görmezden gelmek de saçmalık olur doğrusu.
    Tabi bir de Satranç kısmına değinen yazarımız oyunun ne kadar gereksiz ve saçma olduğundan bahsediyor ama oynamadığım bir oyun olduğu halde burada önemini anlatacak değilim.
    Son olarak da kitabımızda Vecizeler kısmı var ki açıkçası yayınevi bunu yapmasa daha iyi olurmuş dedim. Yazarın kitap içinde anlattıklarından belli sözler seçilmiş ve bu sefer de akıllara: “O kadar okuduk da hepsi bu muymuş?” soruları geliyor. Bunun dışında da gayet güzel olduğunu düşünüyorum.
    Bunu da eklemeden rahat edemeyeceğim. Başta neden o iki insandan bahsettim kısaca açıklamak istedim. Bir kitap okuyacaksanız ve çeviriyi Sabahattin Eyüboğlu yapıyorsa o kitabı aslı gibi okursunuz. İş Bankası ve Yapı Kredi yayınlarında kendisini görebilirsiniz. Korkut Ata ise Deli Dumrul ve Dede Korkut üzerine çalışma yapan birisi olup onun yazıları daha çok kitabın birebir çevirisi değil de okuyucu milletin konuşma diline göredir. Yani mesela Tanrı yerine Allah yazar kendisi. İspanyolca ‘Dios’ çevirisinde olduğu gibi. Sabahattin Abimiz de farklı değildir aslında ama demek istediğim aradaki fark anlaşılmış diye umut ediyor, iyi akşamlar diliyorum efendim..