Kaktüs Kitap Evi, Seninle'yi inceledi.
15 dk. · Kitabı okudu · 5 günde · 4/10 puan

Selam millet! Nasılsınız? Ben biraz yorgunum ama idare ediyorum.
Uzun zamandır bir kitapta ağlamadığımı ve artık ağlamak istediğimi hikayelerimi takip edenler bilir. Tam da yine böyle 'Ağlamak istiyorum!' diyerek dolandığım bir gün artık bu kitabı okuma vaktinin geldiğini düşündüm ve kitaba başladım. Gerçekten kitaptan çok fazla beklentiye girmişim.  İlk önce şunu söylemeliyim ki, ağlamadım.
Kitapta severek okuduğum tek kısım Nell'i Kyle ile yaşadığı o kısacık süreç oldu diyebilirim. Arkadaşlar spoiler vermiyorum. Kyle'ın öldüğü bilgisi tanıtım bülteninde de mevcut. Kitapta en çok içime oturan işte burası oldu. Kyle'ın ölüm anı. Gerçekten Nell için berbat bir durumdu. Kitabı okurken buralarda acı çektim diyebilirim. Ancak sadece bu kadar.
Kyle'ın ölümünden sonra karakterimizin Colton ile karşılaşması ve onunla olan/olmaya çalışan ilişkisi bana biraz anlamsız geldi. Özellikle kızımızın sürekli gel-gitler yaşaması beni çileden çıkardı. Zaten Colton'un olduğu süreç boyunca Nell'i sevmedim. Sadece Colton'un geçmişine dair bir mesele beni üzdü o kadar. Ama o detay da yazarın o anda aklına gelipte eklediği bir kısım gibi geldi bana. Detaya ısınamadım. Yazarın konuyu sağlam bir şekilde işlediğini düşünmüyorum. Kitabı yazmaya başlamış ve yol nereye götürürse oraya gitmiş sanki.
Kısacası çok büyük beklenti ile başladığım bu kitaptan beklentimi karşılamadığı için biraz içim buruk ayrıldım.
Ayrıca kesinlikle bahsetmem gereken şöyle bir konu var: kitapta ikili yakınlaşmalar çok fazla. Eğer bir aşk kitabı okuyorsam içerisinde bolca aşk okumak isterim, cinsellik değil. Bu yüzden de bu sahneler beni olaydan ayırdı. Ayrıca bu tarz sahneleri okumak istemeyenlere ve henüz cinse kimliğini tam anlamıyla kazanmamış olan küçük yaştaki arkadaşlarımıza pek önermiyorum. Diğer arkadaşlarıma da eğer istediğiniz bu yakınlaşmaları okumak ise öneririm sadece.
Sağlıcakla kalın!

ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

İnsan bu kadar güzel yazar mı...

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum.
Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun.
Olmazsa da olsun,
bir zararı yok burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum.
Bırak, acımızı birileri duysun.
Hem zaten şiir niye var?
Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın.
Ortada dursun.

Olur ya biri eline alır okşar,
biri alnından öper.
Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum.
Ağaçları, suyu, ovayı, dağı.
Onlar bizim kardeşimiz,
çok canın sıkılırsa
arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum.
Günlerimiz karanlık
ve çok soğuyor bazı akşamlar,
ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum.
Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum.
Bildiğim için yokuşu.
Zorlanırsa nefesin, unutma,
ciğer kendini en çabuk onaran organ,
valla bak, aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum.
Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir,
birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak;
sen şahane bir okursun.
Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun.
N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var.
Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur)
lazım oldukça ya sabır ya sabır,
dokunursun.

Burada güzel çaylar var.
Bu aralar senin için çok önemli.
Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar.
Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube’dan müzikler,
Bach dinle filan, koydum.
Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin,
koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum.
Kırk dert bir arada canına yandığım,
kırkına birden deva olsun…

Birhan Keskin - Kargo

Ve Eser Gökay yorumuyla...

https://m.youtube.com/watch?v=glpsv1bKKqY

Yusuf, Dünyanın Istırabı Üzerine'yi inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bu eserde Schopenhauer'in felsefeden sanata, kadınlardan kitaplara kadar bircok farklı konudaki görüşlerini okuyoruz. O yüzden sanki derleme bir kitapmış izlenimi oluşturuyor. Ama kitabın orjinalini okumadığım için bu konuda kesin konuşamıyorum. Kitapta bahsedilen konularla ilgili aldığım notları ve eleştirilerimi sizinle paylaşmak isterim.

