• TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • 182 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    > Merhaba, bilmem farkında mısın? Ama bugün seninle yollarımız yine kesişti ve sen benim bir incelememi daha okuyacaksın. Ama maalesef üzülerek ifade etmem gerekir ki, bugün bu incelemem pek keyif verici geçmeyecek gibi görünüyor. Konu başlığından da anladığın gibi, bugün burada konumuz Zezé! Evet, evet o masum, kendi halinde, iç dünyasında hayalleri ile yaşayan bizim küçük Zezé. Aslında hep gördüğüm, ama bir türlü elimin gitmediği bir romandı Zezé’nin yaşadıkları. Gerek burada, gerek başka kitap ve edebiyat platformlarında sıklıkla karşılaşırdık kendisi ile ama bir türlü şahsen tanışma imkânım olmamıştı Zezé’yle. Zaman içerisinde, okumak istediğim bu tür popüler birçok eserin benim şahsi kitaplığımda yer aldığını fark ettim. Hatta geçen bir siparişimde dalgınlıkla, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabını ikinci kez sipariş etmişim. Bu hatamı, kitaplar geldiğinde fark ettiğimde, Osman Balcıgil’in Nefesi Tutku Olan Kadın-Afife Jale adlı kitabı ile telafi ettim. Benim yoğun tempo geçen iş ve ev hayatımdan dolayı okuyamadığım ve okumak istediğim o kadar çok şey var ki, bazen bırakın diğer olmayanları, elimde olanlara bile ömrüm vefa etmeyecek diye korkuyorum doğrusu. Neyse, konumuz Zezé’ydi ve en sonunda kendisini ile tanıştığım ve yakın zamanda okuduğum, bitirdiğim bu güzel esere dönelim tekrar.

    “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” s.11

    > José Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan ve elimde olan Şeker Portakalı adlı kitap (Mustafa CANBEK tarafından çevrilmiştir). 1968 yılında Rio de Janeiro'nun Bangu mahallesinde geçen ve yazarın kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos, Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor biz okurlara. Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Bu gururlu, ama fakir ailenin katlanabileceği zorluklar önlerinde bir dağ yığını gibi dururken, bizim küçük Zezé’nin yaptığı haylazlıklar ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklıkları onları bir hayli üzmekte ve düşündürmektedir.

    “Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getirir misiniz?” s.20

    > Manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesini heyecan verici yeni bir dünyaya dönüştürür.

    “Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

    > Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni ile tanışacağız ve kocaman yürekli bu küçücük Zezé’nin öğretmenini memnun etmek için çırpınışına şahit olacağız.

    “Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

    > Üzüntüsünden kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız. Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip ve kendisini dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar.

    “Yarasaların, çocuklarının kanını emen vampirler olduğunu söylerdi.” s.41

    > Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşıyor. Biliyor musun Zezé? Ben sen de, benim çocukluğuma dair birçok şey okudum ve sen her ne yaşadıysan, ona yakın bir kader ortaklığım vardı seninle. Aklıma küçükken, yarıyıl tatillerinde simit sattığım, şeker imalathanesinde fındıklı şeker ve horoz şekeri kalıplarına döktüğüm sıcak şerbet geldi. Küçüktüm ve her defasında kendime; “bu sefer ellimi yakmayacağım!” desem de, kalıba sıcak şerbet dökerken her defasında yandığım geldi. Kader ortaklığımızın tek eksik yanı, fakir de olsan, senin anne ve babanın yanında olmasıydı. Oysa benim kendisine kazandığım para ile hediye alabileceğim bir babam asla olmadı ve annem ise bir fabrikada çalışıyordu, ama benden 3500 km kadar uzakta, bilmediğim bir yaban eldeydi ve orasına Almanya diyorlardı. Evet, zamanında çok giden olmuş. Kimin yakını ya da canı gitmemiş ki oralara?! Yaşadığın bu hayat sana ne kadar zorsa, bana da bir o kadar zordu ve benim de içimden geçenler çoktu. Hâlâ o günleri düşündükçe içimden geçiyor o şeyler!

