• 1.Dünya iki yüzlülükte altın çağını yaşıyor. Hemen her alanda bir ikiyüzlülük almış başını gidiyor. Araştırmaların, bilimin bunca ilerlemesine, üniversite mezunlarının, akademisyenlerin bunca çoğalmasına karşın en önemli sosyal konular içerik olarak köydeki Dilber teyzenin seviyesini aşmıyor çoğunlukla.

    Mesela şiddet mevzu. Tüm dünyada yükselen bir şiddet var fakat bu görmezden gelinerek, bilimsel çalışmalar hasır altı edilerek, sanki sadece kadına şiddet varmış gibi bir algı oluşturuluyor.

    Ülkemiz üzerinden bakarsak, 2017 yılı içinde toplam 409 kadın öldürülmüş bunun yanında 1778 de erkek öldürülmüş. Toplam cinayet sayısında 2018 verilerini bulamadım. Yazdığınızda sadece kadın sayıları çıkıyor. Çünkü öldürülen erkekler çocuklar hiç gündemimizde değil. Sanki çocuk ve erkekler insan değil, öldürülmeleri hiç problem değilmiş gibi hareket ediliyor. Kadına şiddetten başka şiddet yokmuş gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa şiddet genel olarak her yıl hızla artıyor fakat sadece kadına şiddete odaklanıldığı için işe yarayacak çözümler de üretilmiyor.

    Kadına şiddet konusununda da bilimsel çalışmalar yapılsa o da yok. Şiddetin sebebi nedir sonuçları nedir, nasıl azaltılır, pek kimsenin umurunda değil.

    “Erkek saldırgan- Kadın kurban” Suçlu bulunmuş ne de olsa.

    Her ne kadar bilimsel olmasa da çözümü de bulmuşlar kendilerine göre. Çözüm: Cinsiyet eşitliği. “Kadına şiddeti bitirmek için erkekliği bitirmemiz lazım” dediler ve erkekliğe savaş açıldı.

    En basitinden bir örnek vereceğim. Önceki yıl İstanbul’da Ayşegül isminde bir öğretmeni boşanma safhasındaki eşi önce kayınvalidesini sonra Ayşegül öğretmeni öldürdü.

    Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk twitter hesabından okul geçidinde karşıdan karşıya geçerken erkeğin önde göründüğü bir trafik görsel ile beraber mesaj yayınlamıştı. Mesaj şöyleydi:

    “Bu levhalar gibi daha pek çok şey cinsiyet eşitsizliğinde toplumsal bir bilinçaltı oluşturuyor. Bu algının önüne geçebildiğimiz, kız çocuklarına verilmesi gereken önemi önce eve, sonra okul sıralarına, devamında da hayatın tamamına taşıyabildiğimiz, bütün bir toplum yek avaz ‘Şiddete son’ diyebildiğimiz zaman, o zaman Ayşegül öğretmenin hatırasına daha güçlü sahip çıkacağız. Bunları cesurca yapabilmemiz için bize gayret, Ayşegül öğretmene Allah’tan sonsuz rahmet diliyorum.”

    Bakan Selçuk, bir erkek bir kadın figürünün olduğu levhayı “erkek önde kadın arkada bu değer vermemek” diye yorumlamış. Oysa bu görsel çocuğunu karşıya geçiren bir baba kız olarak algılanmaya daha müsait, sonuçta okul geçidi ve erkek büyük görünüyor. Bakan Selçuk bunu kendince yorumlamış ve böyle söylemiş. Velev ki biri mecbur olarak önde görünecekse o zaman kadın önde olduğunda şiddet mi bitecek? Bunun da çaresini bulmuşlar. Değişen görselde kız önde arkasında kadın mı erkek mi belli olmayan bir figür var.

    Ayşegül öğretmenin öldürülme sebebi ülkemizde cinsiyet eşitsizliği olmamasından kaynaklanıyormuş. Bakan Selçuk erkeğin ayrılma aşamasındaki kadını öldürmesini kadına değer vermemeye bağlamış. Cinsiyet eşitliği olsaymış bu cinayetler olmayacakmış. Ne kadar yüzeysel bir yorum. Hem de Milli Eğitim bakanından. “Suçlu erkeklik” Çözüm erkekliği azaltıp erkekleri kadınlaştırmak.

    ETCEP projesi ile okullardan uygulanan cinsiyet eşitliği çalışmalarını bir hatırlayalım. Cinsiyeti yok sayan, kadın erkek rollerini ortadan kaldıran, cinsiyetini kendin seç, eğitimleri ile mi yoksa “Erkekler de pembe giyer” “Kız işi erkek işi yoktur” gibi pankartlar ile mi, yoksa küçük kızların eline “Çocuk da yaparım kariyer de” pankartı, erkek çocuklarının eline “Aslan parçası değilim” yazıları ve erkek çocuklarına “Herkes rahmi kadar konuşsun” gibi kızların içinde utandıracak, edep dışı pankartlar taşıtarak ve rahmi olmadığı için erkekleri aşağılayarak mı erkeklere kadına değer vermeyi öğreteceklermiş. Buna kargalar bile güler.

    Bu çalışmalarla ancak kız çocuklarını erkeklere karşı düşman edersiniz, erkek çocuklarını da aşağılayarak cinsiyetinden utandırıp psikolojisini bozarsınız. LGBT nin de önünü açarsınız.

    Ayşegül öğretmenlerin öldürülmemeleri cinsiyet eşitliği eğitimine kaldıysa işimiz yaş demektir. İnsana değer vermek böyle öğretilemez. Önce bu sığlıktan kurtulmak lazım.

    Ortada bir sonuç varsa o sonucu oluşturan sebepler de vardır. Sebepleri değiştirmeden sonucu değiştiremezsiniz. Sebep ne olursa olsun hiç kimsenin birbirini öldürme hakkı yoktur. Bu ayrı bir konu. Cinayetin sebebini görmek, katile hak vermek değildir. Başka cinayetler olmasın diye alınabilecek tedbirler açısından gereklidir.

    Mesela bu olayda ortada iki yıldan beni boşanamayan ayrı yaşayan bir karı-koca var. Bir büyük, bir de iki yıl önce ayrılık aşamasında doğmuş bir çocuk var ve baba tam da kadını çocuğun doğum gününden önce öldürmüş. Bu baba iki yıl boyunca çocuklarını görebilmiş mi? Neden önce kayınvalidesini öldürdü? Neden boşanamamışlar. Kadın istediğinde hakimler çok çabuk boşuyor. Nafaka davaları mı oldu şiddetli.