Schopenhauer'e göre yaşamak surekli bir çatışma, sürekli bir hareket içinde olmaktır. İnsan yaşadığı sürece arzu ettiği dinginlige tam manasıyla asla kavuşamayacaktır. Onun icin dünya insanların ıstırap ve acı çekerek ömürlerini geçirdikleri bir mekandır ve cehennemden farksızdır. Bu dünyada gerçek mutluluğa kavusmak mümkün değildir çünkü yaşamak acı çekmek demektir. İnsan acıdan ise ancak öldüğünde kurtulabilir. Ona göre insan öldüğünde benliği yok olur ve o gerçek özü olan istenç halinde varolmaya devam eder. Schopenhauer'a göre her varlık istencin aldığı formlardır ve varlıklar yok olup dağılmaya mahkumken istenc ezeli ve ebedidir. Ona göre istenç akıldan önce gelir ve aklı kendi aracı olarak kullanır. İstenç metafiziksel bir karaktere sahipken akıl ise beynin bir fonksiyonu olduğu için maddi bir karakter taşır ve ölümle birlikte yok olur. Geride sadece bilincsiz istenç kalır ve insan için ölümden sonraki tek varolma şekli de bu bilinçsiz varoluştur. Ama bu tür bir varoluşun değersizligi Jung'un da sözleriyle şöyle ortaya koyulabilir: "Bilincin olmadığı yerde, pratik anlamda bir yaşam yoktur, çünkü dünya ancak bir psişe (ruh) tarafından bilinçli olarak düşünüldüğü ve bilinçli olarak ifade edildiği sürece varolabilir. Bilinç varolmanın en koşuludur." Jung bu sözleriyle bilincsiz bir varoluşun pratikte yokoluştan hiçbir farkı olmadığını anlatmak istiyor ki ben de buna katılıyorum. Jung aklı varoluşun bir önkoşulu olarak ortaya koyarken, Schopenhauer ise aklı insanı özüne yabancılaştıran ve onu ızdıraba mahkum eden bir unsur olarak yorumlar ve bilinçsiz bir varoluşu tercih eder.

Schopenhauer'in kadınlar hakkındaki görüşleri ise oldukça çağdışıdır. Schopenhauer kadını aklen çocukla erkek arasında ara bir basamak olarak görür ve böylece onun akli melekelerinin sınırlılığını ve erkeğin ona zihinsel olarak üstünlüğünü savunur. Ona göre kadının görevi sadece iyi bir eş olmak ve çocuk doğurmaktan ibarettir. Entellektüel alan sadece erkekler aittir.

Schopenhauer'e göre sanat varlıkların biçimini değil onların ideasını ya da özünü bize sunmaya calısır. Onun için asla bicimi birebir aktarmaya çalışan bir taklit olmamalıdır. Böylesine bir taklit aslında sanatsal olarak da yüksek bir değere sahip değildir. Eğer böyle olsaydı gerceğine oldukça benzer olan balmumu heykeller en büyük sanat eserleri olurdu. Schopenhauer'in sanatı ideaya ulaşma ve onu aktarmaya calışma olarak yorumlaması makul ve mantıklı görünüyor.

Kitapla ilgili son söz olarak şunu söyleyebilirim ki Schopenhauer'in kitaptaki çoğu görüşüne katılmamakla birlikte onları ilginç buldum. İnsanı üzerlerinde düşünmeye sevk eden bu aykırı görüşler sırf alışılmamışlıkları ile bile insanda ilgi ve merak uyandırıyor ve daha çok okumaya yönlendiriyor.