    “Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

    > Zezé, zeki ve kurnaz bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler. Bir akşamüstü Zezé babasına şarkı söylemeye karar verir, ama babasını mutlu etmek isterken, Zezé’nin hiç beklemediği bir son ile biter o gün. İşte burada aklıma, eskiden benim de küçüklüğümde yaşamış olduğum olumsuz hadiseler gelmedi değil. Hangimiz Zezé gibi küçüklüğümüzde sıkıntılar ya da olumsuzluklar yaşamadık ki? Eminim birçoğumuz yaşadık bunu… Bu eser alışılmadık bir hikâyeye dayanmakta, ama içerik olarak biz okurları da doğrudan ve duygusal olarak içine çeken bir öyküyü barındırmaktadır. Yazar, Zezé'nin çekmiş olduğu sıkıntılarını biz okurlara iletiyor ve onun, küçük Zezé’nin yaratıcı tarafı ile hayata karşı nasıl başa çıkılabileceği stratejisi arasında iyi bir denge kuruyor. Eserde hayatın küçük çocuğa karşı olan sertliği çok açıktır, ancak edebi yazım ve söylem dili biz okurlara hiç ağır gelmez. Kocaman bir dünyada, yalnız bir çocuğun gözünden hayatta kalma öyküsünün ve sevgiyi arayışının edebi yanıdır Zezé'nin çekmiş oldukları! Eğer bugüne dek yaşadıklarımızı biraz olsun anlayabilmiş ve o meşakkatli yoldan geçmişsek, o zaman, bu güzel varlıkların (çocukların) dünyasını, duygularını unutmayıp, onlara gereken ilgi ve şefkati göstermeliyiz.

    “Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

    "Daha çok anlat” dedim.
    “Hoşuna gidiyor mu?”
    “Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
    “Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
    “Gider gibi yaparız." s.157

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • ...Ve insan bütün hallerini bir sınır içinde yaşar. Mesela bir yola çıktığınızda, varacak yere varırsınız ve yol sizin için biter. Soğuktan titremeniz sobanın yüzünüze vurduğu ısı ile diner. Susamanız Boğazınızdan inen su ile geçer. Sürekli gülmek mümkün olmadığı gibi, sürekli ağlamakta olabilecek bir şey olmaz. Bayram sabahlarında ki telaş, mezarlığın içinde ki hüzün, kavuşma hayal edilince her hale sinen heyecan, bir zaman sonra biter, geçer, dağılır ve yok olur gider.
    Dünya hayatı da bir zamandan sonra eziyete döner. Gözler körelir, dizler gevşer, el titrer, hüzünlenir insan çocukluğunu yad eder, gülümsemeye başlar belirli belirsiz zamanlarda, zamansız şekilde dalar gider çoğu zaman. Sonra unutmaya başlar azar azar. zihin hızlıca yavaşlar, hatırlamalar gecikir, tekrarlar sıklaşır, gel gitler çoğalır. İhmal edildiğini düşündükçe içerlenir, kızar, kızarır ve sebepsiz kırgınlıklar yaşar kimi zaman. Ölümden bahsetmeye başlar sık sık ve yakınlaştığını hissettikçe daha da sıklaşır söylemler ve sonra söylemlerin, söylenmelere sebep olduğu zamanlarda susmaya başlar. Uzun uzun sessizlikler ile cezanlandırır kendini. Pencere önünde oturmaya başlar, gelen geçeni izler. Yüzlerine dikkatle bakar her gördüğünün ve kendi yüz çizgilerini yüzlerinde arar. Hayal kırıklıkları artar, hiçbir şey onun istediği gibi değildir. Onun istediği gibi olmayan bu bütün şeylerin bir daha asla onun istediği gibi olmayacağını anladığı an ise bütünü ile pes eder. Bittiğini kabul eder.
    Yiyerek doyduğunda, giderek vardığında ve artık anlaşılmadığında bitti diyebilen insan, Zihnini kaybedecek seviyelere geldiğinde dahi dünyadan gitmek istemez. Halbuki düşünüldüğünde Ölümde dahi bir güzelliğin, insana karşı derin bir merhametin varlığı fark edilir. Öyle ki insan için dünyadan kurtuluşun tek yolu ölümdür.
    #şaristanıngözleri
    #ercankalkan
    #ercankalkanşiir😉
  • "Genel seçimler olmadan,basın ve toplantı özgürlüğü olmadan,fikirler için mücadele etme özgürlüğü olmadan,hayat her alanda biter,hayata dair bir suret olmaktan öteye gidemez ve hayat denemeyecek bu görüntüde yaşayan tek şey bürokrasi olur."
    Servin Sarıyer
    Sayfa 159 - Karakarga Yayınları /Rosa Luxemburg
  • 132 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Ben kimim Lucas ?
    Üstümden bir savaş ..
    Bir bombardıman ..
    Bir makineli uçak saldırısı ..
    Bir tren geçti ..
    Ve dönüp tekrar sana ..
    Soruyorum..
    tekrar sana Claus? Kimim ben ?
    Ya da sen cevapla K harfli şehirde yaşayan K harfli "Klaus" biriniz yanıt verin ..
    Sen bir yazar oldun,olamadın belki de ?
    Ve diğer sen!!! bir şairsin
    Ve ikiniz adına. .
    Ben sadece bir okuyucu olarak hanginizi savmeliyim? ..

