• Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitaba inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu her şeyin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
  • ''Acı kanayan yaradır, hüzün ise kanamayan yara olup belki de yıllar boyunca yaşanan onca acının, gadre ve ihanete uğramışlığın, aldatılmışlığın, sayısız hayal kırıklığının gözlerinizin içinde yuvalanması ve hayattaki son nefesi verinceye değin o yuvadan bir daha çıkmamasıdır.

    Hüzün sizi bir taraftan durgunlaştırır, bir taraftan da bakışlarınızın derinliğine yerleştikçe yarı cana sokup bırakır.

    Bütün bunlara rağmen yine de asil bir duygudur hüzün; vakurdur, olgundur ama aynı zamanda buruk ve suskundur.

    Hüzün sükunetli bir histir. İnsanı yoğurur, pişirir. Bu yüzden, çiğ acı ve ham kederden çok farklı bir şeydir.

    Hüznün refiki yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hisseden insana yoldaş, belki de en yakın arkadaştır. Hüzün öyle bir duygudur ki gözlerinizin içi gülerken bile o gülen bakışta dahi “Ben hâlâ buradayım” demeyi başarır.''

    Mustafa Öztürk
  • Seni ''canımın içi'' diye sevecek birini kaybettin.
    Şimdi hiçbir can nefes olmayacak sana.
    Daha çok sevileceğini umarak gittiğin yerde sıkışırsa kalbin, elini kalbine koy. Çünkü o acı benim.
    O sıkışmayla sana, bizi bitirme çabalarını ve
    hiçe sayışlarını hatırlatmaya geleceğim.
    Biliyor musun sevgilim? Seni sevdim.
    Bir insan hayatında ne kadar çok ve ne kadar güzel sevebilirse, o kadar sevdim.
    Bu da benim yenik zaferim…

    Sen benim ilk çaresizliğim,
    sen benim ilk yenilgimsin.
  • Yâ Resûlallah, yâ hâdi
    Yâ terennümete’I-hâdî
    Ve yâ  ünşûdete’I-küsbânî
    Ve ’r-rükbânî fî'l vâdî

    Mahmud hasan ismail|


    Hâdîlerin ve Vâdîlerin Terennümü

    0 dört mısrada şöyle deniyordu; “Y â Resülallah, yâ hâdî”
    Ey insanlara, Allah’a giden yolu gösteren, ey hidayet rehberi ey ahir zaman peygamberi!
    Yâ terennümete’I-hâdî
    Ey hâdî’lerin, bestesi, nağmesill.

    Buradaki “hâdî”yi çöllerde yaşayanlar bilirler. Vaktiyle, deve kervanlarının çöllerde seyr ü sefer ettigi zamanlarda, bir menzilden digerine geçmek, çok zor olurmuş. Çölün ortasında su yok Çöller alev alev yanıyor. Susuz iki menzilin arasını geçmek için; develere susuzluğunu, yorgunluğunu unutturmak lâzım...
    Deve o sabırlı güzel hayvan, meşhurdur, güzel sesten haz duyar, hoşlanır.

    Bunun için her kervanda, güzel sesli bir hânende, okuyucu bulunurmuş. İşte kendisine “hâdî” denilen bu adam, o besteleri okurken, şarkılar söylerken, develer de acılarını unutur, yürürlermiş...
    İşte şair, Resul-i Zîşan’a, hitap ederek şöyle diyor:

    Ey kervanların acı ve yorgunluklarını unutturan hâdîlerin, güftesi, bestesi, nağmesi olan Peygamber! Hâdîler, seni, senin nağmesi terennüm ederek, insanlık kervanini sevk ediyor, menzil-i maksada dogru götürüyorlar.

    “Ve yâ ünşâdete’l-küsbânî”

    “Ve’r-rukbânî fi’I-vâdî ”

    Sade hâdîlerin değil, sen ey Resul, vadilerin, derelerin, sahraların ve kum tepelerinin de bestesisin. Hepsinde senin nağmen, senin adın, senin destanın terennüm edilmektedir.

