• Ve ben pek çok kez kimsenin görmediği yerde gözyaşlarına boğuldum..
    Friedrich Hölderlin
    Sayfa 25 - ve siz de (burda biraz soluklanalım)
  • 136 syf.
    Cengiz Aymatovun okuduğum ilk eseriydi. İsmini ilk kez ÖSYM sınavında görmüştüm yıllar önce. Kendisi hep merak ettiğim ama bir o kadar da kitaplarını okumayı ertelediğim bir yazardı. Daha önce neden okumadığımı bende bilmiyorum.
    Kitaba gelirsek aslında çok güzel bir inceleme yazılacak eser. Lakin bazı nedenlerden dolayı kısa keseceğim. Kitabı okurken hiç tatmasam da bir ananın yüreğinden o acıları, ümidi, yılların yorgunluğunu, omuzlarındaki analık yükünü ve sorumluluğunu, o duyguyu hiç tatmayan bir insana yazar çok iyi hissettirmiş. Kitabın baş kahramanı Tolgonay'ın yüreğindeki hislere ortak oldum ve okurken çoğu zaman gözyaşlarına boğuldum. Yaşadığı acılara rağmen Tolgonay'ın dik duruşu bana sert bir tokat hissi verdi. Neden mi? Her insanın acısı vardır fakat bazı acılar yıllar geçse de kabuk bağlamaz ve Tolgonay'ın acıları karşısında benim acım hiçbir şeydi. O neleri kaybetmiş ve tek başına onca şeye göğüs gerebilmişken ben ve benim gibi çok insan hiçbir şey yaşamamış. Herkes bir şeyler kaybeder ama bunca yaşananlara rağmen ayakta tek başına durabilmek kolay kolay kimsenin harcı değil. Aslında inceleme yazarken kitabı okumanın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra mı yoksa hemen mi inceleme yazsam bilemiyorum. Okurken olaylar çok iyi sürükledi ve yeri geldiğinde bazı yerlerde durdum ve o an yaşanan olayın etkisi karşısında yutkunmaya çalıştım. Ne kadar yutkunmaya çalışsam da yaşananlar ve gelişenler karşısında yutkunmakta zorlandım. Kendimi Tolgonay'ın yerine koyarak onun yaşadıklarını hissetmeye çalıştım. Ne kadar hissettim veya onu anlayabildim diye sorsanız, yaşadığım acılar kadar derim. Çünkü bir insan diğerini sadece onun yaşadıklarını yaşadığı oranında anlar. Büyüdüğümü hissettiğim zamanlarda anlaşılmaktan vazgeçtim.Farkettim ki kimse kimseyi anlamaz, sadece yaşadığın ortak şeyler varsa belki anlayabilir. Benim bir kitapta aradığım şey buydu yani kitabın beni sürüklemesi ve yaşananları olayların içindeymişcesine yaşamış gibi hissetmek. Öteki türlü ruhsuzca okuyup kitabı kenara bırakmak değil.
    Ve şunu anladım ki; insan kendi acılarıyla boğuşurken başkalarının acılarına merhem olmaya çalışır kimi zaman ya, işte o zaman başkalarının acılarını o kadar benimser ki kendi acılarını unutur. İşte Tolgonay bunu yapmıştı. Yeri geldi, ağlamamak için gözlerini zor tutmuş, dudağını ısırmış, gerekirse bağrına taş basmayı yeğlemiş; başkalarının derdine, tasasına, acısına ortak olmuştu. Tolgonay, önde olandı ve güçlü durmak zorundaydı. Size tavsiye edeceğim bir şey var o da başkalarının acılarını görmeye, duymaya kendinizi kapatmak yerine biraz onları görmeye çalışın. Çalışın ki insanlığınız diri kalsın, ölmesin!!!
    Kısacası ben kitabı beğendim . İyi okumalar, kalın sağlıcakla.
  • Merhaba arkadaşlar sizlere güzel bir kitap yorumuyla geldim
    ilk defa polisiye,gerilim kitabı okudum ben bu konuda eğer ilk kitabı okuycaksam güzel bir kitap olsun diye düşünenlerdenim ve öylede oldu bence.
    Yazar yaşanmış ve ileride yaşanacak herşeyi kaleme almış aslında.Bir polisin her anını anlatmış çoğu sayfada ve benimde ailemdede meslektaşları oldugu için çok şey yaşayıp gördüm çoğu sayfada aklıma gelip gözyaşlarına boğuldum.Kitabın sonuna kadae katilin kim oldugu asla belli değil tamam tamam tahminler oluyorda katili öğrenince yok artık dedim.
    Güzel bir kitapdı yazarın ilk kitabı ve bence gayet başarılıydı.
    Her insanın zaafları vardır.Zaaflarını en aza indirgeyen her şeyin sahibi olur.Ölümün bile.
  • 404 syf.
    5 Eylül 2019 Perşembe
    00:00

