• ya hüseyin.!!!

    Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi Hamza'yım ben.

    Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım. Sakine'nin ruhuyum.

    Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.

    Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum, zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'

    Zulme direnen kahramanlar nerede?

    Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar. Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın, onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.' Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı, ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı, babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor, yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.

    'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep, çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu, 'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?' Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın' demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.

    Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi, senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi, değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi, 'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı. Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al, gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara, 'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti. Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz. En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes, 'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.

    Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?

    Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını. Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra, kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş' diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler. Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı. Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu. Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın. Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına. Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'

    Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!

    Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü. Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in. Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub, hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu. Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor, geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü. Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı, kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim, sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi gördüler.

    Ali onlara da göründü. Kanat çırpan melekler göründü, Cebrail göründü. Ben Hüseyin'in kandan ve nurdan görünmeyen bedeniyim, yapayalnızım. Ondan başka ilah yoktur, çölden göklere yükseliyor sesim. Peygamber'in sakalına kan bulaştı, Hüseyin'in kanıyla yıkandı. Zalimleri kan tuttu, çöl kan denizine döndü. Hüseyin'in ağıdıyla yeri göğü doldurdu Fatma. Sakine çadırlarda kan ağladı, Zeynep bulutlara karıştı. Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin'in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez.

    Nasıl kıydın Fatma'nın masumuna, Ali'nin canına, Muhammed'in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel'un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela'yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O'na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin'in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgarı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah'ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin!"
  • Allah : Mahlukuna Suret Ve Rızık Veren,Ona Kader Çizen Ve Nasip Kısmet Belirleyen...

    Kul : Halikine (yaratıcısına) İbadet Eden,Emir Yasaklarına Uyan,Yazdığı Kader Ve Kısmete Boyun Eğen....

    Öyle Bir Peygamber Yaratmış ki Allah,Ne Geçmişte Nede Gelecekte Onun Bir Benzeri Daha Gelmeyecektir.

    Onu Öyle Bir Surette Yaratmıştır Ki,İnsan Ve Cin Şöyle Dursun,Salınıp Gül Bahçesinde Yürüdüğün'de,Güller Hicap Duyar Boyunlarını Bükerler.

    Ve O Güller Bakışlarını Ondan Utanarak Kaçırırlar,"Nazarımız Deymesin Yusuf-i Güzellik Tenine" Derler Adeta.

    O Bahçede ki Güller,Kokusunu En Derinden Teneffüs Ederek İçlerine Çektiklerin'de
    "Allah'ım Sana Şükürler Olsun" Diyerek Verirler Nefeslerini...

    Ayağını Bastığı Toprak İftihar Eder "Yusuf'un Ayağı Bana Deydi" Diye...

    Güneş Ve Ay Onu Biraz Daha İzlemek İçin İtişiryor Adeta...
    Ne Güneş Batmak İstiyor,Nede Ay Geceyi Bitirmek.

    Sultan-ı Ebed,Alemlere Rahmet Adı Gökte Ahmet Yer Yüzünde Muhammed Olan Efendimiz Aleyhisselam Bile Asırlar Sonra Onun Güzelliğinden Bahsetmiş Ve ''Siz mi güzeldiniz, Yusuf Aleyhisselam mı güzeldi'' diye sorduklarında Peygamber Efendimiz, ''Kardeşim Yusuf, benden güzel'';
    "Ben ondan melihim sevimliyim'' Demiştir.

    Adının Söylenmesindeki Tınısı Bile Yetiyor Onun Güzelliğini Anlamaya...
    Asırlara Ve Çağlara Yayılan Benzetmeler Onunla Oluyor..."Yusuf-i Güzellik Vermiş Allah" Diye.

    Böyle Bir Güzelliği Gören Gözler,Ondan Mahrum Kalınca Görmeyi Bırakıyor...

    Gözler : " O Yoksa, Görmenin'de Bir Manası Yok" Der Gibi Kör Oluyor...

    Tıpkı Babası Yakup Aleshhisselamın Kör Olması Gibi...

    Öyle Bir Peygamber Yaratmış Ki Allah,Peygamber Olan Babasını Bile Oğluna Aşık Ediyor Ve Onu Göremeyince Gözleri Hayata Küsüp Kör Oluyor...

    O Güzelliğe Hasret Babası,Rubailer Söyleyerek Yüreğini Ferahlatmaya Çalışıyor.

    " Gözümün Nuru Yusufum

    Sen Gidince Kesildi Nefesim Soluğum
    Eridim Günden Güne,Yandım Kavruldum

    Dalından Kopan Kuru Yaprak Gibi
    Ordan Oraya Savruldukça Savruldum

    Her An Her Saniye Seni Rabbime Sordum
    İmtihanındır Dedi,Büktüm Boynumu Sustum

    Ey Benim Ciğer Parem Can Tanem
    Ne Olur Gel Baba Ocağına

    Gel'de Bitsin Artık Bu Özlem Bu Hasret Yusufum
    Bak Gözlerimde Kalmadı Yaş,Ağlamaktan Kör Oldum "


    Böyle Bir Aşktı Babasının Yusufa Duyduğu...Onun İçin Gece Hava Kararmış Yahut Güneş Etrafı Aydınlatmış Bir Anlamı Yoktu...
    Dünyasını Aydınlatan Tek Işığı Yoktu Artık...

    Kim Bilir Nerede Ne Yapıyor,Karnı Açmı Yoksa Tokmu?...Kurtlarmı Yedi,Yoksa Eşkiyalarmı Kaçırdı? Belki de Köle Olarak Satıldı.

    Ona Ne Olduğunu Ancak Kendisi Bilirdi...Yusuf;Yaşayacaklarını Kendisi Dahi Bilmiyordu...

    Murad-ı İlahi Ona Öyle Bir Kader Yazmış Ki,Emsali Olmayan Güzelliği Onun İmtihanı Olacak Ve imtihanı Bile Kendisi Gibi Güzel Olacak...

    Kardeşlerinin,Onu Kuyuya Atmasına Üzülse'de Yüzü Gibi Güzel Olan Kalbi
    Onları Af Edip,İlk İmtihanı Vermesine Vesile Oluyor....


    Yusuf : " Onlar Benim Kardeşlerim,Beni Mutlaka Buradan Çıkarırlar" Niyeti İle Kalbini Bozmayarak Sabırla Beklese'de,İlahi Yazgı Onu Bir Kervana Köle Olarak Satılmak İçin Çoktan Yazılmıştır...


    Onu Karanlık Kuyudan Çıkartan Kervan Sahibi ;O Karanlık Kuyudan
    Nur-u Efşan (nur Saçan) Çıktığını Görünce Nutku Tutulur,Kalbi Yerinden Çıkacak Gibi Olup Öylece Kalakalır...

    O Lă Emsal-i (Misali Olmayanı) Görüp İlk Hayreti Atlattıktan Sonra,Nefs Denen İllet Kervan Sahibinin de Aklını Çeler Ve Böylesi Bir Güzelliğe Kaç Dirheme Satacağını Hesap Dahi Edemez...

    Ama Bir Yandan'da İçi el vermez Böyle Birşey Yapacağı İçin...Her Ne Kadar Dünyalık Kazanç İçin Nefsi İle Kalbi Arasın'da Gidip Gelmeler Yaşasa'da,
    Taktiri İlah-i Kervancıya Tecelli Etmiş Ve Onu Satması Yönünde Çoktan Karar Aldırmıştır Bile...

    Mısıra Gelip Pazar Yerinde Müzayede İçin Kervancı Bağırmaya Başladığında,O Güzellik Abidesini Anlatacak Kelimeleri Bile,İmkanı Olsa En Kıymetli Maden Olan Altına Çevirip Söylemek İstiyordu...

    Kıymetini Ve Pahasını Ancak En Öyle Anlatabilirdi...


    Böylesi Bir Bağırmaya Daha Önce Şahit Olmamış Pazar Halkı,Dikkatlerini Celp Eden Bu Sese Doğru Yürüdükçe Kalplerin'de Anlam Veremedikleri Bir Heyecan Ve İlahi Bir Huzur Oluşur...

    "Evet Satıyorum Bu Nurullah-ı (Allah'ın Nurunu) Alan Yok Mu?"

    Nasıl Olmaz?

    Öylesi Bir Güzelliği Gören Pazar Halkının konuşmaya Dermanı Yoktur ki Biri'de Çıkıp Paha Biçsin Ona...Sanki Cümle Alem Kervancıyı Duymaz Gibi Dikilip Onu,Yusuf'u Seyre Dalmıştır...

    Kalabalık Gittikçe Çoğalır Hatta Öyleki,En Arka dan Fiyat Verenin Neredeyse Sesi Duyulmaz Hale Gelir...

    Mesafe O Kadar Uzak Olsa'da,O Nur-u Efşan (Nur Saçan) Bütün Bir Pazar Yerini Kaplamıştır Bile....

    Sesler,Sesleri Öylesine Bastırır ki Kervancı Verilen Teklifleri Neredeyse Duyamayacak Hale Gelir...

    Tevafukun Vuku Bulması İçin İlah-i Murad Oyalamaktadır Kervancıyı....
    İlah-i Yazgının Gerçekleşmesi İçindir Bu Oyalamak...

    Yusuf'u,O Pazar Yerinde Olmayan Birisine Yazmıştır Aşkı Yaratan Allah...Evet Züleyha'ya...

    Onu Züleyha'ya Götürecek Olan Vesile İçin,Mısırın Maliye Veziri İçin Bekletiyor Cenab-ı Hak...

    Asırlarca Konuşulacak Olan Bir "Aşkın" Nasıl Birşey Olduğunu Gösterecektir Aşkullah...

    Bu Yüzden Kimseler Satın Alamaz Yusuf'u...Ta Ki Kalabalığın Bağrışması O Vesile'nin Dikkatini Çekene Kadar...

    Başını O Kalabalığa Çevirmesiyle,O Nuru Görüp tutulup Kalması Bir Oldu...
    Farkına Varmadan Adımlar Atıp O Emsalsiz Güzelliğe Doğru Yürüdü...

    Yanın da ki Koruma Muhafızları Onun İçin Yolu Açmaya Çalışırken,Onların Bile Gözleri Yusuf'tan Ayrılamıyordu...

    O Güzelliği Satın Almak İsteyen İnsanlardan Biri Olmuştu Artık O Maliye Veziri...

    Kervancı Servet Denecek Fiyatlar İstesede Mühimi Yok...
    Onun Bir Pahası Yok,Alabileceği En Yüksek Fiyatı İstiyor Kervancı...

    O Pazar Halkının İçinde O kadar Yüklü Parayı Verebilecek Tek Kişidir Maliye Veziri...Çoktan Vermiştir Bile...

    Allah'ın Yarattığı Böylesi Bir Güzelliği,Adeta Cümle Aleme Göstermek İçin Hizmetli Olacağı Konağa Doğru Adımlar Artarken Herkesin Ona Dikkat Kesilmesi'de İlah-i Bir Mucize...


    Allah Onu Cümle Mısıra Gösteriyor,Sonra Yazdığı Kadere Uyması İçin Yusuf'u Konağa Gönderiyor...

    Konak da ki Hizmetli Kadınlar,Kapıdan Giren Nura Dikkat Kesiliyor Ve Onlara Seslenen Veziri Duymuyorlar Adeta...

    Ama Bu Durumu Anlayışla Karşılıyor Vezir...Zira Kendisi Bile Ona Her Baktığında Aynı Tutulmayı Yaşıyordu...

    Tekrar Hizmetlilere Seslendikten Sonra,Asıl Görmesi Gereken Biri Geliyor Konağın Uzunca Koridorundan...

    Henüz Onu Görmeden Sağa Sola Bakarak Ona Doğru Yürüyor...
    Züleyha'dır Bu Gelen...Daha Farkına Varmadığı Ve Kendisini Yakıp Kavuracağı'nın Bilincinde Olmadığı Bir Aşk Ateşine Doğru Adımlar Atıyor...

    O Nurdan Aşk Ateşine Yaklaştıkça Sıcaklığını Hissedip Başını Yavaş Yavaş O Aşka doğru Çeviriyor...

    Artık Geriye Dönülmez,Kaçmak İstese Kaçamaz...Bir Kere Yakaladımı O Ateş Seni,Yaktıkça Yakar,Yaktıkça Yakar...


    Züleyha'da Tutulmuştu Bu Ateşe,Ona Baktıkça Yanıyor Yandıkça Eriyordu...

    Çaresi Olmayan Bir Derde Düşmüştü,Ya Bu Dert İle Ömrünü Yaşayıp Kimselere Birşey Demeden İçine Atıp,Ölüp Gidecekti Yada Bu Derdin Esiri Olup Günahını Üstlenecek Ve Cehennemde Yanmaya Razı Olacaktı...

    Razı Oldu'da Nitekim...O Emsalsiz Güzelliği Olan Yusuf İçin Cehennemde Yanmaya Razı Oldu...

    Yusuf Büyüdükçe Nurlandı,Serpildikçe Serpildi,Yağız Bir Delikanlı Oldu...
    Çocukluğu Ayrı Güzeldi Şimdi İse Ayrı Bir Güzelliğe Erişti...


    Ahlakı Ve İffeti de Aynı Münasebetle Güzelleşti...Değil Züleyhalar,Cennet-i Aladan Huriler Gelse,Rıza-i İlahi Olmadan Dönüp'de Bakmaz Bir Hale Geldi...

    O Bu Dirayet Ve Allaha Olan Teslimiyetle İffetini Korurken,Nam-ı İsmi Bütün Mısırlı Kadınların Dilinde Çoktan Dolaşıyordu....

    Ama O Kadınların İçinde En Bahtlı Ve Bahtsız Olanı Züleyha İdi...

    Onu Her Daim Görüyor,Gördükçe Eriyor...Ama Elini O Aşkın Ateşine Uzatamıyordu...
    Kendine Hakim Olmaya Çalışıyor,Her Seferinde O Aşka Biraz Daha Tutuluyordu...

    Geceleri Yatağında İken Aklına Geliyor,Gündüzleri İse Karşısında Duruyor...

    "Buna Kim Nasıl Dayansın?" Diyerek,Yüreğin de Olan Acısını Dindirmek Ve Nefsine Hakim Olmak İçin Kendine Telkin Veriyor Aşkı Anlatan Sözcüklerle...

    "Sen Yüreğimde Yanan Ateş
    İçimi Aydınlatan Güneş

    Ne Sana Bakabiliyorum
    Nede Senden Kaçabiliyorum

    Varlığında Yanıyor Eriyorum
    Elimde Değil Yokluğunda Seni Düşlüyorum

    Dokunsam Haramsın Bana
    Dokunmasam Kapanmıyor Kalbimdeki Yara

    Söyle Beni Bu Hale Getiren Sevgili
    Sen mi Suçlusun Yoksa Ben mi?"


    Ne Kadar Uğraşsa'da Züleyha Bu Halinden Kurtulmak İçin Nafile...
    Çünkü Bir Kere Tutulmuştur Aşka...Atılmıştır O Ateşin İçine...

    Ve Son Demlerine Gelmiştir İçindeki Engelleme Duygusu...

    Geri Dönüşü Olmayan Kararı Almıştır Artık... Tüm Benliğiyle Atılmak İster O Ateşin İçine...

    Ve Atılır'da ; İffet Abidesi Olan Yusuf'u Çağırır Odasına...Ve "Ben İki Türlü Yandım" Der Züleyha ..."Hem Sana Yandım Hemde Cehennemde"

    Yusuf'a Doğru Yürür Niyeti Bir Murad Almak İçin...O Cazibesinden Kaçılması İmkansız Olan Güzellik Abidesi Yusuf Görür Kendisine Yaklaşmakta Olan Zina Ateşini...

    Tüm Gücüyle Kaçmaya Çalışır Tenine Haram Değmesin Diye...Arkadan Gömleğini Tutmuştur Bir Kere Kararlı Ve Gözü Dönmüş Bir Kadın...


    Bu Güzelliğe Dokunmanın Bir Bedeli Varsa Ödemeye Hazırdır Züleyha Ve Onun Gibi Niceleri...