    Bunları hiçbiri öldürmesini haklı çıkaramaz. Fakat bunları yok da sayamayız. Belki de bunların hiç biri değildi kocası psikopattı. Sebep her şey olabilir fakat erkekliği sebep göstererek cinsiyetçilik yapamazsınız. Bu bütün erkeklere hakaret olur, erkekleri aşağılamak olur.

    Biz sebepleri görelim, çözüm üretilsin. Kanunların adaletsizliği yüzünden beş yıl, on yıl boşanamayan yeni bir hayat kuramayan insanlar var. Yıllarca çocuğunun hasreti ile yanan babalar var. Nafakasını ödediği evladının yüzünü unutmuş. Üzüntüden psikolojisi bozulmuş. Neredeyse bütün cinayetler boşanma aşamasında oluyor fakat çoğu kişi “erkekler boşanmayı kabullenemiyorlar” sığlığından öte geçemiyor.

    Sen kanunlar vasıtası ile erkeği evden at, nafakaya mecbur kıl, çocuğunu görmek için haczetmek zorunda kalsın, bazıları hacizle bile göremiyor, malının mülkünün yarısını cebren al, erkeğe her türlü sosyal, psikolojik şiddeti uygula, sonra erkek de cinnet geçirip boşanamadığı kadına şiddet uygularsa “şiddetin sebebi erkeklikten” deyip çık.

    Ayrıca şiddet konusunda uzmanlar yüzde seksen alkol ya da uyuşturucu etkisi var diyorlar fakat nedense alkol dile getirilmiyor, erkekliği suçlamak daha çok işine geliyor birilerinin.

    Sema Maraşlı
  • ETKİLİ ANA BABA EĞİTİMİ

    Yazar: Dr. Thomas GORDON

    Bölüm1. ANA-BABALAR SUÇLU DEĞİL AMA EĞİTİMSİZLER

    Ebeynliğin zorluğuna, kutsalligina rağmen hicbirsekilde eğitime tabi tutulmadığı ve hepimizin çaresiz kaldığı yerlerde bu kitaptaki yöntem ve becerileri öğrenip ve onları ne zaman ve hangi amaçla kullanilacagi anlatılıyor. Etkili anne baba olma eğitimi ile sorunlara çözüm sunuluyor

    Bölüm2. ANA-BABALAR TANRI DEĞİL İNSANDIRLAR
    Burda biz anne babalara sürekli tekrarlanan anne baba aynı fikirde olmamalı ve tutarlı olmalı kuralına aykırı yazar buna katılmadığını belirtmiş.
    *Etkili bir ana baba olmak için tutarlı olmak zorunda değilsiniz. Ana babaların tutarsız olması kaçınılmazdır. Tutarlı olmaya çalışırlarsa gerçekçi olamazlar.

    *Eğer çocuğun davranışını kabul edemiyorsanız, ediyor gibi davranmamalısınız. İçinizden sevgi gelmiyorsa seviyormuş gibi görünmemelisiniz. Ayırım yapmış olmamak için yapmacık kabul ve sevgi göstermek zorunda değilsiniz. (Dürüstlük). Çocuğun gerçek duyguyu anlamasıdır.

    *Eşiniz ve siz çocuklarınızla olan ilişkilerinizde ortak bir cephe oluşturmak zorunda değilsiniz.(Ana baba dan birinin yapmacık olması söz konusudur)

    *Yapmanız gereken en önemli şey duygularınızı tanımayı öğrenmektir.

    *Çocukların yaptığı ya da söylediği pek çok şeyi kabullenen (gerçekten, samimi) ana babalar kişi olarak kabullendikleri duygusu taşıyan çocuklar yetiştirecekledir.

    *Sınır koyarak yasaklayarak çocuğun davranışlarını değiştirmeye çalışmayın. Bütün çocuklar yasaklardan nefret eder.

    *Çocuklara kendi problemlerini kendileri çözmeleri için onlara fırsat tanima gerekliligi bu da etkin dinleme ile olacaktır..

    Bölüm3.ÇOCUKLARIN SİZINLE KONUŞMASI İÇİN ONLARI NASIL DINLEMELİSİNİZ?
    💥Kabul Dili ile💥

    * Bir insan bir başkası tarafından olduğu gibi kabul edildiğini hissedince o zaman bulunduğu yerden kımıldamayan,nasıl değişeceğini, gelişeceğini,farklı olacağını ve olduğundan dâhâ iyi olabileceği düşünmeye başlayacaktır.

    * Kabul, minicik bir toplumun içinde gelişip, olabileceği en güzel çiçeğe dönüşmesine yardım eden verimli bir toprak gibidir.

    * Çocuğa ne kadar çok ne olduğunu söylersen onu olur.

    * En etkili olanlar kendilerine yardım istemek için gelenlerini gerçekten kabul ettiklerini onlara iletebilendir.

    * Ana babaların çocuğu kabul etmesi başka bir şey bunu ona hissettirmesi başka şeydir. Ana babanın kabulü çocuğa ulaşmadıkça onun üzerinde hiç bir etkisi olmaz.

    * İyi bir danışman olmak için psikoloji bilgisi ya da insanların akıl düzeyinde anlamak gerekmediğini biliyoruz. Önemli olan, öncelikle insanlarla yapıcı bir şekilde nasıl konuşulacağını öğrenmektir. Psikologlar buna "terapötik İletişim” derler. (İnsanlara kendilerini iyi hissettirebilmek, konuşmaya yüreklendirmek, duygularını açıklamasına yardım etmek, korku ve göz dağı duygusunu azaltmak.)

    * Ana babalar çocuğa karışmayarak onu kabul ettiklerini gösterebilirler. Genelde babalar çocukların kendi uğraşlarına yalnız kalmalarına izin vermiyor ve ellerini çocuklardan çekmek onlara çok zor geliyor.

    * Genellikle ana babalar, terapistler ve danışmanlar tarafından “Tipik On İki" denilen sözlü tepkileri kullanırlar. Kullanmamız gereken 12;

    1) Emir vermek, yönlendirmek;

    2) Uyarmak. gözdağı vermek

    3) Ahlak dersi vermek;

    4) Öğüt vermek, çözüm ve öneri getirmek

    5) Öğretmek, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler öne sürmek;

    6) Yargılamak ,eleştirmek, suçlamak;

    7) Övmek, aynı düşüncede olmak;

    8) Ad takmak, alay etmek

    9) Yorumlamak, analiz etmek tanı kovmak;

    10) Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak;

    11) Soru sormak, sınamak, çapraz sorgulamak;

    12) Sözünden dönmek oyalamak, şakacı davranmak, konuyu saptırmak;

    başlıkları altında toplanabilecek cevaplardır. Bu cevapların hepsi yapıcı değil yıkıcıdır ve terapist ve danışmanlar çocuklarla çalışırken bu 12 sözlü tepkiyi kullanmazlar.

