• Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi! Bu konuda da farklı düşünmüyordu. Birini sevmek, boş bir duyguydu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için bir anlamı yoktu. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde daha yaşayamadığı "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

    Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru yürüdü. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı, kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıkta ki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten, yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

    Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

    Hapishane kapısının önüne geldi. Kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu bir an önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki, ancak bir insanın geçebileceği dar yokuştan aşağı doğru hızla yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı, bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi... Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı "Hayır... Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o."  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda, şalvarının sağ cebinde ki kahverengi haplardan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini ceblerinde gezdirdi, ilacını bulamadı. Hücreden çıkmadan önce, demir masanın üzerinde gördüğünü anımsadı. "Lanet olsun! Zaten bir şeyler düzelmek üzereyken hep bir b*kluk olur." dedi ve yerinden kalkıp yürümeye koyuldu.

     Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! Küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp belki de "iyi ki" diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu. Uzun süre yürümeye devam etti.

    İleride, yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
    "Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde. "Gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
    Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
    - Ne hakkında ne düşünüyorum?
    -Ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
    - Yeryüzünde ne işim olduğunu
    - Güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
    -Sanırım evet.
    - Dinlemek isterdim.
    -Bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
    - Neden? Bence o kadar zor değil.
    -Zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
    - Milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
    Kadın derin bir iç çektikten sonra arkasına döndü.
    "O zaman... Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış."

    Böyle devam ederken sözünü kesti.
    "iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?"
    Kadın biraz duraksayıp tekrar derin bir iç çektikten sonra
    "İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
    "iyi olduğun kadar kötüsün."
    "ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde."
    "Nereden biliyorsun ve sen neden takmadın?"
    "Bunu bilmek için fazla çaba sarfetmeye gerek yok sanırım ve senden korkmuyorum."

    Uzun süre kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkeste var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

    Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
    Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın "erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmişde, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. "Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir mi ki, neredeyse on dakikada... Otuz sekiz yıllık fikirler değişebilir mi?" diye düşünüyordu olduğu yerde.
    "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." Kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...
  • Allah : Mahlukuna Suret Ve Rızık Veren,Ona Kader Çizen Ve Nasip Kısmet Belirleyen...

    Kul : Halikine (yaratıcısına) İbadet Eden,Emir Yasaklarına Uyan,Yazdığı Kader Ve Kısmete Boyun Eğen....

    Öyle Bir Peygamber Yaratmış ki Allah,Ne Geçmişte Nede Gelecekte Onun Bir Benzeri Daha Gelmeyecektir.

    Onu Öyle Bir Surette Yaratmıştır Ki,İnsan Ve Cin Şöyle Dursun,Salınıp Gül Bahçesinde Yürüdüğün'de,Güller Hicap Duyar Boyunlarını Bükerler.

    Ve O Güller Bakışlarını Ondan Utanarak Kaçırırlar,"Nazarımız Deymesin Yusuf-i Güzellik Tenine" Derler Adeta.

    O Bahçede ki Güller,Kokusunu En Derinden Teneffüs Ederek İçlerine Çektiklerin'de
    "Allah'ım Sana Şükürler Olsun" Diyerek Verirler Nefeslerini...

    Ayağını Bastığı Toprak İftihar Eder "Yusuf'un Ayağı Bana Deydi" Diye...

    Güneş Ve Ay Onu Biraz Daha İzlemek İçin İtişiryor Adeta...
    Ne Güneş Batmak İstiyor,Nede Ay Geceyi Bitirmek.

    Sultan-ı Ebed,Alemlere Rahmet Adı Gökte Ahmet Yer Yüzünde Muhammed Olan Efendimiz Aleyhisselam Bile Asırlar Sonra Onun Güzelliğinden Bahsetmiş Ve ''Siz mi güzeldiniz, Yusuf Aleyhisselam mı güzeldi'' diye sorduklarında Peygamber Efendimiz, ''Kardeşim Yusuf, benden güzel'';
    "Ben ondan melihim sevimliyim'' Demiştir.

    Adının Söylenmesindeki Tınısı Bile Yetiyor Onun Güzelliğini Anlamaya...
    Asırlara Ve Çağlara Yayılan Benzetmeler Onunla Oluyor..."Yusuf-i Güzellik Vermiş Allah" Diye.