    Ben bu mısraları okuyunca, kızcağız, imanını dışarı vurdu. Gözyaşları tufanı içinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

    Onu bu halde bıraktım, çıktım. “Yeğenimizi yoldan çıkardı, Müslüman etti.” diyeceğinden korktuğum için de bir daha o eczahaneye uğramadım.
  • Serenad/Livaneli
    "Aramızdaki temel fark ne biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!"
    "Peki, sen ne görüyorsun bakalım?"
    "İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan."

    Livaneli okumak,duyduğum okuduğum bir çok eleştiri karşısında olanaksızdı benim için.Taki hediye edilene dek... Değer verdiğim bir insandan değerli bir hediye okumamak olmazdı.İyiki okumuşum ve insan her ne olursa olsun eleştirmeden önce neyi eleştirdiğini iyi bilmek için okunmalı.
    Kitabın akıcılığı sizi alıp götürür nitelikte ve bir çırpıda bitebilecek bir kitap. Sayfalar sizi ürkütmesin hikaye sizi öyle sarıp sarmalıyor ki nasıl bittiğini anlamayacaksınız bile.
    Konusuna gelecek olursak,bu ülkede dul bir kadın olarak yaşamanın zorluğundan ve tek başına bir erkek çocuk büyütmenin ne denli zor olduğu anlatılmış ilk sayfalarda. Sonrasında asıl konu her okuduğumda içimi burkan Nazi katliamının Yahudilere yaptığı zulümler anlatılıyor. Nazi zulmünden kaçan değerli bilim adamlarının Türkiye'ye sığınmasını çok akıcı bir üslupla anlatmış yazar. Konusu ile ilgili çok fazla bilgi vermek istemiyorum.
    Kitapla birlikte bir çok tarihi konularla karşılaşacaksınız ve ister istemez araştırma yapacaksınız. Ben hem okudum hem araştırdım bu anlamda çok doyurucu bir kitaptı.
    Gelelim eleştirilerime,yazarın ülkesini yeren cümleleri sanki ülkesinden tarihinden utanır gibi bahsetmesi hoşuma gitmedi.Ermeni soykırımı konusunda taraflı oluşu ve ülkesini yermesine anlam vermedim. Bir sayfada türbanla ilgili verdiği mesajı bu kadar aydın bir yazara yakıştıramadım. Bu ön yargılardan hala kurtulamamak acı veriyor insana. Bir insanı dili,dini, ırkı ve dış görünüşüyle yargılamak geçmişte ve günümüzde bir çok ülkenin yapmış ve yapmakta olduğu zulümlerden ne farkı kalıyor ki.
    Dünya kurulduğundan bu yana ne çok zulüm yapıldı insanoğluna hemde yine insanoğlu tarafından. Bir çoğumuz bu acıların sessiz ve suçlu tanıklarıyız. Nazi zulmü bunlardan sadece biri...
    Buna benzer daha nice acılar yaşanmıştı kimbilir biz insanoğluna sadece utanma kalmıştı geçmişinden ve bu acılara sessiz kalmasından doğan. Belki bu zamandan elli yıl sonra Filistin halkı için dünya gözyaşı dökecek,ne acılar yaşamış diyerek Yahudilere lanet okuyacak tıpkı bizim bugün Nazilere yaptığımız gibi. O günün okuyucuları bizede bir iki çift laf etme hakkı bulacaklar bu denli sessiz kalışımıza...
    Kesinlikle okuyunuz. Keyifli okumalar...
    Serenad
    Zülfü Livaneli
    Doğan Kitap
    Sayfa:484
  • ÇALIKUŞU/Kitap Yorumu
    "Pek fena bir kız değilim, küçükleri, ehemmiyetsizleri çok seviyorum. Fakat servetleri yahut yapmacık kibarlıklarıyla övünenlere karşı daima zalimim." İlk okuduğumda da sevmiştim bu cümleyi, güzel kitaplar,güzel karakterler yaratır diyorum

    Çalıkuşum,feridem, canım, cananım... Böyle kelimelerle başlamak istedim çünkü Çalıkuşunu sevmek,yaralı tüm kadınları sevmekle eşdeğer benim için.
    Bu kitabı ilk okuduğumda 14 yaşlarındaydım ve o zamanlar başımızda kavak yelleri esiyor,herşey toz pembe, aşk,sevmek sevilmek başkaca kavramlardı. Çalıkuşuna çok kızmıştım aşkına sahip çıkmadığı için her ne olursa olsun seviyordu ve kalmalıydı... Çekip gittiği için ve geri dönmediği için çok kez aptalıkla suçladım Feride'yi. Saçma bir gurur uğruna heba etmişti herşeyi...Bunları söyleye söyleye kitabı bitirmiş, Kamran gibi bir"aşık"beklemeye başlamıştım. Çoğu genç kızın hayallerindeki tatlı düşler gibi...

