• Bir öğretmen, derslerinden birinde şu hikayeyi anlatır:
    “Seyir halinde bir gemi... Yolcular, güverteye çıkmışlar eğleniyorlardı...

    Ancak, işler her zaman yolunda gitmez!..

    Gemi, aniden bir kazaya uğradı ve denizin derinliklerine doğru batmaya başladı...

    Güvertedeki yolcuların arasında evli bir çift bulunuyordu, korku içinde can havliyle kurtarma botuna doğru koştular...

    Ancak botta sadece bir kişilik yer kalmıştı...

    Adam, o an karısını ardında bırakarak botun içine atladı...

    Kadın, güvertede yapayalnız kalmıştı... Gemi, neredeyse batmak üzereydi... Deniz, kadını kendine çekiyordu... Kadın, bir yandan dalgalarla boğuşurken diğer yandan eşine sesini duyurmak istiyordu... Söylemek istedikleri vardı... Bağırmaya çabalıyordu...”

    Öğretmen, bu noktada sustu, hikayeye devam etmedi. Sınıfa şu soruyu yöneltti:
    “Sizce, kadın ne söylemiş olabilir?”

    Herkes bir şey söyledi. Kadının söylemiş olabileceği cümleyle ilgili tahminler çoğunlukla şöyleydi:
    “Senden nefret ediyorum. Ne kadar da körmüşüm seni hiç tanımamışım...”

    Aldığı cevaplar öğretmeni memnun etmedi...

    Öğretmenin dikkatini bu süreç zarfında sessiz, sakin ve yorumsuz kalan bir erkek öğrenci çekti... Ona doğru yöneldi, aklına gelen bir şey varsa söylemesini cevabını öğrenmek istediğini söyledi. Çocuk bir süre sessizlik içinde kaldı ve sonra dedi ki:
    “Öğretmenim, benim düşünceme göre kadın, kocasına ‘Çocuğumuza iyi bak, onu koru kolla...’ diye bağırmıştır.”

    Öğretmen, hayret içerisinde kalmıştı, öğrencisine sordu:
    “Sen, bu hikayeyi daha önceden duymuş muydun, biliyor muydun?”

    Çocuk, kafasını salladı ve dedi:
    “Hayır, duymadım. Annem, hasta olup bizi bu dünyada terk etmeden önce babama aynı bu sözcükleri söylemişti.”

    Öğretmen hüzün dolu bir sesle dedi ki:
    “Evet, cevabın doğru...”

    Sonra anlatmaya devam etti:
    “Gemi, giderek suların altına batıyor, denizin derinliklerine doğru çekiliyordu...

    Adama gelince... Evine sağ salim ulaşır ve tek başına kızını büyütür, yetiştirip eğitir.. Seneler geçer... Ve bir gün adam karısına ulaşır...

    Bir gün, kızları babasının ardından kalan evrakları düzenlerken hatıra defterini bulur...
    Ve anlar ki...
    Bu yolculuğa çıkmadan önce annesi amansız bir hastalığa yakalanmıştı... fazla zamanı kalmamıştı...
    Ve aslında o hassas anda, babası kızlarını büyütebilmek için hayatta kalma umudu yakalamıştı...

    Babasının yazdıklarını okumayı sürdürür:
    ‘Aslında o kadar can atıyordum ki okyanusun derinliğinde seninle birlikte olmak için... Buna rağmen kızımızın uğruna, senin tek başına dalgalar arasında kaybolmana razı oldum’...”

    Hikaye, böylece son bulur...

    Sınıf, derin bir sessizlik içindedir...

    Öğretmen, öğrencilerinin bu hikayenin içerdiği ahlaki dersi almış olduklarını anlar...

    Ders, bu dünyadaki ‘hayır ve şer’le, ‘iyilik ve kötülük’le ilgilidir...

    Her işin, her olayın, her durumun ötesinde; her bağırışın, her sözün ardında bazen öyle karmaşık durumlar mevcuttur ki onların idrak edilmesi çok zordur...

    Bu nedenledir ki asla yüzeysel düşünmeyelim ve anlamadan, idrak etmeden kimseyi yargılamaya kalkmayalım...