    Böyle Bir Güzelliği Gören Gözler,Ondan Mahrum Kalınca Görmeyi Bırakıyor...

    Gözler : " O Yoksa, Görmenin'de Bir Manası Yok" Der Gibi Kör Oluyor...

    Tıpkı Babası Yakup Aleshhisselamın Kör Olması Gibi...

    Öyle Bir Peygamber Yaratmış Ki Allah,Peygamber Olan Babasını Bile Oğluna Aşık Ediyor Ve Onu Göremeyince Gözleri Hayata Küsüp Kör Oluyor...

    O Güzelliğe Hasret Babası,Rubailer Söyleyerek Yüreğini Ferahlatmaya Çalışıyor.

    " Gözümün Nuru Yusufum

    Sen Gidince Kesildi Nefesim Soluğum
    Eridim Günden Güne,Yandım Kavruldum

    Dalından Kopan Kuru Yaprak Gibi
    Ordan Oraya Savruldukça Savruldum

    Her An Her Saniye Seni Rabbime Sordum
    İmtihanındır Dedi,Büktüm Boynumu Sustum

    Ey Benim Ciğer Parem Can Tanem
    Ne Olur Gel Baba Ocağına

    Gel'de Bitsin Artık Bu Özlem Bu Hasret Yusufum
    Bak Gözlerimde Kalmadı Yaş,Ağlamaktan Kör Oldum "


    Böyle Bir Aşktı Babasının Yusufa Duyduğu...Onun İçin Gece Hava Kararmış Yahut Güneş Etrafı Aydınlatmış Bir Anlamı Yoktu...
    Dünyasını Aydınlatan Tek Işığı Yoktu Artık...

    Kim Bilir Nerede Ne Yapıyor,Karnı Açmı Yoksa Tokmu?...Kurtlarmı Yedi,Yoksa Eşkiyalarmı Kaçırdı? Belki de Köle Olarak Satıldı.

    Ona Ne Olduğunu Ancak Kendisi Bilirdi...Yusuf;Yaşayacaklarını Kendisi Dahi Bilmiyordu...

    Murad-ı İlahi Ona Öyle Bir Kader Yazmış Ki,Emsali Olmayan Güzelliği Onun İmtihanı Olacak Ve imtihanı Bile Kendisi Gibi Güzel Olacak...

    Kardeşlerinin,Onu Kuyuya Atmasına Üzülse'de Yüzü Gibi Güzel Olan Kalbi
    Onları Af Edip,İlk İmtihanı Vermesine Vesile Oluyor....


    Yusuf : " Onlar Benim Kardeşlerim,Beni Mutlaka Buradan Çıkarırlar" Niyeti İle Kalbini Bozmayarak Sabırla Beklese'de,İlahi Yazgı Onu Bir Kervana Köle Olarak Satılmak İçin Çoktan Yazılmıştır...


    Onu Karanlık Kuyudan Çıkartan Kervan Sahibi ;O Karanlık Kuyudan
    Nur-u Efşan (nur Saçan) Çıktığını Görünce Nutku Tutulur,Kalbi Yerinden Çıkacak Gibi Olup Öylece Kalakalır...

    O Lă Emsal-i (Misali Olmayanı) Görüp İlk Hayreti Atlattıktan Sonra,Nefs Denen İllet Kervan Sahibinin de Aklını Çeler Ve Böylesi Bir Güzelliğe Kaç Dirheme Satacağını Hesap Dahi Edemez...

    Ama Bir Yandan'da İçi el vermez Böyle Birşey Yapacağı İçin...Her Ne Kadar Dünyalık Kazanç İçin Nefsi İle Kalbi Arasın'da Gidip Gelmeler Yaşasa'da,
    Taktiri İlah-i Kervancıya Tecelli Etmiş Ve Onu Satması Yönünde Çoktan Karar Aldırmıştır Bile...

    Mısıra Gelip Pazar Yerinde Müzayede İçin Kervancı Bağırmaya Başladığında,O Güzellik Abidesini Anlatacak Kelimeleri Bile,İmkanı Olsa En Kıymetli Maden Olan Altına Çevirip Söylemek İstiyordu...

    Kıymetini Ve Pahasını Ancak En Öyle Anlatabilirdi...