    Son Bir Gayret İle Kurtulup Koşarak Çıkar Odadan Yusuf...Adeta Başka Bir İmtahana Doğru Koşarcasına...

    Asırlar Sonra Adı Medrese-i Yusufi-ye Diye Anılacak Olan Hapishaneye Doğru Var Gücüyle Koşar...

    Ve Bir İftira İle Düşer O Hapishanenin İçine...Ama Bu Durum Onu Mutlu Etmiştir...Zira Hapishane Onu Zinaya Çağıran Evli Bir Kadının Teklifinden Daha Emin Ve Allaha Sığınılacak Olan Güvenli Bir Yerdir...

    Allah Onu Bu Kez Cümle Alemden Sakınmıştır...Kimselere Göstermemiştir...
    Adeta Gözleri Ona Hasret Bırakmış Yürekleri Dağlayarak Gizlemiştir Yusuf'u...

    Züleyha'nın Bu Davranışını Kınayan Alay Kadınları,Evine Davet Eder...
    En Keskin Bıçakları Önleri Koyup,Yusuf'u Çağırtır...

    Kapılar Açıldığında O Nur-u Efşan-ı Ve Harikulade İnsanı Gördükleri Vakit,Tutulup Kalırlar...

    Tıpkı Diğer Herkesin Kaldığı Gibi Kalakalırlar...
    Ve Acısını Dahi Hissetmezler Ellerini Kesen Bıçakların...

    Çünkü Bıçakların Ellerini Keserek Verdiği Acı,Yüreklerinde Bir Anda Yanan Aşk Acısının Yanında Bir Hiçtir...


    Ve Hak Verirler Züleyha'ya...Zira Artık Onlarında Akıllarından Bir An Olsun Çıkmaz Yusuf'un Hayali...

    Aşka Tutulmuşların Hali Böyle Olur...Kendinden Geçerde Ne Yaptığının Farkında Olmazlar...

    Tıpkı Züleyha Gibi....Zira O Bu Aşk Acısı İle Yıllarca Yaşadı...Yusuf'un Ona Meyil Etmeyeceğini Anlayıp Yıllarını Bu Acı İle Geçirdi...

    Allah Aşıkın Haline Acır...Yanan Gönüle Nazar Eder Bakar,Samimiyetini Görmek İster...

    Kul Aşkında Sadık İse,Allah O Aşkı İçin İmkansızları,Mucizeyle Mümkün Kılar....

    Her Ne kadar Züleyha;İlk Başlarda İffetsiz Evli Bir Kadın Olsa'da,Sonraları Aşık-ı Sadık Olmasından Dolayı Allah Onun Günahlarını Örtmüş,Yaşlanmış Bedenini Gençleştirmiş Ve Onu Yusuf'a Yakışır Bir Edep Ve Ahlak Yıllarca Pişirmiş Ve Onunla Nikahlamıştır...


    Allah;Günaha Batmış Bir Kulun Geçmişine Değil,Yüreğin deki Aşkına Bakar...

    Kime Ne Kadar Yandığına Bakar...Kul İstediği Kadar "Benim Günahlarım Af Olmaz" Desin Dursun...

    Allah İstediği Kulunu Bir Başka Vermeyi Yazmışsa Eğer,Kul İstediği Kadar Ben Buna Layık Değilim,Onu Bana Vermez Desin Nafiledir...

    Muhyiddin İbn-i Arabi'nin De Dediği Gibi :

    Allah Verirse Engelleyecek Yok,Engellerse Verebilecek Yok


    Yaşadığımız Bu Çağda Nice Züleyhalar Vardır ki,Sadık Ve Samimi Bir Tövbe İle Geçmiş Hayatlarını Sildirerek Allah'ın,Onların Karşılarına Zamane Yusufları Çırkartmıştır...

    Allah ; Dilerse En Büyük Günaha Meyleden Kadını Bile,Tövbesinden Sonra Bir Peygambere Nikahlar...

    Yeterki O Kişi Aşıkı Sadık Olsun...


    Son Olarak : Bu Anlayış Ve Ahlak İle Yaşayan Hem Zamane Yusuflarına,Hemde Yusuf-i İştiyak İle Aşıkı Sadık Züleyhalara Selam Olsun...

    Allah'a Emanet Olun.

    Emrah Yıldırım
    @MenDehliZeman
  • Güzel bir hikaye tamamlama serüveninin daha sonuna geldik.. Sürprizlerle dolu ve başlangıçta 19 kişinin katılımıyla ( 19 u koruyamadık tabii :) sonrasında 15 kişi kalarak hikayemiz tamamlandı.) Fantastik olarak kurgulanmaya başlayan hikayemiz, yazım süreci içinde Fantastik-Bilim Kurgu ya dönüşmüş ve birbirini tamamlayan herbirisi şahane parçalarla hoş bir hikayeye dönüşmüştür. Bizler yazarken çok keyif aldık, finalimiz de değerli yazarlarımızdan Mehmet Yılmaz beyin değerli katkılarıyla tam bir 19 a vurgu yaparcasına sona erdi.. Samsun lu olan Mehmet bey ve Samsun diyince hepimizin aklına gelen o kurtuluş mücadelemiz 19 mayıs 1919.. Hikayemiz de zaten aziz vatanımızın bir nevi kurtuluş öyküsü gibi özgürlük mücadelesi gibi..

    Evet değerli okurlar, bizler (Şimal , NigRa , Hilal mazlum , 7'nci adam , Visal..., Yuceyurt, Mithril / Evie Black, Uğur Ukut , Yasin Yalçın, Ahmet Mülayim, Enes Bayrak, Muhayyelll, DR.çehov, Erhan, Mehmet Yılmaz)
    Yazarken çok keyif aldık. Umarız sizler de okurken çok keyif alarak okursunuz..
    Etkinlik başladığından beri emeği geçen herkese çok çok teşekkürler ediyorum.. kasımda hikaye başkadır dedik.. başka oldu gerçekten..
    Sevgiyle,huzurla,sağlıcakla esenkalın efendim..

    sizleri hikayemizle baş başa bırakıyorum.

    19..........

    Sonbaharın ikindi güneşi bir başka ısıtır insanı. Hem güneşin akşama gurubu hem de mevsimlerin kışa gurubundan olsa gerek. Akşam, nasıl bütün her şeyin üzerine karanlık bir yorgan çekiyorsa kış da o karanlığa inat bembeyaz bir yorganla örtüyor her şeyi.
    İlkbaharın müjdecisi rengarenk kokulu çiçeklerin tüm yaz gayretlerinin ve olanca sıcakta yanmalarının sonucu meyveler, sebzeler, yiyecek içecek ne varsa ambarlara konulacak her şey.. hep yiyecek içecek değil ya bir de kokusu ve görüntüsü ile ruha gıda olacak arz-ı endam eden envai çeşit çiçekler, çiçekli ağaçlar var.. işte ben en çok bunlara meftunum aslında..
    Bundan tam beş yıl önce.. her biri hakkında her türlü bilgiyi öğrenip olmaları gerektiği yere tek tek ben diktirdim bu envai çeşit aromatik ve egzotik çiçekleri.. hiç kimsenin bilmediği daha doğrusu kodaman sosyetenin oturduğunu sandığı, İstanbul’un yüksek rakımlı, gözden ırak bir ormanlı tepesinde tam 19 tane villanın bahçesine.. Beş yıl boyunca hem evlerin yapımı hem de bahçenin en ufak ayrıntısını her gün en az üç kez gezerek, kimi zamanlar burada kalarak 24 saat kontrol ettim.. iş seyahatleri bahanesiyle onların beni yurtdışında bildikleri sevgili eşim Naz ve oğlum Can’a hasret geçen yoğun yılların işte semeresi.. şahsına münhasır tasarlanan amacına uygun evler.. gül bahçesi içinde olan da var, kopkoyu renklerle donanmış şato görünümlü olan da.. daha neler neler...tam 19 tane..
    Tam da gözümün içine giren yoğun ikindi güneşinin altında güneş gözlüğümü takmadan erguvanların, zeymuranların, akasyaların, kızıl ağaçların, çam kokularının, yediveren güllerin arasında adım adım gezdiğim ve her karesini ezbere bildiğim bu yere haftaya taşınacağız.. Herkesin hanımına farklı farklı şeyler dediği gibi ben de üstün hizmetlerimden ötürü devletin bana verdiği büyük ikramiye karşılığında böyle bir yerden ev aldığımı söyleyeceğim sevgili eşime.. bu sürprizime nasıl şaşıracağını ve sevineceğini tahmin ediyorum aslında.. eminim çok da gururlanacaktır böyle bir ödüle layık olduğuma.. ve tek çocuğumuz Can’ımızı böyle bir yerde büyütecek olmamıza.. sanki yeni görüyormuşum gibi bende çok şaşıracağım onlarla birlikte ve heyecanlı mutlu görüneceğim.. her detayı incelerken ‘’ aa çok iyi düşünmüşler bravo’’ diye öveceğim kendimi gıyabımda.. sabah koşusunda, nilüferli havuzların başında, ya da arabamıza inip binerken karşılaştığımız komşularımızla eşlerimiz yeni tanışırken bizler sanki yeni tanışıyormuşuz gibi merhabalaşacağız.. hepsinin durumuna göre özel dizayn edilen ağaç, çiçek, su kanalı, kapıdaki evcil hayvanlar, çocuklarımıza aldığımız ve onlara eşlik eden kedi köpek dahil ve dahi bir otu ve çöpü dahi sıradan olmayan ama bizim sıradanmış gibi davranacağımız bu yerler için her birimizin o evi nasıl aldığına dair eşine söyleyecek illaki inandırıcı bir cümlesi olacak tabii ki.. belli aralıklarla taşınarak dikkat de çekmeyeceğiz.. çok sık görüşerek açık da vermeyeceğiz.. eşlerimiz bizi birbirilerine bizim onlara kendimizi nasıl anlattıysak öyle anlatacaklar.. bizim evimiz envai çeşit kokulu ve rengarenk güllerin arasında bir ev.. bahçesindeki minik havuzda nilüferleri de ellerimle tek tek suya bıraktım.. öyle olması gerekiyordu .. o koku bizim için çok önemliydi çünkü.

    Peki Biz kim miyiz?

    Biz bu vatanın geleceğiyiz..

    Tam 19 kişi..

    Şimdilik..

    Her birimizin, hem kendi özelliklerimiz, hem de bizlerden genetik olarak tek çocuklarımıza aktarılan özelliklerimizden dolayı özel yetiştirilen, devletin değişik kademelerinde, görünür mesleklerimizle çalışan, mühendis, biyolog, kimyager, doktor, botanik bilimci, zoolog, uzay bilimci, fizikçi, bilgisayar mühendisi, mimar ve değişik meslek gruplarından tam 19 kişi.. Dünyanın gurubunun yaklaştığı, bir nevi kıştan önceki sonbaharın evlatları.. Bu kaçınılmaz kışı rahat geçirelim diye dünyanın gerisinde kalmamak ve kendi geleceğimizi şekillendirmek adına hem kendi özelliklerimizi hem biricik evlatlarımızın özelliklerini kullanacağımız hem de daha ne özelliğe sahip olduğunu fark etmeyen cevherleri bulmak ve yetiştirmek için her an çalışmaya azmetmiş bir avuç yürekli adam.. ve 19 tane farklı yaş ve cinsiyette özel çocukları..

    Eşimin ara ara tedirgin olduğu, acaba bir hastalığı mı var dediği oğlum Can.. farkında olduğum özelliklerinin sonuçlarını eşim hastalık mı acaba diye anlıyor tek sorunumuz bu .. onu rahatlatmak için her seferinde özel ayarladığım farklı doktor arkadaşlarıma götürüp ‘’hiç birşey çıkmadı hayatım her şey yolundaymış’’ diyerek atlatıyorum.. şu an 9 yaşındaki oğlum doğduğundan beri benimle iletişim halinde.. önceleri telepatik yollarla, konuşmayı öğrendiğinden beridir de konuşarak, annesi yanımızdayken de uzaktan telepatik yollarla anlaşmaya devam ediyoruz.. çok özel ilgileniyorum aslında onunla güncel hayatta annesinin olmadığı zaman ve yerlerde eğitiyor, kimi zaman da kan ter içinde burnu kanayarak uyandığı rüyalarına girerek onu orda yetiştirmeye devam ediyorum.. ben olmadığım zamanlarda da özel eğitimli safkan iran kedisi de onun gölgesi gibi her an yanında zaten.. o kedinin soyunu ve özelliklerini anlatmaya kalksam ne kadar büyük bir hazineye sahip olduğumuzu anlatamam bile..
    ………………
    Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz. Çoktan söylenmiş 19 yalan bulunduğumuz tepeye doğru yola çıktı bile.

    Yıllardır hazırlandığımız büyük final, onca zorlukla bazen bilinmezliğin verdiği kuşkuyla beklediğimiz o kış bu kış.

    Ben kim miyim? 19 taneden birisiyim sadece, bizim ismimiz önemli değil zaten yaşamlarımız gibi isimlerimiz de sahtedir. Hepimiz devlet için birer numaradan ibaretiz. Örneğin şu mimar olduğuna inanan ve villaların yapımıyla tek tek ilgilendim diye böbürlenip duran 3 numara. İnsan bir yalanı yaşamayı sürdürdükçe zamanla o yalan kendi gerçekliğine dönüşüyor da sahteyle gerçek yer değiştiriveriyor.

    Biz gerçekten hiç var olmamış ve hiç var olmayacak olanlarız. İsmimizi, işimizi, görevimizi, ailemizi... hiç birisini biz seçmedik.
    Ben kim miyim? Ben kendisine, özel ve şahsa münhasır tasarlanmış 19 villaya, 19 özel bahçe yapma görevi verilenim. 19 özel aileye 19 özel çiçek... Çiçekler, hayvanlar, eşyalar hepsi ayrı ayrı öneme sahip evet. Bizim dünyamızda normal gözüken şeylerin hepsi aslında normal görünüme sahip özel varlıklar. Hiç kimse hangisinin tam olarak ne yaptığını bilmiyor, böylece aslında hiç kimse bilmesi istenenden fazlasını bilemiyor. Örneğin ben sadece çiçekleri biliyorum, 3 binaları, 7 hayvanları gibi.

    Kendimi bildim bileli böyleyim, bir zamanlar bir ailem var mıydı bilmiyorum geçmişime dair hatırladığım ıssız bir adada kurulmuş bir laboratuvar, bitmek bilmeyen aklınızın almayacağı zorlu deneyler, bir sürü beyaz önlüklü insan, ilaçlar, kabuslar, hazırlandığımız görevin vurguları ve belirli zamanlarda bir araya gelebildiğimiz kalan 18 çocuk. Öncesi yok... Vücudumuzun geçirdiği mutasyon ile kazandığımız yeni özelliklerimizin bedelini hatıralarımızla ödedik.

    Devlete bağlı çok gizli bir örgüt tarafından yürütülen kontrollü deneylerin 19 başarılı deneğiyiz biz.

    Hiç Stephen King okumuş muydunuz? İşte biz bu 19 kişi o romanlardaki karakterlere taş çıkartacak hayatlar sürdüren gerçek kişileriz.

    Yıllarca süren özel eğitimler sonucu her birimiz farklı alanlarda uzmanlaştırılarak devletin çeşitli kadrolarında görev almaya başladık.

    Deneyin ilk basamağı genetikleriyle oynayarak üstün özellikli bireyler elde etmek ise, 2.basamağı ise bu üstün özellikli genleri biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak bir sonraki nesile aktarabilmekti.

    İkinci aşama için üreme çağına gelmiş 19 deneğe doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak eşler bulmaktı.

    Doğal yolla meydana gelecek gebeliklerde 2. nesil deneklerin DNA sının tek zinciri anneden geleceği için saf DNA elde edilme şansı %50 olacak ve yılların çalışması büyük bir risk altına girecekti. Başka yollarla da deney devam ettirilebilse bile doğacak bebekler sürekli gözetim altında tutulamayacağı için bu da başka problemler doğuracaktı. Bu nedenle örgüt her birimize yıllardır hazırlıkları devam eden projenin mükemmeliyetinin korunmasını sağlayacak koşulları sağlayan eşler buldu ve tamamen gözlemde bulunabilmek için hepimizi bu eşlerle evlendirdi. Tabi bayanların deney malzemesi olduklarından haberi yoktu, projenin gizliliği tehlikeye atılamazdı.