    Hesap ödeme konusunda hevesli olanlar, cepleri parayla dolu olduğu için değil dostluk ve arkadaşlığa paradan daha çok değer verdikleri için, Çalışma hayatında her işi yapmak için istekli olanlar, ahmak oldukları için değil sorumluluklarını iyi bildikleri için, Her kavga ve tartışmadan sonra ağızlarını özür dilemek için açanlar, suçlu oldukları için değil sizi gerçek dostu olarak gördükleri için, Size mesaj gönderenler, yapacak başka işleri olmadığından değil sizin sevginizi kendi canlarında ve yüreklerinde taşıdıkları için yaparlar.

    Gün gelecek hepimiz birbirimizden ayrılacağız... Sohbetlerimizi, yürekten özleyeceğiz...
    Rüyalarımızı hatırlayacağız...
    Günler, aylar, seneler birbiri ardına öyle büyük bir hızla geçer ki...
    Ve artık geridekilerle hiçbir bağlantı kalmaz...

    Ve bir gün çocuklarımız bizim resimlerimizi görüp soracaklar:
    “Kim bunlar?”

    Biz gözlerimizde saklı gözyaşlarımızla, acı bir tebessümle onları kalbimizin en derinlerinde hissederek diyeceğiz ki:
    “Onlar ki yaşamımın en güzel günlerini birlikte geçirmiş olduğum insanlar...”
    Sripad Ramaray
  • İnsan ilişkileri karmaşıktır, anlamak veya çőzmek çok zordur. İnsanın değil başkasını, kendisini bile gerçek anlamda tanıması çok uzun ve tamamlanmayan bir süreçtir. Ancak buna karşın birçok insan, kendisini ve diğer insanları çőzümlediğini ve çok iyi tanıdığını sőyler. Bu iddia, aslında kişiye kendinden kaçıştan başka birşey getirmez.

    Bir toplantıda yüksek sesle okuduğu bir şiir nedeniyle, Çar tarafından Sibirya’da hapse mahkum edilen Rus yazar Dostoyevski, hapis cezasını bitirdikten sonra anılarını kaleme aldığı “Ölüler Evinden Anılar” başlıklı bir kitap yazar. Kitapta yazar, buradaki hayatından őnce halkı, insanları tanıdığını düşündüğünü, ama yanıldığını burada anladığını belirtir. Yazar, “kara halk” olarak tanımladığı bu kitleyle karşılaştıktan sonra, insanları çőzümlemeye ve iç dünyasının derinliklerine inmeye başlar. Bu kitap, yazarın doğrudan kendi yaşamından anlatımlar ve izler taşıdığı için çok őnemlidir. Dostoyevski, Sibirya`da, içindeki Sibirya’ya inmiş ve kendisini tanımaya başlamıştır.

    Hani Pavlov’un meşhur bir kőpeği vardır. Pavlov, kőpeğiyle bir deney yapar. Dostoyevski de hapishanedeki bir kőpekle, insan ilişkileri üzerine gőzleme dayalı bir deney yapıyor. İlginç gőzlemleri var yazarın. Önce hapishanedeki bir kőpeğin yanından geçen her mahkum tarafından tekmelendiğini gőzlemler. Asıl ilginç olan şey, kőpeğin mahkumlardan kaçmaması ve yanına bir mahkum yaklaştığında otomatik olarak eğilerek tekme pozisyonu almasıdır. O, bir gün kőpeğin yanına yaklaşarak onun başını okşar. Kőpek bir süre şaşkın şaşkın ona baktıktan sonra, hızla yanından uzaklaşır ve acı acı havlamaya başlar. Ve kőpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi gőrse oradan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.

    Bu őrnekte, ruhu kőleleştirilmiş kőpek bir sevgi açıdır. Bu őrnek insanlar için de geçerlidir. Hayatları boyunca haksızlığa ve kőtü davranışlara uğramış sevgi açları, iyi bir davranış ile karşılaştıklarında nasıl davranacaklarını bilemezler. Elinizi verirseniz, kolunuzu koparabilirler.