    Böylesi Bir Bağırmaya Daha Önce Şahit Olmamış Pazar Halkı,Dikkatlerini Celp Eden Bu Sese Doğru Yürüdükçe Kalplerin'de Anlam Veremedikleri Bir Heyecan Ve İlahi Bir Huzur Oluşur...

    "Evet Satıyorum Bu Nurullah-ı (Allah'ın Nurunu) Alan Yok Mu?"

    Nasıl Olmaz?

    Öylesi Bir Güzelliği Gören Pazar Halkının konuşmaya Dermanı Yoktur ki Biri'de Çıkıp Paha Biçsin Ona...Sanki Cümle Alem Kervancıyı Duymaz Gibi Dikilip Onu,Yusuf'u Seyre Dalmıştır...

    Kalabalık Gittikçe Çoğalır Hatta Öyleki,En Arka dan Fiyat Verenin Neredeyse Sesi Duyulmaz Hale Gelir...

    Mesafe O Kadar Uzak Olsa'da,O Nur-u Efşan (Nur Saçan) Bütün Bir Pazar Yerini Kaplamıştır Bile....

    Sesler,Sesleri Öylesine Bastırır ki Kervancı Verilen Teklifleri Neredeyse Duyamayacak Hale Gelir...

    Tevafukun Vuku Bulması İçin İlah-i Murad Oyalamaktadır Kervancıyı....
    İlah-i Yazgının Gerçekleşmesi İçindir Bu Oyalamak...

    Yusuf'u,O Pazar Yerinde Olmayan Birisine Yazmıştır Aşkı Yaratan Allah...Evet Züleyha'ya...

    Onu Züleyha'ya Götürecek Olan Vesile İçin,Mısırın Maliye Veziri İçin Bekletiyor Cenab-ı Hak...

    Asırlarca Konuşulacak Olan Bir "Aşkın" Nasıl Birşey Olduğunu Gösterecektir Aşkullah...

    Bu Yüzden Kimseler Satın Alamaz Yusuf'u...Ta Ki Kalabalığın Bağrışması O Vesile'nin Dikkatini Çekene Kadar...

    Başını O Kalabalığa Çevirmesiyle,O Nuru Görüp tutulup Kalması Bir Oldu...
    Farkına Varmadan Adımlar Atıp O Emsalsiz Güzelliğe Doğru Yürüdü...

    Yanın da ki Koruma Muhafızları Onun İçin Yolu Açmaya Çalışırken,Onların Bile Gözleri Yusuf'tan Ayrılamıyordu...

    O Güzelliği Satın Almak İsteyen İnsanlardan Biri Olmuştu Artık O Maliye Veziri...

    Kervancı Servet Denecek Fiyatlar İstesede Mühimi Yok...
    Onun Bir Pahası Yok,Alabileceği En Yüksek Fiyatı İstiyor Kervancı...

    O Pazar Halkının İçinde O kadar Yüklü Parayı Verebilecek Tek Kişidir Maliye Veziri...Çoktan Vermiştir Bile...

    Allah'ın Yarattığı Böylesi Bir Güzelliği,Adeta Cümle Aleme Göstermek İçin Hizmetli Olacağı Konağa Doğru Adımlar Artarken Herkesin Ona Dikkat Kesilmesi'de İlah-i Bir Mucize...


    Allah Onu Cümle Mısıra Gösteriyor,Sonra Yazdığı Kadere Uyması İçin Yusuf'u Konağa Gönderiyor...

    Konak da ki Hizmetli Kadınlar,Kapıdan Giren Nura Dikkat Kesiliyor Ve Onlara Seslenen Veziri Duymuyorlar Adeta...

    Ama Bu Durumu Anlayışla Karşılıyor Vezir...Zira Kendisi Bile Ona Her Baktığında Aynı Tutulmayı Yaşıyordu...

    Tekrar Hizmetlilere Seslendikten Sonra,Asıl Görmesi Gereken Biri Geliyor Konağın Uzunca Koridorundan...

    Henüz Onu Görmeden Sağa Sola Bakarak Ona Doğru Yürüyor...
    Züleyha'dır Bu Gelen...Daha Farkına Varmadığı Ve Kendisini Yakıp Kavuracağı'nın Bilincinde Olmadığı Bir Aşk Ateşine Doğru Adımlar Atıyor...