    #SPOİLER

    Şimdi kitabi bitirmiş ve üçlemenin özüne inmiş olarak sakin sakin anlatmak gerekirse ..çok zor
    Ilk iki kitabı bir günde müthiş bir heyecan duygusuyla okudum ..gerçekten uzun zamandır böylesine yüreğimde at koşturan bir hikaye okumamıştım ..

    Müthiş sakin bir kitap..
    .. yazımı o kadar sade o kadar sessiz ki .ben deliriyorum o susuyor ..

    Burada ..
    normal insan yaşamından ,savaşla birlikte gelen değişim ,dağılım ,ölüm ve yıkıma geçiş var ..

    Çocuk istismarının pek çok şekli var ..
    Şiddetin en küçük yaştan başlayarak korunma içgüdüsü altında psikopat davranışlara kadar gitmesi var ..
    Saplantı ,takıntı adına her ne derseniz öldürecek kadar bağlanmak var ..
    Sürekli değişen bir "yalan" fırtınası var ..


    Aslolan bir hikaye var .. evet

    Ama..
    Etrafında milyon tane karakter bozukluğu sergilenen bir zaman dilimi var .. her karakter ayrı bir arıza veriyor ..

    Çünkü geçmiş bitmiş yeni bir dönem başlamış "savaş" adı altında her sey patlayan cam gibi tuzbuz olmuş oysa ki kitapta bir kaç satır hariç "Savaş " yok ...

    Belkide bunların hiç biri bu kitapta yok ..??? Tüm bunları ben uydurdum olamaz mı ???

    Kimsiniz ?

    X' in anne ve babası ..
    Hıımm üzgünüm oğlunuz iki gün önce öldü bayan ..
    Bunu söyleyen bir çocuk ,kendi ailesi onu ziyarete gelmediği için diğer insanlara manevi eziyet ediyor..
    yaftası "kötü"
    Peki gerçekten kötü mü?

    Başka bir örnek ..

    "O kadar çirkindim bir o kadar yalnız .."

    "14 asker ona tecavüz ederek öldürdüğüde. .begenilmenin mutlu maskesi var yüzünde .. deniyor .. annesi söylüyor bunu ..
    Sonra da evi ataşe ver diyor "yakın bizi" birlikte ...
    ..Söylenecek..
    ...hiç bir şey kalmıyor
    artık ..
    okumaya devam etmekten başka bir eylem gelmiyor "okuyucu"nun elinden ..