    Bu őrneği bazı ilişkilere de uygulayabiliriz. Bazı ilişkiler ezen-ezilen, kőle-efendi ilişkisine benzer. Bazen kőtü davrandığınız insanlar size tapar, bazen ise iyi davrandıklarınız sizden nefret ederler. Bőylesi kişilerin gőzünde onları aşağılamanız, onlara sunulmuş bir nimettir. Sizi gőzlerinde yüceltirler. Eşit ve iyi davrandığınızda ise, onların gőzündeki değeriniz birdenbire düşer. Çevremize, işyerimize, okulumuza baktığımızda bőyle çok sayıda ilişki gőrebiliriz.

    Hepimiz bir anlamda Dostoyevski’nin kőpeğine benziyoruz. Gerçek sevgiye yeterince değer vermiyor, sevgimizi gőstermiyoruz. Bize sevgi gősterenleri ise kırıyor ve itiyoruz. Gerçek sevgimizi açığa çıkardığımızda ve sevgiye daha çok sevgiyle karşılık verdiğimizde kendimize biraz daha yaklaşmış olacağız.
  • Sultan Orhan'ın vefat haberini iletecek olan ulağın duygularıyla eser başlıyor.Sultan Murad (Hüdavendigar) hayatı ,savaşları ve kalpleri kazanışı anlatılıyor .Sultan Murat ki hiç kimsenin hükümdar olamayacağı gözüyle baktığı bir şehzadeyken Ağabeyi(Herkesin Sultan olacağı beklediği Şehzade Süleyman Paşa) attan düşerek vefat etmesiyle başlıyor .Haberi alan Orhan Bey çok üzülür .Bu acı hep yüreğinde kalır ve bir zaman sonra hakka yürür .Ve devir Sultan I.Murat'ın devridir .Balkanlar fethedilir .Acemi Ocağı kurulur .İlk kazasker tayini gerçekleşir .Sultan Murat ,Kosava'da şehit düşer.Savaş alanında ilk ve tek şehit Padişahımızdır.
  • Yemin ederim,her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır;
    Hem de tam anlamıyla,gerçek bir hastalık!
    ...
    Hayattan çok az şey istedim ama O, O kadarını bile esirgedi benden.
    Azıcık güneş,kırlar, bir lokma ekmek bir lokma huzur, canımı fazla yakmayacak bir yaşama bilincim olsun
    ve bir de ne kimseye muhtaç olayım ne el alem bana muhtaç olsun.
    Bu kadarı bile esirgendi
    benden!
    ...
    Huzurlu odamda,kederler içinde yazıyorum, şimdiye kadar olduğum,bundan sonra da
    olacağım gibi yapayalnızım!
    ...
    Yaşamak,başkalarının niyetleriyle örgü örmektir!
    ...
    Kurduğum bütün cümlelerin
    derinliklerinde, suyu içilmiş bardağın dibinde erimeden kalan bir toz gibi, bir hiç olarak
    varlığımı sürdürüyorum!
    ...
    Daha fazla sıkıntı doğurmaktan başka derdi olmayan bir sıkıntı;bugün çektiğiniz acının
    acısını yarın çekeceğinizi şimdiden size muştulayan acı ne büyük bir açmaz bu!
    ...
    İçinde bir hiç olarak
    kaldığım bataklığı,
    azar azar ele geçirdim.
    Sonsuz varlığımı doğurdum,ama kendimi
    kendimden forsepsle koparmak zorunda kaldım!
    ...
    Bütün dünya hayal kurar.
    Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri
    gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın
    olup olmamasıdır!
    ...
    Diyelim ki,
    beni boğmakta olan bir eli boynumdan söküyorum.
    O eli söküp atan kendi elimin,beni
    kurtarırken boynuma bir ip geçirdiğini fark ediyorum.
    İpi boynumdan dikkatle çıkarıyorum,
    ama bu kez de kendi ellerimle boğazımı sıkmama ramak kalıyor!
    ...
    Aynalarda gördüğüm suretim,hep ruhumun kollarına sığınırdı.
    Düşüncelerimde bile
    olduğum gibi var olabilirdim ancak;
    "Zayıf ve beli bükük biri!"
    ...
    İnsan kişiliğim, dışarıdan su katılmamış bir komedi gibi görünüyordu;
    içerden bakıldığında insana özgü olan her şey gibi!
    ...
    Uyduruk biriyim ben.
    Uyandığımda kendimi hep yabancı kucaklarda,
    adeta yanlışlıkla avutulurken buldum!
    ...
    Dört bir yanım olduğu gibi gecenin inkarlarından örülü çıplak,soyut evrenle sarılı. Biri
    yorgun,biri kaygılı iki parçaya bölünmüşüm!..
  • .
    Güzeli aramak …
    Bir eylem midir, yoksa içten gelen bir şey mi, ya da bir hedef mi olmalıdır. Kişisel bir bakış mı, yoksa toplumsal bir süreç mi ?