    Svetlana ALEKSİYEVİÇ 7 Aralık 2015 yılındaki Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasına şöyle başlar:

    "Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses..."

    Evet yüzlerce ses vardı çünkü o sözcüklerden çok sesleri önemsiyordu. Tonlarını, ezgilerini. . Binlerce ses bandı sarmıştı onu hemde baştan ayağa kadar... İkinci dünya savaşında yer alan Rus kadınlarının sessizliğini bozmak için uğraştı ve bunu başardı da.

    "Duyguların tarihini yazıyorum... Ruhun tarihini. Savaşın ya da devletin tarihini, kahramanlarının yaşam öykülerini değil. Büyük Tarih'e fırlatılmış küçük insan hayatını"

    Öyle değil mi gerçekten? Daima kahramanları, kazananları ve kaybedenleri öğrettiler bize ve bu genelde erkek kahramanlar üzerinden, erkek yazarların gözünden ve erkek askerlerin sözlerinden dökülen tarih oldu. Sanki o savaş yıllarında dünya nüfusu sadece erkeklerden oluşuyormuş gibi...

    Stevlana Aleksiyeviç bu algıyı kırdı, 10'lu yaşlardan başlayarak askere giden binlerce kadından bazılarına konuşma imkanı tanıdı savaşın diğer yüzüne şahit olma imkanımızı yarattı.

    "Sıraya gir! Dediler... Boy sırasına girdik, en küçükleri bendim. Komutan geldi, baktı. Bana yaklaştı:
    "Bu Parmak Kız da kim" dedi. " Ne yapacaksın bakalım burada sen? Annenin yanına dönsen daha iyi olmaz mı?
    - Annem hayatta değildi... Bombardımanda ölmüştü."
    (Polina Semyonovna)

    Askerde kadınlara normal hayata göre daha iyi davranılılıyordu. Bunun sebebi de askerlik hizmetinde her alanda kadınların üstün başarılarının saygıyı hak ediyor olmasıydı. Günlük hayatta erkeklerin çoğu kadınları narin, kırılgan ve sadece elde edilmesi gereken bir obje olarak gördükleri için kadınların özünde yatan asıl yetenek ve faaliyet alanlarını görmemekte direniyorlardı. Ve bu her ülkede baş gösteren toplumsal bir bozulma olarak günümüzde de devam etmektedir.

    "İkinci çocuğumu bekliyorum... Kocam cephede...
    Kürtaj oldum. Aslında o zamanlar yasaktı. Ama nasıl doğursaydım? İnsanların gözleri hep yaşlı... Savaş! Ölümün ortasında nasıl doğurulur."

    Bu satırlardaki hassasiyeti anlatıcısı erkek olan hangi tarih kitabında bulabilirsiniz? Okutulan hangi tarih kitabı bize ölüm ve yaşam arasındaki bu ince çizgiyi böyle aktarabilir...

    Ona rağmen erkekler askeriyede kadınları değiştirmeye onları yontarak içlerinden erkek asker çıkarmaya uğraş verdiler lakin ruh biçime sokulamazdı hele ki kadın ruhu..