    * Sözlü iletimde 2 önemli husus vardır:

    1-) Basit Kapı Aralayıcılar

    2-) Etkin dinleme.

    Basit Kapı Aralayıcılar: Çocuğun duygularını hiçbir yaralama ve görüş beyan etmeden ve daha etkili bir şekilde aktarmasını sağlama "Anlıyorum", "Oh", "Hımm' “olur”, "Bana ondan söz et', "Duymak istiyorum", "Senin görüşün ilgimi çekiyor", "Bu konuda konuşmak istermisin bunu tartışalım", Anlatacaklarını dinlemek istiyorum" "Bana her şeyi anlatmanı istiyorum", "Bu konuda bir şeyler söyleyecek gibisin”, "Bu senin için önemli gibi görünüyor”, “Duygularını âçıklamaya hakkın var", Senden öğreneceğim, şeyler olabilir”, "Senin görüşünü gerçekten öğrenmek istiyorum .Bu tip yaklaşım sâdece çocukları değil yetişkinleri de yakınlaştırır. Temelde değerli olduğunu, sayıldığını, önemli olduğunu hissettirmek esastır.

    Etkin Dinleme: Temelde çocuktan gelen mesajı doğru çözümleyip geri gönderme vardır,yani herhangi bir şekilde kendi düşüncesini katmadan karşı tarafın ne anlatmak istediğini anlayıp tekrar geri iade etme: Bir kaç örnek:

    I-Çocuk:Bu yıl ki öğretmenimi hiç sevmedim.

    Anne baba: Öğretmeninden hoşlanmadığın için düş kırıklığına uğramışsın

    Çocuk: Evet öyle

    2-Çocuk:Yemek ne zaman hazır olur.

    Anne: Acıkmışsın. Yemeğe kadar biraz yağlı ekmek ister misin? Baba gelmeden yemek yiyemeyiz. O da bir saati bulur.

    Çocuk: İyi olur. Biraz atıştırayım. :

    ·Etkin dinleme bastırılarak unutulmaya çalışılan duyguları boşaltmaya yardım eder.

    ·Etkin dinleme çocukları ana babalarının söylediklerini ve düşündüklerini dinlemeye daha istekli yapar.

    ·Etkin dinleme topu çocukta bırakır.

    Etkin Dinlemeyi kullanmak İçin Gerekli Yaklaşımlar:

    *Çocuğun söyleyeceği şeyi duymak istemelisiniz. Bu
    onu dinlemek için zaman ayırmak istemeniz anlamına gelir.

    *O sırada yaşadığı problem konusunda yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz, isteyinceye kadar bekleyin.

    *Hisleri ne olursa olsun sizinkilerden ne denli farklı olursa olsun onun hissettiklerini gerçekten kabul ediyor olmalısınız.

    *Çocuğun duygulayla başa çıkabileceğine onların üstüne gidebilecegine,çözüm bulabileceğine tam olarak güvenmelisiniz. (Bu güveni,tam olarak çocuğun sorunlarını çözdüğünü görerek elde edeceksiniz)

    *Duyguların kalıcı değil geçici olduğunu bilmelisiniz. Duygular değişir, nefret sevgiye dönüşebilir.

    *Çocuğu sizden ayrı bir birey olarak görebilmelisiniz. Bu, "ayrı"olma durumu çocuğun kendine ait duygularının olmasına ve çevresini kendi açısından algılamasına "izin" vermenize destek olur.ayrıca bu  "Ayrılığı" yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğunuz sorun yaşarken onunla birlikte değil sadece onun "yanında" olmalısınız(ama karışmamalısınız)

    💥Etkin Dinlemenin Riskleri:
    Etkin dinleme kendi duygu ve düşüncelerinizi askıya alıp çocuğun duygularını dikkate alma,onlarla geri bildirim yapma ile olur buda sizin fikirlerinizin,tavirlarinizin degismesi gibi riskler getirebilir.

    Bölüm4. ETKİN DİNLEME BECERİSİNİ KULLANMAK

    *Bunun için en uygun zaman;çocuğun sorunu olduğu zamandır. Ama sorun ana-babadayken uygun değildir.

    *Etkin dinleme,sorunu olan bir kişinin kendi çözümünü bulamazsa yardımcı ,olarak güçlü bir yöntem olur. Oysa ana-babaların çoğu çocuklarının sorunlarını üstlenmeye yatkındırlar bu ise çocukla aralarındaki ilişkinin kötüleşmesine neden olur ve çocuklarına etkili danışmanlık yapma şansını kaçırır.

    Güzel Bir Etkin Dinleme Örneği

    Çocuk: Matteo  benimle oynamak istemeyecek.Benim yapmak istediğim hiçbirşeyi yapmak istemiyor.

    Anne: Matteo'ya biraz kızgınsın(Etkin Dinleme)

    Çocuk: Evet. Bir daha onunla oynamayacağım.O artik benim arkadaşım değil.

    Anne: Ona öyle kızgınsın ki onu bir daha görmek bile istemiyorsun.

    Çocuk: Doğru. Ama o arkadaşım olmazsa oynayacak başka kimsem yok.

    Anne: tek başına kalmaktan nefret ediyorsun

    Çocuk: Evet. Sanırım onunla iyi geçinmeliyim. Ama ona sinir olmamak benim için gerçekten zor.

    Anne: Matteo'yla daha iyi geçinmek istiyorsun. Ama ona kızmamak sana zor gelecek

    Çocuk: Eskiden böyle değildi, ona kızmazdım, çünkü ne istersem onu yapardı. Artık onu yönetmeme izin vermiyor.

    Anne: Matteo artık senin istedikleri kabul etmiyor.

    Çocuk: Öyle. Artık büyüdü. Ama aslında şimdi daha çok eğleniyoruz.

    Anne: Onu bu haliyle daha çok beğeniyorsun.

    Çocuk: Evet. Ama onu yönetmekten vazgeçmek biraz bana zor geliyor. Buna alışmışım. Arada bir onun istediğini yaparsak belki daha az dövüşürüz. İşe yarar mı dersin.

