• SABAHATTİN ALİ

    İlk baskısı 1978 yılında yapılan, Filiz Ali ve Atilla Özkırımlı tarafından hazırlanan Sabahattin Ali – Anılar, İncelemeler, Eleştiriler kitabının Anılar bölümünden alıntılar:

    Süheyla Conkman ağabeyini şöyle anlatıyor: “Onu asık suratlı hiç görmemişimdir. Bazen de kendi kendine söylediği şarkılar vardır ki, hiç aklımdan çıkmaz, duydukça onu anımsarım: “Ata binesim geldi, hay dah dah, yare gidesim geldi.” Bir de ondan başka hiçbir yerde duymadığım bir şeyler mırıldanır, yengem de “Yeter Sabahattin, kes bu ne biçim şarkı” dedikçe şaka yollu tekrarlardı: Tabutumun altı çatlak, beni vuran benden alçak, sol böğrüme girdi pıçak, yar yar aman… Meğer kaderinin şarkısı imiş, bilemezdik.”

    Birkaç aile birlikte Ankara’nın çevresinde kır gezmesine giderler. Yağmur yağar, ardından güneş açar. Tam tepelerinde bir gökkuşağı belirir. Mediha Esenel olanları şöyle anlatıyor: “Koşsam altından geçebilir miyim acaba? diye bir koşu tutturdu. Ben, “Ebemkuşağının altından geçen cinsiyet değiştirirmiş” dedim, hemen durdu. “Kadın olmak çok mu kötü?” diye sordum. “Kötü olduğundan değil, otuz yedi yaşıma geldim, kadın olsam bundan sonra beni kim alır?” diye şaka ile yanıtladı.”

    Bir diksiyon yanlışı yakaladı mı düzeltmeden duramaz. “Bu yüzden Aliye Hanım bana fena içerliyor. Karı koca ağız tadıyla kavga edemiyoruz. Kavganın en can alacak yerinde tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” diyerek arkadaşlarına yakınır.