    Uzun yıllar geçti ve kitabı tekrar okumak nasip oldu. Bugün Çalıkuşunu okurken neler düşündüm neler...
    Önce helal olsun sana Çalıkuşum dedim, cesaretine,dik başlılığına,azmine,bitip tükenmek bilmeyen gücüne ve doğrularının peşinden gidişinde ki güce hayran kaldım. Bir çok yönden benzediğimiz için belkide bu günkü Çalıkuşunu çok sevdim. Bende olsam aynısını yapardım dedim hep okurken.

    Affetmenin ne yüce bir duygu olduğunu anladığım bu yaşlarda,bazı yapılan davranışların asla affedilmemesi gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden bu günkü Feride'ye sitemim olacak; kızgınım Feride'ye affettiği için.Uzun yıllarını sevgisini haketmeyen bir insana heba ettiği için kırgınım. Oysa hayat kimse için ziyan edilmeyecek kadar değerli. Kendisine bir şans verseydi daha mutlu olabilir ve onu çok seven birini bulabilirdi. İnsanın geriye takılıp kalması ne acı... Elimizde tek bir yaşam hakkı varken,bir başkasına heba etmek hemde hiç haketmeyen birine ne büyük ızdırap.

    Ahhh Kamran ahhh... Şu sözlerin beni delirtti"Dağlarda ismini bilmediğim bir ot yetişir. Feride, insan, onu daima koklarsa, bir zaman sonra kokusunu daha az duymaya başlar. Bunun ilacı, bir zaman kendini ondan mahrum etmektir. Hatta bazen -sırf o eski güzel kokuyu yeniden bulmak hırsıyla- herhangi bir kokuyu, mesela manasız " Sarı Çiçeği" yüzüne yaklaştırır."
    Bu nasıl bir savunma Allah'ım, çıldırdım resmen çıldırdım... Bu sözleri işitip sessiz kalan Çalıkuşuma kızdım...

    Kitap bitene kadar, kızdım, bağırdım, ağladım, Kamran'ı dövdüm, Feride'yi omuzlarından tutup sarstım... Hiç biri işe yaramadı benim çırpınışlarım ve en sonunda Feride teslim oldu. Kendi ellerimle gelin etmiş gibi hissettim. Bir annenin, kızı için yanan yüreği gibi yüreğim... Usulca kulağına fısıldadım,mutlu ol emi,çok mutlu... Gözyaşları sel oldu...

    Bazı kitaplar ömrümüzde defalarca okunmayı hakeder ve her okuyuşta farklı hisler uyandırır. Çalıkuşu böyle bir kitap ve her yaşta okunacak ender kitaplardan biri.
    Yazarına rahmet olsun, toprağı bol mekanı cennet olsun...
    Keyifli okumalar.Kitapla kalın.
    Sevgilerimle...