    Belki de bunların tümünü, hatta daha fazlasını aynı anda kapsayan bir olgu.
    Ne yazık ki, çoğu önemli şey de olduğu gibi büyük çoğunluğun farkında olmadığı bu sebeple ıskaladığı bir amaç aslında.
    Bu konuyu neden ele aldığımı düşünüyorum da…
    Kişisel olarak, son zamanlarda çevremizde meydana gelen davranışlar bütünü ve her anlamda yaşanan yozlaşmanın bunun en önemli sebebi olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, bu olumsuzlukların yansıması olarak duyduğum rahatsızlık, idealist yaklaşımlardan uzaklaşmaya neden olan, hatta bunu engelleyen, bir sistemin ve bakış açısının hâsıl ve baskın olması, bununla mücadelenin yorucu ve zor olması, insanı insan yapan değerler süzgecinde bunu aklımın almaması.
    Her anlamda güzeli aramak en önemli hedeftir aslında. Bu neye inanırsanız inanın, inancınızın gereği olduğu gibi toplumsal davranışları düzenleyen hukuksal sistemlerinde amacıdır. En önemlisi insan olmamızın doğal bir sonucudur.
    Fakat nedense tüm bunların aksini yapan, bunun için mücadele veren, bunun aksini düşünenlerin sayısı güzeli arayanlardan kat be kat fazla. Yaşama amaçlarının farkında olmayan bir sürü insan kendilerini materyalist bir bakış açısı ile oluşturdukları bir akıntıya kaptırmış gidiyorlar. Bunu yaparken de arkalarından bir sürü insanı sürüklemeye çalışıyor, onlara her türlü rahatsızlığı veriyorlar. Kendi dar dünyalarında oluşturdukları sığ dünya görüşleri ile asla kavrayamayacakları “ Güzeli Aramak ” mücadelesine ket vurup, bunu aşağılar tavırlar içerisinde gittikçe kirleniyorlar.
    Nasıl mı ?
    Örneğin onlar neden mutlu olur veya olmazlar şöyle bir bakalım.
    Onlar arsalarının imar planında çok katlı yapı izni almasından mutlu olurken, orman arazilerinin imara açılmamasından mutlu olmazlar meselâ. Onlar için güneşin doğup batması takvimde rakamların değişmesinin dışında bir anlam ifade etmez meselâ. Oysa bazı insanlar dünyanın en uzak yerlerinden Nemrut Dağı’na gelip güneşin doğuşunu izlerler ve bundan oldukça mutlu olurlar meselâ. Onlar soyu tükenmekte olan pandalara yeni bir birey katılmasını umursamaz ama altılıda oynadıkları atın yarış kazanmasından, horoz dövüştürmekten, boğaların önünde koşmaktan vs. çok mutlu olurlar meselâ. Onlar işçi çalıştırıp emeğini zamanında ödemekten değil de pavyonlarda onlarca işçinin parasını bir gecede saçmaktan mutlu olurlar meselâ. Bir şiir dinletisinde bulunmaktan, bir sergi gezmekten, bir konferansa katılmaktan mutlu olmazlar ama seçim zamanı siyasilerin peşinde her türlü kültürel faaliyetin tam ortasında salonlara girmekten mutlu olurlar meselâ. Acil durumlarda kan vermezler, bundan mutluluk duymaz ama düğünlerde, futbol maçlarında takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra silahlarını göstermek ve mermi saçmaktan, kan dökmekten mutlu olurlar meselâ. Vesaire vesaire vesaire … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün aslında. Hatta daha önemli örnekleri atlamış olabilirim. Ama neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır.
    İşin zor yanı ise bu sorunların aşılmasının zannedildiği gibi sadece eğitimle aşılamayacak boyutta olması. İnsanın içinden gelmeli. Yıllar boyu ailesinden, çevresinden, bilgi kaynaklarından yanlış beslenen dimağların sadece öğretim sürecinde bunu kırması kolay olmayacaktır. Bu tarz düşüncelerin hakim olduğu bir aile ve çevrede yetişen, kitap, dergi, gazete, tv vb. medya unsurları ile desteklenen bu bakış açısı sadece üç-beş kişinin mücadelesi ile değiştirilemez.
    Dediğim gibi eğitimli insanlarda bile bu bakış açısı değişmediği gibi diplomanın gücü ile daha süslü bir söylem ve eylem halini almaktadır. Yıllar boyu hiçbir sanatsal eğilimi olmamış insanlar mevki ve makamları ile pekala sanat eleştirmeni olmakta hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi her şeyi eleştirmeyi bir hak gibi görmektedirler.