    Savaş ..bütün yaşamsal normların
    Iyilik kötülük kavramlarının ..
    Zamanın , ahlakın ve duyguların yerinden oynadığı bir cehennem .

    Ve savaş biter bitmez normal hayat yeniden akmaya başlamıyor aksine daha büyük bir varoluş kaosu ..
    Kimlik bunalımı. .
    Travma ..
    Ne ararsan üstüne üstüne geliyor ..

    Lucas ve Clausu ve hatta "Klaus" u uzun süre aklımdan çikaramayacağım sanırım ..onlar benim kütüphanemde yerlerini aldılar bile ..

    Agota Kristof çok okunmayan bir yazar olarak "kalmasın"derim açıkçası ..
    çünkü baştan _en sona kadar okuyucuyu sürekli şaşırtacak kadar iyi yazıyor ..
    Bir kitabı daha var Yky basımı Dün
    onu da okumayı çok isterim aldım listeye ..
    Ayrıca bizde yayınlanmamış üç kitabı daha mevcuttur ..umarım birileri basar ..

    Son söz olarak ..

    Kitabın filmi varmış Selman Ç.
    İzlemeliyiz mi ? Bilemedim :))
    https://youtu.be/a-vlh5WOWwY :))
    Bu güzel kitapları bulup getirdiğin için tekrar teşekkür ederim ..

    Dip not ..
    size henüz kitabın asıl hikayesinden hiç bahsetmedim. .

    Iyi okumalar :)

    .
  • 632 syf.
    ·45 günde·9/10
    Oblomov tembel değildir! Çünkü kendisi tembel olmaktan hoşlanmıyor.Çalışmamaktan dolayı mutluluk duymuyor.Tembellik etmekle övünmüyor.Peki,öyleyse neden herkesin hemfikir olduğu düşünceye göre tembellik yapıyor?
    Bu soruya yanıtım Oblomov hastadır.Atatel hastalığı,kısaca eylemsizlik hastasıdır.Bu hastalık hakkında detaylı bilgiye aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz...

    https://bilgihanem.com/atalet-nedir/ ve ayrıca
    https://www.kigem.com/...sil-erteliyoruz.html

    Öyle ki yapı olarak tembelliğe çok uzaktır.Aslında Oblomov’un içinde bir cevher vardır.Hasta olmasına rağmen, akıllı, kültürlü,nazik sosyal,içten davranan iyi yürekli bir insandır.Fakat bedeni farklı ruhu çok farklıdır.Oblomov, her geçen gün hastalığın olumsuz sonuçlarını daha çok yaşar. Her geçen gün hayatını değiştirmek için daha çok plan yapar ama hastalığı buna izin vermez.Her geçen gün artar.Bu hastalıktan kurtulmasını diler. Rüyasında gittiği Oblomovka öbür dünyadır,ruhunun huzur bulacağı yeridir,Oblomovka ölümdür.

    Çevresindeki insanlar onu dolandırmaya kalkışır,köyündeki işlerini düzene sokması için güvendiği kişiler onu aldatır ama elinden bir şey gelmez.
    Kendisine kötülük edenlere dahi insanca davranma erdemliliğinde olan bir insandır, herkesin hayatın koşuşturmacası içinde fark edemediği gerçekleri fark eden,
    "Neden yaşıyorsun? Neden çalışıyorsun?" Bir kişinin sıklıkla tatmin edici bir cevap bulamadığı bu çözülmemiş soruları cesurca sorabilen bir filozoftur.Oblomov neyi niçin yaptığını ne istediğini bilen bir karakterdir.Bunu olga ile olan ilişkisinde görebiliyoruz.Oblomov Olga'nın istediği kişi olmamış,olamamış dolayısıyla ilişki yürümemiştir.Bir önceki okuduğum Jack London'un Martin Eden romanında da bu böyledi.Birisinin kişiliğini başkasının isteği ile değiştirmesi,istediği kişiliğe sahip olmanızı kendi üstünlüğünü kurarak istemesi yanlış bir tavırdır ve dolayısı ile o düşüncedeki bir kişiyi terketmek doğru bir seçimdir diye düşünüyorum. Ne istediğini bilen bir bireye saygı duyulması gerektiğinin kanısındayım.Çünkü; Başkalarının verdiği kararla yaşamak akıntıda figüranlıktır.

