• 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Yine çok ünlü bir eserle beraberiz. Bu kitabı okuyunca herkes diyor ki neden finlandiya eğitimi gibi bir sisteme sahip değiliz. Doğrudur adamlar güzel bir sistem kurmuş uyguluyorlar. Ama şunu unutmamak gerek onlar küçük bir ülke ve uygulamak istedikleri sistemde yıllardır ısrar ediyorlar. Onlar bu yola çıkarken uzun vadede sonuç bekliyorlardı ve beklediklerine kavuştular. Sabır gösterdiler ve başardılar. Kitap işte tüm bu çabaları anlatiyor. Zaten okullarda ders kitabı olarak onerilmesi boşuna değil.
    Bizde en büyük eksik sabırlı olamiyoruz birde sürekli olumsuz şeylere takılıp kaliyoruz. Çözüm üreten insan sayımız az. Bir şeye bakarken hep yanlışları görüyoruz. Maç izlerken hakem hatalarini kaçan golleri görürüz. Film izlerken çekim görüntü hatalarını görürüz. Eğitimde de sorun aynı bep sistemi eleştiririz ama işin içine girince ayni şeyi hataları biz de yaparız. Neyse yine uzattik biraz. Kolay gelain keyifli okumalar.
  • Türkiye’nin siyasi huzursuzluğunun kökleri ve birçok buna bağlı sorunu çözememesi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kurulan siyasal rejimle bağlantılıdır. Generaller, eski siyasetçileri yasaklayıp yeni kurumlar oluşturarak tüm sistemi siyaset dışında tutmayı başardılar.Eski siyasetçiler Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in hakları 1987 referandumuyla iade edilene kadar ülkenin tüm siyasal dokusu değiştirilmişti. Merkez sol ile merkez sağ parçalanmıştı ve sistem dışı partiler, örneğin İslamcılar ve neo-faşistler, kritik bir rol oynamaya başlamıştı. Bu yıllarda, Türkiye, hem merkez sol hem merkez sağ tarafından onaylanan küreselleşme dünyasının bir parçası olmuştu, dolayısıyla da sosyal demokrasi sadece ismi konmuş bir sosyal demokrasiydi. Söylemleri bir yana bırakılacak olursa partiler arasında ciddi bir fark kalmamıştı; bu artık ideolojinin ölümüydü. Ve bu sebeple de farklı partilerden sosyal demokratlar 1990’lar boyunca DYP’yle ortak hükümetler kurabilmişlerdi.
  • Şimdiye kadar her bilinen yanlışmış, birdenbire bambaşka olmalıymış her şey. Şimdi bir bardak suda, eskiden görülmeyen küçücük hayvancıklar yüzüyormuş; frengi artık Tanrının cezası olmaktan çıkmış, basbayağı bir hastalık sayılmalıymış; Tanrı, eğer Tanrı diye bir şey var iseymiş, dünyayı yedi günde değil, milyonlarca yılda yaratmışmış; vahşiler de bizim gibi insanmış; çocuklarımızı yanlış eğitiyormuşuz; dünyaysa şimdiye kadar olduğu gibi, yuvarlak değilmiş de tepesiyle dibi karpuz gibi basıkmış sanki önemli miydi bu da şimdi! Her alanda sorular soruluyor, kurcalanıyor, araştırılıyor, her şeye burun sokuluyor, hababam denemeler yapılıyor. Neyin ne olduğunu ve nasıl olduğunu söylemek yetmiyor artık bir de her şeyi kanıtlamak gerekiyor, en iyisi tanıklar getirip, sayılar gösterip, birtakım gülünç deneyler yapıp kanıtlamak. Bu Diderot’lar ve d’Alembert’ler ve Voltaire’ler ve Rousseau’lar ve her neyse adları, işte o yazıcı uşakları -hatta ruhban sınıfından olanlar bile var içlerinde ve soylu baylar var! kendi berbat huzursuzluklarını, kendi doyumsuzluklarından duydukları tadı, dünyada hiçbir nimetle yetinemeyişlerinin verdiği zevki, kısacası: Kafalarındaki uçsuz bucaksız kargaşayı bütün topluma yaymayı gerçekten başardılar!
  • Mevlana'nın bir müslümanın dünyaya bakışını ifade eden pergel metaforu diye isimlendirilen harika bir anlatımı vardır.
    Hz. Mevlânâ'nın Fussilet Sûresi 53. âyete dayandırdığı pergel metaforudur:
    Mevlana şöyle der: "Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde, ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım".
    Müslümanlar, kendi dışındakileri ötekileştirmemiştir. Batı, kendi dışındakileri ötekileştirerek onları düşman olarak görmüştür. Onları yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmüştür.
    İletişim araçlarındaki başdöndürücü gelişmeler, içerisinde yepyeni fırsatları da barındırmaktadır. Bilgiye ulaşım hiçbir devirde bu kadar kolaylaşmamıştı. İstediğiniz bilgiye çok kısa bir zamanda maliyetsiz olarak ulaşabiliyorsunuz.
    İmkanların bu kadar geniş olması bunun değerlendiriliyor olduğunu göstermez. Gözlemlediğimiz kadarıyla işin oyun ve eğlence yönüyle ilgileniyoruz.
    Yeryüzünün halifesi olarak gönderildiğimizi hiçbir zaman unutmamamız gerekir.
    Dünyanın ıslah olmasının ve güzelleşmesinin müslümanlar eliyle olacağını zihnimize kazımamız gerekiyor.
    İstikbalde en güz sedanın İslam sedası olacağı inancıyla gençlerimizi yetiştirmeli ve buna göre hazırlıklarımızı yapmalıyız.
    Pergelin sabit ayağı olan çivili ayağını temsil eden inancımız, kültürümüz ve hedeflerimizi en güzel ve olması gerektiği şekilde öğrenmemiz ve yeni nesillerimize aktarmamız gerekir.
    Bu olmadan diğer ayağıyla hiçbir şey yapamayız. Pergel mutlaka iki ayaklı olacak. Eğer çivili sabit durmazsa yapacağınız bir şey yoktur.
    Dinin nesillerimize hitap etmesini arzuluyorsak din dilinin güncellenmesi gerekiyor. İslam'ı asrımızın idrakine ve aklına sunmalı, bunun 2019 dünyasında yaşayan insanlara nasıl derman olur üzerinde düşünmeli ve çözüm yolları bulmalıyız.
    Bir noktaya kadar her gelişmenin nasıl bir kazanca çevrilebileceği üzerinde yoğunlaşılması müteakiben ön alınması ve belirleyici noktaya ulaşılması elzemdir.