    "22 yaşındayım ve ilk kez nöbet tutacaktım...
    İşte bu iki saat içerisinde saçlarıma ak düştü... Şerit halindeki ilk beyaz saçlarımı sabahleyin fark ettim... Kadın işi mi bu -gece gece - mezarlıkta nöbet tutmak."


    Değildi tabi lakin savaş insan gibi cinsiyet ayrımı yapmıyordu..

    "Savaştan sonra ilk kez elbise giydiğimde gözyaşlarına boğuldum. Aynada kendimi tanıyamadım, dört yıldır pantolonla geziyorduk tabii. Yaralandığımı, beyin sarsıntısı geçirdiğimi kime söyleyebilirdim? İstersen söyle, kim seni işe alır, kim seninle evlenir? Sesimizi çıkarmıyorduk. Cephede savaştığımızı kimseye itiraf etmiyorduk... Zaferi bile bize yar etmediler. Onu usulca sıradan kadın mutluluğuyla takas ettiler. Zaferi bizimle bölüşmediler, ve bu inciticiydi... Anlaşılmazdı."

    Savaş alanında basmadım adım bırakmayan kadınlar savaştan sonra onlara biçilen rollere dönmek zorunda kalıyordu. Çünkü kadınlar siyasi ideolojisi ne olursa olsun her devlette erkeklerin başarı ve güç duygularını tatmin etmek için bir araç olarak görülüyordu, ve bu dünyanın yarısını oluşturan kadınları yok sayan bir tutumdu. Yarımız yok lakin bunu kimse fark etmiyordu. Çünkü otorite erkekten yana, ordu, adalet, eğitim sistemi, maddiyat ve mülkiyet erkekten yanaydı hala en ilkel hayvalar gibi güçlü olan zayıfı yok etmeye devam ediyordu halbuki kadınların her alanda varlığı olmadan bu hayattan alınacak tadın boyutu nebkadar olabilirdi ki?

    "Baharda Volga üzerinden buz kalkınca.. Ne gördük dersiniz? Kızıl-Siyah bir buz parçasının üzerinde iki&üç Alman ve bir Rus askeri birbirine yapışarak ölmüşler. Buz kan içinde bütün Volga Ana kan içindeydi."

    Savaş işte buydu toprak parçaları uğruna ölmek, vatan savunması, kime karşı savunma başka bir insana karşı hepimize yetecek olan dünyaya sığamama telaşı yüzünden milyonlarca insanı öldürme, neyin savaşı bu birkaç erkek liderin komutu ile ölme savaşı o buz kalıntılarında savaşı başlatanların kanı asla akmayacak bu kadar insan öleceğine her defasında o ülke liderleri öldürülmüş olsaydı. Yeryüzünde bu kadar acıya şahit olmayabilirdik. Yazacak daha çok şey var uzadıkça uzuyor o yüzden sona geliyorum kitaptaki asker kadınların derlediğim "Ben" ile başlayan mesleklerini tanıtım cümleleri ve sonrasında son bir alıntı ile bitiriyorum.

    Ben askerlere lapa pişiriyorum.
    Ben çamaşırcıyım.
    Ben erkek tıraşında ustayım.
    Ben yazıcıyım.
    Ben fotoğrafçıyım.
    Ben inşaatçıyım.
    Ben uçaksavar topçusuyum.
    Ben uzman çavuşum.
    Ben muhabereceyim.
    Ben sağlık memuru,tı bölük komutanı emekli yarbayım
    Ben makinistim
    Ben askeri cerrahım
    Ben keskin nişancıyım
    Ben mayın tarama takım komutanıyım
    Ben yüzbaşı, doktorum
    Ben otomobil tamircisiyim
    Ben telgrafçıyım
    Ben baş pilotum
    Ben..
    ....