    “Mektubunu aldım. “Ben fena kız değilim, senin meyus olmayıp saadetin için hayatımı şimdi fedaya hazırım!” diyorsun. Aliye, bana böyle şeyler yazma… Sonra ben sana deli gibi aşık olurum. Senin ne iyi kız olduğunu biliyorum. Muhakkak ki hayatımda yaptığım ve yapabileceğim en iyi iş seninle hayatımı birleştirmek oldu. Bundan sonra ne diye kederli ve üzüntülü şeyler yazalım.” Mektubundaki, “Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm!” cümlesini belki elli defa okudum. Ah Aliye, seni isteyebileceğinden çok seveceğim. Benim nasıl sevebileceğimi göreceksin.
  • 216 syf.
    ·8/10
    “Toprağınız toprağım,eviniz evim;burası için,bu diyarın çocukları için bir ana,bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım;vallahi ve billahi!”
    Aliye’nin ne olursa olsun söylemekten vazgeçmediği cümlesi.
    Bir vatandaş olmanın yanı sıra öğretmen adayı olarak etkilendiğim bu romanın diline hayran kaldım.Betimlemeleri oldukça yoğun ama yerindeydi.Diğer basımları bilmem ancak bu basımda çokça osmanlıca kelime vardı ve bazen cümleleri anlamam babında akışı bozsa da heyecandan es geçtiğim bir nokta olarak sayabilirim.
    Konusunu edebiyat derslerinden az çok biliyoruz ama bilmeyenler için kısaca Milli Mücadele döneminde İstanbul’dan Anadolu’ya göçen idealist bir öğretmenin yaşadıklarını anlatıyor.
    Yazar din ve eğitim önemini bariz bir şekilde gözler önüne serse de,bazı durumları sanki dinde yokmuşçasına veya mübahmışçasına anlatması beni ciddi anlamda rahatsız etti.Evet,yazarın dine daha hümanist bir bakış açısıyla yaklaştığını biliyoruz ancak bu dinde olanı olmamış gibi masumane bir tavırla sunmayı geçerli kılamaz.
    Sonlara doğru “Hacı” Fettah Efendi ve Hüseyin Efendi’nin yaptıklarının yanlarına kalacağı düşüncesi aklımdan çıkmadı ancak kitabın sonunda rahatladım :)
    Aliye’nin yaptığı fedakarlıkların birçoğunu eminim ki o dönemdeki vatansever kadınlar da yapmıştır ve bazı kitapların trajedik yanlarının aslında gerçekte var olduğunu bilmek kalbimi acıtıyor.
  • 1062 syf.
    ·Puan vermedi
    “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.” gibi bir sarsıcı cümleyle başlıyor Tolstoy bizi kendisine hayran bırakacağı o meşhur metnine. Daha ilk cümleden okurunu hazırlıyor, ne kadar mükemmel bir eserle karşı karşıya olduğunu fark etmesini istiyor adeta. Romanı okumaya karar verip elinize aldığınızda önce bir korkmuyor değilsiniz ama yanlış anlaşılmasın bu korkunun eserin hacmiyle bir ilgisi yok. Bu eserin, hakkını veren bir okuma yapıp yapamayacağınız korkutuyor sizi daha çok.
    Esasında Anna Karenina’nın bu konuda biraz hakkı yenen bir klasik olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman bu şahane eserin sadece ‘kocasını aldatan bir kadının hayat hikayesi’ konumuna getirildiğini, o dönemin Rus toplumunun portresini çok ince ayrıntılarla çizip önümüze seren bu ölümsüz eserin ‘bir kadının ihtirasları doğrultusunda hareket edip aile kurumuna verdiği zararı işliyor’ gibi yanlış olmasa da yetersiz kabul edebileceğimiz yorumlara denk geldiğim ve romana hakettiği değerin verilmediğini düşündüğüm olmuştu. Evet temelinde aile kurumunu işleyen bir klasik ama bunu sadece kadın merkezinden değil zaman zaman odağın erkeğe de kaydığı bir perspektifle sunuyor Tolstoy. Ayrıca toplumsal durumun aile kurumu üzerindeki etkisi romanın en çarpıcı biçimde işleyip ortaya koyduğu unsur olarak karşımıza çıkıyor. Yani Anna Karenina dendiğinde, aklımıza ilk gelen bu olmalı bence. Tabii ki bir eserden herkesin alacağı farklıdır ama bu uzun yolculuğun sonunda bu romandan heybenize koyduğunuz şey ‘aldatan bir kadın hikayesi’ çıkarımı ise hem romana hem de yolculuğunuza büyük yazık olacağı kanaatindeyim. Yolculuk diyorum çünkü bu romanı okurken adeta o dönemin Rusya’sına seyehat etmiş gibi oluyorsunuz. Birdenbire kendinizi o sosyete geriliminin bir parçası gibi hissediyorsunuz. Tolstoy’un o müthiş anlatımı ve karakter yaratımı bunu öyle güzel başarıyor ki okumaya ara verdiğiniz zamanlarda bile kendinizi hala romanın içinde bulduğunuz anlar oluyor. Bana göre roman Anna çevresinde dönmüyor. Romana adını verenin Anna olması belki de bize böyle düşündürebiliyor ama Tolstoy romanını asla tek bir karakterin etrafında kurgulamıyor. Romanda yer alan karakterlerin çoğunu baş karakter gibi hissettiğiniz bile oluyor bu da Tolstoy’ un karakter yaratımındaki ustalığını gösteriyor bize. Özellikle Levin karakteri ve bu karakterin roman içerisindeki gelişimi beni en çok etkileyen şeylerden biriydi. Levin’in toplumun