    O Nurdan Aşk Ateşine Yaklaştıkça Sıcaklığını Hissedip Başını Yavaş Yavaş O Aşka doğru Çeviriyor...

    Artık Geriye Dönülmez,Kaçmak İstese Kaçamaz...Bir Kere Yakaladımı O Ateş Seni,Yaktıkça Yakar,Yaktıkça Yakar...


    Züleyha'da Tutulmuştu Bu Ateşe,Ona Baktıkça Yanıyor Yandıkça Eriyordu...

    Çaresi Olmayan Bir Derde Düşmüştü,Ya Bu Dert İle Ömrünü Yaşayıp Kimselere Birşey Demeden İçine Atıp,Ölüp Gidecekti Yada Bu Derdin Esiri Olup Günahını Üstlenecek Ve Cehennemde Yanmaya Razı Olacaktı...

    Razı Oldu'da Nitekim...O Emsalsiz Güzelliği Olan Yusuf İçin Cehennemde Yanmaya Razı Oldu...

    Yusuf Büyüdükçe Nurlandı,Serpildikçe Serpildi,Yağız Bir Delikanlı Oldu...
    Çocukluğu Ayrı Güzeldi Şimdi İse Ayrı Bir Güzelliğe Erişti...


    Ahlakı Ve İffeti de Aynı Münasebetle Güzelleşti...Değil Züleyhalar,Cennet-i Aladan Huriler Gelse,Rıza-i İlahi Olmadan Dönüp'de Bakmaz Bir Hale Geldi...

    O Bu Dirayet Ve Allaha Olan Teslimiyetle İffetini Korurken,Nam-ı İsmi Bütün Mısırlı Kadınların Dilinde Çoktan Dolaşıyordu....

    Ama O Kadınların İçinde En Bahtlı Ve Bahtsız Olanı Züleyha İdi...

    Onu Her Daim Görüyor,Gördükçe Eriyor...Ama Elini O Aşkın Ateşine Uzatamıyordu...
    Kendine Hakim Olmaya Çalışıyor,Her Seferinde O Aşka Biraz Daha Tutuluyordu...

    Geceleri Yatağında İken Aklına Geliyor,Gündüzleri İse Karşısında Duruyor...

    "Buna Kim Nasıl Dayansın?" Diyerek,Yüreğin de Olan Acısını Dindirmek Ve Nefsine Hakim Olmak İçin Kendine Telkin Veriyor Aşkı Anlatan Sözcüklerle...

    "Sen Yüreğimde Yanan Ateş
    İçimi Aydınlatan Güneş

    Ne Sana Bakabiliyorum
    Nede Senden Kaçabiliyorum

    Varlığında Yanıyor Eriyorum
    Elimde Değil Yokluğunda Seni Düşlüyorum

    Dokunsam Haramsın Bana
    Dokunmasam Kapanmıyor Kalbimdeki Yara

    Söyle Beni Bu Hale Getiren Sevgili
    Sen mi Suçlusun Yoksa Ben mi?"


    Ne Kadar Uğraşsa'da Züleyha Bu Halinden Kurtulmak İçin Nafile...
    Çünkü Bir Kere Tutulmuştur Aşka...Atılmıştır O Ateşin İçine...

    Ve Son Demlerine Gelmiştir İçindeki Engelleme Duygusu...

    Geri Dönüşü Olmayan Kararı Almıştır Artık... Tüm Benliğiyle Atılmak İster O Ateşin İçine...

    Ve Atılır'da ; İffet Abidesi Olan Yusuf'u Çağırır Odasına...Ve "Ben İki Türlü Yandım" Der Züleyha ..."Hem Sana Yandım Hemde Cehennemde"

    Yusuf'a Doğru Yürür Niyeti Bir Murad Almak İçin...O Cazibesinden Kaçılması İmkansız Olan Güzellik Abidesi Yusuf Görür Kendisine Yaklaşmakta Olan Zina Ateşini...

    Tüm Gücüyle Kaçmaya Çalışır Tenine Haram Değmesin Diye...Arkadan Gömleğini Tutmuştur Bir Kere Kararlı Ve Gözü Dönmüş Bir Kadın...


    Bu Güzelliğe Dokunmanın Bir Bedeli Varsa Ödemeye Hazırdır Züleyha Ve Onun Gibi Niceleri...