    Eşlerimizin neye göre seçildiğine dair bilgimiz yok, örgütün kararlarını sorgulamaz uygularız çünkü şimdiki bizim biz olmamızı sağlayan örgüttür. Örgüt demek devlet demektir ve bizim her şeyin vatanımızın iyiliği için yapıldığından şüphemiz yoktur.

    Tabi burada tutarlı hikayeler yaratmak, bizleri sevdiklerine inanmalarını sağlamak ya da en mantıklı mantık evliliği olduğuna inandırmak ve evlenmeye ikna etmek için bir dizi hafıza yıkama, zihin kontrolü gibi güçlerimizi kullanmamız gerekebildi.

    Doğal yollardan çocuk sahibi olamadığımızı öğrendiğimde şaşırmış gibi yapışım, üzüntüm ve bilimsel yöntemler deneme kararı alışımız. Yaşanılması zorunlu bir başka yalan daha...

    Ve deneyin 2.aşamasının başlaması. Gen terapileri sonrası Rekombinant DNA teknolojisi ile kopyalanmış genlerin bebeklere aktarılması, ve 19 süper bebek! Gen klonlanması gibi bir teknolojinin Dolly ile sınırlı kaldığını mı düşünmüştünüz?

    Çiçekler diyordum değil mi? Kimisi güçlerin kontrol altında tutulabilmesine yardımcı olan, kimisi güçlerini kullandıktan sonra bitkin düşen çocukların ( çözümü hala araştırılıyor) toparlanmasına yardımcı olan, kimisi bazı özelliklerin tetiklenmesini sağlayan her biri Istanbul’a endemik 19 farklı genetiği ile oynanmış çiçek. Kokusu, rengi, konumlanmaları ile ihtiyaca göre bahçelere dağıtılmış durumdalar.

    Bizim evimiz tamamen kopkoyu renkli taşlardan yapılmış, İtalyan toskana tarzı villa. Bahçemiz şimdi kızımın saçlarının rengini hatırlatan, “Güneş” ve “Ateş” ile ilişkilendirilen familyaya ait, yeni yeni çiçek açmaya başlayan Taraxacum aznavourii yani İstanbul karahindibası diye bilinen endemik tür ile süslenmiş durumda. Varlığı, yaşamı, zekayı ,arzuları ve ruhsal gelişimi simgeleyen, büyük yaratıcıların, idealistlerin ve bilim adamlarının favori rengindeki çiçekler. Bir süre sonra bitecek olan bütün bu geçiciliğin temsili. Güçlendirilmiş genetiği sayesinde uzun ve yorucu çalışmalarımızın sonucu güçsüz düşen bünyemize enerji sağlaması için tüm bahçemizi bu çiçeklerle donattım.

    Evimiz tamamen taştan çünkü küçük kızım güçleri üzerinde tam kontrolü sağlayabiliyor değil ve sırf yapbozunu tamamlayamadı diye evi yakmasını istemem. Evet kızım pirokinez bir psişik, bu tamamen kendine has gücünün yanında benden aldığı telekinezi gücü onu epey güçlü bir mutant yapıyor. Eşimin nasıl fark etmediğini soracak olursanız aniden açılıp kapanan kapılara, dolaplara bazen mazeretler üreterek bazen de hafızasını sildirerek bir şekilde idare ettim. Bazen eşime her şeyi anlatasım gelir fakat görev gizliliği dolayısıyla olabilecekleri kestiremediğimden şimdiye kadar buna hiç cesaret edemedim.

    Kaçınılmaz kış gelecek ve görevimiz nihayete erecek.

    Tüm bu kurgusal oyunda duygular oyunu bozacak olan kurallardı ve devre dışı olmalıydı. İlk ve en katı kural buydu ve tüm bu Truman Show benzeri kurguda gerçek olan tek bir şey olmadığına göre çocuklar da oyunun bir parçasıydı ve zamanı geldiğinde ve hazır olduklarında, görevlerine teslim edilmeleri gerektiğinden onlara bağlanmamamız gerekiyordu. Genler örgüt tarafından tekrardan yaratılan genlerse çocuklar da bizim değil vatanın çocuklarıydı. Hazır olacakları zamana kadar onları eğitip gelişmeleri düzenli olarak rapor etmemiz gerekiyordu.

    Fakat sorarım size adım adım büyümesini izlediğiniz, sürekli emek verdiğiniz, gülen ağlayan koşup oynayan ve size koşulsuz bir sevgi duyan bir canlıya bağlanmamak mümkün müdür?

    Kızım psişik yeteneği sebebiyle sık sık görüler görür ve bunları diğerleriyle birlikte değerlendirip anlamını çözdükçe raporlarım, fakat buraya taşınmamızdan bir hafta önce ağlayarak tamamlanması gereken görevi gördüğünü, görünün net olmadığını fakat görevin başarıya ulaşabilmesi için sonunda kendisinin ve diğer çocukların ölmesi gerektiğini anlattı. Günlerce teselli etmeye çalışarak bunu unutmasını söyledim ve kimseye bu görüden bahsetmedim. Kime ne kadar güvenebilirim bilmiyorum.

    Ben kim miyim? Ben kendisine belirlenen kaderi reddenim. Hepsinin kardeşi olan ve tüm kardeşlerinden şüphe eden kişiyim. Tüm bu baş döndürücü güç ve görev aşkını kızımın normal bir yaşam sürme olasılığına terk edecek olanım. Onca zaman görev öğretilerini her şeyin önünde tutmuş olup üstün yetenekleri de olsa yine de çocuk olan, hatta benim büyüttüğüm ve sevdiğim bu çocuğun hayatta kalması için her şeyi göze almış olanım.

    Hayır hangisi olduğumu söylemeyeceğim, zaten gereğinden fazla şey biliyorsun artık ve senin de zihnini okuyup beni bulabilirler. Hayır böyle bir şeyin olmasını istemem, yapmam gereken şeyler için zamana ihtiyacım var. Güvenebileceğim kardeş(ler)im var mı yoksa yalnız başıma mıyım bunu araştırmalıyım önce. Yine de yeterince dikkat edersen benim kaç numara olduğumu anlayabilirsin belki.

    Şimdilik benim için en büyük risk telepat yetişkin veya çocuklardan birisinin bu sırrı keşfetmesi...
    ……………
    Kuzeyden esen rüzgarlar serttir. O nazenin çiçekler dayanamaz buna. Daha bir hafif esmeli rüzgar onlar için. Hatta esmemeli dokunmalı yaprağına; pembesi beyazına. Bana sorsanız hiç bilmem hiç birinin adını. Hepsi topyekün yeşildir benim için. Ottur, topraktır. Bir maviyi severim göğü yaşattığı için. Kollarımı açasım gelir her göğe baktığımda. Kuzeyim ben; bulutlar özlemim.
    Anladığınız üzere kendime Kuzey adını verdim. 1ve 0 hakim hayatıma. Numaram 10. Herkesin bildiği mesleğim üniversite de öğretim üyesi olmam. Yaka kartımda Profesör Kuzey YILMAZ yazmakta. Teknoloji ile aram oldukça iyi. Pek kurallara takılan biride değilim. Genelde ya kuralları koyar ya da o kuralları bozan benim. 19 evin tüm teknolojisi benden sorulur. 19 evin, ev sahipleri yokken bu evlere yaptığımız ziyaretlerde yeni alınan tüm eşyalara 1 metrenin 1 milyonda biri büyüklüğünde yani gözle göremeyeceğiniz chipler yerleştiriyoruz. Giydiğiniz kıyafetlerin her birinde bu chiplerden var. Ve dış etkenlere karşı inanılmaz dirençli. Ten ısınız, nabız atışınız, nefes alış verişinize göre psikolojik analizler yapabiliyor. Sizden çok sizi tanıyoruz. Hangi olaya ne tür tepkiler verebileceğinizi önceden tahmin etmek artık o kadar da zor değil. Tüm evler her santimi kameralarla değil eşyaların yansıtma özelliği ile izlenmekte. Evde bulunan tüm eşyalara çok özel bir madde sürmekteyiz. Birkaç saat içinde emilen bu özel sıvı sürüldüğü yerdeki yüzeyi aktif hale getiriyor. Hücresel değişim yaşayan bu yüzeyde deformasyon olmuyor. 0,2 desibele kadar tüm sesleri toparlıyor. Toparladığı ses titreşimini büyütüp, tıpkı modern ses alıcı cihazlarında olduğu gibi, sonra mevcut engelleri ortadan kaldırıp, gelen bir sesi diğer seslerden ayırmak için özel filtre ve arıtmadan geçiriyor. Sesleri kaynak dosyadaki verilerle eşleştirerek görüntüleme sağlıyor. Kısaca eşyaların dış yüzeyi birer kamera görevi görüyor. Ve bir karıncanın hareketlerini bile görebilme hassasiyetine sahip. Ama bunu kimse bilmiyor.
    Hişttt.. ARAMIZDA KALSIN.
    Stanford da doçentlik tezimi son teknolojiler üzerine verdim. Ve pek çok projede aktif olarak çalıştım. Öğrendiklerimi bu 19 villa da ve en çok ta kendi evimde uyguladım. Görünen her şey aslında gördüğünüz şey değildir.. Hiç bir zaman size gerçeği yansıtmaz. Gözünüz beyninizle size oyun oynar. Yanıltır. Cam saydamdır değil mi? Arkasındaki her şeyi olduğu gibi mi yansıtır? Asla... Benim evimin tamamı cam. Size göre kırılgan bana gör ise bir kale. Evde olan her şeyi görebileceğinizi mi sanıyorsunuz? ASLA... Nasıl göstermek istiyorsam öyle görürsünüz. Ve bunun için de hiç bir özel güce ihtiyaç yoktur. Sadece biraz teknoloji..
    Az önce size bahsettiğim 1 metrekarenin 1 milyonda birinden çok daha küçük chipler yarattım. Bunlar benim ve ailemin vücudunda gezmekte. Kanda gezinen, vücut düzenleyici olan bu chip verileri değiştirerek yansıtmakta. İstendiğinde izlenemez ve dinlenemezsin. Hatta hiçbir kamera seni göremez. Vücudun bir verici olmaktan çok, ayna konumuna düşerek arkasındaki görüntüyü kameraya yansıtır. Aslında varsın ama aslında yoksun da. Gelelim evin cam olmasına. Evdeki camlar sabit değil. Yani istendiğinde hareket halinde olan bir camı dışarıdan kim görebilir? Hiç kimse. Hareket halinde bulunan bu camlar kırılma açıları oluşturup evin içinde özel alanlar meydana getirmekte. Tıpkı bir su dolu bardakta duran kaşık misaliyiz. Sonradan yaptığım bu eklemeler Denizin dünyaya gelmesinden öncesine dayanır. Mimari tasarımı değiştirme sürecim ev halkının evden gitmesiyle başlar. Nurun doğum için 3 aylığına kız kardeşinin yanına gitmesi, evin bana kalması anlamına geldi. Ve bu avantajı fırsata dönüştürmüş oldum.
    Bir kızım var ismi Su. Yoğun uğraşılar, doktora gitmeler gelmeler, her gece yaşadığımız Nur’un ağlama krizleri sonucu dünyaya merhaba dedi. Evet eşim Nur çok hassas ve sevecen biri. Bu dünyada onu sevmeyecek biri yok. Ne kadar kurgulanmış bir evlilik yapmış bile olsam. Sadece onun yanında tüm yelkenlerim suya düşüyor. Benim limanım, sevdiğim. Kimsenin bilmediği bir sırrı sizinle paylaşacağım. Su' dan sonra Nur bir kez daha hamile kaldı. Uzun bir dönem bu durumu kimseye sezdirmedik. Kolay olduğunu söylemiyor. Son 3 ayında aynı dönemlerde Nur'un kız kardeşi de hamileydi. Zor ve sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdiği için ablası Nur onun yanına şehir dışına gitti. Hatta doğumları aynı zamana denk geldi. Gelmeseydi başka bir planım daha vardı. Ama buna lüzum kalmadı. Buraya kadar her şey çok güzel. İki kardeş ikisi de hamile. Ama hayat çok az pembe renk barındırır. Kız kardeşinin kalbinde delik varmış. Ve bunu hepimizden saklamış. Bir tek eşi biliyormuş. Zaten bebeği de istememiş. Doğum esnasında Nur bebeğimizi dünyaya getirirken kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Hem bebeği hem de kendisi hayatını kaybetti. Kayıtlara sızmak, evrakları değiştirmek hayata merhaba diyen kızımızı baldızımın çocuğu olarak kayıtlara girmek birkaç dakikamı aldı. Aslında bizim olan Deniz. Öz anne ve babasının kollarında güvendeyken, sizin gözünüzde öksüz ve öz babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak görüldü.
    Su ile Deniz arasında 1,5 yaş var. Ve her ikisi de üstün ırk. Su, çevresinde bulunan tüm varlıkları istediği şekil ve büyüklükteki canlılara çevirme ve emri altına alma yeteneğine sahip. Dikkat edin. Elinizdeki bir bardak birden sizi öldürebilir. Bir gül devasa bir deve dönüşüp sizi ezebilir. Deniz ise ruhlar alemine hükmediyor. Ölmüş olan tüm canlıların ruhlarına hakim. Gel de şimdi bu kızlara bir laf et. Azıcık sinirlendir.
    Hayatım pahasına koruyacağım bir aileye sahibim. Tüm çabam ve bu kadar teknolojinin içine dalmış olmamda bu yüzden. Düşmanımı kendi silahı ile vurmak. Teknolojiyi teknoloji ile alt etmek. Tüm ipler benim elimde olduğu sürece yaşamaya devam edeceğiz.
    ………………
    Bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar bütün hiddetiyle ağaçları hırpalamaya devam ediyordu. Top şeklini almış çalılar oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın çıkardığı o huzur veren sese orman da eşlik ediyordu. Ama her zamankinden farklı bir şeyler vardı. Baykuşların, sincapların, yarasaların o garip haykırışlarından farklı bir ses. Daha önce böyle bir ses duymadığımdan elimdeki kitabı yere bırakıp pencerenin önünde seslere kulak verdim. Ses bir değil birkaç yerden geliyordu. Hepsi de aynı tonda ve ritmi bozmadan sesleniyordu bana. Bunlar beni çağıran telepatik sesler beynimin içinde. Bunlar beraber yola çıktığımız 19 arkadaşım ailemin sesleriydi evet onlardı..

    Sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu zihnimin içinde .. artık hazırlanıp dönmem gerektiğini söylüyorlardı. Verilen görevleri tamamlayıp dönme vakti geldiğini...

    Ama dışarıda karanlık beni içine çekiyordu hiçliğe karanlığa ve ay ışığına.. gece sevdiğim sırlar ile dolu olmuştur daima bana ben olmayı gösteren. Arayıp Kendimi bulduğum. Yaşadığım hiçliğin içinde bir ses olup hiçliğe şekil vermeye çalışmak gibi sessizliği bozup geceye ses veren ses gibi. Kendimi geceye karanlığa bıraktım gecede kendimi ararken çalıların arasında bir ses duydum? Sese doğru ilerledikçe beyazlar içinde hiç görmediğim bir kadın çıktı oldukça ürkmüş ve titriyordu.

    Aklımdaki sesler daha yoğunlaşmaya başladı hayallerim vardı korkularım ve yalnızlığım.. korkularımı bırakıp karanlıktan çıkan kadına baktım aklımda milyonlarca soru hepsinin karşısında çaresiz yardıma muhtaç bir kadın. Ürktüm titredim sustum aklım beni yanıltıyor mu yine diye düşündüm ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmeden ardıma dönüp karanlığa yürümeye başladım hiçliğe!
    İçim rahatsızdı.. korku ve şüphe ile dolu bir şekilde ilerliyordum karanlığa geceye..