durumuna, insanların haline yönelik kafa karışıklığı ve bu konularda ortaya attığı fikirler, Tanrı’ya dair düşünceleri ve onun bu düşüncesindeki değişimleri sağlayacak etmenler bu romanı klasik yapan değerli yapı taşlarındandı bence. Benim şahsi fikrime göre roman Anna özelinde mutsuz aileleri Levin özelinde de mutlu olmayı en azından bunun için bir emek verilmesi ve bu emeğin sonucunda mutlu olmaya yaklaşan aileleri anlatıyor. Tabii ki bu bir genelleme olarak değil her karakterin şahsına münhasır hallerine odaklanarak gerçekleştiriliyor. Anna Karenina gerçekten muhteşem bir romandı. Kurgusu, karakterleri, dili ve anlatımıyla, oluşturduğu mükemmel atmosferiyle bende çok ayrı bir yer edindi. Bu romanla ilgili söylenecekler elbette bu kadar sınırlı olamaz. Dilim döndüğünce kendi yorumlarımı ve fikirlerimi paylaşmaya çalıştım sadece. Romanın ilk cümlesine dönerek sözlerimi toparlamak istiyorum. Gerçekten de öyle değil midir ama? Mutluluk hep aynı ama mutsuzluğun binlerce hatta milyonlarca çeşidi yok mudur? İşte bu yüzden mutluluğun hikayesi olmaz, anlatılmaz. Hikaye mutsuzlukla başlar. Mutluluğa erişince hikaye sonlanır. Tıpkı Levin’de ve dünyanın diğer bütün anlatı karakterlerinde olduğu gibi.
  • 368 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Ne yorum yapcağımı tam olarak bilmiyorum . Kitaba başladım çok akıcı değildi ama yinede okumak istiyorsun başlarda her bir karaktere değiniyor yazar. mesela kitabın başrolü iki çocuk Ama ta büyükannenin hayatından başlıyor anlatmaya ve diğer insanlarında hayatlarını detaylı tasvirili bir şekilde tek tek anlatıyor yazar. Baslarda olaylar çok maceralı değil ama sanki kendini onlardan biri gibi hissediyorsun Herkesi taniyorsun Ve merak ediyorsun ama başlarda keşke olay akışı biraz daha akıcı olsaydı kitap ortalarında çok güzel bir hal alıyor hele sonlara doğru elimden bırakamadım güzel bi kitaptı müslümanlar ve hindu olaylarınıda ele almış hintlilerin müslümanlara yaptıkları olaylar evlerin de kaçışları falan okurken icim burkuldu bir sürü insan tanımışım gibi hissettim ve karakterlerin hayatları beni hüznlendirip içimi burktu.. tavsiye ederim... Şevval İmkansız Özlemler Atlası İmkansız Özlemler Atlası Anuradha Roy
  • 392 syf.
    ·3 günde·7/10
    Jane Austen'dan okuduğum 2.kitaptı. Bu kitabında da yine gayet akıcı ve sürükleyici bir dil kullanan yazar; bize iki farklı karakter ve kişiliğe sahip iki kız kardeşin hikayesini anlatıyor. Elinor sakin yapılı, sağduyulu bir ablayken, Marianne onun tam tersi deli dolu, biraz bencilce ama iyi niyetli kız kardeşi. Bu iki karakter üzerinden olaylara yaklaşım tarzlarını ve sonuçlarını okurken, benim en sevdiğim ve kendime en yakın hissettiğim Elinor oldu. Kitap boyunca hem kendi sorunları hem kardeşinin sorunlarında gösterdiği dirayet ve güçlü kişiliği beni kendine hayran bıraktı. Bu iki karakterde bence Jane Austen; Elinor ile kendini Marianne ile de zaman zaman olmak istediği bir karakteri yansıttığı kanısındayım. Romandaki her bir karakterin işleniş biçimi onları o kadar iyi tanımamızı sağlamış ki... Mekan ve doğa tasvirlerini de çok beğendim. Bence yersiz betimlemelerin olmaması okuyucunun anlaması açısından daha doğru olmuş, kitabın sürekleyici ve akıcılığı için.
    Sadece kitapta ikili ilişkilere olan diyaloglara ve duygulara daha çok yer verilmesini isterdim. Kitapta biraz eksik bulduğum yön bu oldu. Çünkü yazarın bu konuda ki anlatımı o kadar başarılı ki okurken inanılmaz keyif alıyorum. Ama anlatılmak istenen durum aşk üzerinden başlasa da daha çok olgunlaşma ve büyümesini izlediğimiz iki kız kardeşi okuduğumuzdan yerinde tuttuğunu da düşünüyorum. Yazarı okumayı sevenlerdenseniz eğer mutlaka bu kitabını da okumanızı tavsiye ederim.
    Bir de kitabın çevirisinde hatalar ve çok fazla anlam karmaşası -fazlaca devrik cümle barındırmasından dolayı- bulunduğundan yer yer aynı paragrafı veya cümleyi birkaç defa okudum. Kitabı alıp okumak isteyenlerin bu hususu da göz önünde bulundurmalarını tavsiye ederim.
  • Ebû Sirve’a Ukbe b. Hâris (ra) anlatıyor:
    •Medine’de Peygamber’in arkasında ikindi namazını kıldım. Selâm verdi, sonra aceleyle kalktı, insanların omuzlarından atlayarak eşlerinden birinin odasına gitti. İnsanlar, Peygamber’in acele etmesinden dolayı telaşa düştü. Resûlullah kısa bir süre sonra geri geldi ve acele edişinden dolayı onların şaşkınlıklarını gördü ve şöyle dedi:
    Evde bir miktar altın ve gümüş olduğunu hatırladım, (Allah’a yönelmekten) beni alıkoyar diye korktum ve onların dağıtılmasını emrettim.