    Son Bir Gayret İle Kurtulup Koşarak Çıkar Odadan Yusuf...Adeta Başka Bir İmtahana Doğru Koşarcasına...

    Asırlar Sonra Adı Medrese-i Yusufi-ye Diye Anılacak Olan Hapishaneye Doğru Var Gücüyle Koşar...

    Ve Bir İftira İle Düşer O Hapishanenin İçine...Ama Bu Durum Onu Mutlu Etmiştir...Zira Hapishane Onu Zinaya Çağıran Evli Bir Kadının Teklifinden Daha Emin Ve Allaha Sığınılacak Olan Güvenli Bir Yerdir...

    Allah Onu Bu Kez Cümle Alemden Sakınmıştır...Kimselere Göstermemiştir...
    Adeta Gözleri Ona Hasret Bırakmış Yürekleri Dağlayarak Gizlemiştir Yusuf'u...

    Züleyha'nın Bu Davranışını Kınayan Alay Kadınları,Evine Davet Eder...
    En Keskin Bıçakları Önleri Koyup,Yusuf'u Çağırtır...

    Kapılar Açıldığında O Nur-u Efşan-ı Ve Harikulade İnsanı Gördükleri Vakit,Tutulup Kalırlar...

    Tıpkı Diğer Herkesin Kaldığı Gibi Kalakalırlar...
    Ve Acısını Dahi Hissetmezler Ellerini Kesen Bıçakların...

    Çünkü Bıçakların Ellerini Keserek Verdiği Acı,Yüreklerinde Bir Anda Yanan Aşk Acısının Yanında Bir Hiçtir...


    Ve Hak Verirler Züleyha'ya...Zira Artık Onlarında Akıllarından Bir An Olsun Çıkmaz Yusuf'un Hayali...

    Aşka Tutulmuşların Hali Böyle Olur...Kendinden Geçerde Ne Yaptığının Farkında Olmazlar...

    Tıpkı Züleyha Gibi....Zira O Bu Aşk Acısı İle Yıllarca Yaşadı...Yusuf'un Ona Meyil Etmeyeceğini Anlayıp Yıllarını Bu Acı İle Geçirdi...

    Allah Aşıkın Haline Acır...Yanan Gönüle Nazar Eder Bakar,Samimiyetini Görmek İster...

    Kul Aşkında Sadık İse,Allah O Aşkı İçin İmkansızları,Mucizeyle Mümkün Kılar....

    Her Ne kadar Züleyha;İlk Başlarda İffetsiz Evli Bir Kadın Olsa'da,Sonraları Aşık-ı Sadık Olmasından Dolayı Allah Onun Günahlarını Örtmüş,Yaşlanmış Bedenini Gençleştirmiş Ve Onu Yusuf'a Yakışır Bir Edep Ve Ahlak Yıllarca Pişirmiş Ve Onunla Nikahlamıştır...


    Allah;Günaha Batmış Bir Kulun Geçmişine Değil,Yüreğin deki Aşkına Bakar...

    Kime Ne Kadar Yandığına Bakar...Kul İstediği Kadar "Benim Günahlarım Af Olmaz" Desin Dursun...

    Allah İstediği Kulunu Bir Başka Vermeyi Yazmışsa Eğer,Kul İstediği Kadar Ben Buna Layık Değilim,Onu Bana Vermez Desin Nafiledir...

    Muhyiddin İbn-i Arabi'nin De Dediği Gibi :

    Allah Verirse Engelleyecek Yok,Engellerse Verebilecek Yok


    Yaşadığımız Bu Çağda Nice Züleyhalar Vardır ki,Sadık Ve Samimi Bir Tövbe İle Geçmiş Hayatlarını Sildirerek Allah'ın,Onların Karşılarına Zamane Yusufları Çırkartmıştır...

    Allah ; Dilerse En Büyük Günaha Meyleden Kadını Bile,Tövbesinden Sonra Bir Peygambere Nikahlar...

    Yeterki O Kişi Aşıkı Sadık Olsun...


    Son Olarak : Bu Anlayış Ve Ahlak İle Yaşayan Hem Zamane Yusuflarına,Hemde Yusuf-i İştiyak İle Aşıkı Sadık Züleyhalara Selam Olsun...

    Allah'a Emanet Olun.

    Emrah Yıldırım
    @MenDehliZeman