    Anne: Onu bazen rahat bırakmanın ise yarayip yaramayacağını düşünüyorsun
    Çocuk: Evet belki ise yarar.Bunu deneyeceğim.
    Gibi birkaç etkin dinleme örnekleri var..
    💥Etkin Dinleme Kullanılırken Sık Yapılan Hatalar; *rehberlik yoluyla çocukları yönetmek
    *kapıyı açıp sonrada yüzüne kapatmak(konuşmanın "etkin dinleme" ile başlayıp "değerlendirme" "tavsiye" "çözüm önerisinde bulunma" şeklinde ilerlemesiyle)
    *Papağanlaşan ebeveyn (duyguya inmeyip sözlere takılı kalıp tekrar ederek) (yapılması gereken "kodu yineleme" değil "duyguyu geri iletme" olmalı)
    *empatisiz dinleme
    *yanlış zamanlarda etkin dinleme(iki tarafta hazır olmali. Çocuğun yüz,ifadesinden hazır olmadığını anlasilinca yapılmamalı)


    Bölüm5. KONUŞAMAYAN BEBEKLER NASIL DİNLENİR? Onların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışarak(aslında bunu tüm ebeveynler yapıyor.ağlayan çocuğa şu mama emzik kucak oyuncak verip hangisinde sustugu ile etkin dinleyerek)

    Bölüm6. ÇOCUKLARIN SİZİ DİNLEMELERİ İÇİN NASIL KONUŞMALISINIZ?

    *Çözüm iletisi göndermeyerek! "Çözüm iletileri" nelerdir; 1.emir vermek yönlendirmek
    2.Uyarmak gözdağı vermek
    3.ahlak dersi vermek
    4.öğüt vermek,çözüm önerileri sunmak..
    *"Engelleyici ileti" göndermek;  1.yargılamak,eleştirmek,suçlamak
    2.ad takmak,alay etmek,utandırmak, 3.yorumlamak tanı koymak, analiz etmek, 4.öğretmek, nasıl yapılacağını söylemek
    Peki Bunlar Ne Yapar;  -kişinin yaşamı boyunca engellenmesinin tohumlarını atar. (Su damlalarının mermeri delmesi gibi her gün kullanılan bu bastırıcı iletiler de yavaş yavaş hissedilmeden çocuklar üzerinde yıkıcı etki bırakırlar.) -Çocuklar pismanlik ve suçluluk duyarlar. -Çocuklar ebeveynlerinin tarafsız olmadığını düşünürler(yanlış birşey yapmamistim diye) -çocuklar sevilmediklerini reddedildiklerini düşünürler -çocuklar bu tür iletilere karşı koyar,değişime direnirler -eleştiriyi yansıtırlar(ama sende....diyerek) -çocuklar yetersiz olduklarını hissederler.
    💥Çocuklarla yüzleşmenin etkili yolları
    *"sen iletileri" ve "ben iletileri"

    *"Sen İletileri" ana-babanın duygularını iletmede yetersiz kalırlar.(Yapma şunu, yaramazlık yapıyorsun, daha iyi öğrenmelisin, çünkü çocuk bunları ya ne yapması gerektiği(çözüm îletme) ya da kötü olduğu (suçlama ve değerlendirme) şeklinde çözümleyecektir.

    *Ben İletileri ise çocuğun ana-babanın kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi, çocuk ana baba ilişkisi de daha sağlıklıdır. (Yorgun olduğum için canım oyun oynamak istemiyor. Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğimden endişeleniyorum. Tertemiz mutfağımın kirlendiğini görünce üzülüyorum..

    Bölüm7. BEN İLETİLERİNE İŞLEV KAZANDIRMAK

    E. A.E. yi yeni öğrenen ana-babaların yaptığı yanlış b"Ben iletileri"
    1.kılık degistirmis sen iletisi(düşünüyorum hissediyorum gibi(becerisizsin=beceriksiz olduğunu düşünüyorum gibi)

    2.olumsuzu vurgulamayin
    3.çocuktan yetişkinden bekleneni beklemeyin
    4.patlayan vezüz(tüm kızgınlık kırgınlığı ben diyerek aktarmak.
    💥Çocuklarımıza günlük olaylarda "ders vermeye" olan isteğimiz, onlara çok daha önemli konularda ders verme şansımızı kaybettirir.

    💥Genellikle ana babaların çocuklarına olan kızgınlığı ikincil duygudur. Yani birincil duyguyu yaşattığı için ders vermek, cezalandırmak için takınılan bir tavır. Aslında kızgınlık her ne kadar gerçek bir duyguysa da daha gerçek olan bilir şey varsa insanın kendi kendini kızdırdığıdır.(AVM de kaybolan çocuğu ararken telaşlanıp korkmamiz,buldugumuzda neden yanımdan ayrıldın diye kızmamiz gibi)

    Bölüm 8.ORTAMI DEĞİŞTİREREK KABUL EDİLMEYEN DAVRANIŞI DEĞİŞTİRMEK

    1-Ortamı zenginleştirmek,

    2 Ortamı yoksullaştırmak,

    3-Ortamı yalınlaştırmak,

    4-Ortamı kısıtlanmak,

    5-Ortamı çocuğa uygun hale getirmek,

    6-Bir uğraş yerine başkasını koymak,

    7-Çocuğu ortamdaki değişikliğe hazırlamak.

    8-Daha büyük çocuklarla geleceğe yönelik düzenlemeler yapmak.

    Bölüm9. EBEVEYN-ÇOCUK ÇATIŞMALARI:KİM KAZANMALI?
      E.A.E de iki kazan-kaybet yöntemi.yöntem 1;ebeveynler kazanır yöntem2; Çocuklar kazanır.(ikisi de etkisizdir...bolum11 de kaybeden yok kuralı tavsiye edilmemektedir)

    💥Verilen işleri yapmaya yanaşmayan çocukların ana babaları, aslında işbirliği için çocuklarına şans tanımazlar. Çocuğu bir şey yapılmaya zorlayarak hiç bir zaman işbirliği elde edilemez.

    💥Ana-babalar güç ve otoritelerini kullanarak çocuğu bir şey yapmaya her zorlayışlarında kendini denetleme ve sorumluluk edinmeyi öğrenme şansını elinden aldıklarını bilmeliler.
    Bölüm1O. EBEVEYNGÜCÜ; GEREKLİ Mİ, HAKLI GÖRÜLEBİLİR Mİ?

    *Ergenler ana-babalarına değil onların gücüne isyan ederler.
    *Ana-babalar çocuklarını yetiştirirken güce dayanmayan yöntemleri kullanırlarsa çocuklar ergen olduğunda, isyan edecek bir şey bulamazlar.
    *Çocuklarını güç kullanarak eğitmeye çalışan ana-bâbalâr güçlerini düşündüklerinden de erken bir zamanda yitirme riskiyle karşı karşıyadırlar.

