• 280 syf.
    ·Puan vermedi
    Tabi tabi ben de 12 bucuk falandim okudugumda. Durumumuz yoktu 28’de okuduk..
    ‘’Olu adamin sandigi ustunde on bes adam.
    Yo ho ho ve bir sise rom!’’
  • 2.
    bu geminin yelkenlerine herifin biri paris yazmış

    luxembourg garı’nın dirseğindeki çiçekçiyi bileceksin
    yeşil muşamba ceketli sarışın küskün kızcağız
    en dokunulmaz kızı en temiz fikrimce paris’in
    pablo’ya sorarsanız bir taksi şöförüyle yatıyor
    pablo!.. ah pablo!.. onunla bir tanışsanız
    önüne gelene salamanca’dan bir şeyler anlatıyor
    babasını orada bir duvar dibinde bırakmış
    halbuki konuştuğu zaman fransız sanırsınız



    saint – michel’de bir talebe kahvesindeyim yalnız
    gündüz olduğu halde bütün ışıkları yakmışlar
    bir cumartesi günü saat dört buçuğa beş var

    ellerim kırılsa ben senin için bu şiirleri yazmasam
    dinamit taşırmış gibi gözlerini taşımasam
    avenue wagram’da bir akşam yeter bana ağustosta
    yapraklara serilmiş yirmi beş franklık yıldızlar
    bir mısra yeter geceleyin bir tren gibi pırıl pırıl
    sen kendine yetmiyorsun hiç kimse sana yetmiyor
    birini bitirmeden aklın öteki yolculukta

    dün gece châtelet’de metro’nun yanıbaşında durdum
    yağmur bilmediğim başka bir gökten yağıyordu
    yağmur saint-jacques kulesine doğru yağıyordu

    yanımda olduğun zaman her zamankinden yalnızım



    şimdi bir nefeste cafe de I’ecluse’ü hatırladım
    seine kıyısındaki küçük nehir kahvesini
    kapısında bir gemici feneri asılmış duruyor
    seine gemicileri her akşam burada toplanırlar
    onlar için bir takım maceralar düşünürüm
    seine sanki petrolmüş gibi iştahlı ve obur akıyor

    dupont’daki kızlar yalnız cıgara içerek yaşıyorlar

    utrillo’nun bir sokağından seni çektim çıkardım
    elin yüzün kirlenmiş üstün başın toz içinde
    sana mardi gras için bir Japon maskesi aldım
    sen bana kaptan diyorsun herkes bana kaptan diyor
    sahici bir kaptanmışım gibi tükürüyorum

    3.
    yalın kılıç bir kasım sabahını paris’te yaşadım
    sokaklarda sonbahar şiirleri salkım salkım
    faubourg saint – denis’de işte yine pazar kurulmuş
    beş franga çorba içtiğimiz julien’in kapısı önünde
    kırmızı ve siyah ve sarı saçlı bir kadın durmuş
    muzaffer patatesler satıyor üç renkli neşesi içinde
    camların arkasında ekmekçi kızlar mavi beyaz
    raflarda uzun uzun herifler gibi tâze ekmekler
    üstünde bir yağmur yağdırmak hevesi uyanır içinde
    ben bu mısraları yazarım tout-va-bien kahvesinde



    concorde’da bütün fiskiyeler birden ayaklanacak
    eğri bir demir gibi ensende hissedeceksin ebem kuşağını

    paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım
    kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım
    on beş dakika sonra bordeaux’ya bir tren kalkacak
    garın merdivenlerinde benim için ağlayacaksın
    ellerim yağmura açılmış sakallarım ıslak
    ben ki cehennemde bir allah gibi yalnızım

    st. vincent de paul kilisesi benim otelin arkasına düşer
    saat kulesi her gece uyur uykumdan uyandırıyor
    her seferinde seni tekrar bordeaux’ya yolcu ediyorum

    saadetin ıstırap çekmek olduğunu ben keşfettim
    çarmıhta bir isa gibi ben ıstırap çektim
    bir sulfat acılığı sinerse parmaklarına şiirlerimden
    gözyaşları sinerse eğer küstahça kafiyeli
    anla ki ölümle hayat arasında zaman gibi mesudum
    kendimi öldürecek haldeyim seni öldürecek saadetimden
    dona-maria! bir kahvede isyan halinde bulduğum
    çekik gözleriyle ermenice küfürler yazıp çizen çocuk
    sen! bordeaux’ya yorgun bir flâmingo gibi yolladığım
    geceleri benim için dua etmelisiniz