    Peki bu insanlar bunun farkında değiller mi ? Bu durumdan onlarda rahatsızlık duymuyor mu ? Hayata bu yönüyle bakmıyorlar mı ? Belki de güzeli aramaktan daha önemli olan da bu.
    Bir çoğu bunun farkında olmadığı gibi buna önem de vermiyor. Asıl acı veren de bu. Zihinlerinde bu yönde ve bakış açısında bir değerlendirme yapılması söz konusu bile değil. Hayat önlerine yaptıklarının yanlış olduğunu gösteren sonuçlar sunmadıkça umursamazlar bile. Ne zaman ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, 23 Ekim 2011 Van Depremi gibi büyük felaketler yaşanır o zaman gerek maddi gerekse manevi anlamda yaptıklarının yanlış olduğunu görürler ve kısa bir an için muhasebe yaparlar. Farkında olmadan kaptırdıkları hayatın bu anlamda bir hırs arenası olmadığını geçte olsa görürler. Fakat ne yazık ki, balık hafızası, ya da kuma yazılan sevgi sözcükleri misali hafızalarımızdan silinir, gider bütün bu yüzleşmeler.
    Güzel olanın birbirimize göstereceğimiz sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış olduğunu gösteren bir sürü anı hayatımızda yaşamaktayız oysa. Özlemini duyduğumuz bu güzellikler ile ilgili sayısız örnek masallar misali anlatılmakta. Bu kadar uzak olmadığını düşündüğüm, güzel olan her şey güzeli aramanın ürünü aslında. Arayınca buluyorsunuz, yeter ki buna niyetli olalım.
    Meselâ bir akşamı huzur evinde ya da yetiştirme yurdunda geçirmek, hiç tanımadığınız birine selam vermek, içten bir nasılsın? demek, çevrenizdeki olan bitenlere önyargısız, halden anlar bir tavırla yaklaşımınız vs. gibi de çok kolay aslında. Bunun aksini yapmakta o kadar kolay tabii ki.
    Sizlere başımdan geçen tam anlamıyla derslik bir örnek vermek istiyorum. Bir akşam üzeri eve gitmek üzere halk otobüslerinden birine bindim. Yer bulabilmek için olabildiğince daha önceki duraklardan birinden hem de. Otobüse binince daha henüz yirmili yaşlarının başında bir genç arkadaşın yanına oturdum. Bir sonraki durakla birlikte otobüs dolmaya başladı. Yeni yolcularını yerleştirmeye çalışan, bunu yaparken de aslında o yolcuları değil de daha fazla yolcu almayı amaçlayan muavinin ilk hedefi herhalde daha genç olduğu için bu genç oldu. Bu talebi geri çeviren genç biraz sonra gelişecek olan olayların merkezinde olacağını bilmiyordu bile. Bu duraktan sonra yaşlı bir teyze binince ben davrandım ve ona yer verdim. Böylece o gencin yanına teyze oturmaya başladı. Yavaş yavaş otobüs daha da dolmaya başlıyordu. Bir sonra ki durakta bir bayan daha binince bütün gözler bu gence çevrilmişti. Kapı ağzında bulunan orta yaşlı iki arkadaş bu gencin üzerinden bir memleketi sorgulamaya başlamışlardı bile, “ Bu kadar şehir gezdim, otobüste yaşlılara ve bayanlara yer verme konusunda bu şehirdeki gençler kadar duyarsız olanını görmedim.” diyerek. Bunu duyan yaşlı teyze,” her yer böyle” diyerek memleketini savunma pozisyonunu almıştı bile. Lafların kendisine söylendiğini anlayan genç, “Siz benim hakkımda böyle konuşamazsınız” derken ineceği durağa varmıştı bile. Ve yerinden kalkarak otobüsten inince o genç hakkında ileri geri konuşup, ahlak dersi veren, memleket meselesi haline getiren o insanlar neye uğradıklarını şaşırmış, utançlarından kıpkırmızı olmuşlardı. Genç büyük bir gurur içinde ama kırık kalbi ile otobüsten sakat ayağı ile inip yürümeye devam etti, arkasına bakmadan. Beni bir üzüntü aldı ve bu olumsuz tavırların içerisinde yer aldığım için utandım. Fakat bir nebze de olsa önyargıdan uzak geniş bir bakış açısı ile olumsuz bir bakışa sahip olmadığım için sevindim. Terbiye, ahlak dersi verenlerden biri otobüsün yarı açık kapısından dışarı atladı ve gencin arkasından koşarak yanına vardı ve özür diledi. Ama neye yarar dı ki, kalp kırılmıştı bir kere.