    PERGEL METAFORU
    Hayatın her alanında gelişme ve ilerleme.
    Bunu gerçekleştirirken diğer tecrübelerden faydalanmak gelişme için gereklidir.
    Tüm toplumların ürettiği kültüre dünyanın hafızası gözüyle bakabilmek önemlidir.
    Batının yaptığı gibi diğer toplumları asimile veya elimine etmek değil onlardan da faydalanarak yeni atılımlar gerçekleştirmek esastır.
    İnsana sadece kendi aklı yetmez başkalarının aklından faydalanması gerekir. Toplumların da başka toplumların tecrübelerinden yararlanmaya ihtiyacı vardır.
    Müslümanlar bunu Emeviler ve Abbasiler döneminde gerçekleştirdi ve dünya devleti oldular. Osmanlılar, Emevi, Abbasi ve Endülüs tecrübesi üzerine yüzyıllarca süren bir devlet kurmayı başardılar. Batılılar Endülüs ve Osmanlı tecrübesini inceleyerek Rönesans ve Reform hareketini, sanayi devrimini gerçekleştirdiler.
    Eğer bugün bizler de yeniden bir atılım ve sıçrama gerçekleştireceksek dünya tecrübesinden maksimum derecede istifade etmemiz gerekir. Bunu yaparken bir ayağımız kendi inanç ve kültür coğrafyamız sağlam bir şekilde basacak diğer ayağımızla dünyayı rasat edeceğiz. Dünyanın birikiminden faydalanıp onun üzerine sözümüzü söyleyeceğiz.
    Öncelikle böyle bir hedefimiz var mı?
    Varsa bu hedefe yürümeye hazır mıyız?
    Yürümek için gerekli hazırlıkları yaptık mı?
    Gerekli donanıma sahip miyiz?
    Maddi manevi ihtiyaç duyulan unsurlar sağlandı mı?
    İhtiyaç duyulan altyapı çalışmaları yapıldı mı?
    Bunu sağlayacak eğitim sistemimiz oluşturuldu mu?
    Özgürlük ortamı gerçekleştirildi mi?
    Hepsinden önemlisi bunu gerçekleştirecek imani ve islami donanıma sahip miyiz?
    Bu sorulara cevabımız olumlu ise vira Bismillah deyip başlamamız gerekir. Çünkü yol uzun ve çetrefilli.
    Muhabbetlerimle