    renault’daki grevciler toptan sokağa atıldılar
    paris’in duvarlarını boydan boya afişler kapladı

    seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim
    armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş
    demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim
    senin dağlardan ve sarhoşlardan korktuğunu bilirim
    ben sarhoş olduğum zaman korkmuyorsun hiç korkmuyorsun

    gözlüklerim kırılmasın diye sakladığını bilirim

    kalbim bakır bir mangır gibi boynuma asılmış
    ondan kurtulmak için sürgünlere gitmeye razıyım
    nehir gemilerinde muçoluk etmeye ölmeye
    seni terk etmeye razıyım parasız pulsuz çekip gitmeye
    kur’andaki bütün belâlara tevrattaki bütün belâlara
    ibranice öğrenmeye razıyım hapis yatmaya
    kalbim yüzünden mademki ellerimi parçaladım
    kalemimi kırdım hayatımı çignedim ağladım
    mademki en büyük düşmanım kalbim benim kendimin
    onu inkâr ediyorum kalbimi inkâr ediyorum
    geceleri benim için dua etmelisiniz



    üçüncü paralelde eski bir dünya gibi batacağım
    malgaş halkı birkaç yüzyıl hikâyemi anlatacak

    4.
    cenovaya indiğim sabah seni katiyen göremezdim
    aklım başımda değildi küfür gibi huzursuzdum
    herkes beni unutmuştu ben kimseyi unutmamıştım
    zehra’yı unutmamıştım allahsız gözlerini unutmamıştım
    sol böğrüme sanki çıplak bir hançer saplamışlardı

    şimdi benim gözlerim paris’te marivaux sinemasında
    bir çift kara maça gibi yorgun ve uykusuz
    ellerim derseniz marsilya’da garsonla hesaplaşıyor
    martini-cin seksen frank on frank da servis
    kalbim derseniz onun nerede olduğunu bilmiyorum
    hiç kimse kalbimin nerede olduğunu bilmiyor
    nihayet seni terk edip gitti diyebilirsiniz

    benim acılarım ilâhlar gibi şiirlerimi doğuruyorlar
    onları karanlıkta bembeyaz gözleriyle görüyorum
    karanlıkta seni görüyorum dudaklarına ellerimi sürüyorum
    seni kollarımın arasında tutuyorum ağzından öpüyorum
    ikimiz birdenbire austerlitz garı’na gidiyoruz
    austerlitz garı önüne bakıyor bizden utanıyor
    bir trene binmek rastgele defolup gitmek istiyorum
    trenin barında alnımı yağmurlu camlara dayamak
    küstah bir duble birayla karşılıklı oturup ağlamak
    kalemimde mürekkep kalmıyor insanlar beni görmüyorlar
    insanlar kendilerini kaybetmişler onlara acıyorum
    ümitsiz bir akrep gibi ben aynı zamanda mağrurum
    samaritain’in ışıkları ocağıma düşmüş yalvarıyor
    bir roman için fevkalâde oldukları düşünülebilir



    sen bir paket gauloise aldın bir paket mavi gauloise
    bense on frangımı amerikan bilârdosuna kaptırdım
    seine kıyısında mırç büyük bir hayal kuruyordu
    seine kıyısında üçümüz sarhoş bir hayal kuruyorduk
    mavi bir ışık vardı ben işte onu kaybettim
    ben gölgemi kaybettim max jacob’un şiirlerini
    sen avucunda bir lokma rüzgâr tutuyordun
    bu rüzgâr için şairliğimi hınzırlığımı kaybettim
    aklımdan sen geçiyorsun bir bulut gibi geçiyorsun
    dün gece ezberimden çehreni defterime çizdim
    sen belki hakikaten bir bulut gibi yolcusun

    marsilya’da bir akşam soğuktan tir tir titredim
    peter cheyney’in bir kitabını bir kahvede soluksuz bitirdim
    vapur ertesi gün saat beş’te kalkacaktı

    ölümüm herkesinkinden başka türlü olacak
    bunu alahım gibi aşikâr biliyorum
    kim ne derse desin biliyorum içime gün gibi doğuyor
    on bir gün aç ve susuz gözlerinin içine bakacağım
    on ikinci gün jiletle damarlarımı keseceğim