    " Ev sahibi vurulmuş, avluda yatıyor...
    Köpeği oturuyor yanında, bizi görünce acı acı ulumaya başladı. Önce anlam veremedik, meğer bizi çağırıyormuş. Evin içine götürdü bizi... Eşikte adamın karısı ve üç çocuğu ölü yatıyor...
    Köpek onların başında oturdu, ağlıyor. Basbayağı ağlıyor. İnsan gibi..
  • 61 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Ahh öyle güzel bir kitap okudum ki, inanın aslında ne yazacağımı bilmiyorum.Kitabın sonuna doğru önüne geçilmez gözyaşlarına boğuldum bittiğinde kitabı göğsüme bastırmış ağlıyordum… Aslında hala ağlamaklı yazıyorum bunları… Kitabın bitiminin ardından yazarın hayat hikayesine göz gezdirmemin de payı büyük elbet. Gelin size ne okuduğumu anlatayım…

    *Kitabın içeriğinden bahsederken biraz da spoiler vereceğim, bilginize!*

    Andre Gorz bir filozof. Sosyalizmin önemli düşünürlerinden. Aslında diğer kitaplarına baktığımda benim tarzıma göre sıkıcı sayılabilecek kitapları olduğunu gördüm, ta ki bu kitaba dek… Bu kitap diğerlerinden çok başka. Hatta bambaşka! Nefes kesici bir içtenlikte…
    Gorz, kitapta 58 yılını birlikte geçirdiği eşi Dorine ile tanışmalarından başlayıp ölümlerinden bir yıl öncesine kadar olan bölümü konu alıyor. Aslında Andre genel olarak neler yaşadıklarını, ne işlerde çalıştıklarını, hangi dönem hangi kitabını yazmakta olduğunu söylerken aynı zamanda iç hesaplaşmalarını ve Dorine’e olan özrünü dile getiriyor. Burada bir parantez açmalı… Dorine birlikte oldukları süre boyunca Andre’yi desteklemiş, onun içsel bunalımlarında yanında olmaya çalışmış tam anlamıyla “eşi” olmuş bir kadın. Andre ise bir yazısında Dorine’i Kay adında biri olarak yazmış ve ondan küçümseyerek bahsetmiş. Yazdığı yazılarda aşık olmanın aslında gereksiz olduğu gibi bir düşünceyi geçirmeye çalışmıştır. Yazdığı yazılar yayımlandıktan sonra kendi yazdığını okumaya başlayan Andre “beni bu kadar desteklemiş, kendim olmam için bu denli uğraşmış olan sevdiğim kadını nasıl bu şekilde anlattım?” diyerek yazdıklarını derince düşünmeye ve büyük pişmanlıklar duymaya başlamıştır…

    https://i.hizliresim.com/yG2NZy.jpg

    Dorine çalışkan, zeki, hayat dolu, neşeli bir kadındır. Bir zorluk karşısında hemen harekete geçer ancak Andre ise tam tersi çöker. Belki de bu şekilde yazmasında kendini yetersiz hissedişinin payı vardır. Belki de Dorine’in onda çocuk masumiyetini görmesinden kaynaklı bir çocuk nazıdır:) kim bilir…

    https://i.hizliresim.com/odn04k.jpg

    Birlikte tam bir takımdırlar… Birçok kuruluşta çalışmış ve ses getirmişlerdir. Gıpta edilecek bir hayatları vardır. Ancak 1973lerde Dorine’de açıklanamaz kasılmalar ve şiddetli baş ağrıları başlar. Dorine’de beyin ve omurilik zarı iltihabı hastalığı olduğunu öğrenirler. Dorine ilaç almayı reddettiği için çok zorlanırlar. Andre’nin kitapta söylediği bir cümle beni dakikalaca ağlatmaya ve düşünmeye itti. “Her şeyi paylaştığımıza inanmak istemiştim; ama sen yaşadığın acıda tek başınaydın.” (s. 54)
    Derin bir kesik gibi. Acı dolu, sessiz bir çığlık… Kimsenin duyamadığı.