    MUSTAFA ÖZEL’DEN GÜZEL SÖZLER
    -“Uzun ömürlü teşkilatlar, en güçlü olanlar değil, intibak yeteneğine sahip olanladır. Bu durum canlılar için de geçerlidir.
    -Farklı bakamayandan lider olmaz
    -“Anadolu’nun yüzde 90’ının lideri ölü, erkek ve uzaktadır. Liderlerimizi yanımıza çekmemiz lazım. Kimse kendine yakın kişilerin liderliğinin farkında değildir. Amerika’da ise durum tam tersinedir. Onlardaki liderlerden örnek istesek, hepsi günümüzden kişileri vereceklerdir” dedi.
    -Yetki vereceksin, hesap soracaksın. Bizim şirketlerimizde yetkisiz sorumlular, yetkili sorumsuzlar var” dedi.
    -Yöneticilerin farklı bakış açılarına yeşil ışık yakmaları gerekir.

    YUSUF KAPLANDAN EĞİTİM SİSTEMİ YORUMU

    Özetle: Türkiye'de pergelini şaşırmış sömürgeci eğitim sistemi hükmünü icra ediyor iki asırdır.
    Pergelin sabit ayağı Batı'ya sabitli, hareketli ayağı kilitli!
    O yüzden yalpalıyoruz sürekli... Kimse de, n'oluyoruz, böyle gitmez, diye sorgulamıyor, ne yazık ki.
    Sözün özü: Köksüz ve ruhsuz, ezberci ve ufuksuz bu sömürgeci eğitim sistemi, bizim medeniyet dinamiklerimiz ekseninde, silbaştan yeniden yapılandırılamazsa bir kuşak sonra yok oluruz! 
  • Arnavutluk ile Trakya arasındaki bölge olan Makedonya üzerinde Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar ve Müslümanlar tarafından hak iddia ediliyordu. Makedonya’nın en önemli kenti Selanik’te nüfus, 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudiler’ in yerleştirilmesinden beri büyük öl-çüde Yahudi olup, bunlar Osmanlı yanlısıydılar. Her millet kendi da-vası uğruna bir çete savaşma girişmişti ve bu durum yurtdışından müdahaleye davetiye çıkarıyordu. Büyük güçler reform istediler ve Dersaadet de Hristiyan nüfusu yatıştıracak önlemler almayı kabul etti. Ancak, bölgede çatışan çıkarları olan Rusya ve Avusturya, Bâbıâli’nin reform önlemlerini yetersiz bularak kendi önerilerini gündeme getirdiler. 1903’te, Makedonya üzerinde yarım bir yabancı kontrolü kurmayı başardılar, ama şiddet hareketleri, toplumlar ara-sında geçici bir uyum sağlayan Temmuz 1908’deki İkinci Meşrutiyet’e kadar devam etti.
  • Tüm bu sorunlara ve askerî gerilemelere karşın, Osmanlılar 17. ve 18. yüzyıllarda kendilerini korumayı başardılar. Bu uzun soluklu krizin en ciddi sonuçlarından biri, devlet ve toplumda herhangi bir yapısal reform olasılığının önüne geçen ulema ile yeniçeriler arasındaki bir işbirliğinin ortaya çıkmasıydı. Askerler, tam anlamıyla silah zoruyla iktidarı yönlendirirken, ulema da ideolojik meşruiyet sağlıyordu, örneğin, Osmanlılar 1627’de bir matbaa kurmuş olan Rum toplumunun izinden gidememişti, çünkü ulema, matbaanın şeriatın ihlâl edilmesi demek olduğunu bildirmişti. Bundan yüzyıl sonra, bir Macar dönmesi olan İbrahim Müteferrika matbaayı kurdu, ancak bu matbaa karşıtların yoğun tepkisi sonucunda kapatıldığı 1742’ye kadar ayakta kalabildi. Matbaanın yeniden kurulması 1784’ü bulmuştu. Bu dönemde imparatorluğun sorunlarını doğru saptayan reformcular bile, sultandan Kanuni Sultan Süleyman’ın yöntemlerini geri getirmesini istiyorlardı, çünkü Kanunî dönemi imparatorluğun zirve noktası olarak düşünülmekteydi.