    5.
    hep aynı manzarayı kullanmaktan bıktım usandım
    bir yumruk vurdum dünden kalma bir şarkıyı dağıttım
    van gogh bana bakıyordu deli gözleriyle bakıyordu
    ellerim titriyordu bir dakar yolculuğu kuruyordum
    güya bir şilebin kıç güvertesinde durmuştum
    nabızlarım bir deniz fenerinin gözlerinde atıyordu
    asor adalarında on sekiz mısramı unutmuştum
    onlar beni terk etmişlerdi yalnız kalmıştım mahvolmuştum
    sen beni terketmiştin bunu yalnız serdümen biliyordu
    geceleyin ışıkları söndürüp senden bahsediyorduk
    seine kitapçılarında villon’un şiirlerini buldum
    nehir yürek gibi kabarmıştı rüzgâr esiyordu
    bir hafta her gece villon’dan bir şeyler okudum

    sen benim şiirlerimi okudukça ağlayacaksın

    seni hiç görmeseydim seni keşke hiç görmeseydim
    şu benim iki gözüm aksalardı kıpkızıl kör olsaydım
    sacre-coeur’de armonik çalsaydım dilenseydim
    seni hiç görmeseydim ismini hiç duymasaydım
    belki kendime göre rezilce saadetlerim olurdu
    kaldırımlara renkli tebeşirlerle katedral resimleri çizerdim
    kaldırımlara senin resmini çizerdim herkes seni çiğnerdi
    bistroya yıkılır çırılçıplak bir quantro içerdim
    lucie-anne yine gelir yine bana senden bahsederdi
    lucie-anne neden gelir neden bana senden bahsederdi

    benim bu çektiklerimi bir çocuk var ki anlıyor
    kendimi yerden yere vuruşurumu içimdeki zehri
    bir çocuk var ki anlıyor benim gibi kahroluyor
    odasında şiirlerim fukara mumlar gibi yanıyorlar
    sen o çocuk değilsin sen artık çocuk değilsin
    dudakların eskisi gibi beyaz değiller biliyorsun
    sen gözlerini kaybettin gözlerini gözlerini bunu biliyorsun
    ben ki yaşadıklarımı büyük dinler gibi yaşıyorum
    sen artık bir din değilsin bunu biliyorsun



    eiffel’in dibinde durduk ben bir cıgara yaktım
    saint – dominique sokağında şehir ışıklarını yaktı
    içim büyük karanlıktı ellerimi göğe uzattım

    soluk bir sisin arkasından yüzün gözüküyordu
    gece inmişti takım takım yıldızlar gözüküyordu
    şimdi sen başka bir şehirdeydin saçlarını kesmiştin
    dudaklarını boyamıştın bu seni tamamen değiştirmişti
    rüyana erkekler giriyordu hem çıplak giriyordu
    aklına ben geldiğim zaman utanıyordun
    onların arasında değildim çünkü ben yoktum
    ben paris’te kalmıştım adresim ezberindeydi
    her cumartesi istesen bir kart gönderebilirdin
    ne var ki bunu hiçbir zaman yapmayacaksın

    kendimden kurtulmak için gölgemi koridorda astım

    pazar günü sözleşmiştik beni mutlaka bekleyecekti
    şimdi kalkıp gitsem mırç’ı bulacağım malûm
    sonra vini-prix’den üç litre şarap alacağımız
    şarabın yanına bir şişe rom-negrita alacağımız
    sarhoş olacağımız malûm şarkı söyleyeceğimiz
    sonra mırç zehra’dan bahsedecek ben susacağım
    camlardan bakınca paris’in damlarını göreceğiz



    bana ancak sabahları telefon edebilirsiniz
  • 269 syf.
    ·5 günde·6/10
    Ne yalan söyleyeyim aklımdan kısaltılmış metnini okusam da bir an önce bitse diye geçmedi değil...
    .
    Belki çocukken okunsa etkili olur ama ne bileyim sarmadı beni... İçim bayıldı okurken... Kötü diyemem sevenleri de var baya ama her kitap herkese hitap etmiyor kısmına sığınıyorum...
    .
    Kitap bulunan bir define haritası üzerine çıkılan bir deniz yolculuğunu, yolculuk esnasında yaşanılanları ve adaya vardıklarında ki ihaneti konu alıyor... Ana karakter olan çocuk Jim Hawkins' in çılgınlık derecesindeki cesaretine de hayran kaldım doğrusu... Ayrıca korsan filmlerinin esinlenildiği kitapmış Define Adası...
    .
    Ve korsanların sıkça söylediği denizci şarkısını buraya bırakıp kaçıyorum...
    .
    "Ölü adamın sandığı üstünde on beş adam
    Yo-ho-ho ve bir şişe rom!"
  • Sabah dört yalnızlığı; ruhumdan arşa uluyan