    “ Güzeli aramaya devam, bütün çirkin olaylara rağmen."
    .
    ✒ d e r k e n â r
  • Tek bi' duyuyla algılananın, kişide devingen, hareketli, çok sesli yankılara dönüşmesi benim için çok uç, önemli bir şey. Bunu en iyi okuyunca hissediyorum. Ve nice okunan kitabın bi' kısmı çok daha samimidir, yürür, okunanla kalmaz. Hızlı, tempolu bi' erime gibi sarar kişiyi.. bu tanımlanması zor bi' yakınlaşma, bilirsiniz.

    Zaman Dışı Yaşam, ismi bile bahsedilmeyen bi' kadının yolculuğunu anlatıyor. Aklıma istemsizce Bay C geldi. Ama en çok da Colette'in Avare Kadın(Renée)'ı geldi. Zamanın içinde, fiilen yol aldığı, sürekli bi' yolculuk halinde olduğu halde, ruhen de yol alan bi' kadını anlatıyor bu kitap. Peki, ne anlamalı bu ruhsal yolculuktan ya da kişi zaten hep bi' ruhsal yolculukta değil midir?

    Kuşkusuz, kişi hep bi' devinim halindedir, bu dinamizmdir belki de kişiyi en kendi yapan fakat Tezer Özlü bunu edebi bi' sancıma, arayışla aktarıyor bize. Onun Kadın'ı bir yolcu. Trenlerde yolculuk ederken, tanıştığı farklı adamlarla düşmansızca yakınlaşıyor. Ama aslın aşktan ve sevgiden daha yüce bi' şeyde, edebiyatta olduğuna inanıyor o:
    "Kadın doyumsuz özlemini düşünür. Bu bir aşk özlemi değil tıpkı onun gibi güçlü bir yaşam özlemidir. O bu özlemi o ana kadar, aşkla, tanıdığı ve tanımadığı insanlarla olan ilişkileriyle, edebiyata olan sevgisiyle doldurmaya çalışmıştır. Okumak ve yazmakla. Turin'e giden trende tek başına oturduğu bu anda kendisini degiştirmeye karar verir. O anda edebiyatın, yaşamın kendisinden daha canlı olduğunu kavrar ve edebiyatın doğmasının nedeninin de bu oldugunu düşünür. O ana kadar o yaşamın daha canlı bir şey olduğuna inanmıştır. Ama edebiyat daha çok yaşam, daha çok aşk, daha çok duygu, daha çok ölüm yüklüdür." sy.28

    Bi' arayış ve en çok da kaçış halinde olan bu Kadın'ı, Bay C ve Renée ile özdeştirdiğim en ortak yönler kendi sınırlılıklarına dair hissettirdikleri fanilikleriydi. Ve elbette yolculukları. Üç farklı karakter de kendi yolculuklarında, kendi ruhlarına göre yaşa(yabilmekte)maktadırlar. Fakat, Tezer Özlü'nün sürgündeki Kadın'ı daha aydın bi' ışığa sahip. Colette'in Renée'sine yaptığını Özlü Kadın'a yapmaz. Renée yaşamış olduklarını acı bir deneyim, referans olarak kullanır ve aşkın tutsaklık olduğu fikriyle yaşamına devam eder, geçmişteki seçtiği bu yol onun "kendi" olan yaşamında aşkın tutsak halini yaşatmıştır ona çünkü, ve o da aşktan uzak durduğu sürece kendi yolundadır, buna inanır.