    Ardımda bıraktığım gerçek miydi hayal miydi diye düşünmeye başladım sorular bitmiyordu .. ardıma tekrar döndüm kadına doğru ilerledikçe daha büyük sorular ve şüpheler ve anlaşılmaz bir sevinç ile kalacak yerin var mı diye sordum.. hayır dedi.. beni takip et dedim bembeyaz kadına..

    Eve vardık kadına temiz kıyafetler sıcak bir yemek ve dinleneceği bir yer vermiştim konuşmadık tek kelime etmeden sabah olmuştu ikimizde uyumamış sadece boşluğa bakıp ne olacağı konusunda tek kelime etmeden binlerce şey konuşmuş gibiydik.

    Artık dönme vakti gelmişti zorlu geçen 13 yılın ardından 19 arkadaşıma aileme kavuşma zamanı. Heyecanlıyım.. artık bir çatı altında olacaktık ve bir aile olacaktık bunun için hazırladığımız her ayrıntısını hepimizin belirlediği 19 villa
    Her birinin detayını özelliğini kendimizin belirlediği villalar yuvamız olacaktı..
    Artık ayrılık olmayacak yuva aile olacağımız vaktin geldiği zaman gelmişti
    Sonunda bir aile bir yuva ve bir olmanın mutluluğu 19 kişilik ailem olacaktı ve yanımda tanımadığım bir kadın? Beni artık dönüş vakti diye hiçliğin arasından alan bembeyaz kadın..

    Evimi hayal ettim 19 villanın en uzağında en ücra köşesinde tek ve hiç birşeye yakın olmayan sadece huzuru sessizliği yaşayacağım evim.
    Her detayında hepimizin seçtiği güzellikler vardı çiçekler hayvanlar teknolojik gereçler benim eklediğim güvenlik detayları sığınaklar depolar ve hepsini yer altından bağlayan tüneller.. olası tehlikelere karşı ailemizi bir araya getirip toplanacağımız yollar ve bir arada olup zorluklarda hep beraber karar alabileceğiniz gibi bir üs.. hepsi yer altında..

    Gecen 13 yıl boyunca ben çeşitli yerlerde çeşitli görevlerde insanları eğitip onları kendilerini ve bu ulusu korumalarını öğretmiştim. Kimi zamanlar zor durumda olanlara koşup yardım edip yaralarını sarmış, kimi zaman kimsenin gidemediği yerlere gidip insanlar ile birlikte olmuştum. Birlik beraberlik kardeşlikten bahsedip insanları bir araya toplamıştım. Tabii ki maksadım hem yardım hem de kendinin bile farkında olmayan üstün yetenekli insanları bulmaktı..

    Yola çıkma zamanı dedim bembeyaz kadına..
    - Kadın gülümseyerek bana ailen ve sevdiklerinin yanına mı dedi şaşırdım.. ürktüm.. nerden biliyorsun bunu diye sordum.
    -Dün gece konuşmasak dahi aklından geçenlerin hepsini gördüm dedi.
    -Şaşırmadım çünkü 19 kişi idik ve 19 umuz da üstün yetenek ve güçlere sahip idik ve hepimiz telepati ve zihin okuma konusunda eğitim almıştık. kadına şaşkınlık ile ne diyeceğimi bilmeden
    - sen peki diye sordum sen neden gece karanlığında ormanda bekliyordun diye ilk kez sordum?
    - Mimar yolladı beni dedi.. Seni bana anlattı..7nci adam seni bize getirecek ve seni koruyacak dedi..
    -Neden ne için kimden koruyup seni aileme götürmem gerek diye sordum .. seni neden bana yolladılar? Dedim..
    -Sen savaşçısın.. ben de.. dedi..
    Sanki içimi okuyor sanki ben di bembeyaz kadın.. Gözlerimi kapadım.. ve açtığımda çığlık çığlığa soğuk ve sert esen kuzey rüzgarıyla 19 a.. aileme.. gelmiştik bile.. bir anda..
    …………………
    Görev adım 8 Numara, bilinen mesleğim Jeofizik profesörü, sayılarla kafayı bozmuş Matematik mühendisi eşim ve yedi yaşında Yağmur adındaki kızımla 19 muhteşem villanın bulunduğu ormanda 8 Numaralı villada yaşıyoruz. Geliri çok iyi olan bir aile için bile çok lüks olan bu villada nasıl mı yaşıyoruz? Sayılarla kafayı bozmuş eşimin hayatında ilk defa oynadığı şans oyunuyla. Peki gerçekten eşim şanslı mıydı? Tahmin edersiniz ki en büyük şansı (ya da şansızlığı) benim eşim olması...
    ...
    Ilık ve yağmurlu bir gece daha.. Camdan bir kale olan evimdeki kaçıncı gecem bilemiyorum. Zaman kavramı, biz 19 kişi için net ve anlamı olan bir şey değil. Bizler zamanda istediğimiz gibi hareket edebiliyoruz. Herkese hükmettiğimiz gibi, bize de hükmedebilenler var (belki de yok). Hayatlarımız, ailelerimiz, arkadaşlarımız, aslında bunların hiç biri gerçek değil. Gerçek olan tek şey, üstün yeteneklere sahip olan çocuklarımız. Tabi onlarında ne kadar gerçek olduğu muallak.
    Peki ben kimim?
    Evimin camdan olduğunu söylemiştim ya, evet camdan ama içi su dolu küplerden oluşan camdan. Çünkü ben sadece suyu bilenim, sadece çiçekleri bilen, hayvanları bilen adamlar gibi bende sadece suyu biliyorum. Ekipteki 18 kişiden biraz farklıyım. Onlara göre bu farklılık, zayıf kalmama sebep, ama bana göre bu bir üstünlük. Onların bu düşünmedikleri düşüncelerini nereden mi biliyorum? Suyu bilmemden. İnsan beyninin yüzde sekseni sudan oluşur ve insan vücudunun da yüzde yetmişi sudur. Hal böyle olunca, insanların ve en önemlisi ekip arkadaşlarımın beynini ve vücudunu okuyabilmem kolaylaşıyor. Zaten var olan üstün yeteneklerim, hiç bilinmeyen teknolojilerle donatıldığından bu yana daha üstün hale geldi. Arkadaşlarım için de aynı şey geçerli tabi. Fakat onlardan farklı olan yönümle, onların erişemediği en derin duyguya ulaşabiliyorum. Farkımın ne olduğunu merak ettiniz değil mi? Duygusal zekamın oldukça gelişmiş olması. Arkadaşlarımla aramdaki en büyük fark bu. Biliyorsunuz ki kadınların duygusal zekaları erkeklere göre daha gelişmiş. Biz 19 erkeğin üstün yetenekleri olsa da içimizde bir kadının olmaması duygu eksikliğine sebep oluyor.(Her ne kadar duygulara ihtiyacımız olmasada) Basit bir ayrıntı olarak görünse de, öyle değil. Çünkü, bizler her ne kadar eşlerimizin her zerresine hükmedebiliyor olsak da kadın gibi hissedebilmemiz de gerekli. Bu duygu yoğunluğu da sadece bana verildi. Arkadaşlarım duyguların beni zayıflattığını düşünüyor olsada onların bu düşüncelerini bu duyguyla daha iyi algılıyorum. Tabi olumsuz bir yönü de var. Kızımla kurduğum bağ... Arkadaşlarıma kıyasla babalık güdümün çok erken gelişmesi bu bağı güçlendiriyor. Neyse ki bu bağ sayesinde kızım diğer çocuklara göre daha hızlı gelişiyor. Ve itiraf etmekten çekindiğin bir şey var. Olmaması gereken bir şey. Bir istek, belkide bir hayal. Oda, görevim bittiğinde, dönebilirsem eğer, gerçek hayatıma döndüğümde, (ki gerçek bir hayatımın olduğundan emin değilim) nasıl bir yaşam sürdüreceğimi kestiremesem de istediğim tek şey ailemle olmak. Belkide bu sadece benim istediğim bir şey değildir.(Ki değil)Oyunun baş rolü olan eşlerimiz, çok üstün yeteneklere sahip çocuklarımız bu gerçek olmayan hayattan bize kalmasını istediğimiz yegane varlıklar.
    Suyun tek zerresinin ulaştığı her şeye ulaşabilen, hükmedebilen ben, görevimiz bittiğinde, bize ne olacağımızı ne kadar uğraşsam da kestiremiyorum. 19 villa, 19 aile, 19 gerçek olmayan hayat ve 19 görev, işte biz 19 kişinin özeti...
    ...
    Kızıma gelince; Yağmur, güçlerini altı yaşında kontrol etmeye başladı. Kontrolü bu kadar çabuk alması benim işimi kolaylaştırıyor. Gök cisimlerini kontrol etmekte uzman. Dünyaya 17 bin ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Jüpiterin 1,5 katı kütleye sahip, sadece kendisinin var olduğunu bildiği gezegeni bile kontrol edebiliyor. Evrende olan en küçük gök hareketini, her durumda hissetmesi, örgütün gizliliği ve güvenliği için önemli yere sahip. Aile içinde ve diğer villa sakinleri arasında ki duruşuyla, çok sıradan bir çocuk portresi çizmesine karşın, ekip arkadaşlarımla telepati yöntemiyle çok iyi haberleşebiliyor. Bizim dünyamızda şaşırmak duygusu var olmuş olsaydı yedi yaşındaki bu çocuğun bu kadar çabuk ilerlemesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Peki sizce Yağmur'un diğer çocuklardan bir adım önce gelişmesinin sebebi ne olabilir? Tabi ki, benim duygu yoğunluğum. Hepimiz farklı alanlarda, aynı teknolojik eğitimlerden ve yöntemlerden geçmiş olsakda kadın gibi hissedebilmek kesinlikle bir ayrıcalık. Mesela anne çocuk bağını daha iyi hissedebiliyorum. Ve ekipten birinin herkesi kandırdığının (ya da kandırdığını sandığının) farkındayım. Bunu neden mi kimseye söylemiyorum. Çünkü her şeyin bir zamanı var. Ve hiç bir hata bedelsiz değildir. Zamanı geldiğinde farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız bütün hataların bedelini ödeyeceğiz zaten. Bizler bir ekibiz. Hiç kimseye güvenmeyiz. Kendi kendimize bile. Çünkü kimse güvenilir değil. Ama yine en çok bir birimize güveniriz. Bizler sadece örgüte güveniriz.
    Şaşırdınız mı?
    Düşünüyorsunuz şimdi, nasıl olurda biri kendine değilde, bir ekibe güvenebilir diye. Şaşırmayın, çünkü biz çok özel bir ekibiz. Her şeyi bilen, ama hiç bir şeyi bilmeyen 19 kişilik bir ekip. Evet herş eyi biliyoruz, ne yaptığınızı, ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü. Ve bunların hepsini sizden önce biliyoruz. İnsanların hayatını onlar yaşamadan önce bilmek çok çekici geliyor sizlere değil mi? İnanın bizim bildiklerimizi bilseniz, bu hiçte çekici gelmezdi size. Şunu da unutmayın tabi, siz sadece bizim istediklerimizi bilir, görür ve duyarsınız. Her birimizin tek bir alandan sorunlu olması da bundan. Şimdi düşünüp duruyorsunuz, bunlar gerçek mi, değil mi, varlar mi yoklar mı, kim bunlar? diye. Fazla düşünmeyin. Söyledim size. Siz sadece bizim izin verdiğimiz kadarını bilebilirsiniz. Unutmayın, hisleriniz dahi bizim elimizde.
    Kim olduğumuzu bilmek istiyorsunuz.
    Şunu bilin ki, ne kadar az şey bilirseniz sizin için o kadar iyi...

    Kim olduğumu söylemiş miydım size?
    Görev adım 8 Numara, bilinen adım Erdem Aksu, Jeofizik profösörüyüm, Eşim Zerya ve kızım Yağmur'la şehrin kalabalık ve kirli olan her şeyinden uzakta sakin ve doğayla iç içe sadece 19 ailenin yaşadığı bu ormanda inzivaya çekildik. Görünürde her şey doğal, sakin. Biz mutlu bir aileyiz. Eşimle tanıştığımız günden bu yana bir birimize tek bir yalan söylemedik. Size şaşırtıcı gelebilir ama evet bende ona hiç yalan söylemedim. Eşimle olan ilişkimizdeki tek yalan benim gerçek olduğum. Ben gerçek olmadığıma göre, söylediğim hiç bir şeyde yalan değil.
    Gerçek demişken, sahi, gerçek nedir?
    Bizim, yani 19 kişinin hayatındaki tek gerçek örgüt. Örgütün gizliliği, güvenliği ve çıkarları. Bizim tek ailemiz de yine örgüt... Şimdi merak ettiğiniz tek şey bu örgütün kimlerden oluştuğu ve ne yaptığı değil mi? Bunu bir gün öğrenebilirseniz eğer sizde bizden biri olmuşsunuz demektir.
    Biz kim miyiz?
    Biz gerçek olamayacak kadar üstün kişileriz...
    Aramızda olmayı çok istiyorsunuz değil mi?
    Bilmeniz gereken bir şey var.
    Olmayı en çok istediğiniz yer olmamanız gereken yerdir!!!
    Bunu unutmayın ve kararınızı ona göre verin. Çünkü, hepinizin her zerresinde biz varız. Düşüncelerinizi daha siz düşünmeden biliyor ve görüyoruz. Bunları size neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Anlattığım her şeyin bir sırrı var ve sizin bu sırları bulmaya çalışmanızı istiyorum. Son bir şey daha! Şu bilinmeyen gezen vardı ya, belki de onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekiyordur.
    …………………
    Bir amaca hizmet etmek bizim genlerimize kodlandı. Biz hizmet etmek için yaratıldık. Hepimizle oynadılar. Hepimizi değiştirdiler. İsteseler bizi birer süs köpeği yapabilirlerdi ancak devlete hizmet etmemizi istediler. Yüce bir gaye. Ancak... Bizim ve ailelerimizin hayatları.. bunlar ne anlam ifade ediyor? Peşinde hayatların tehlikeye atıldığı yüce vasıflı görevlerin yanında bizim hayatlarımızın değeri ne kadardı?

    Evet! O benim. Sorgulayan, şüpheci ve kırılgan olan. 19'un 9'u. Yanımda 1'i olmayınca tek başına 9. Yalnızken ne kadarda boynu bükük ve içe dönük görünüyorum aldığım numaradan belli oluyor bu.

    Bana verilen yetenek, insanların duyuları ile oynayabilme özgürlüğü. İstediğim kişinin hislerini anında değiştirebilir ve yerine istediğim hissi yerleştirebilirim.

    Açlığınızı size unutturabilir ve vücudunuz açlıktan ölürken beyninize doygunluk hissi verebilirim. Veya düne kadar çok sevdiğiniz bir dostunuzu yarın sizin gözünüzde yok edebilirim. Buna yetenek diyorlar.. ben diyemiyorum ancak. İnsan kandırmak beni pek memnun etmiyor.

    Eşim Aslı bir doktor. Çoğu şeyden habersiz ve beni delicesine seviyor. Ondaki bu sevgiyi yüreğine ben mi yerleştirdim, emin değilim. Beni gerçekten seviyor mu bilemiyorum. Yeteneklerimi onun üzerinde kullanıp kullanmadığımı kim söyleyebilir? İnsanın karısının sevgisinden şüphe etmesinden daha huzursuzluk verici ne olabilir ki? Eşim ile diğer numaralı ekip arkadaşlarımın eşleri arasında güzel bir dostluk var. Hemen hemen hepsi ile bir araya gelip sohbetler edebiliyor Aslı. Benden daha uyumlu olmasını çoğu zaman kıskanmıyor değilim.

    Kızım Ebru ise babasının aksine yeteneğinden gayet memnun ve onu idare etmeyi çok iyi bir şekilde öğrendi. İstediği an uzay-zamanı bükerek zaman çizgisinde sıçramalar yapabiliyor. Henüz bu teleportasyon yeteneğini geliştirmiş değil tabi ki. Biliyorum ki ilerleyen yaşlarda yanına istediği kişiyi de alarak ışınlanabilecek. Bunun için çok çalışmalı.