Elif, Artık Özgürsün'ü inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Geçmişten kaçabileceğimi sanmak büyük bir aptallıktı. Ne kadar hızlı koşsam da, ne kadar uzağa kaçsam da, geçmişten kurtuluş yoktu..."
Jacob Jordan, sadece beş yaşındaydı... Okuldan dönerken yol boyunca annesinin elini tutmuş, o gün okulda yaşadıklarını anlatıyordu. Artık kendi sokaklarına geldiklerinde annesine 'hadi yarışalım' diyerek elini bırakıp koşmaya başladı. Evleri artık çok yakındı, tam karşılarındaydı! Ama Jacob'ın o eve bir daha giremeyeceğini kimse bilmiyordu.. Aniden ortaya çıkan, ara sokakta olmasına rağmen aşırı hızlı bir araç, çarpmanın etkisiyle havada takla atan küçücük bir beden ve bir annenin acı çığlığı... Anne oğulun keyifli anları saniyeler içinde trajediye dönüştü. Üstüne üstlük bunun sorumlusu olan sürücü arabadan inme zahmetini bile göstermeden geri vitese takıp kaçtı. ...
Bir yıl sonra, Jacob'a çarpan aracın sahibi bulunup tutuklandı. Mahkeme önünde toplanan öfkeli kalabalık "Jacob için adalet" sloganları atıyordu. Sanık, herkesin gözünde, kontrolsüz araç kullanan küçücük bir çocuğa çarpıp yardım çağırmadan olay yerini terk eden bir KATİLdi.
Peki ya herkesin SUÇLU bildiği kişi de aslında sadece bir KURBANsa... İşte Bristol kriminal şubeden komiser Ray Stevens ve yardımcısı Kate burada devreye giriyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak onların işi değil mi? Ve bunu çok iyi yapıyorlar...
Sürükleyici bir hikayeydi. Dizi tadında bir kitap. İlk bölüm daha sakinken olayların çözümlendiği ikinci bölüm daha heyecanlıydı. Kitabın sağlam bir kurgusu var ve sanırım bunda yazarın da önceden polis olmasının etkisi var. 12 sene polislik yapmış ve hikayeyi de gerçek bir davadan esinlenmiş. Tabi bu özellikler anlatım yeteneğiyle birleşince güzel bir eser çıkmış ortaya.

Enise, bir alıntı ekledi.
Dün 22:32 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Niye ki bunca acı ?
Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav,amenna...Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah'ın kula aşkı.
Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu?
Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah'a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi.
Dünya cennet değildi evet ;
olsaydı ,cennetin ne anlamı kalırdı?

Nar Ağacı, Nazan BekiroğluNar Ağacı, Nazan Bekiroğlu
Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
Dün 21:21 · Kitabı okuyor · Beğendi

Çohadze şu konuşmayı yaptı:
- Arkadaşlar, biz bu savaşı kaybettik. Her savaşta bir kazanan, bir de kaybeden vardır. Kavga zaten bunun için yapılır. Çok kan döktük, bizim kanımız da çok aktı. Her iki taraftan ölenler çok. Artık geri dönülemez. Ben bu savaşta ölen dostlardan da düşmanlardan da özür diliyorum. Savaşta ölen bir düşman artık hasım olmaktan çıkar. Bugün at üstünde, birliğimin başında olsaydım, artık hayatta olmayanlardan af dilemezdim. Şans aleyhimize döndü ve bu yüzden milletimizin çoğunluğu bizden desteğini çekti. Doğup büyüdüğümüz bu topraklar bile bizi daha fazla barındırmak istemiyor. Vatanımız bizi istemiyor artık. Kimse bize merhamet etmez. Eğer en kuvvetli ben olsaydım düşmanlarımı affetmezdim. Bugün bizim için tek çıkış yolu kalıyor: Hayatımızı kurtarmak için yabancı bir ülkeye kaçmak. Şu dağın hemen ötesinde Türkiye var. Şu tarafta, ayın ışıdığı tepenin ardında ise İran. Herkes yolunu seçsin. Ben seçtim. İstanbul’a gideceğim. Orada bir liman işçisi, dog işçisi olarak çalışacağım. Siz de şimdiden kararınızı veriniz. Yedi kişiyiz. Az sonra yedi ayrı yöne gideceğiz. Bu son görüşmemizdir, bir daha bir araya gelmeyeceğiz. Birbirimize, memleketimize veda edelim. Bu ekmeğe, bu tuza, bu şaraba veda edelim. Artık Gürcistan bizim dudaklarımızı ıslatmayacak. Birbirimize elveda diyelim, çünkü ebediyen ayrılacağız ve beraberimizde hiç bir şey, bir avuç Gürcistan toprağı bile götüremeyeceğiz. İnsanın vatanını birlikte götürmesi imkânsızdır. Onun sadece acı ve özlemini duyacağız. Eğer vatan bir çanta gibi taşınabilseydi, beş para etmezdi... İçelim dostlarım, son bir defa birlikte içelim ve bir ağızdan çok sevdiğimiz şarkıları söyleyelim...

Dişi Kurdun Rüyaları, Cengiz AytmatovDişi Kurdun Rüyaları, Cengiz Aytmatov
Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
Dün 21:09 · Kitabı okuyor · Beğendi

Yüzyıllar boyu toplumların tarihi ve ruhu ile işlenmiş, yoğrulmuş, acı tecrübelerle sınanmış bir sanattı bu... Çünkü dünyada çok çeken, çok bilir...

Dişi Kurdun Rüyaları, Cengiz AytmatovDişi Kurdun Rüyaları, Cengiz Aytmatov