    Reşat Nuri Güntekin
    Çalıkuşu
    İnkılâp yayınları
    Sayfa:544
  • Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim\Nazım Hikmet
    Yaşamak birer birer ve hep beraber
    İpekli bir kumaş dokur gibi
    Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi
    Nazım Hikmet şiirlerini severek okurum ve kitabını da bu merakla okumak istedim.Keşke şiirlerinden tanımış olarak kalsaydı dedim.Bu düşüncemi fikri çatışmalardan ziyade kitabın yazılış biçimi ve akıcılığı açısından söylüyorum.Sonuç olarak fikri düşünceler konusunda görüş ayrılıkları yaşasamda varmak istenilen nokta aynı fakat yol ve yöntem yanlış.
    Kitaba gelecek olursak okumaya ilk başladığımda anlamak için çok çaba sarfettim ve ne yazıkki çok yoruldum.Akıcılık konusuna gelirsek o kadar sıkıldım ki,daha 36. sayfada ne zaman bitecek demeye başladım.Karakterim gereği hiç bir kitabı yarım bırakma gibi bir yapıya sahip değilim bu nedenle zar zor kitabı bitirdim.İnandığım bir şey daha var okuduğumuz her kitabın bizim için söyleyecek şeyleri olduğunu düşünüyorum.Sayfaların biryerlerinde bir şeylerin saklı olduğuna inanıyorum.Kitapta anlatıcı belirsizliği beni acayip yordu.Sonrasında geçmiş zaman ve şimdiki zaman geçişleri çok basit işlenmiş okuyucuyu içine almaktan uzak,aynı zamanda kitabı okumak konusunda uzaklaştırıyor.Sonunda kitap bitti bende bittim ve dedimki ben ne kadar sabırlı biriymişim:)
    Kitabı okurken fikir olarak çok çatışmalar yaşadım,bunların bazılarına yer vermek istiyorum.Niyetim kırmak dökmek asla değil ama görüşlerimi yazmadan yapamayacağım.Kitabın bir yerinde orduda kuran okunmak istenmesi kınanır bir dille yer alıyor bu benim canımı yaktı.Nedenine gelirsek "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine"diye başlayan dizeleri yazan bir şaire bu zihniyeti yakıştıramadım.Sonra bir yerde kadın hakları kadının evdeki yaptığı işler konusundaki haksızlığa uğradığına değinilmiş ve kadınların eşit haklara sahip olmaları gibi biz kadınları yücelten ilkelerden haklardan söz edilmiş.Buraya kadar çok güzel kadınlar ezilmemeli falan filan,adam görüşleri yüzünden hapse düşer ve karısı yıllarca adama bakmak ve kendi karnını doyurmak için çalışmaya mahkum olur tabiri caizse başkalarının kölesi olur.Hani nerde o zaman sağlamaya çalışılan dünya düzeni?Allah'ın kaderine kafa tututmak kimin haddine dedim okurken.Zenginlik fakirlik konularına da değinilmiş evet kimse acı çekmesin kimse üzülmesin ama zengin olmak,fakir olmak,hasta olmak,özürlü olmak gibi başımıza gelen şeyler Allah'ın biz kullarına takdiridir.Neticesinde ebedi alem vardır ve zengin insanların mallarında fakirlerin haklarının olduğunu söylemiştir.Bu iki taraf arasında imtihan mevzubahistir.Fakir olan sabrı derecesinde ve zengin olan cömertliği derecesinde mükafatlandırılır.Tüylerimin diken diken olduğu bir mevzu daha var,bu toprakların evladı olup da nasıl olur rus ordularının safı tutulur aklım almadı.İşlenilen kadın erkek ilişkileri hiç bizim kültürümüze uygun değildi ve ah Nazım ah dedim yazdığın şiirler nerde bu hayatlar kimin hayatı...Daha bir çok noktalar var bunlara benzer,yazdıklarım kendi düşünçelerim,hayata bakışım,belirtmeden geçemedim.Sonuç olarak dunyanın huzuru ve barış gibi bir çok insani konuda aynı düşüncelere sahibiz ama dediğim gibi yollarımız farklı.Niyetim kimseyi kırmak değil hatam olduysa affola...İstediğim tek şey aynı dünyada ve aynı ülkede huzur,barış ve kardeşlik içerisinde yaşamayı ögrenmek.
    Son bir noktaya daha değinmek istiyorum;Zamanın siyasi adamları, O dönemde komünist diyerek vatan haini ilan edip binbir türlü iskencelerle eziyet ettikleri insanları,bu gün alkış tutarak en büyük savunucuları oluveriyorlar. Bütün bu olup bitenleri anlamaya çalışmak gerçekten güç,tek bir şey var siyasetin fanatiği olmak yanlış çünkü bugün seni kötüleyen bu sistem yarın senin bir numaralı savunucun olabiliyor. Herşey bir gün son bulur,siyasetçiler ölür,dünya görüşün değişir ve insanlık bu hayatta baki kalır. Bu sebepten siyasi düşünce ve fikirler uğruna insanları kırmanın çok manasız olduğuna inanıyorum...
    Sevgiyle kalın...Keyifli okumalar...
    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
    Nazım Hikmet
    Yapı Kredi Yayınları
    Sayfa:169