    *Ebeveyn gücünün çocuk üzerindeki etkileri: 1.Karşı koyma, meydan okumak, başkaldırma olumsuz davranma  2.küskünlük, kızgınlık, düşmanlık, 3.saldırı, öç alma, tokada tokatla karşılık verme, 4.yalan söyleme, duyguları saklama 5.başkalarını suçlama dedikodu yapma aldatma 6.hükmetme,zorbalik etme 7.kazanma isteği,kaybetmekten nefret etme 8.Birleşik Cephe oluşturma 9.uysallık boyun eğme 10.yağcılık 11.uyma,yaratıcılığın olmaması, yeni birşey denemekten kaçınma 12.içe dönme,kaçma,hayal kurma geri çekilme

    💥Ana babalar çocuklara kendi ana babaları onlara aynı şeyi yaptığından dolayı hükmetmek ister.

    💥Çocuklar ödüllü ve cezası bol bir ortamda yetiştirilince "iyi" görünme ve kazanma ya da "kötü" görünmekten ve kaybetmekten kaçınma gereksinimi duyabilirler. Olumlu değerlendirmeleri çok yapan ,para ,armağan türü ödülleri bol veren ana babaların evlerinde bu geçerlidir.

    💥Ödülün alandan çok alamayana zararı vardır.
    💥Çocuklar ana babasına kabul edilemez gelen davranışını değiştirebilmek için onların bu davranışla ilgili durumlarını bilmek ister. Ancak otorite kullanıldığı zaman davranışı değiştirmek istemezler. Kısaca çocuklar davranışlarının değiştirilmesini ya da kısıtlanması gerektiğini anlarlarsa bunu kendileri yapmak ve yetişkinler gibi davranışları üzerinde kendi otoritelerini kullanmak isterler.

    💥Paradoksal olmakla birlikte gerçek durum şudur; Ana-babalar güç kullanarak çocukları üzerindeki etkilerini kaybederler. Güç kullanmaktan vazgeçtiklerinde ise etkileri artar.

    Bölüm11. ÇATIŞMALARI ÇÖZMEK İÇİN "KAYBEDEN YOK" YÖNTEMİ
    Yöntem 1 ve yöntem2 nin aksine yöntem 3(kaybeden yok)  her iki tarafıda memnun eder. *Çocuk bu yöntemi uygulamaya daha isteklidir *çocukların düşünme becerilerini geliştirir *az düşmanlık çok sevgi *az zorlama *güç kullanımı gerekmez *yöntem3 otorite ihtiyacını bertaraf eder * gerçek sorunları yakalar *çocuklar için terapi gibidir.
    💥Ana baba ve çocuğun gereksinimlerinin çatıştığı bir durumda karşılaştıklarını varsayalım.

    Ana baba her ikisince kabul edilebilecek bir çözümü birlikte aramaları için çocuktan katılım ister.

    Biri ya da ikisi de çözümler önerebilir. Çözümler, değerlendirirler ve sonunda ikisine de uygun gelen birinde anlaşırlar. Hiçbiri çözüme gelmeyeceği için güç kullanarak birbirlerine boyun eğdirmeye çalışmazlar.
    insanlar alınmasında katkıları olan kararları uygulamaya kendilerine zorla kabul ettirilen kararları uygulamaktan daha çok istekli olurlar.

    💥Kaybeden yok yöntemi çocuklara karşı, büyüklere davrandığımız gibi davranması ve onların gereksinimlerini de kendilerimiz kadar önemli görmeyi öğretir.

    💥💥Kaybeden yok yöntemine bir örnek💥💥 "5 yaşındaki oğlumuz tv'deki bilim-kurgu fılmine pek düşkündü. Onları izledikten sonra kabus görmesi bizi endişelendiriyordu. Aynı saatte yayınlanan başka bir program hem eğitici hem de korkutucu değildi. Bu programı da seviyor ama onu pek tercih etmiyordu. "Kaybeden yok" yöntemiyle bu programlan dönüşümlü izlemesine karar verildi.

    Bölüm12. EBEVEYNLERİN KAYBEDEN YOK YÖNTEMİYLE İLGİLİ KAYGILARI VE KORKULARI
    *yöntem3 ebeveyn zayıflığı olarak görülür mü?Hayır!kaybeden olamayacağı için iki taraf içinde olumlu bir durum ortaya çıkar yok bir taraf ağır basıyorsa yöntem1 yada yöntem2 hala devam ediyor demektir. 
    *Yöntem3 çok zaman alır mı? -bazen Evet ama bu çatışma için ayrılan zamandan çok daha azdır aslında ;)
    * ebeveynler daha deneyimli oldukları için yöntem 1i kullanmaya hakları yok mu? Çocuklarımın saygısı yitirir miyim? -Ana babalar da yetenek ve bilgilerini ortaya koyarak çocuklarının saygılarını kazanabilirler.(dayatmadan)

    Bölüm13. "KAYBEDEN YOK" YÖNTEMİNE İŞLERLİK KAZANDIRMAK

    Kaybeden yok yöntemini başarı ile başlatanlar; önerileri ciddiye alarak oturup çocuklarına bu yöntemi ayrıntıların ile anlatan ana babalardır.

    💥Kaybeden yok yönteminin 6 basamağı:

    1- Sorunu tanımlama

    2- Olası çözümler üretme

    3- Çözümleri değerlendirme

    4- En iyi çözüme karar verme

    5- Kararın nasıl uygulanacağını belirleme

    6- Değerlendirme için çözümün uygulanışını izleme

    💥Kabul edilebilir bir çözüm bulunamaz ise gerekirse ikinci toplantı veya daha çok çaba gösterme ısrar etme (çözüm bulmamız için başka yollar olmalı).

    💥Alınan kararları birlikte uygulama ceza gerekirse ana babalara da ceza verme.

    💥Kaybeden yok yönteminde ana babalar çocukların kararı yerine getireceğini ummalıdırlar.(güvenmeli)

    💥Çocuklar arasındaki çatışmada da kaybeden yok yöntemi uygulanabilir.

    Bölüm14. ANA/BABA "İŞTEN ATILMAKTAN" NASIL KURTULUR?