    Hastalığı atlatırlar. Birlikte.. mücadeleyle. Andre’nin Dorine’nin çektiği acıları tek başına sırtlanmayı ne kadar çok istediğini hissettim yazılan cümlelerde. Bunlar geçmiyor, aslında Andre hissettiklerini kısa cümlerle dökerek çok farklı bir tesir bırakıyor üstünüzde…

    Kitap 2006’da yazılmış. Beraber yaşamak onlar için ne kadar önemliyse ölmek de onlar için önemli olmuş. Yazarken bile tüylerim ürperiyor bu bağlılık karşısında. Rüyasında eşinin öldüğünü görüyor Andre. Uyandığında Dorine’in nefesini dinleyip onu okşuyor.. Ve diyor ki “Ben sen öldükten sonra ellerime senin küllerinin olduğu kavanozun verildiği adam olmak istemiyorum…” Aslında bu kitabın yazıldığı yıl olan 2006’dan beri belki de daha önceden beri, yaşlılığın getirdiği hislerle bunu düşünmüş Andre… Belki de Dorine de. Yani birbirleri olmadan yaşamak istemediklerini. Ve bu yüzdendir ki beraber aldıkları bir kararla 2007 yılında hayatlarına son verirler…

    Bir türlü anlam veremedim insanlar birbirlerini sevdiklerinde tüm dünyanın güzelleştiği hissederken aynı insanla birkaç yıl geçirdikten sonra nasıl birbirlerine zehir edebiliyorlar hayatı? Neden bu kadar uç değişiklikler? Neden bunu yapıyoruz birbirimize? Tüm ömrümüzün ne kadarını hatırlayabiliriz ki zaten sona geldiğimizde, hatırlayabileceğimiz şeylerin sayısı bu kadar azken, neden kötü şeyleri hatırlayıp kötü bir hayat geçsin gözümüzün önünden? Neden güzelleştirmek yerine yıkıp parçalamayı tercih ediyoruz biz? Hayat bu kadar mı değersiz gözümüzde? İnsan kadar yıkıcı bir varlık yok doğada. Yok!
    Bakın bahsettiğim insanlar şu an yok hayatta. Yakında biz de olmayacağız. Size bir örnek vereyim… Aralık ayında babamın teyzesini kaybettik. Kanserdi ancak son safhasına geldiğinde öğrendik. Teyzemiz bunu bilmeden öldü, eşi bunu öldükten sonra öğrendi. Kadıncağız hastaneye düştüğünde elini tutup çocuk gibi ağlıyordu eniştemiz. Biliyorum ki sadece hasta oluşuna ağlamadı teyzemin, yaşattığı ağır olayları hatırladı, ailesinin karşısında karısını savunamadığı için ağladı, onu el üstünde tutmadığı için ağladı, tüm bunları telafi edememe ihtimaline ağladı… Çocuktan farksız ağladı yetmiş yaşındaki koskoca adam… Ben teyzemin yanında kaldığımda bana sarılıp ağladı, gerçekten bir çocuk gibiydi. En çok ağrıma gidense kapıdan çıkarken eşine son bakışıydı.
    4 ay dayanabildi eşi olmadan yaşamaya… Sadece 4 ay… 4 ayın sonunda kalp krizinden kaybettik onu da… Nisan sonunda…
    Bu kadar işte hayat. Son nefesten sonrakini alamamak. Uzun gibi görünen dakika gibi hissedilen bir nefesler bütünü… Sonrası derin uyku...

    Dorine’in kendini ve hayatını tam anlamıyla ona verdiğini ama yaşadıkları hayatı çok daha dolu dolu geçiremediğinin pişmanlığını duymaktadır Andre…
    Çok nahif ve derin bir ilişki olduğunu görüyorum. Hayatlarını hiç boş tüketmemişler, dolu dolu okuyarak öğrenerek ve birbirlerine öğreterek geçirmişler… Her anlamda birbirlerini tamamlamış ve bütünleşmişler… Huzurla uyuyun Gorz çifti… Sevgiyle uyuyun...


    “İkimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı.Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya eğer ikinci bir hayatımız olursa o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.”

    https://i.hizliresim.com/EOQr48.png

    Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
    Yüreğinize böyle bir aşkın yerleşmesi temennisiyle…

    https://youtu.be/zK4bNftf0A0 *

    *Kitapta bu senfoninin Andre tarafından Dorine hastayken defalarca dinlediği geçer. Sevdiğim bir senfonidir. Size de tanıtmak istedim.

    Müziğin renkleri ruhunuzu boyasın ..