    Durum kritik göründüğünde, tıpkı IV. Murad’ın (1623-1640 arası tahtta) döneminde olduğu gibi, güçlü bir sultan düzeni sağlayabilse de köklü reformlara girişemiyordu. IV. Murad, 1623’te kardeş katline son verdi çünkü kardeşi İbrahim, kendi dışında hayatta kalmış tek Osmanlı’ydı ve onu öldürmek hanedanın bekasını tehlikeye atacaktı. İbrahim bu nedenle Saray’da tecrit edildi ve siyasi iktidardan uzakta buhranlı bir hayata terk edildi. 1632’ye gelindiğinde, Murad devlet üzerinde denetimini sağlamıştı ve Bağdat’ı Safevîler’den alarak bir fetih politikası yürütmeye başlamıştı.

    İstikrarın geçici olduğu görüldü, çünkü reşit olmayan IV. Mehmed 1648’de tahta çıktığı zaman, yeniçerilerin baskısı altındaki başkent anarşi içindeydi, Orta Anadolu’nun büyük kısmını asi paşalar yönetiyordu ve Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı ablukaya almıştı. Ancak, 1656’da Köprülü Mehmed Paşa sadrazam olarak atandı ve kendine tam yetki verildi. Köprülü Osmanlı liyakat sisteminin bir örneğidir; kendi yeteneği ve Saray’daki koruma sayesinde Saray mutfağında bir ümmî hassa aşçıları neferi olarak göreve başlayıp, buradan valiliğe ve daha sonra da sadrazamlığa kadar yükselmiştir.

    1661’deki ölümüne kadar sadece beş yıl sadrazamlık görevinde kalabilmiştir. Kısa süren bu görevi boyunca, yeniçeriler ve Anadolu’daki asiler üzerinde kontrol sağlamış, Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukasını kaldırtmış ve Erdel ile Eflâk üzerindeki Osmanlı hâkimiyetini yeniden sağlamıştır. Köprülü Mehmed’in cesur politikaları, oğlu Köprülü Fazıl Ahmet (1635-1676) ile Kara Mustafa Paşa (1676-1683 arası sadrazam) tarafından sürdürülmüştür. Ancak, bu yılların siyasi istikrarı uzun sürmemiş, Habsburglar’la 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması’nı da içeren uzun ve yıpratıcı savaşlar Osmanlılar’ın gerilemesini hızlandırmıştır.
  • Oscar Wilde Sözleri



    Hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

    Herkes üç ciltlik bir roman yazabilir. Tek gereken, hayat ve edebiyat konusunda tam bir cehalettir.

    Vicdan ile korkaklık aslında tümüyle aynı şeylerdir, vicdan daha ticari bir isimdir, hepsi bu.

    Aşkta sadık olanlar aşkın yalnızca uçarı yönlerini bilirler; aşkın trajedilerini bilenlerse vefasızdırlar.

    Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri, kimseye inanmıyorum.



    Kimse geçmişini geri satın alabilecek kadar zengin değildir.

    Evet, Dorian, her zaman seveceksin beni çünkü ben senin işlemeyi göze alamadığın tüm günahları simgeliyorum.

    Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz ama yıldızlara bakıyor bazılarımız.

    Başkalarının düşüncelerine göre hareket edeceksek kendi düşüncelerimizin ne anlamı kalır.



    Var olan her kusursuz şeyin ardında acılar gizliydi. En sıradan çiçeğin açması için dünyanın çile çekmesi gerekiyordu sanki.

    Kadınlar sevilmek için yaratılmışlardır. Anlaşılmak için değil.

    Kadınlar gariptir sevmeyi bilmeyeni sever. Erkekler daha da gariptir, gider sevmeyi bilmemeyi seven kadını sever.

    Hayat o kadar lanet bir şey ki; herkesin yanlış yaptığını doğru yaparsan, yanlış yapmış sayılıyorsun!



    Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yaşıyoruz. O halde beni anlamıyorlar diye üzülmek niye?

    Ruh yaşlı doğar fakat gençleşir; hayatın komedisi bu. Vücut da genç doğar gitgide yaşlanır. Bu da hayatın trajedisi.

    Dostun üzüntüsüne acı duyabilirsin. Bu kolaydır; ama dostun başarısına sempati duyabilmek, sağlam bir karakter gerektirir.



    İnsan kendi kişiliğinde konuşurken çok az kendisidir, ona bir maske ver ve sana doğruyu söylesin.

    Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yaşıyoruz. O halde beni anlamıyorlar diye üzülmek niye?