    *Çocuklar ana babalarını çok sık işten atarlar. Ergenlik çağına erişince anne ve babalarını defterden siler, onlarla olan ilişkilerine son verirler. Oysaki çocukların karşı geldikleri esas şey büyüklerin kendileri değil, onların
    özgürlüklerini ellerinden alma çabalarıdır. *Onları değiştirme ya da kendi kafalarındaki kalıba sokma çabalarına, bezdirmelerine kendi doğru yanlışlarına göre davranmaya zorlamalarına isyan ederler.
    *Ana-babalar çocuklarına değerlerini baskı yaparak değil, onlara uygun yaşayarak öğretebilirler. *Kuvvetle inanıyorum ki, bugünün gençlerinin yetişkinlerin değerlerinden çoğunu reddetmelerinin başlıca nedenlerinden biri, yetişkinlerin dediklerini yaptıklarıyla geliştiğini fark etmeleridir. (Söyleyerek değil yaparak örnek olun)

    Bölüm15 EBEVEYNLER KENDİLERİNİ DEĞİŞTİREREK ÇATIŞMALARI NASIL ÖNLEYEBİLİRLER? Şu sorulara doğru cevabı buldugumuzda; 1.kendimden ne kadar hoşnutum? (Kendinizi daha çok kabul edebilir misiniz?
    2.onlar kimin çocuklari?
    3.çocuklari gerçekten seviyor musunuz yoksa belirli tip çocukları mi seviyorsunuz? 4.tek doğru olan sizin değer ve inançlarınız mi? 5.oncelikli ilişkiniz eşinizle mi? 6.ebeveynler tavirlarini degistirebilir mi?
    Bölüm 16.ÇOCUKLARIN ÖTEKİ EBEVEYNLERİ  büyükanne,büyükbaba, çocuk bakıcıları, öğretmenler, okul müdürleri, danışmanlar,antrenörler.....   Veee kitabın son kısmı ise;etkin dinlemeyi, duyguya yönelmeyi, ben iletileri göndermeyi kavramış miyiz bakalım diye küçük testler le kitap biterrr
  • Kendinize gelin artık! İzlenecek onlarca film var, en güzel kitapları henüz okumadık çünkü henüz yazılmadı bile. O şarkıyı birileri senin dinlemen için besteledi, o şehri görmeden ölmek bütün bu dünyaya haksızlık olmaz mı? Eğer istediğin gibi yaşamazsan, eğer gerçekten yaşamazsan tüm bu yarattıklanm inkâr ederek Tanrı’yı gocundurmuş olmaz mısın? Boşver Tanrı’yı. Evet, inancını al eline. Koy ortaya cebinden çıkardıklarını, senin de bir Tanrı’n var, içinde bir yerlerde, öyle ki hâlâ nefes alıyorsun. Bu yaptığın şey; nefes almak, yaşamak diyorum, en çok da Tanrı’ya meydan okumak değil mi? Onun da istedigi bu değil mi? Hepimiz aynı satranç tahtasının üzerinde birbirimizden başka kimi deviriyorduk? Oysa bu Tanrı’nın savaşı değil miydi veyahut bizler onun birer savaşçısı veyahut bizler onun birer düşmanları mıyız, yoksa bu bizim kendi kendimizle savaşımız mıydı?

    Kadınlar, bir kuaför salonunda saçlarını yaptırırken bunca şey düşünür müydü? Düşünürdü bayım, saçlarını düşünmediği zamanlarda kadınlar öyle çok şey düşünürdü ki aklınız şaşardı. Bakmayın öyle; çoğu zaman kendi düşündüklerimize bizim de aklımız şaştığı için bu denli zayıfgözüküyoruz. Evet, zayıf dedim, kabul ediyorum bunu ancak bu öyle bir zayıflık değil, lütfen kesmeyin sözümü. Bu tamamen ruhsal bir zayıflık, her şeyi düşünmenin, sorgulamanın, en ince ayrıntıları bile hatta en küçük fısıltıları diyorum, onları bile duymanın zayıflığı.

    Siz bir orman görüyorsunuz baktığınızda bayım, ben 0 ormanın içine düşmüş hâlâ yanan ve biraz sonra tüm dünyayı ateşe verecek kıvılcımı görüyorum. Siz kocaman, iri gövdeli yeşil ağaçlar görüyorsunuz, ben kaybolmuş bir çocuk görüyorum anne diye ağlayan ama annesine bir türlü sesini duyuramayan. Söyleyin şimdi bana, siz de 0 çocuk değil misiniz, siz de ağlamıyor musunuz belki baba diye, siz de benim gibi sesini bir türlü duyuramayanlardan mısınız? Boş versenize bayım, siz de biliyorsunuz babalar her zaman haklı değildir, anneler bile her zaman haklz değildir. Ama Tanrı, o her zaman haklıdır.

    Bakmayın bana öyle, Tanrı’nın bir barbar olduğunu düşünüğünüzü biliyorum, her birimizin birer kukla olduğunu. Bu dünyayı istediği gibi yönettiğini sanıyorsunuz, çoğu zaman inkâr ediyorsunuz varlığım ama aslında inancımz size bunu bu kadar inkâr ettiren, öyle değil mi? Aksi halde varlığına dahi inanmadığınız bir şeyi neden inkâr etme ihtiyacı duyasmız? Mesela hemen yanınızda kahverengi bir koltuk var ama orada kırmızı bir koltuk olduğunu iddia etmiyorsunuz, öyle değil mi? Bunu kanıtlamaya uğraşmıyor veya bu uğurda uzun uzun cümleler kurma gereği duymuyorsunuz, çünkü yok. Ancak ben size orada kırmızı bir koltuk olduğunu bile kanıtlayabilirim, çünkü inanç budur, inanç kahverenginin içinde kırmızı olduğunu bilmektir. Bakmayın öyle, Tanrı kızmaz onun için böyle söylediğinize, içten içe sizin onu sevdiğiniz gibi o da seviyor her birimizi. Tıpkı bayım, sizin ve benim babalarımızı sevdiğimiz gibi.
  • Bir insanın nasıl olup da bir başkasını etkileyebileceği sorusuna bireysel psikolojinin verdiği yanıt, burada da yine birbiriyle ilişkili durumların rol oynadığı yolundadır. Tüm yaşamımız, insanların birbirini karşılıklı etkileyebileceği varsayımına bağlı olarak akıp gitmektedir. Söz konusu etkileşim, bazı koşullarda, örneğin öğretmen ve öğrenci, anne baba ve çocuk, karı ve koca arasında gayet belirgin bir nitelik taşır. Toplumsallık duygusu, insanı belirli ölçüde bir başkasının etkisine açık duruma sokar. Ancak, etkilenebilirlik derecesini belirleyen bir etken de, etkileyen kişinin, etkilenmesi istenilen kişinin hak ve çıkarlarını ne ölçüde güvence altına aldığıdır. Kendisine haksızlık edilen bir kişiyi sürekli etkileyebilmek olanaksızdır.

    Bir başkasını etkilemenin en iyi yolu, o kişiyi, hak ve çıkarlarını garanti altına alınmış hissedeceği bir ruh durumuna sokmaktır. Bu, özellikle eğitim açısından önemli bir noktadır. Şimdikinden bir başka eğitim şeklini önermek, hatta uygulamak mümkündür. Böyle bir görüş açısını göz önünde tutan bir eğitim, insandaki toplumsallık duygusundan yola koyulacağı için etkili olacaktır. Böyle bir eğitimin başarısız kalacağı bir tek durum vardır ki, o da eğitilecek kişilerin toplumun etkisinden kendilerini uzak tutmayı amaçlayan kimseler olmasıdır. Toplumun etkisinden kaçmak da, insanların durup dururken başvurduğu bir davranış değildir; önce ilgili kişilerin uzunca bir savaşımı sürdürmesi ve bu arada çevreyle ilişkilerinin giderek kopması, dolayısıyla toplumsallık duygusunun tamamen karşısında yer almaları gerekir. Bu tür kimseleri etkilemek güç ya da olanaksızdır. Her etkileme girişimi böyle kimselerce bir karşıt girişimle yanıtlandırılır, dolayısıyla komik bir durum çıkar ortaya (muhalefet ruhu).