    Eve henüz alışabilmiş değiliz. Gerçi Aslı hemen benimsedi ancak ben çok yabancılık çekiyorum ve sanırım bu biraz daha sürecek. Bahçemizde kızımın ilgilendiği bir köpeğimiz var. Bizim villamıza bir köpek tahsis edilmesi bana çok manidar geldi başlarda. Yine bunun altında da bir bit yeniği aramadım değil. Benim sorgulayıcı yanıma atıfta bulunarak sanırım köpeklerin sadık olması hatırlatılmak istendi. Galiba benimle alay ediyorlar. Bunu uzun ve müsait bir zamanda oturup düşünmem gerek, biliyorum. Sadakat verilen her emre uymak mı yoksa faydasına inandığın şeyleri yapmaya çalışmak mı? Düşünmem gerek...

    Bahçemizdeki çiçekler ise evin diğer malzemelerine nazaran o kadar rastgele seçilmiş halde ki şaşırırsınız. Bütün halde bahçeye baktığınızda hiç bir görsel zevk verecek çiçek bulamazsınız. Ancak her bir çiçeği ayrı ayrı incelemek isterseniz o ayrı. Bunda da bir şeyler gizli olabilir mi?

    Sanırım devlet bizi 24 saat boyunca izlemekte. E zaten biz onlar için çalışmıyor muyuz? Neden bizi takip ediyorlar ki? Karımla vakit geçirirken sürekli tetikte olmak zorundayım. Bu beni biraz kıskanç biraz da asabi yapıyor. Bu şüphelerle yaşamak.. Aman tanrım!

    Devlete hizmet halka hizmettir! Bizlere öğretilen ilk kurallardan. Peki o zaman neden halktan uzakta yaşamak zorundayız. Onlarla iç içe olmadan onları tanımadan onlara nasıl hizmet edebiliriz ki? Sorular...

    Bizi yarattılar ve bir amaca mahkum ettiler. Bu belki de nesillerce devam edecek. Çocuklarımız birer robot. Bizden onları robotlaştırmamızı istiyorlar. Bunu kızımın gözlerine bakarak nasıl yapabilirim. Bunu benden nasıl beklerler..

    Şu günlerde bazı geceler uykusuz kalıyorum. Sebepsizce karmaşık rüyalar görüyorum. Yurt dışı merkezli bir örgüt tarafından İstanbul'da hayata geçirilmesi planlanan bombalı bir eylemi neredeyse son anda engellediğimizi anımsıyorum. İlk görevlerimizden biriydi. Takım çalışmasına yatkın olmadığımız hal ve hareketlerimizden belliydi.

    19 kişi, 19 farklı karar mekanizması gibi çalışıyorduk. Birbirimizin yeteneklerini kıskandığımız bile oluyordu ilk zamanlar. Ancak bunları aştık zamanla. Aynı amaca hizmet eden 19 kişilik bir takımız artık. Peki o halde ben neden günlerdir bu rüyaları görüyorum. Bir sebebi olmalı!

    Yurt dışı hizmetlere henüz gönderilmedim. Yeteneğimin ülke içindeki halk kamuoyu üzerinde çok daha faydalı olduğu düşünülüyor. Korku ve panik halindeki kitleleri anında sakinleştirebilme gücüm devletin en sevdiği yanım. Panik hali ile eleştirel düşünen kitleler bile artık sessizleşiyor. Bunun sebebi ben miyim, yoksa toplumsal baskı mı? Hangisi olursa olsun, devletimiz artık çok güçlü. Hele ki insan yönetimi konusunda.

    Dünya büyük bir savaşın ortasında. Belki omuz omuza çarpışmalar görmüyor halklarımız ancak soğuk bir savaş sürmekte. Bizler gibi genetiğiyle oynanmış insanlar yaratmak fikri tabi ki sadece bizim devletimizin fikri değil. Olamaz da. Nazi Almanyasında bile benzer amaçlarla onlarca deney yapıldığını unutmayın. Başarısız olduklarını iddia edebilir misiniz? Hele ki günümüzde. Aynı amaçla çalışmalar yapılmadığını kim söyleyebilir. Devam eden bu psikolojik ve informatik çarpışmada ülkemi ve halkımı korumak için bu 18 adamla birlikte verilen her görevi yerine getireceğimize yemin ettik. Bu yolda öleceğimizi bildiğimiz halde.
    ………………………
    Bir anda, kanıma pompalanan adrenalinin gücüyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım ve derin nefesler alarak nabzımı 120 seviyelerinden 90lara indirdim. Hızla akan kanımın damarlarımda yaptığı basıncın sesi kulaklarımdan silindikçe, beynimin içinden gelen ve sürekli tekrarlayan sesi daha net duyar oldum;
    “Saat 9’da olağanüstü toplantı”…

    Yatakta, yanımda uyuyan kadını uyandırmadan doğruldum ve başucumdaki çalar saate baktım. 5.59du, bir dakika sonra çalacak olan alarmı kapatıp çıktım yataktan. Eşim öce yatakta kıpırdanmaya başladı, ve ardından da gülümseyerek gözlerini açtı.
    “Günaydın hayatım, erkencisin?” Soru anlamı taşımayan kelimelerin soru sorarcasına kullanılmasından nefret ederdim. Her kelimenin, her aletin, ve her insanın bir görevi vardır ve bunun dışına çıkmamalıdır. Yüzüme sıcak, ve sıcak olduğu kadar da sahte bir gülümseme yerleştirerek yatağın kenarına oturdum ve kadının saçlarını okşamaya başladım.
    “Dün akşam bahsetmiştim ya, sabah erken yatırımcılarla bir toplantımız var, öncesinde hazırlık yapmak istiyordum.” Kadın hatırlamak ister gibi hafifçe gözlerini kıstı ve alnındaki çizgiler biraz daha belirginleşti.
    “Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyor mu? Yatağın, kadının yattığı tarafındaki komodine kaydı gözlerim. Üzerindeki vazo içerisinde bahçeden kopartıp getirdiğim gül vardı. Ancak kurumuştu. Tam da zamanı!
    Ben kadına söyleyecek cümle, onu ikna edecek bir açıklama düşünürken yatak odasının kapısı çaldı.
    “Gel!”
    Yavaş yavaş açılan kapının ardından oğlum Doğan’ın ışıl ışıl yüzü belirdi.
    “Günaydın anne, baba, sesinizi duyunca uyandığınızı anladım ve size bir sürpriz yapmak istedim.” Arkasında sakladığı kıpkırmızı gülü ortaya çıkartıp, şaşkınlıktan gözleri dolan kadına uzattı. Kadın mutlulukla gülü aldı ve uzun uzun gülü kokladı.
    “Teşekkür ederim, yine tam zamanında geldin”
    “Görevim. Ancak bir dahaki sefere çiçeğin tazeliğine dikkat edersen iyi olur”
    “Neden erken kalktın?”
    “Seninle aynı sebepten, toplantıya bu sefer biz de davetliyiz” Oğlumla sürdürdüğüm sessiz sohbet, kadının sesiyle bölündü;
    “Teşekkür ederim bir tanem, ben hemen kahvaltıyı hazırlıyorum o halde, babanın bu sabah işe erken gitmesi gerekiyormuş, dün akşamdan beri bundan bahsediyor. Bu durumda seni okula ben bırakırım.”
    “Gerek yok anne ben babamla gideceğim”
    “Tamam canım, nasıl istersen” kadın üzerine sabahlığını geçirerek alt kata mutfağa indi.
    Ben kimim? 19 askerin biri. Ne adımın ne numaramın ne de başka bir şeyin önemi var ama ben 1 im. İlk denek, ilk asker... Aynı zamanda da kimyagerim. Biyokimya ve genetik mühendisleri ile beraber çalışıyorum. Az evvel kadına koklattığımız çiçeğin kokusundaki kimyasal bana ait mesela. Bitkinin salgıladığı AG24D6 kodlu enzim oksijenle buluştuğu anda güzel bir koku veriyor, ve enzime karşı herhangi bir antidot almamış kişinin koşulsuz şartsız itaat etmesini sağlıyor ve beyinlerindeki sorgulama mekanizmasını çürütüyor, böylece onlara sunduğumuz yapay gerçeklere tamamen inanıyorlar. Ben bu gibi pek çok kimyasal yaptım ve yapıyorum, diğer askerler ise bu kimyasalı organik ya da inorganik malzemelerde birleştiriyorlar. Gülün DNA’sına, bu enzimi salgılatmak gibi. Bizimle yaşayan 19 kadının onca dönen şüpheli şeye rağmen hala bu kadar sakin kalmaları, bu çiçekler sayesinde. Çiçeklerin başka rolü yok mu? Elbette var, bu sadece tek bir görevi…
    Yanımdaki kadın, tamamen önemsiz… Bu hikayede Doğan’ı 9 ay rahminde taşımaktan başka bir görevi yoktu. Görevini de bundan 8 yıl evvel tamamladığına göre artık elimine edileceği günü bekliyor. Ve bu da çok uzak bir tarih değil. Her ne kadar kendisine karşı hiçbir duygu taşımasam da, çünkü en başından beri plan onların zamanı geldiğinde yok edilmesi üzerineydi ve bizler de çocukluğumuzdan beri bu gerçeğe şartlandırılarak büyüdük, yine de masum bir kadının öldürülecek olması beni biraz üzüyor. Keşke bugünün yapay rahim teknolojisi o zamanlar da var olsaydı da, hiçbir kadını bu işe bulaştırmasaydık.
    Ve ne yazık ki, duygusal bağ kurmama konusunda herkes benim kadar başarılı olamadı. Eliminasyon günü geldiğinde eş dedikleri kadınları korumak adına bizi karşılarına alabilecek kadar ileri gidebilecek olanlar var aramızda. Gerçi o gün geldiğinde bunu yapabilecek kadar ileri gidebilirler mi bilinmez ama buna gerek bile kalmayacak. Çünkü Yüce Üstat geçen ay bana planını açıkladı. Özel bir kimyasal hazırlayacaktım, vücuttaki iyon dengesini kısa süreliğine bozacak bir kimyasal. Bu da, vücuttaki kasların çalışmasını engelleyecektir, kalp kası dahil… Bir süre sonra kalp çalışmayı durduracak ve ölüm gerçekleşecek. Birkaç dakika sonra ise kimyasalın etkisi geçecek ve yeniden iyonlaşma başlayacak. Ancak kalp bir daha çalışmayacak. Sonrasında mühendisler bu kimyasalı, her kadın ve Deniz için özel seçilmiş takılara enjekte ettiler. Elbette ki onlar bu kimyasalı AG24D6’nın yeni bir versiyonu olarak biliyorlar. Ve sadece üç gün sonra, bu özenle paketlenmiş takılar 19 asker aracılığı ile hedeflerine ulaştırılacak.
    Peki bu durumda, kadınlarla duygusal bağ kurmuş olanlar aldatılmış hissetmeyecekler mi ya da örgüte düşmanlık beslemeyecekler mi diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
    Merak etmeyin, bunun için de karanfiller hazır, 19umuz da hediyeleri verdikten sonra acil toplantıya çağrılacak ve karanfillerle süslü bu toplantı odasında Yüce Üstadın söylediklerini sorgulamadan kabullenecekler.
    Aslında bu kadar detaylı bir işleme gerek yoktu. Neticede örgüt, tüm siteyi ateşe verebilir ve bir yangında herkesin öldüğünü de bildirebilirdi ancak gereksiz yere medyanın ilgisini çekmeye gerek yok. Kadınların aileleri ve dostları gül kokulu bahçelerde, sevdiklerinin kalbinin bir gece ansızın durduğunu öğrenecekler ve bir daha sorgulamayacaklar.
    Gelelim oğluma, Doğan… Onun yeteneği ise hızı. Sabah kadının “Hatırlamıyorum” sözüyle sıkıntı yaşadığımı duydu, ve ben daha cevap bile veremeden yatağından kalkıp giyindi, odasını topladı, bahçeye çıktı, gülü aldı ve bildiğiniz üzere kapımızı çaldı. Muhtemelen Flash ve Superman yarış yapacak olsalar, oğlum ikisini de geçerdi. Bu hızın ona en büyük katkısı ise zaman oldu. Henüz 8 yaşında olmasına rağmen 80 yaşındaki bir insanın deneyimi ve bilgisine sahip, okumadığı kitap, gazete, makale kalmadı. Normal bir insanın yıllarca emek verip ge geliştirebildiği yetenekler onun sadece birkaç dakikasını alıyor. Ve o da bu görevinin bilincinde ve kadının elimine edilmesi gerektiğinin bilincinde.

    Kahvaltıdan sonra okul üniformasını giymiş olan oğlumla arabaya bindik, siteden çıkar çıkmaz yaklaşık 100 metre ilerdeki büyük iş merkezine girdik, arabayı otoparka bıraktıktan sonra beraber en üst kattaki toplantı salonuna çıktık. Aslında bu binaya evlerimizin altındaki tünellerden de geçiş var ancak kadınlar bizi yolcu etmek konusunda ısrarcı olduğu zamanlarda evin dışından gelmek daha kolay oluyor.
    Toplantı odasına girdiğimizde sandalyelerin neredeyse tamamen dolu olduğunu gördüm. Girişte bulunan VR gözlüklerinden birini kendime aldım diğerini Doğan’a uzatacakken onun çoktan gözlüğünü takmış olduğunu farkettim. Beraber ön sıralara geçtik ve oturduk. Her zaman olduğu gibi gözlüklerin aktifleşip Yüce Üstat’ı görmeyı beklerken sesini duyduk.
    “Evlatlarım, gözlüklerinizi çıkartın! Bugün özel bir gün ve sizinle özel olarak konuşmaya geldim”
    Şaşkınlık dolu mırıltıların yerini bıraktığı uğultuyla gözlüğümüzü çıkarıp sahneye baktığımızda salonu yeniden derin bir sessizlik kapladı. Yüce Üstat bembeyaz takım elbisesi ile sahnede bizlere bakıyordu, yakasında taşıdığı kırmızı karanfil, birazdan konuşulacakların ciddiyetinin sinyallerini taşıyordu. Yanında ise yine beyazlar içinde oldukça solgun, genç bir kadın vardı. Masmavi gözlerini salonda gezdiriyor, sanki birini arıyordu. Tüm beyazlığı ve solgunluğu ile tezat oluşturan simsiyah saçları ise beline kadar uzanıyordu. Çıkık elmacık kemikleri ve sivri, kalkık çenesi bana çok tanıdık bir simayı anımsattı ama bir türlü çıkaramadım.
    “Evlatlarım, bugüne kadar pek çok olayda suça karşı mücadele ettiniz, halkın yanında savaştınız. Gerek iç gerekse dış düşmanlara karşı birliğimizi savundunuz. Ancak bunların hepsi birer eğitimdi ve sizi bugüne hazırlamak içindi. Bugün yanımda, sizinle konuşmak için çok uzaklardan gelmiş çok özel bir konuğum var. Sözü kendisine bırakıyorum.”
    Ve ardından konuşmaya başladı…
    -------------------------------
    Beyazlar içerisindeki kadın sitenin doğu yakasındaki kayalıklara yürüdü. 19 özel çocuk toplantı sonrasıyla babalarıyla eğitime girmişti. Ancak aradığı çocuk burada kayalıkların üstüne oturmuş yanında, kendinden başka kimsenin göremediği arkadaşı ile konuşuyordu.
    Kadın çocuğun yanına geldi ve doğrudan küçük kızın yanındaki hayalete bakarak konuştu;
    “Zeynep, bize biraz izin verir misin, Deniz ile konuşacaklarım var”
    Küçük kız şaşkınlıkla kocaman olmuş masmavi gözlerini bir Zeynep’e bir de yanında beliren çok tanıdık olmasına rağmen ilk kez gördüğü kadına çevirip durdu.
    “Onu görüyor musun? Sen de mi hayaletlerle konuşabiliyorsun?” Sonradan aklına gelmişçesine ekledi “Peki ismini nerden biliyorsun”.
    Küçük kızın sivri çenesi merakla biraz daha havaya kalktı.
    “Senin bildiğin ve henüz bilmediğin her şeyi biliyorum. Ve seni uyarmaya geldim.”
    Cebinden küçük bir kutu çıkartıp kıza uzattı.
    ‘’3 gün sonra baba dediğin adam sana, senin katilin olacak bir kolye hediye edecek. Onu sakın takma, tamamen kopyası ikinci bir kolye bu kutunun içinde. Onu tak. Ve yine kutunun içinde bir hap var, nabzını hissedilemeyecek seviyeye kadar düşürecek ve seni öldü sanacaklar. Sonrasında sadece beni bekle.”
    Küçük kız inanmaz gözlerle karşısındaki kadına bakıyordu. Mavi gözleri iyice kısılmış, korku ile gölgelenmişti.
    “Sana neden güveneyim ki, bütün bunları nasıl bilebilirsin”
    “Şimdi güvenmeyeceksin zaten, 3 gün sonra Prof. Kuzey Yılmaz’ın hediye edeceği kolyeyi gördüğün zaman güveneceksin. Ve bütün bunları çok iyi biliyorum, çünkü senin geleceğin benim geçmişim. Ben sen im.”
    …………………
    Bu toplantıyı kaçıramazdım. Onları durdurmanın tek yoluydu bu. Her ne yapacaksam bir arada oldukları bir anda yapmalıydım. İş merkezinin kapısına varabildiğimde toplantı dağılmış birer birer çıkmaya başlamışlardı. Lanet olsun yetişememiştim.
    Elimdeki çantayla öylece kapıda kalakalmıştım. Onlara görünmeden ortalıktan kaybolmalıydım. Kontrol edemedikleri biri olduğumu anlarlarsa akşam yemeğini yiyemeyebilirdim.
    Ben de onlar gibi devlet için çalışıyordum. Görevim de onları hazırlandıkları büyük yolculuğu başaramadan durdurmaktı. Çünkü aşırı yüklemeler 19 'un DNA sini bozmakla kalmamış beyin fonksiyonlarını da etkilemişti. Şu anki halleri gerçekten çok uzak, yarı sanal bir durumdu. 17 bin ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk hazırlığındaydılar. O yolculuk başlarsa dönüşümsüz sanal aleme geçeceklerdi.
    Onlar bunu bir uzay aracı olarak algılayacaklar ama aslında bildiğiniz bir matrix dünyasının ilk fertleri olacaklardı. Bu yüzden de onların bir an önce uyandırılmaları, villa sandıkları o tabutlardan çıkarılmaları ya da o tabutlarla birlikte gömülmeleri gerekiyordu.