    Kadınlar gariptir sevmeyi bilmeyeni sever. Erkekler daha da gariptir, gider sevmeyi bilmemeyi seven kadını sever.



    Alınyazımı değiştiremem; ama istemediğim kadere de boyun eğmem.

    İnsanların çoğu, kendileri değil başkalarıdır; düşünceleri başkalarının düşünceleridir; yaşamları başkalarını taklittir ve tutkuları ise alıntılardır. Şimdilerde insanlar öz benliklerinden korkuyorlar.

    İnsanlar daha çok kendilerinin ihtiyacı olan şeyleri başkalarına vermeye bayılırlar, mesela öğüt gibi.

    Kaybettim sandıkların, kurtulduklarındır belki. Unutma, kimi gittiği yeri mutlu eder, kimi terk ettiği yeri.



    Herkes benim düşünceme katılırsa yanılmış olmaktan korkarım.

    Kadınlar kendilerine neler verildiğine değil, onlar için nelerden vazgeçildiğine bakar.

    Hepimiz için bir dünya vardır. İyilikle kötülük, günahla suçsuzluk bu dünyanın içinde el ele yürürler.

    Gariptir kadınlar. Kendilerini güldüren erkekleri sadece severler; onları ağlatanlara ise aşık olurlar.



    İnsanların yüzde doksanı yaşamazlar, sadece vardırlar.

    Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz ama yıldızlara bakıyor bazılarımız.

    Akıllı bir adam kadınlar hakkında ne düşündüğünü söylemez.



    Oysa herkes öldürür sevdiğini, kulak verin bu dediklerime kimi bir bakışıyla yapar bunu, kimi dalkavukça sözlerle. Korkaklar öpücükle öldürür, yürekliler kılıç darbeleriyle. Kimi gençken öldürür sevdiğini, kimi yaşlıyken. Şehvetli ellerle boğar kimi, kimi altından ellerle. Merhametli kişi bıçak kullanır çünkü bıçakla ölen çabuk soğur kimi yeterince sevmez, kimi fazla sever. Kimi satar kimi de satın alır kimi gözyaşı döker öldürürken, kimi kılı kıpırdamadan çünkü herkes öldürür sevdiğini ama herkes öldürdü diye ölmez.

    Var olan her kusursuz şeyin ardında acılar gizliydi. En sıradan çiçeğin açması için dünyanın çile çekmesi gerekiyordu sanki.



    Ömürlerinde tek bir kez sevenlerdir asıl sığ olanlar. Onların vefa, sadakat diye adlandırdıkları şeyi ben, ya alışkanlığın verdiği rahatlığa ya da hayal gücünün yokluğuna bağlarım. Zihinsel yaşam için tutarlılık neyse duygusal yaşam için de vefa odur: basit bir yenilgi itirafı. Vefa! Bunu incelemem gerekiyor günlerden bir gün. Sahiplik tutkusu da giriyor bu işin içine. Başkaları alır diye korkmasak çoktan atacağımız bir sürü şey var.

    İnsan kendi kişiliğinde konuşurken çok az kendisidir, ona bir maske ver ve sana doğruyu söylesin.



    Hayat o kadar lanet bir şey ki; herkesin yanlış yaptığını doğru yaparsan, yanlış yapmış sayılıyorsun!

    Ne var ki müzik sözle konuşmaz. İçimizde yarattığı şey de yeni bir kaostur. Sözcükler! Basit, sıradan sözcükler! Nasıl da korkunçturlar! Nasıl duru, canlı ve acımasız! İnsan onlardan kaçamıyordu. Gene de nasıl elle tutulmaz bir büyüleri vardı! Maddesiz şeylere esnek bir form verme yeteneğine sahiptirler sanki, sanki kendilerine özgü bir müzikleri vardı, viyola gibi, flüt gibi tatlı. Gündelik sözler ha! Sözden daha gerçek bir şey var mıydı?

    Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.

    Oscar Wilde sözleri

    Oscar Wilde Şiirleri

    Yaşamı boyunca aşırı zenginliği ve aşırı fakirliği gören usta yazar, şair Oscar Wilde'nin duygularını, düşüncelerini yazılarında, şiirlerinde çok net bir şekilde görebilirsiniz. Oscar Wilde'ye ait en güzel şiirleri, acıtan şiirleri sizler için derledik.