    Kendilerini çevrelerinin baskısı altında hisseden çocukların eğitici kişilerin etkilerini benimseme bakımından pek bir yetenek sahibi olamayacaklarını, bu konuda pek bir eğilim göstermeyeceklerini düşünebiliriz. Dışarıdan gelecek baskının çocuktaki tüm diretmeleri silip götürdüğüne, dolayısıyla görünürde bütün etkilerin çocuk tarafından benimsenip, onların gösterdiği doğrultuda davranıldığına tanık olduğumuz pek çok vaka vardır. Ne var ki, böyle bir uysallığın hiçbir değer taşımayıp, verimli bir sonuç sağlamadığı çok geçmeden kendini açığa vurur. Bazen söz konusu uysallık o kadar tuhaf bir şekil alır ki, yaşama gücünden yoksun bırakır insanı (körü körüne söz dinleme); adeta ortada biri vardır da hangi davranışlarda bulunması, hangi adımları atması gerektiği kendisine emredilsin diye bekler durur hep. Bu tür çocuklar arasından ileride öyle insanlar çıkar ki, kendilerini otoriteleri altına alan herkesin sözünü dinler, hatta emir üzerine suç ve cinayet bile işleyebilirler; tek başına bu durum, aşırı derecede itaatin ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini ortaya koyar. Böyleleri, özellikle haydut çetelerinde son derece önemli bir rol oynar, çetenin başı olaylara karışmayıp bir kenarda kalırken, onlar eylemleri gerçekleştirme görevini üstlenirler. Bir çete tarafından işlenen hemen her suçta söz konusu kişilerden birinin ilgili eylemi gerçekleştirdiği görülür. Söz konusu insanlar inanılmayacak ölçüde büyük bir itaat sergiler, hatta bu yoldan hırslarına bir doyum sağlarlar.

    Ama yalnızca normal etkileme durumlarını göz önünde tutarsak diyebiliriz ki, etkilenmeye ve kendileriyle bir anlaşma zemininin kurulmasına en elverişli kimseler, toplumsallık duyguları en az baskı altına alınanlar, en elverişsizleri ise yükselme eğilimleri ve üstünlük özlemleri gayet yüksek bir düzeye ulaşanlardır. Bu durumu, her Allah’ın günü gözlemleyebiliriz. Anne ve babalar körü körüne itaatten ötürü çocuklarından alabildiğine seyrek dert yanar, oysa çocuklarının itaaatsizliğinden sürekli yakınırlar. İlgili çocukları inceledik mi görürüz ki, çevrelerini hep aşma çabası içinde yaşarlar, bu arada küçük yaşamlarının normlarını delip çıkarlar dışarı, çünkü hatalı davranışlara konu edilmelerinin sonucunda her türlü eğitim girişimlerine kapalı duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla, bir kişinin eğitilebilirlik derecesi, o kişinin güçlülük için harcayacağı çabayla ters orantılıdır. Durum böyleyken, bizim aile çevresinde çocuklar üzerinde uyguladığımız eğitim, çocuktaki hırs duygusunu özellikle kamçılamaya ve kafasında büyüklük düşünceleri uyandırmaya yönelik bir nitelik taşır. Bu durum, bir düşüncesizliğin eseri değildir; büyüklük eğilimini içinde barındıran uygarlığımız, aileleri söz konusu davranışa iter; dolayısıyla uygarlığımız gibi aile için de önemli olan, bireyin son derece büyük bir görkem içinde hayatta yerini alması ve elden geldiği kadar başkalarının önüne geçmesidir. Hırs ve açgözlülük duygusunu çocuğa aşılamayı amaçlayan böyle bir eğitimin ne denli elverişsiz nitelik taşıyacağını, böyle bir yöntemin uygulanması durumunda ruhsal gelişimin ne gibi güçlüklere çarparak amacına ulaşmadan kalacağını, kibir ve büyüklenme bölümünde yine ele alacağız.

    İçlerindeki mutlak itaat eğilimine uyarak, çevresinden kendilerine yöneltilen istekleri geniş ölçüde karşılayan kimseler ne durumda bulunuyorsa, hiptonize edilen deneğin de durumu ondan farksızdır. Belirli bir süre bir başkasının istediği her şeyi yapmak gibi bir davranışı sergilemek, hipnotize edilen deneğin durumunu anlamak için yeterlidir. Hipnotizmanın temelinde de işte böyle bir olay saklı yatar. Bir kimse hipnotize edilmeye karşı bir eğilim taşıdığını söyleyebilir ya da buna inanabilir, ama o ruhsal itaat eğilimi yine de bulunmayabilir kendisinde. Beri yandan, öyleleri vardır ki, hipnotize olmamak için direnir, gelgelelim ruhunda gizliden gizliye bir itaat eğilimi yaşar. Yani hipnotizmada bütün iş yalnızca deneğin ruhsal tutumuna bağlıdır. Hipnotizmaya inanıp inanmamasıyla ilgili sözleri hiçbir önem taşımaz. Bu gerçeğin göz önünde tutulmayışı büyük karışıklıklara yol açmıştır; çünkü görünürde, hipnotizmada çokluk hipnotize olmaya direnir ama sonunda hipnotizörün isteklerini yapmaya eğilimli insanlar buluruz karşımızda. Söz konusu eğilimin sınırları insandan insana değişir, dolayısıyla hipnotizmadan elde edilecek sonuçlar da her insanda değişik olacaktır. Ama bir kişinin hipnotize edilebilirlik sınırı hiçbir zaman hipnotizörün iradesine bağlı değildir, söz konusu sınırı sadece ve sadece deneğin ruhsal tutumu belirler.