    Büyük fırsat kaçmıştı. O toplantıdan biraz daha erken haberim olsaydı veya daha hızlı olabilseydim 19 efsanesi bir şekilde sona ererdi. Şimdi işi uzun yoldan daha uzun sürede halletmem gerekiyor. Doğruca villâlarına gidip tek tek ya da ikişer-üçer onlara ulaşmalıyım.

    Ben onlar gibi özel yeteneklere sahip değilim. Ama onların özel güçlerini geçici olarak kaldırabilir, aralarındaki telepatik konuşmaları dinleyebilir ve istersem kesebilir, zihnimi onlara kapatabilir ve onların tüm bildiklerini geçici belleğime kaydedebilirim. Ben ne kadar istersem o kadar bana ulaşabilir ve bulaşabilirlerdi. Tam olarak da bu yüzden onlara karşı onları kullanan devlet tarafından görevlendirilmiştim.

    Örgüt son dönemlerde yeni yapılanmasıyla 19 u kişisel ve özel amaçlarda kullanmaktan çekinmediği için uluslararası platformlarda Türkiye zor günler yaşamış ve asla vermeyeceği tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de 19 sorununu çok kısa bir sürede çözmek ve yeniden masaya elini vurmak istiyordu.

    Örgüt tüm hazırlıklarını tamamlamış onları sanal aleme geçirip tüm dünyayı hatta uzayı kontrol etmek istiyordu.

    Devlet bunun önüne geçemezse çok daha ağır bedeller ödeyeceğini bildiğinden imkanları zorluyordu. Benim özel durumum doğuştan vardı. Bana ulaşmaları ise çok kolay olmadı. Ailem yıllarca beni onlardan saklamayı başarmıştı. Başaramamış olsalardı belki de efsane 19 degil 20 olacaktı kimbilir.

    Villaların olduğu ormana geldiğim de karanlık çökmek üzereydi. Çok yoğun bir telepatik iletişim vardı. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kısa bir eğitim süreci ve kimyasal destekle bu hale gelmiştim. Yeterli tecrübem de yoktu. Yine de tek şansları bendim.
    …………………
    Yüce Üstad’ın bizi, kızım Ilgın’la beraber toplantıya çağırmasından sonraki gündü. Güneş tenimizi yakıyordu ama biz iki-üç arkadaş ormanlık alanın ilerisinde, tepenin aşağısına doğru kurulan deniz manzaralı tenis kortunun tribünündeydik. 2 numara ile 6 numara raketsiz bir tenis maçı oynuyorlardı. İkisi de olduğu yerde durup sadece gözleriyle topu takip ediyor ve telekinezi güçleriyle topa yön veriyorlardı. Koşturmaca olmayınca maçın çok da heyecanlı olduğu söylenemezdi. Bence 19 için yeni tür sporlar icat edilmeliydi. Biz ayakta tribünün önünde duran demirlere yaslanmış, bir yandan maçı izliyor, bir yandan da aramızda konuşuyorduk. Eşlerimiz buraya geldikten sonra epey bir kaynaşmış, evlere gidip gelmeler başlamıştı. Biz ise çok daha önceden beridir tanışıyorduk. 8 numaranın eşi şimdi inanılmaz yetenekli kızıyla bizim evde, benim eşim ve kızımla birlikteydiler. Kızım Ilgın çekiçsiz bir Thor gibiydi adeta. İstediği yerde istediği zaman şimşek çaktırabiliyordu.

    Ben ise hayvanlarla ilgileniyordum. 7 numara da hayvanlarla ilgileniyordu ama o sadece klasik bir zoologtu. Gerçek yetenekleri başkaydı. Ben ise görünürdeki mesleğim veteriner olmasına rağmen hayvanları kontrol edebiliyor, onlarla iletişim kurabiliyor, onların akıllarındakini okuyabiliyor ve onları istediğim gibi yönlendirebiliyordum. İstediğim an ebabil kuşlarıyla yukarıdan taş yağdırabilir, insanların üstüne Nemrut’a yapıldığı gibi bir sinek ordusu yollayabilirdim. Bir vakitler bunları sadece Tanrı yapabiliyordu.
    Efendim?
    Ben mi kimim?.
    Ben Son Akşam Yemeği’ndeki İsa ve havarilerinin toplam kişi sayısı. Ben Valhalla’daki 12 kişilik yemeğe davetsiz olarak gelen, yakışıklı ve adil Baldr’ı öldüren İskandinav Tanrısı Loki. Ben Albert de Salvo, Charles Manson, Jeffrey Dahmer gibi ünlü katillerin isimlerinin harf sayısı. Ben bu 19 kişilik topluluğa en son dahil olan ve birçok kritik operasyonda başarı sağlamış, birçok kişinin hayatını kurtarmış olmama rağmen bu topluluk tarafından asla kabul görmeyecek olan uğursuzlar uğursuzu 13 numara.
    Benim, nasıl desem, insanlarla pek aram yoktur. Kızım Ilgın’a da çok iyi rehberlik edebildiğim söylenemez zaten. Eminim çok çalışmayla bütün doğa olaylarını kontrol edebilir hale gelecektir.

    8 numarayla 10 numara icat edilebilecek yeni oyunlar hakkında konuşuyorlardı aralarında. 10 numara eski tip sporların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, artık VR(Sanal Gerçeklik) türü oyunlara yer verilmesi gerektiğini söylüyordu. 8 numara ise itiraz ediyordu. Telepati ve telekinezi yeteneklerimiz bizi zaten fiziksel bir şeyler yapmaktan alıkoyuyordu. Fiziki anlamda güçsüz kalmamak için tekrar sadece bedensel olarak oynanan oyunlara dönmemizi salık veriyordu. Hatta 19 erkek arasından iki halı saha takımı kuramadığı için hayıflanıyordu. Ben pek lafa katılmıyordum. Esasında bilgi toplamak için buradaydım. Sonuçta biz 19 adam, karıları ve çocukları bir aileydik. Dışarıdan herkese böyle göründüğüne emindim. Ama herkesin birbirinden sır sakladığı, herkesin topluluğuna bir gün ihanet edebileceği düşüncesiyle dolaştığı ve aslında kimsenin birbirine güvenmediği bir toplulukta aile kavramından ne kadar bahsedilebilirdi ki? Yeni yeteneklerimiz bize bugüne kadar hiçbir insanın sahip olamadığı şeyler vermişti. Ama aileyi ve arkadaşları yitirmiştik. Hatta belki insan olmayı da, kim bilir…

    Evet, maalesef 19 kişinin 19’u da birbirine güvenemiyordu. 10 numara hepimizi gözlüyordu. Neyse ki ben ondan, onun da bilmediği ve farkında olmadığı bir teknoloji sayesinde gizleniyordum. Deniz’in onun kızı olduğunu da biliyorum. Çiçeklerle ilgilenen ve bahçe düzenlemelerimizi yapan adam kızını korumak için her şeyi yapar. 9 numarayla bu görevin, bu 19 kişinin bir araya toplanışının, gerçekten de uzun kışın gelip gelmeyeceğini konuşuyorlar. Olası bir isyana ya da firara kalkışabilirler. Kimin neler yapacağı ya da neler yapabileceği hiç belli değil. O yüzden her şeyi gözlemlemeli ve hareketlerimi ona göre düzenlemeliyim.
    Akşam çöküyordu ve maç bitmişti. Güneş sanki uzun kış hiç gelmeyecekmişçesine hiç acele etmeden batıyor, ortama muhteşem bir kızıllık katıyordu. Bu manzarayı izlerken bu kadar çok zevk almak bile hala gerçekten insan olduğumuzu göstermez mi? DNA’mızla bu kadar çok oynanmışken, diğer insanlardan bu kadar farklıyken yine de bir parçamız alt-insandan besleniyordu hala. Maçı kazanan 2 numara 6 numarayı tebrik ettikten sonra ikisi yan yana yürüyerek sahadan çıktılar. İkisi de duş alma gibi bir ihtiyaç hissetmedi. İkisi de bir gram terlememişti çünkü.

    8 numara ile 10 numara da hemen evlerine gidip ailelerini alarak dışarıda bir yere yemeğe gitmek için sözleştiler. Beni de nezaket icabı çağırdılar ama ilgilenmedim. Dünkü toplantıdan sonra Yüce Üstad beni yanına özel olarak çağırmıştı ve bana bir görev vermişti. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. 19 kişi arasında hiç kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Biz devlet adına çalışıyorduk ama devlet içindeki bir başka kurum bizi yok etmeye çalışıyordu. Diğerleri herhangi bir durumda devletle muhatap olacaklarını düşünüyordu ama iş sandıklarından çok daha karışıktı. Yüce Üstad beni diğer kurumun içine sokacak ve ben de kendi örgütümüz adına ajanlık yaparak diğer çetenin çökertilmesini sağlayacaktım. Yüce Üstad’ın bana verdiği görev buydu.

    Eşime ya da kızıma herhangi bir açıklama yapmadan arabamı alarak villalı bölgeden çıktım. Sokaklardaki evsizleri, evlerini su basanları, çamur deryasında yaşayanları görmezden geldim. Bu manzaraları gördükten sonra uzun kışın geleceğine her gün daha fazla inanıyordum. Sonunda geniş ve kalabalık bir caddeye arabamı park ettikten sonra ruhsuz binaya doğru adım adım ilerledim.

    ************
    Ormanlık alanda tek dizimi yere koymuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yoğun telepatik iletişimden dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Aslında serin bir yaz akşamıydı. Ama görevin ve ne yapacağımı bilememin verdiği heyecandan dolayı sıcak basmıştı. Kenardan bir yerden bir ağustos böceğinin sesi geliyordu. İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve neredeyse bütün canlıların DNA’larıyla oynanmış, beyinler yıkanıp zihinlerle oynanmış, devletin içinde devlet, örgütün içinde örgütler kurulmuştu. Tanrı’m. Ölü ruhlarla konuşan bir kız bile vardı. Buna rağmen doğa hiçbir şeye aldırış etmeden sakince akışına devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi her şey kendi kontrolündeymiş gibi davranıyordu. Her şeyi insan eliyle yapılmış olan şu ormanlık alanda öten bu ağustos böceğinin doğa ananın bir evladı olduğuna emin gibiydim. Gerçi o takıntılı mimarı düşündüğümüzde o bile insan eliyle yapılmış olabilirdi.

    19 hakkında epeyce bilgim vardı. Devletin içindeki en iyi elemanlarımız, siber güvenlik ve siber saldırı uzmanlarımız aylarca çalışmış ve sonunda 10 numara olan Kuzey YILMAZ’ın savunma sistemini aşmayı başarmışlardı. Kuzey kendisi hariç bütün 19’u yani 18’i dinliyordu. Hatta liderleri olan Yüce Üstad’ı bile dinliyordu. Onun bütün bilgilerini böylece almış olduk. Arada sırada ben bu ormanlık alana gelerek uzaktan telepatik yollarla konuşmalarını dinlemiştim. Kimse hiçbir şey fark etmemişti. Daha da önemlisi içeride bir adamımız vardı. Bu adamın kim olduğunu ben bilmiyordum. Bilse bilse 19’la iletişim kurma görevini bana veren Mustafa Bey biliyordur. Bana sorarsanız Mustafa Bey 19’la savaşmak için yeterli bir adam değildi. Devlet ona bu konuda yetki vermişti ama buraya torpille geldiğini düşünmeden edemiyordum. Asıl operasyonun başında ise bambaşka bir adam olduğunu biliyorduk. Kendisini hiç görmemiştim ama ona İskender diyorlardı. Başbakandan daha çok şeyden haberi olduğu söyleniyordu.

    Bu kadar beklemek yeterdi. Çömeldiğim yerden kalktım. Derin bir nefes alarak işe koyulmaya karar verdim. İlk olarak etrafında gerçekleşen her şeyi sorgulayan 9 numarayla başlayacaktım. Bizim tarafa çekilmesi en muhtemel adaylardan biriydi o. Ama bizi de sorgulayıp 19’da kalması işten bile değildi. O yüzden dikkatli olmalıydım. Tam 9 numarayla telepatik olarak konuşmaya başlayacaktım ki telefonum çaldı. Mustafa Bey arıyordu. Telefonu açar açmaz konuşmama bile fırsat vermeden acele acele şunları söyledi. “Acil karargaha gel, bütün planlar değişti.” Onu dinlerken arkada bağıran ve onun sesini bastıran kuvvetli erkek sesini duymazdan gelmeye çalıştım. Keşke 1 numaranın oğlu Doğan gibi bir anda karargaha dönebilseydim.

    Bana tahsis edilen arabayla karargaha dönmem trafik yüzünden 1 saatimi aldı. Hem fiziki, hem siber anlamda bir kale olan bu karargahtan devletin içindeki pek az birimin haberi vardı. Bu bina öyle bir teknolojiyle donatılmıştı ki 19’un içindeki telepatların bile burayı dinlemesi imkansızdı. Karargahı tarif etmeye gerek bile yok. İçi de dışı da sıradan bir belediye binası gibi ruhsuz görünüyordu. Hemen ikinci kata, Mustafa Bey’in odasına çıktım. İçeriden hala bağırma sesleri geliyordu. Kapıyı tıkladıktan sonra girdim. İçerdeki manzara beklediğim gibiydi. Mustafa Bey resmi makamının önündeki koltuklardan birine oturmuş, mahzun mahzun önüne bakıyordu. Kafasının üstündeki dökülmüş saçları, bıraktığı ince ve kır bıyığı bende emekli bir amca izlenimi uyandırıyordu. Bakacak başka yer bulamadığı için halıya bakıyordu ve o bakışlar da emeklilik zamanının gelmesini bir an önce istediğini belli ediyordu.