    (B851 Buhârî, Ezân, 158)
    İmam Nevevi
    Sayfa 123 - DİB YAYINLARI, 1.Cilt
  • 1025 syf.
    ·17 günde·Beğendi·8/10
    Uzuuuun bir kitabın, uzun olmayacağını umduğum yorumuyla herkese iyi akşamlar. Öncelikle gereksiz bir şikayetle içimi dökmek istiyorum sizlere. Kitap 1025 sayfa ve inanın uzunluğundan ziyade ağırlığı yoruyor sizi. Öyle halden hale geçerek okudum ki anlatamam. Allah için şu kitabı iki cilde ayırın da boynumuzdaki ağrı hafiflesin, teşekkürler.

    Kitabı arkadaşımla beraber okumaya karar vermiştik. Her gün az bir miktar okuyarak ay içinde bitirmeyi düşünüyorduk lakin ben kitabın başlangıcını öyle sıkıcı buldum ki süreci uzatırsam ömür boyu elimde sürüneceğini fark ettiğim için geçen hafta oturup bitirdim.

    Benim için bu kitap ikiye ayrılıyor: Neden yazıldığını bile idrak edemediğim ilk 500 sayfa ile elimden bırakamayacak kadar severek okuduğum son 525 sayfa. Bu yüzden yorumumu iki parça halinde yapacağım.

    Edebiyatçı değilim, bu konuda ahkam kesecek hiç değilim. Benimkisi bir okuyucu fikridir, çok fazla tartışmaya yol açmamasını umuyorum çünkü instagramda da bu sitede de onunla aynı şeyin düşünülmemesini hazmetmekte zorlanan büyük bir kitle mevcut. Neyse.

    Kitabın ilk kısmı gerçekten çok sıkıcıydı. Esas kurguya çok fazla katkısı olduğunu düşünmediğim, Hristiyanlık üzerine sürekli bir bilgi tekrarı mevcuttu. Gerek konunun ilgimi çekmeyişi, gerek abartılı derecede uzatılması beni çok yordu. Karamazov Kardeşler deyince aklıma niyeyse olaylı, dramatik bir roman gelmişti; bu da ne şimdi, diye söylenip durdum. Dostoyevski okurum, aşırı sevmesem de okumaktan zevk aldığım bir kalem ama ilk 500 sayfada dedim galiba biz bu adamla bir daha buluşamayacağız, yetti canıma. Hatta kitapta bir yer var, dedim bunlar bence yazarın bu kısımları yazarkenki halini anlatıyor: "Zaten içindekileri aktarmaya ne kadar çabalasak, kolay olmayacaktı bu, çünkü kafası belirli düşüncelerden çok birtakım karmakarışık, anlaşılmaz duygularla doluydu. Ayrıca birtakım acayip, akla gelmez isteklerle hırpalanıyordu." (366-367) Anlayacağınız ilk 500 sayfanın çoğu (Alyoşa'nın olmadığı yerler ağırlıklı olarak) benim için Dostoyevski'nin Hristiyanlıkla ilgili hezeyanları gibi bir şeydi.

    Derken kitabımızın hayalimde canlanan kısmı başladı ve ben bir baktım, boynumun tüm acı çığlıklarına rağmen kitabı elimden bırakamıyorum. Kendimi Rusya'nın soğuğunda, kasvetli toplumunda ve yozlaşmış aile bağlarının içinde buldum. Ve tabii ki o saatten sonra kitabı bir hayli sevdim. Özellikle son kitabı, mahkeme sahneleri çok etkileyici buldum.

    Benim için başlangıcı yorucu, sonu bir hayli huzurlu olan bir yolculuktu Karamazov Kardeşler. Elbette tavsiye ediyor, benim kadar keyif almanızı temenni ediyorum.