    Bir güzelin gözlerinde ikbale vuruldu gem

    Kendimi bırakıp da ardına düşünce gölgem

    İsrafil'in sûruydu bu; yüreğimde soluyan

    Halife sırtında bıçak(1) kadar keskindi adın

    Dilim kesildi, kırmızı ayakkabılı kadın!

    ***

    Gözlerin cennete davet, saçların ay sarmalı

    Güzelliğin idrak parçalar, zaman boşluğunda

    Elde bir şişe rom, tütün dumanı loşluğunda

    Ecelin saatini dudaklarına kurmalı.

    Akrep ile yelkovanın arasındaydı adın

    Bırak zamanı, kırmızı ayakkabılı kadın.

    ***

    Yirmi beşinin üstü ilmek ilmek örülürken,

    Kâğıda, kaleme, şiire, gözlerine dair,

    Zeytine ve İncire (2) yemin etti müşrik şair.

    Tanrı'nın huzurunda hesapları görülürken.

    Gökten ayet ayet inmeliydi belki de adın

    Müşriğinim ben, kırmızı ayakkabılı kadın!




    Despina: Yıldırım Bayezid'in hanımı. Sırp prensi Lazar Hrebelyanoviç'in kızı



    (1) Hz. Ali suikast sonucu şehit edilmiştir. O olaya atıf vardır.

    (2) Tin Suresi/1. Ayet "Vettiyni vezzeytuni" "Andolsun o incire ve zeytine"
  • 270 syf.
    ·13 günde·8/10
    4/5
    Bu sıralar modern klasiklere ağırlık vermeye başladım. Kitap siparişlerine mutlaka 3 4 tane ekliyorum. Define Adası da daha önce aldığım uzun zamandır okunmayı bekleyen bir kitaptı. Ve bu kitabı okumaya çok çok geç kalmışım. Ama bu bahsettiğim geç kalkınmışlık aylar değil, yıllar içeriyor. Bazı şeyler küçükken güzeldir aynı şeyi büyüdüğünüz de yapınca keyif alamazsınız ya. Bu kitapta kesinlikle küçükken okunması gerekiyordu, eminim o zaman okusaydım hayran kalacağım sürükleyici bir macera olarak rüyalarımı süsleyecekti. Ancak şuan kitap gayet güzel olmasına rağmen okurken sıkıldığım zamanlar oldu, denizci terimleri haliyle çok fazlaydı ve bir hata olarak bunları araştırmadan okudum. Belki biraz bu yüzden biraz da okunan onca macera kitabından sonra Define Adası biraz basit geldi.
    Okunacak kitaplara da, hayata da geç kalmamak gerekiyor... Okumayı düşünüyorsanız bir an önce büyümeden okumanızı tavsiye ediyorum. Ve benim gibi değil de kelimeleri araştırarak öğrenerek okuduğunuz da çok daha fazla keyif alacağınızı düşünüyorum. Özellikle korsanların tasvirlerini, konuşma tarzlarını çok beğendim, eğlenceli buldum. Kitapta çokça geçen korsanlara ait şu şarkı şarkı sözlerini bırakıyorum, kitapla kalın!

    "Ölü adamın sandığı üstünde on beş adam
    Yo-ho-ho ve bir şişe rom!"
  • Hepsi tanır onu, elbette, trampet ve timsah,
    Şoförler, Gümrükcü,
    Müfettiş, turist;
    Şişe de öğrendi onu,
    Şişe ve bir yıldızın boğulduğu dibi;
    Hepsi öğrendi onu, hepsi de iyice gördü:
    Yüzyıllık çocuklu cadde,
    Rom, bar, gül, denizci
    Ve şu kadın ansızın geçen
    Göğsüne içkiden bir hançer saplanmış.