    Kadın'da ise hayata giren tüm erkekler birer gelgittir, o kadar. Kadın'ı etkileyip, sarsamazlar. Kitabın başlarında aşk yaşıyor olduğu sevgilisi Rainer'in ölümünü öğrenmesi bile onu çok sınırlı bi' sarsıntıya uğratır. Çünkü Kadın, yaşamın aşktan, insanlardan, ilişkilerden çok daha yüce olduğunu düşünür. Tüm yolculukların içinde aslında Özlü'nun Kadın'ı en çok edebiyat yolundadır. Ve bizi o yolculukta Cesare Pavese'in birbirinden vurgun sözüyle içlendirir. Bu durum, senaryo şeklinde yazılan bu eseri daha özgün, daha ayrı bi' yöne koyuyor.

    Flashbacklerin olduğu, ağbili, elma ağaçlı Tezer Özlü temaları var kitapta. Elektroşoklu, hastalıklı insanlar arasındaki korkulu, kaygılı geçmişi anımsatan yerler var. Tüm bunlar Özlü'nün kendi hayatından gelen, onunla özdeşmiş anlar. Özlü'nün diğer kitaplarında da ara ara rastladığımız bu geçmiş zamanın "yaşanımı henüz bitmemiş" anlarıyla bi' senaryo olarak bu kitapta rastlaşmak her şeyi daha görsel bi' hale getiriyor.

    Tezer Özlü yaşamındaki en kendi olan yanlarını, yazınında samimiyetle okuyucuya aktarabilen bi' yazar. Ve tüm bu izlenen/okunan yolculuğun, onun hayatına dair derin ve iz bırakmış gerçeklerle dolu olduğunu bilmek ekstrem, uç bi' duygu.
    Uçlarda kalmak isteyen, yalnızlığın en devingen halini görmek isteyen herkese Özlü okumasını tavsiye ederim.

    (Burada aslında kadın için artık dış dünya sona ermektedir. Düşünmek ister. Kendi köklerine geri dönmek ister ... kendi yaşamı ile bir hesaplaşmaya girecektir. Ciddidir. Duyguludur, belki biraz da melankoliktir. Gene de dış dünyaya karşı canlılığını korur. Dünya artık onun için bir kulistir. O kendi sahnesi üzerinde durmaktadır. Sahnede kendi kendisiyle yalnızdır. Yedek canlısı artık aşk değil, en sevdigi yazar olan Pavese' dir.) sy.34
  • Huzursuzluk ismi gibi huzursuzluğu getirdi bana. Kitabı bitirdiğimde İbrahim gibi benim de içimi huzursuzluk kapladı. Öyle bir huzursuzluktu ki birilerine çatmak bağırmak tüm bu olanları değiştirmek istedim. Kitapta ki acı Şengal Dağı’ndan geçip içimize işliyor. Ortadoğu’nun bu kadar acıyla ve kederle yıkanması ve buna bu kadar yakından şahit olup bu yükün altında ezilmek çok ağır geldi bana. Kitabın sonuna gelecek olursam büyük bir hayal kırıklığı oldu çünkü sonu yoktu. Bir sonuca bağlanmasını Meleknazın konuşmasını sabırsızlıkla bekledim ama hikayesini anlatmadı. Güzel tarafına gelecek olursam anlatımı gayet güzel ve sadeydi. Livaneliyle tanışma kitabım olduğu için tereddütle okudum. Sonunun hayal kırıklığı olması diğer kitaplarında da aynı hayal kırıklığına uğrayacakmışım hissini uyandırdı. En kısa zamanda bu hissi yenip sade ve kendini okutan bu edebi dili okumaya devam etmeliyim. Son olarakta bu kadar acı çekenlerin arasında, haresinin Ortadoğu’nun gerçeği olduğunu kabul edip bu acıyla kıvranmakta bize düşen pay.