    Ayakta, camın önünde ise sarışın, uzun boylu, jilet gibi bir takım elbiseyle çakı gibi bir adam duruyordu. Bağırışlar ona aitti.
    “Bundan böyle bu kurumda benden habersiz tek bir adım dahi
  • Bu, Danny’nin, Danny’nin arkadaşlarının ve Danny’nin evinin hikayesidir. Bu, üç ayrı öğenin nasıl tek vücut halinde birleştiğinin hikayesidir; öyle ki, Danny’nin Yukarı Mahalledeki evinden söz ederken, dış görünüşünü, beyaz badanalı odalarını, bahçesindeki yabani otları aklınıza bile getirmezsiniz. Hayır, Danny’nin evinden söz açınca, değinmek istediğimiz her şey, bütün neşesi, tatlılığı, insanca bağlılığı ve mistik sıkıntılarıyla bu üç ayrı öğenin oluşturduğu birliği simgeler.
    Danny’nin evi, hikayenin eti, canı; arkadaşları da ruhundan başka bir şey değildir. Ve bu hikaye, bu grubun nasıl gelişip, kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir örgüt olduğunu sergiler. Bu hikaye, yaptıkları iyi kötü işleri, düşünceleri ve sıkıntılarıyla Danny’nin arkadaşlarını serüvenlerini anlatır. Sonunda tılsımın nasıl bozulduğunu ve grubun nasıl darmadağın olduğunu yine bu hikayeden öğreneceksiniz.
    Kaliforniya kıyılarında eski bir kent olan Monterey’de, bunlar ayrıntılı ve abartılmış hikayeler halinde, herkesin ağzında dolaşan olağan şeylerdir. Kimi düşünürlerin Arthur, Rolan ya da Robin Hood efsanelerinde yaptıkları gibi, Danny, Danny’nin arkadaşları veya Danny’nin evi diye bir şey yoktur. Danny, tabiat ananın; arkadaşları da rüzgar, gök ve güneşin ilk simgelerinden başka bir şey değildir; diye uydurma görüşler öne sürmelerini önlemek için bu hikayeleri kağıda geçirmenin iyi olacağını düşündüm. Bu hikaye, biraz da bugün ya da yarın, tatlı su düşünürlerinin dudaklarında
    belirecek alaylara engel olmak için düzenlenmiştir.
    Monterey, aşağıda masmavi ve koyu, yukarıda uzun çam ağaçlarının meydana getirdiği ormanıyla bir tepenin yamacına kurulmuştur. Şehrin aşağı mahallelerinde Amerikalılar, İtalyanlar, balıkçılar ve sardalyeciler oturur. Fakat ormanın başladığı tepelere doğru sokakları asfalttan, köşe başları elektrik lambasından yoksun Yukarı Mahalle halkını, Monterey’in eski sakinleri Wallerle karışmış eski Britonlar oluşturur. İşte Paisanolar bunlardır.
    Yer yer çam ağaçları arasında yabani otların sardığı arsalara kurulmuş eski tahta evlerde otururlar. Paisanoların çalınacak, satılacak veya rehin konacak hiçbir şeyleri olmadığı için ticaretle, Amerikan iş hayatının yöntemleriyle ilgileri yoktur.
    Paisano nedir? Bu, ispanyol, Kızılderili, Meksikalı ve biraz da Avrupalı kanı karışık insanlara verilen addır. Bir iki yüz yıl kadar önce Kaliforniya’da yaşamış insanların soyundan gelirler. İngilizceyi Paisano ağzıyla konuşurlar. Irk sorunlarından söz açılacak olsa, hemen kollarını sıvayıp beyaza çalan içini göstererek saf İspanyol kanından olduklarını iddiaya kalkarlar. Renklerine gelince pipoların rengini andıran kahverengi ile kızıl arası, bir güneş rengindendir. İşte Monterey şehrinin Yukarı Mahalle denilen yerinde yaşayan Paisanolar böyle insanlardır.
    Danny de bir Paisano idi. Yukarı Mahallede doğmuş orada büyümüş, kendini herkese sevdirmiş, Yukarı Mahalle Çocuklarının bütün özelliklerini taşıyan bir delikanlıydı.
    Uzak yakın aşk maceraları ve kan ilişkisi yüzünden hemen hemen mahallede herkesle akrabalığı vardı. Büyük babası, Yukarı Mahalledeki iki evi ve serveti yüzünden herkesin saygı duyduğu ünlü bir adamdı. Yavaş yavaş büyüyüp gelişen Danny’nin canı ormanda uyumak, orada burada çalışmak, ekmeğini ve şarabını uygunsuz yollardan elde etmek istiyorsa, bunun sebebi onu etkileyecek akrabaları olmamasından değildi. Daha yirmi beşine gelmeden bacakları ata binmekten süvarilerinki gibi çarpılmıştı. Danny’nin yirmi beşine bastığı yıl Almanya’ya savaş ilan edilmişti. Savaş ilanını duydukları zaman Danny ile arkadaşı Pilon’un iki galon şarapları vardı. Biraz sonra Koca Joe Portagee de gelmiş, birlikte kafaları çekmeye başlamışlardı.
    Şişelerin içindeki azaldıkça, gönüllerindeki yiğitlik damarları kabarmıştı. Şişeler tükenince üç genç, kardeşlik, kurtuluş aşkıyla kolkola girmiş, doğru Monterey’e inmişlerdi. Askerlik dairesinin önüne gelince, Amerika’nın şerefine bağırıp, Almanya için atıp tutmaya başlamış, gittikçe azıtmışlardı. Bunun üzerine bir çavuş çıkmış, bunları susturmaya çalışmıştı ama neye yarar…
    Baktı ki olacak gibi değil, çavuş bunları tutup askere yazdı.
    Bir süre sonra üniformalarını giyip masanın karşısına dizildiklerinde çavuş,
    önce Pilon’a sordu:
    -Hangi sınıfa yazılmak istiyorsun?
    -Hangisi olursa olsun vız gelir.
    -Senin gibiler ancak piyadeye layıktır, diyen çavuş, Pilon’u piyadeye ayırdı.
    Sonra gittikçe neşesi kaçan Joe’ya döndü:
    -Sen nereye gitmek istiyorsun?
    -Eve.
    Çavuş onu da piyadeye ayırdı. Sonunda sıra Danny’ye gelmişti:
    -Sen hangi sınıfa gideceksin?
    Danny ayakta uyuyordu. Kendisine söylenenleri anlamamıştı:
    -Ha?
    -Hangisine gireceksin, diyorum.
    Neyin?
    -Ne iş yapıyorsun?
    -Ben mi, her şey?
    -Bundan önce ne yapıyordun?
    -Ben mi? Katır sürücülüğü.
    -Kaç katır sürebilirsin?
    Danny, meslekte usta olduğunu göstermek için çavuşun masasına eğildi: -Kaç
    katırınız var? diye sordu.
    -Eh, otuz bin var.
    -Hepsini sürebilirim.
    Ve böylece Danny, katır sürücülüğü ile Texas’a gitti. Pilon, kıtası ile birlikte Oregon yörelerinde dolaştı. Koca Joe’ya gelince, o, daha sonra da
    anlatılacağı gibi, hapse girdi.
    Danny terhis edilip de memlekete dönünce, kendisinin mal mülk sahibi bir mirasçı olduğunu öğrendi. İhtiyar dedesi Viejo, ölmüş, Yukarı Mahalledeki iki evi de ona bırakmıstı.
    Danny, bu haberi öğrenince üstüne mal mülk sahibi olmanın ağırlığı çöktü. Daha gidip evlerinin ne halde olduğunu görmeden, bir galon kırmızı şarap aldı, oturup kafayı çekti. Sorumluluk yükünü atmış, kişiliğinin en kötü yönü ortaya çıkmıştı. Bağırdı, çağırdı; Alvarado Caddesindeki meyhanenin bir iki sandalyesini kırdı; bir iki kişiye çatmaya kalktı ama, yüz veren olmadı. Bunun üzerine kalktı, sallana sallana rıhtıma yürüdü. Sabahın bu erken saatinde İtalyan balıkçılar gidip geliyor, sefere hazırlanıyorlardı. Birdenbire Danny’nin içindeki ırk düşmanlığı uyanmıştı. Balıkçılara çatmak
    için, Ah Sicilya domuzları; diye bağırmaya başladı.
    -Ah hapishane adası kaçkınları… Piçler… Geçmişlerine yandığımın herifleri… Chinga tu madre, Piojo.
    Tükürdü, açık saçık el kol işaretleri yaptı onları kızdırmaya çalıştı. Balıkçılar, onun, bu durumuna yalnızca gülmekle karşılık verdiler.
    -Merhaba, Danny. Ne zaman geldin? Arasıra uğra da yeni şarabımızı tat, dediler.
    Danny, hala öfkesini alamamıştı:
    -Pon un condo a la cabeza! diye bağırdı.
    Balıkçılar yine güldüler. Unutma Danny, bu akşam bekliyoruz. Şimdilik hoşça kal diyerek sandallarına binip yola koyuldular.
    Onlardan karşılık görmemesi, Danny’yi daha beter kızdırdı. Tekrar Alvarado Caddesine dönüp önüne gelen camı çerçeveyi aşağı indirmeye başladı. Biraz sonra polis geldi. Yasalara duyduğu büyük saygıyla Danny, kuzu gibi olmuştu. Askerden yeni terhis edilmemiş olsaydı, mahkeme onu, en aşağı altı aya mahkûm ederdi ya, bu seferlik sadece otuz gün verdiler. Böylece Danny, bir ayını Monterey Cezaevinde geçirdi. Bazen duvarlara açık saçık resimler çizerek eğleniyor, bazen de oturup askerlik günlerini düşünüyordu. Cezaevinde geçen günler vücudunu pek hamlatmıştı. Arasıra bir gece için bir iki sarhoş getirdikleri oluyorsa da çoğu zaman yalnız başına kalan Danny’nin canı sıkılıyordu. Önceleri yataktaki böcekler kendisini rahatsız etmişti ama, zamanla onlar, Danny’nin kanından bıktı, o da böceklere alıştı, haşır neşir yaşamaya başladılar.
    Bir ara oturup aklına geleni hicvetmeye başladı. Yatağında bulduğu bir tahtakurusunu duvarda ezmiş, çevresine bir daire çizerek altına Belediye Başkanı diye yazmıştı. Sonra birbiri ardından yakaladığı tahtakuruları ile, kentin ileri gelenlerini duvara resmetti. Bir süre sonra duvar, kentin ileri gelenleriyle dolmuştu. Bazılarına ağız burun yapmış, sakal, bıyık da çizmişti. Gardiyan Tito Ralph, bu duruma karışamıyordu, çünkü yasaya ve adalete karşı duyduğu derin saygı dolayısıyla onlardan birini listesine geçirmeye cesaret edememişti. Yasaya saygı beslerdi. Yine kimsenin olmadığı bir akşam Tito Ralph, koltuğunun altında iki şarap şişesiyle onun hücresine gelmiş, birlikte içmişlerdi. Bir saat kadar sonra, iki şişe de boşalmıştı. Gardiyan, biraz daha şarap almaya giderken Danny ile birlikte çıktı. Hapishanede canı sıkılıyordu. Torelli’ye gidip kovuluncaya dek kafaları çektiler. Daha sonra Tito Ralph, ne yapacağını şaşırmış bir durumda polise suçlunun kaçtığını bildirirken Danny, ormana gidip çam yaprakları üstünde tatlı bir uykuya daldı. Danny öğleye doğru uyandı. Güneş pırıl pırıldı. Kendisini arayacaklarını bildiği için, devriyelerden saklanmaya karar verdi. Çalıların arasına gidip bütün gün orada oturdu. Arasıra başını çıkararak çevreyi kolluyordu. Akşama doğru artık kendisini aramayacaklarını düşünerek, saklandığı yerden çıkıp işine gitti.
    Danny’nin işi çok basitti. Doğruca bir lokantanın arka kapısına yanaştı. Aşçıdan köpeği için artık yemek istedi. Aşçı, artıkları toplarken o da iki pirzola, dört yumurta, bir iki parça sosis aşırdı.
    Çıkarken, Borcumu sonra öderim dedi.
    -Ne borcu. Nasıl olsa çöp tenekesine atacaktım. Beni bu zahmetten kurtardın.
    O zaman Danny’nin içi rahat etti. Aslında hep öyledirler, kendilerini suçsuz gösterecek özürler bulmayı çok iyi becerirler. Elindeki paketle doğruca Torelli’ye gitti. Yumurtalarla sosisleri, yarım şişe şarapla değiştirerek ormanın yolunu tuttu.
    Gece çok karanlık ve nemliydi. Monterey’in yukarı yüzünü örten ormana koyu bir sis çökmüştü. Danny başını önüne eğerek ormanda sığınacak bir yer aramaya koyuldu. Biraz ilerisinde kendi gibi, hızlı yürüyen bir gölge vardı. Aralarındaki uzaklık azalınca gölgenin eski dostu Pilon’a ait olduğunu anladı. Eliaçık bir delikanlıydı Danny fakat, yiyeceklerinin çoğunu şarapla değiştiğini anımsadı.
    -Pilon’a görünmeden geçerim diye düşündü.
    Lakin herif, kucağında hindi varmış gibi yürüyor.
    Birdenbire Pilon’un, ceketinin önünü sıkı sıkıya kapamaya çalıştığını fark etti.
    -Hey, Pilon, Amigo! diye çağırdı.
    Pilon daha hızlı yürümeye başlamıştı. Danny de peşinden koştu. Bir yandan da avazı çıktığı kadar, -Pilon, sevgili dostum, acelen ne? diye bağırıyordu. Pilon, kaçmaktan vazgeçip durdu, bekledi. Danny, nefes nefese arkadaşının yanına geldi. Heyecanlı bir sesle, -Hep seni arıyordum, sevgili Piloncuğum, diyordu. -Bak bir iki kalem pirzola ekmek, peynir, şarap ele geçirdim. Otur da beraber yiyelim, seni göreceğim geldi yahu. Pilon omuzlarını silkti:
    -Nasıl istersen diye söylendi. Beraber yürümeye
    başladılar. Pilon şaşırmıştı. Sonunda durdu. Danny’ye döndü: -Yahu dedi, koltuğumun altında bir şişe konyak olduğunu nerden bildin?
    -Ne, konyak mı? Piloncuğum, sende konyak var demek, ha… Ya bir kadına götürüyorsundur ya da Hazreti İsa’nın bir daha gelişi için saklıyorsundur. Adam sen de, ben kimim ki, koca bir şişe konyağın nereye gittiğini bileceğim; kaldı ki sende konyak olduğundan haberim bile yoktu. Hem susamadım ki. Bir damlasına bile dokunmam. Buyur, benim çıkınımdakileri afiyetle yiyelim.
    Konyağına gelince, ona karışmam; o senin kendi malın.
    Pilon, -Konyağımı seninle yarı yarıya paylaşalım Danny, dedi. Ama hepsini sana içirmem.
    Danny, konuyu değiştirmeye çalışarak, İşte şurada pirzolaları kızartırız. Sen de şu pakettekileri aç. Konyağı da şuraya koy Pilon. Burada, ikimizin de görebileceği bir yerde dursun daha iyi.
    Bir ateş yakıp pirzolaları kızarttılar, yemeye başladılar. Konyak pek çabuk tükendi. Karınlarını doyurduktan sonra ateşe sokulup şişenin dibinde kalanı içtiler. Sis iyice kalınlaşmış, yoğun nemden elbiseleri ıslak ıslak olmuştu.
    Bir süre sonra içlerine bir yalnızlıktır çöktü. Eski dostlarını düşündüler.
    Danny, -Arthur Morales nerelerde? diye sordu. Nutuk çeker gibi, kolunu ileri doğru uzatmıştı: -Fransa’da öldü.
    Kolunu umutsuzca yanına sarkıttı: -Kendi ülkesi ve yurdu için öldü. Yabancı topraklarda kaldı. Mezarının üstünde, Arthur’un orada yattığından bile haberi olmayan yabancılar yürüyecek. Yine kolunu ileri uzatarak, Pablo nerede? diye sordu.
    Bu soruya Pilon, cevap verdi: Hapiste. Komşunun kazını çalmış. Saklandıkları yerde kaz, Pablo’yu ısırmış, Pablo bağırınca gelip ikisini de yakalamışlar. Altı aydır delikte yatıyor.
    Danny, içini çekip, başka şeylerden söz etmeye başladı. Ama içindeki yalnızlık kaybolmamıştı. Bir süre sustuktan sonra, İşte burada, yalnız başımıza… Gerisini Pilon getirdi: Dertli ve sabırlı oturmaktayız.
    -Hadi canım, şiir okumuyorum ya, burada yalnız başımıza yersiz, yurtsuz pinekliyoruz. Gençliğimizi, bu memleket uğruna harcadık. Bak, başımızı sokacak bir damımız bile yok.
    -Şimdiye kadar oldu mu ki?
    Danny şarap şişesini ağzına dayadı, Pilon koluna vurup alıncaya kadar içti:
    -Bu bana iki kerhanesi olan adamın hikayesini hatırlattın diye söze başladı.
    Sustu, sözün arkasını getirmedi. Sonra birdenbire, -Pilon, Pilon! diye
    bağırdı. -Pilon, dostum, çoktan unutmuştum. Ben mirasa kondum.
    Benim de iki tane var.
    -Nen, kerhanen mi? Ah, seni düzenbaz, yalancı herif.
    -Yalan söylemiyorum, Piloncuğum. Bizim Viejo öldü. Benden başka varisi de
    yok. Her şeyini bana, biricik torunu olan bana, bıraktı.
    Pilon yaradılıştan gerçekçiydi: -Demek, tek mirasçı sensin, ha? dedi. -Peki,
    evler neredeymiş?
    -Viejo’nun evlerini bilmiyor musun, Pilon? Burada, Yukarı Mahallede.
    -Burada, Monterey’de mi?
    -Evet, Yukarı Mahallede.
    -Nasıl, işe yarar mı bari?
    Danny, mutlulukla gülümseyerek arkasına yaslandı: -Bilmem ki… dedi. Sahipleri olduğumu unutmuştum, daha gidip görmedim bile. Pilon bir süre sesini çıkarmadı. Düşünceliydi. Ateşe bir avuç kuru çam yaprağı daha attı dalgın gözlerle alevleri seyrediyordu. Sonra gözlerini kaldırdı, uzun uzun Danny’nin yüzüne baktı. Bu bakışlarda merak ve telaş vardı.
    Sonunda derin derin içini çekti:
    -Demek her şey bitti, dedi. -Demek büyük adam oldun, dostların üzülecek ama, kaç para eder.
    Danny elindeki şişeyi yere bıraktı. Bu kez Pilon aldı, ağzına dayadı.
    -Ne bitti? diye sordu Danny… -Ne demek istiyorsun?
    -Bu ilk kez olmuyor ki… diye ekledi Pilon.
    -Birisi meteliği yokken param olsa her şeyimi dostlarımla paylaşırdım diye övünür. Ama eline biraz para geçip de cebi metelik yüzü gördü mü, her şeyi unutur. Sen de böyle olacaksın, dostum. Artık arkadaşlarının seviyesini aştın. Mal, mülk sahibi adam oldun. Sen de bir zamanlar her şeylerini, hatta konyaklarını bile seninle paylaşan eski arkadaşlarını unutacaksın.
    Bu sözler Danny’ye pek dokunmuştu: -Ben öyle değilim diye bağırdı.
    -Ben seni unutur muyum, Pilon?
    -Şimdi sana öyle gelir. Pilon’un sesi pek soğuktu:
    -Hele bir evlerine sahip ol, gecelerini bir çatı altında geçirmeye başla,
    o zaman görürsün.
    Belediye Başkanıyla yemek yerken zavallı Paisano Pilon’u aklına bile getirmezsin.
    Danny ayağa fırlamıştı, sırtını bir ağaca dayayarak.
    -Pilon dedi. Sana söz veriyorum ki, benim nem varsa, senin de var, demektir. Benim evim varsa senin de evin olacak. Ver şunu da bir yudum alayım.
    -Bu sözüne görmeden inanmam. diye söylendi Pilon. Sesinde cesaret kırıcı, soğuk bir anlam vardı: Öyle olsaydı, herkes verdiği sözü tutsaydı, dünya cennet olurdu. Hem şişe çoktan boşaldı.
    Avukat, iki kafadarı ikinci evin önünde indirdikten sonra gaza basıp Monterey’e doğru uzaklaştı. Danny ile Pilon, boyasız parmaklığın önünde durmuş, perdesiz pencereleri kör bir göz gibi duran, kirli beyaz badanalı evi hayran hayran seyrediyorlardı. Kapının önünde pembe gülleri olan bir çardak ve bahçenin yabani otları arasında yer yer kırmızı çiçekler görünüyordu. Pilon,
    -Bu ötekinden daha güzel, diye söylendi. -Hem daha da büyük.
    Danny’nin elinde iki anahtar vardı. Yavaş yavaş yaklaşıp kapıyı açtı. Büyük oda, hala Viejo’nun bıraktığı gibi duruyordu. Üzeri kırmızı güllü takvim 1906′yı gösteriyordu. Duvarda renkli krepon kurdeleler, bir iki gemi resmi, bir tutam sarmısak asılıydı. Odanın öteki eşyalarını da birkaç sandalye ile bir masa oluşturuyordu. Pilon etrafına bakınarak, üç oda diye mırıldandı.
    -Hem yatağı, sobası da var. Danny, burada çok mutlu olacağız. Danny çekingen duruyordu. Viejo ile çok acı anıları vardı. Pilon öne düştü,
    evi dolaşmaya başladılar. Önce mutfağa girdiler.
    -Bak hele musluğu da var diye bağıran Pilon uzanıp, musluğu açtı. Sonra, -Danny yavrum, su yok, dedi.
    -Kumpanyaya gidip suyu açtırmalısın. Birbirlerine bakıp kıvançla gülümsediler. Pilon’un keskin gözleri, Danny’nin yüzünde mülk sahibi olmanın sorumluluğunu fark etti. Bu gözlerde
    artık, başıboşluğun verdiği tasasızlığı göremeyecekti. Artık kimsenin camını kırmayacaktı, çünkü onun da kırılacak bir iki camı olmuştu. Pilon’un hakkı vardı. Arkadaşlarından daha iyi bir düzeye gelmiş, omuzlarına daha karışık bir yaşam yükü çökmüştü. Sanki içinde bir şeyler kopmuş gibi, bir acı duyuyordu.
    Hüzün dolu bir sesle, Pilon, diye söylendi.
    -Keşke bu ev senin olsaydı da ben, senin yanına konuk gelseydim. Danny, suyu açtırmak için Monterey’e indi. Pilon, arka bahçede, yabani otların arasında dolaşıyordu. Bahçede, bakımsızlıktan kurumaya yüz tutmuş, dalları kırılmış birkaç meyve ağacı vardı. Bir kenarda çürük bir varil, patlak bir şilte ve kül yığınları görülüyordu. Pilon bir süre Mrs. Morales’in bahçesindeki kümesi seyretti. Sonra yavaşça eğilip kümesin kendi bahçelerine yakın olan yanında küçük bir delik açtı. Belki tavukçuklar, büyük otların arasına yumurtlamak isterler diye, söyleniyordu. Kuracağı tuzakları, bahçeye girecek tavukları nasıl yakalayacağını düşündü.
    -Evet burada mutlu olacağız.
    Danny kentten eli boş dönmüştü. -Suyu açmak için depozit istiyorlar. diye
    söylendi.
    -Depozit mi?
    -Evet suyu açmadan önce, üç lira yatırmak gerekiyormuş.
    -Üç lira mı? Üç liraya tam üç galon şarap verirler be. Şarabı içeriz, su lazım olunca da Mrs. Morales’ten bir iki kova ödünç alırız.
    -Şarap alacak paramız var mı ki?
    -Biliyorum. Belki şarabı da Mrs. Morales’ten alırız.
    İkindi olmuştu. Danny yarın iyice yerleşiriz, diye söze başladı. -Önce evi siler süpürürüz, Pilon sonra sen bahçedeki otları yolar, molozları temizlersin.
    -Otları mı? Delirdin mi yahu! Sonra Mrs. Morales’in tavukları için kurduğu planları anlattı.
    Danny, bu işe çoktan razıydı.
    -Dostum dedi.
    -Benimle beraber oturmayı kabul ettiğin için çok sevinçliyim. Şimdi ben odun toplarken, sen de yiyecek bir şeyler bul.
    Dün akşamki konyağı hatırlayan Pilon, bu işi haksız buldu:
    -Sanki kendisine borçluymuşum gibi hareket ediyor, diye düşündü. -Yularımızı herifin eline teslim ettik gitti. Pis Yahudinin evi var diye, ona kölelik mi
    edeceğim! Buna karşın çıkıp yiyecek bir şeyler aradı. İki sokak ötede, ormanın kenarında irice bir horoz dolaşıyordu. Sesi çatlamış, göğsünün ve ayaklarının tüyleri dökülmüş, tam anlamıyla kartlaşmış olduğunu açıkça belli ediyordu. Aklı fikri Mrs. Moiales’in piliçlerinde kalmakla birlikte bu horoza hemen ısınıvermişti. Yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. Pilon neşeli
    neşeli,
    -Zavallı küçük piliç diye söyleniyordu. -Sabahın erken saatlerinde, daha çiyler kurumadan uyumak, sana ne kadar zor geliyordur kimbilir. Ne kadar üşüyorsundur. Allah böyle küçüklere hiç acımaz vallahi. Bak, sokakta öteki piliçlerle dolaşıp duruyorsun. Ya bir gün, bir otomobilin altında kalırsan, ezilir gidersin. Belki sadece bacağın veya kanadın kırılır. O daha fena ya. Ondan sonra işin yoksa, sakat sakat dolaş dur. Bu hayat çekilir şey değil.
    Horozu ürkütmemeye çalışarak ağır ağır yürüdü. Horoz arasıra sağa veya sola sapmak istiyordu ama, Pilon ne yapıyor yapıyor, onu istediği yöne çeviriyordu. Böylece ormana girdiler. Pilon birdenbire saldırdı. Horozun ruhu şad olsun. Pilon’un söylediği gibi azap içinde yaşamaktansa sessiz sakin ölmek daha iyiydi… Pilon’un tekniğinden de başka türlüsü beklenmezdi ya…
    On dakika sonra ormandan çıkıp Danny’nin evinin yolunu tuttu. Zavallı horozcuk çoktan kaybolmuş, Pilon’un cebine inmişti. İhmale gelmez bir kuralı vardı Pilon’un: hangi koşullar altında olursa olsun, tüy, ayak, baş gibi teşhise yarayacak şeylerden birini eve getirmek kesinlikle caiz değildi. Gece sobayı yakıp başına geçtiler. Koca koca alevler bacaya hamle ediyordu. Danny ile Pilon’un karnı doymuş, sırtları ısınmış; salıncaklı sandalyelerinde sallanırken üstlerine bir uyuşukluk çökmüştü. Mutluydular. Yemek yerken bir mum yakmışlardı ama, şimdi odunların alevi yetiyordu. Zevki biraz daha arttırmak için olacak, hafiften de bir yağmur başladı. Dam biraz akıyordu ama ne ziyanı var, akan yerin altında oturmazdı onlar da…
    Pilon; Oh! diye söylendi. -Hayat güzelmiş be. Soğukta sokaklarda uyuduğumuz günleri hatırlıyor musun? Gerçek yaşamak buymuş meğer.
    -Evet, tuhaftır, yıllarca başımı sokacak bir çatı bulamamıştım. Şimdi iki evim birden var. iki evde birden oturamam ya!
    Pilon savurganlıktan hiç hoşlanmazdı. Bu, beni de düşündürüyor, dedi.
    -Ötekini niye kiraya vermiyorsun?
    Danny sevinçten ayağa fırladı: Pilon, diye bağırdı. Yaşa be. Daha önce ne diye akıl edemedik. Sen çok yaşa, e mi? Bu düşünce gittikçe aklına yatıyordu. -Peki ama kime kiralıyacağız?
    -Ben tutarım, dedi Pilon. Ayda on lira veririm.
    -Olmaz, on beş olsun. Hem iyi evdir, on beş kağıt eder.
    Pilon razı oldu. Daha fazlasına da razı olurdu. Kendi evinde oturan adamın halini yakından görmüş, kendi içinde de aynı istekler uyanmıştı.
    -Öyleyse anlaştık, dedi Danny. -Evimi tutmuş sayılırsın. Öf, görsen ne iyi bir ev sahibi olacağım, Pilon. Hiçbir şeyine karışıp seni rahatsız etmeyeceğim.
    Pilon’un cebi, askerlik dönemi dışında, hiçbir zaman on beş lirayı bir arada görmemişti. Nasılsa, kirayı vermeye daha bir ay var diye düşündü. Kimbilir ay bitmeden neler olur. Üşüdükçe biraz daha ateşe sokuluyorlardı. Bir ara Danny dışarı çıkıp elinde birkaç elma ile döndü. Ne de olsa yağmurda bozulacaklardı, diye de açıklamaya çalıştı.
    Pilon, gizli bir iş yapıyorlarmış gibi görünmemek için kalktı, mumu yaktı. İçeri yatak odasına gidip bir kase, bir testi ve iki cam vazo ile döndü. Duvardaki yapma gülleri indirirken, -Evde kırılacak bir şey bulundurmak doğru değildir, diyordu. Nasıl olsa günün birinde kırılacak. O zaman üzülmektense, eiden çıkarmak daha iyi. Bu çiçekleri de Senyora Torelli’ye sunarım, diyerek
    çıktı, gitti.
    Biraz sonra döndüğünde, yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Böbürlenen bir tavırla elindeki şarap testisini gösterdi: -Bak, şarap getirdim! dedi. Daha sonra bir süre zar attılar. Hala günün heyecanı ile dolu olduklarından, kimin kazandığına pek dikkat etmediler. Şarap, üstlerine bir miskinlik çöktürmüş, uykularını getirmişti. Sobanın yanına yere uzanıp uyudular. Mum da erimişti: yağın üstünde bir süre daha mavi alevler oynaştı durdu. Biraz sonra ev karanlık, her şey sakin ve sessizdi.
  • "Gücü her şeye kadir yüce Allah beni yanmaktan esirge. Ancak o şekilde yanmam.”
  • Kanat Güney'in Eroin Güncesi kitabına ilaveten felsefe ve din olgularını da barındıran zengin içerikli kitapta beğendiğim iki bölüm:

    *Sınırsız özgürlüğü hürriyet sananlar, kendi çocukları olduğunu unutmasınlar. Televizyonlarda okul sonu partilerinde, eğlence mekanlarında, gençlerin eline içki kadehlerini vererek bu ülkenin gençliğine ve geleceğine bomba attıklarının farkına varsınlar.

    *"Yolda yürüyen dört kelebek bir ateş gördüler. Daha önce hiç görmedikleri ve bilmedikleri ateşin ne olduğunu anlamak için kelebeklerden birincisi ateşe doğru yürüdü. Ateşe yaklaşınca üzerinin aydınlandığını gördü. Geri döndüğünde diğer arkadaşlarına ateşin etrafa ışık yaydığını söyledi.
    İkinci kelebek ateşi daha yakından tanımak için ateşin yanına vardı. Ateşe biraz yaklaşınca yüzünü alaz bir alev sardı ve kendisini hemen geri çekti. Diğer arkadaşlarına ateşin ısıtıcı bir şey olduğunu söyledi.
    Üçüncü kelebek ise ateşe daha yaklaştı ve yaklaşmanın etkisiyle bir kanadı yandı. Kendisini yanmaktan zor kurtardı. Arkadaşlarına dönerek ateşin yakıcı bir şey olduğunu söyledi.
    Dördüncü kelebek ise ateşin yanına gelerek kendini ateşe attı. Ateşte yanıp gitti. Geri dönüp ateşin yok edici olduğunu anlatamadı." diyerek, dört kelebek hikâyesiyle ezeli sırları bilmenin; ancak o sırrın içinde kaybolarak öğrenilebileceğini anlattı.