    Hipnotizmanın kendisine gelince, bunu bir uyku durumu olarak gösterebiliriz. Hipnotizmanın bilmecemsi bir yanı varsa, söz konusu uykunun kendiliğinden ortaya çıkmayıp bir başkası tarafından oluşturulması, bir başkasının isteği uyarınca denekte kendini açığa vurmasıdır. Böyle bir isteğin etkisini gösterebilmesi için, onu benimsemeye hazır bir kimseye yöneltilmesi zorunludur. Bu konuda belirleyici rolü oynayan, daha önce belirttiğimiz gibi, deneğin kişilik yapısı ve o zamana değin izlediği gelişim çizgisidir. Ancak bir kimsenin bir başkasının etkisini eleştirisiz benimsemeye eğilim göstermesi durumunda, hipnotizma gibi kendine özgü bir uyku durumu ortaya çıkar; öyle bir uyku ki, kişideki devinim gücünü normal uykudan daha büyük ölçüde saf dışı bırakır ve sonunda hipnotizöre deneğin devinim merkezlerini harekete geçirme olanağı sağlar. Hipnoz uykusundan yalnızca bir alacakaranlık durumu kalır geriye ve bu da, kuşkusuz hipnotizörün istemesi halinde, deneğin hipnoz sırasında olup bitenleri sonradan anımsamasını mümkün kılar. Hipnotizmada en çok saf dışı bırakılan yetenek, ruhsal organın uygarlığımız açısından alabildiğine önemli bir işlevi olan eleştiridir. Eleştirinin tümüyle saf dışı bırakılması, hipnotizörün adeta uzanmış kolu durumuna sokar deneği, onu hipnotizör adına çalışıp iş gören biri yapar.

    Başkalarını etkileme eğilimini içlerinde taşıyan insanların çoğu, etkilemenin her türü gibi hipnotize etme yeteneklerinin de kendilerine özgü bir güçten kaynaklandığını ileri sürer. Bu da telepati ve hipnozla uğraşanlar arasında dehşet verici rezaletlere, soysuz davranışlara, iğrenç taşkınlıklara yol açmıştır. Gerçekte bu gibi kişilerin insan onurunu görülmemiş derecede ayaklar altına aldığını, zararlı etkinliklerinin önüne geçmek için her çareye başvurmanın haklı sayılacağını belirtmek gerekir. Bununla, sergiledikleri olayların bir aldatmacaya dayandığını söylemek istiyor değiliz. İnsanoğlu başkalarının boyunduruğu altına girmek konusunda, içinde öylesine büyük bir eğilimi barındırıyor ki, hipnotizör pozuyla ortaya çıkan bir kişinin kurbanı olabiliyor; bunun da tek nedeni, insanların çoğunun körü körüne itaat etme, otorite karşısında boyun eğme, blöflere kapılma, istenen yöne çekilip götürülme, eleştirisiz teslimiyet gösterme gibi ruh durumlarını şimdiye kadar sık sık yaşamış olmalarıdır. Kuşkusuz yukarıda sayılan özellikler, insanların toplumsal yaşamına hiçbir düzen getiremediği gibi, boyunduruk altına girenlerin sonradan ikide bir ayaklanıp başkaldırmasına yol açmıştır. Telepati ve hipnozla uğraşan hiç kimse yoktur ki, çalışmalarında şansları uzun süre yaver gitmiş olsun. Hepsi de eninde sonunda öyle bir deneğe toslamıştır ki, bu denek tarafından düpedüz bozguna uğratılmışlardır. Etki güçlerini denekler üzerinde denemek isteyen birçok ünlü bilim insanı böyle bir durumla karşılaşmıştır. Bazı karmaşık vakalarda ise denek, dolandırılan dolandırıcı durumunda karşımıza çıkmakta, hipnotizörü kısmen yanılmakta, kısmen onun boyunduruğu altına girmektedir. Ne var ki, hipnotizmada rol oynadığını gördüğümüz güç asla hipnotizörün kendi gücü olmayıp, denekteki hipnotizörün boyunduruğu altına girme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Denek üzerine etki yapan sihirli bir güç yoktur, bütün olup biten hipnotizörün blöf yapma hünerinden başka bir şey değildir. Ama bir kimse her şeyi kendisi düşünüp taşınıyor, alacağı kararları bir başkasının kendisine dikte ettirmesine pek yanaşmıyorsa, kuşkusuz böyle bir kimse asla hipnotize edilemeyeceği gibi, telepati denilen fenomene de asla konu olmayacaktır. Çünkü gerek hipnotize edilebilirlik, gerek telepati, körü körüne itaatten kaynaklanan olaylardır.

    Sırası gelmişken telkin olayına da değinmek yerinde olacaktır. Telkini anlamanın tek yolu, onu sözcüğün en geniş anlamıyla izlenimler arasına katmaktır. Pek doğal olarak insan dışarıdan yalnızca izlenimler edinmez, bunların etkisinde de kalır. İzlenimlerin dışarıdan alınması pek önemsenmeden geçilecek bir olay değildir, alınan izlenimlerin daha sonra insanda etkilerini sürdürdüğü görülür. Söz konusu izlenimler bir başkasının bir kişiyi belirli bir şeye inandırma, onu bir konuda ikna etme girişimleri ise, bu durumda bir telkinden söz açabiliriz. Söz konusu izlenimler, bir kimsede açık seçik öne çıkan bir görüşü değiştirmeye ya da pekiştirmeye yöneliktir. İşin güç yanı, dışarıdan gelen izlenimlere insanların değişik yanıtlar vermesidir. Telkin yoluyla sağlanacak etkinin büyüklüğü de yine ilgili kişinin özgürlük derecesine bağlıdır. Bu konuda özellikle dikkati çeken iki tip insan vardır. Birinci tiptekiler başkalarının görüşüne gereğinden çok değer verme eğilimi gösterir, yani doğru olsun, yanlış olsun kendi görüşlerini pek önemsemezler. Başkalarının değerini gözlerinde büyütür, dolayısıyla onların görüşlerini kolayca benimserler. Ayık durumda telkin ve hipnoza son derece elverişli insanlardır bunlar. İkinci gruptakiler ise dışarıdan gelen her telkini kendilerine yapılmış bir aşağılama gibi görür, yalnızca kendi görüş ve düşüncelerini doğru bilir, bir başkasının önlerine çıkardıkları görüşleri horlar, bunlara kapılarını kaparlar. Her iki gruptakilerin de ruhlarında bir güçsüzlük duygusu yaşar; ikinci gruptakilerde başkalarından bir şey alıp benimsemeye katlanma güçsüzlüğüdür bu. Bu gruba giren kişiler arasında öylelerine rastlarız ki, başkalarıyla kolay çatışma durumuna girer ve bir başkasının telkinine gayet çabuk kapılabilirlermiş gibi bir görüşe kafalarında yer verirler; ne var ki, içlerinde böyle bir görüşü besleyip onu güçlendirmeye çalışmalarının tek amacı, telkine karşı kendilerini kapalı tutmaktır; dolayısıyla, böylelerinden başka bakımdan da pek hayır çıkacak gibi değildir.