    Oscar Wilde şiirleri

    Her İnsan Öldürür Sevdiğini

    Her insan öldürür gene de sevdiğini

    Bu böyle bilinsin herkes tarafından,

    Kiminin ters bakışından gelir ölüm,

    Kiminin iltifatından,

    Korkağın öpücüğünden,

    Cesurun kılıcından!



    Kimisi aşkını gençlikte öldürür,

    Yaşını başını almışken kimi;

    Biri Şehvet'in elleriyle boğazlar,

    Birinin altındır elleri,

    Yumuşak kalpli bıçak kullanır

    Çünkü ceset soğur hemen.



    Kimi pek az sever, kimi derinden,

    Biri müşteridir, diğeri satıcı;

    Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,

    Kiminden ne bir ah, ne bir figan:

    Çünkü her insan öldürür sevdiğini,

    Gene de ölmez insan.

    ***

    Oscar Wilde şiirleri

    Karıma

    Yazamam hiçbir önsözü görkemle

    Bir başlangıç gibi şiirime;

    Bir şairden bir şiire

    Kalkışırdım söylemeye.

    Çünkü bu düşen petaller içinde

    Biri sana güzel gözükse,

    Sürükler o yerleşinceye dek

    Aşk onu saçının üstüne.

    Ve rüzgâr ve kış sertleştirdiğinde

    Bütün aşksız ülkeleri,

    O fısıldar bahçeyi,

    Senin anlayacağın gibi.

    ***

    Oscar Wilde şiirleri

    Readıng Zindanı Baladı'ndan

    Kulak verin sözlerime iyice,

    Herkes öldürebilir sevdiğini

    Kimi bir bakışıyla yapar bunu,

    Kimi dalkavukça sözlerle,

    Korkaklar öpücük ile öldürür,

    Yürekliler kılıç darbeleriyle!



    Kimi gençken öldürür sevdiğini

    Kimileri yaşlı iken öldürür;

    Şehvetli ellerle öldürür kimi

    Kimi altından ellerle öldürür;

    Merhametli kişi bıçak kullanır

    Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.



    Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,

    Kimi satar kimi de satın alır;

    Kimi gözyaşı döker öldürürken,

    Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;

    Herkes öldürebilir sevdiğini

    Ama herkes öldürdü diye ölmez.

    (…)

    Yasaların yargısı doğru mudur

    Ya da yanlış mıdır bunu bilemem;

    Bildiğim tek şey bu hapishanede

    Demir gibi sağlamdır tüm duvarlar,

    Bir yıl kadar uzundur her geçen gün

    Yıl bitmek bilmez, uzadıkça uzar.



    Kabil'in Habil'i öldürdüğü

    Günden beri hiç dinmedi acılar

    Çünkü insanların insanlar için

    Koymuş olduğu bütün yasalar

    Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi

    Taneyi eleyip samanı tutar.



    Bildiğim başka bir şey daha var

    -Ki bilmeli benim gibi herkes de-

    İnsanın kardeşlerine ettiğini

    İsa Efendimiz görmesin diye

    Utanç tuğlalarıyla, parmaklıklarla

    Örüldü yapılan her hapishane.



    Parmaklıklar güneşi engelledi,

    Kararttılar tatlı ay ışığını,

    Cehennemi böyle ört bas ettiler

    Yaptıkları bütün iğrenç şeyleri

    İnsanoğlundan, tanrının oğlundan

    Gizlemeyi ustaca başardılar.



    Zehirli otlar gibi kötülükler

    Büyür hapishanenin havasında,

    Yok olur burada harcanıp gider

    İyi olan ne varsa insanda:

    Kapıyı tutar soluk bir keder

    Umutsuzluk bekçiliğini yapar.

    ***

    Rosa Mystica

    O çok yakında, yavaşça yürü

    O burada, altında karın

    Usulca konuş, büyüdüğünü

    Duyabilir papatyaların



    Altın sarısı o parlak saçlar

    Hastalıktan sararmış solmuş

    O körpecik o küçücük şey

    Toza toprağa belenmiş



    Kar gibi ak, hem benziyor zambağa

    Öylesine güzel öylesine hoş

    Bir kadın olduğunun farkına

    Varmadan büyüyüp serpilmiş



    Bir tabut tahtası, ve ağır bir taş

    Düşmüş göğsünün üzerine

    Kalbim daha fazla dayanamaz

    O ölmüş öylece yatıyor yerde



    Duyamaz artık, huzur içinde yatsın,

    Duyamaz şiirlerimi şarkılarımı

    Gömüldü kaldı burada hayatım

    Yığın üzerime kara toprağı