    Oblomov eseri Gonçarov'un okuru Oblomovluk terimi üzerinden sorguladığı bir eseridir.Öyle ki bu terimden dermanı olmayan bir dert gibi bahsetmektedir.Eylemsizlik hastalığına muzdarip kişiler dışında, Oblomovluk dermanı olmayan bir dert olamaz.Fakat araştırdığım kadarıyla tüm dünya çapında insanlar bu olguyu sahiplenmiş hatta Oblomovism şeklinde bir akım oluşturup Hepimiz Oblomovuz şeklinde vb. kendince şiarlar oluşturmuşlardır.Bir kelimeyi bir akıma dönüştürüp bu akımın arkasına sığınmayı kesinlikle kabul etmiyorum.Bu durum üşengeçliğe kılıf bulma çabasından başka bir sey olmasa gerek.

    Oblomov eseriyle bağlantılı olduğunu düşünerek bu eser vesilesi ile siz kitap dostlarına sürekli kullandığım ve inanılmaz derecede hayatımı düzene sokan bir teknikten kısaca bahsetmek istiyorum.Bu tekniği bilen hocalarımın olduğunu düşünuyorum,fakat bu tekniği bilmeyen kitap dosyalarına kendi görüşümü de katarak yararlı olacağını düşündüğüm bir kaç bilgi vermek istiyorum.
    Tekniğimizin adı; Pomodoro tekniği.Detaylı bilgiyiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz...

    https://www.google.com/....com/haber/amp/46365

    Bu teknikteki mantık kısaca şudur; Bir saatlik iş yoktur siz işi 25+5'lere bölün.Yani mantığı şöyle, yapacağınız her hangi bir işe odaklanıp telefon çaldığında bakmıyorsunuz, sosyal medyada ileti geldiğinde telefonu ellemiyorsunuz,telefon sizden uzakta olmalı ve böylece 25 dakika bittiğinde 5 dakika mola veriyorsunuz.Bu molada da ise yaptığınız işe hiç bakmıyorsunuz, sonra tekrar 25 dakika yapacağınız işe odaklanıp tekrar 5 dakika mola veriyorsunuz.25+5,25+5 bir günde kaç tane 25+5 çıkaracaksınız ona bakıyorsunuz ve daha sonra bu sizin oldukça derli toplu bir yaşam tarzınız haline geliyor.Yani sabahtan akşama kadar aynı işi yapmanız gerekmiyor farklı farkı işler yapabilirsiniz.Mesela dört saat çalışırsınız sekiz tane pomodoronuz olur.
    Android işletim sistemi kullanıcıları için hali hazırda kullanmış olduğum aplikasyon linkini aşağıda paylaşıyorum.Buyrunuz...

    https://play.google.com/...tkovlab.pomodorolite

    Dilerseniz bu program ile odaklanarak çalışmayı eğlence haline dönüştürebilir,istatiksel veriler ile verimliliğinizi kontrol edebilirsiniz.İncelememi sonuna kadar okuduğunuz için teşekkür ederim.Noktayı Nietzsche'nin aşağıdaki anlamlı şiiriyle koymak istiyorum.

    "Düşün...
    Kim üzebilir seni senden başka
    Kim doldurabilir içindeki boşluğu
    Sen istemezsen?
    Kim mutlu edebilir seni,
    Sen hazır değilsen?
    Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
    Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
    HER ŞEY SENDE BAŞLAR,SENDE BİTER!!!
    Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme 
    Tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
    Ya çaresizsiniz, ya da çare SİZsiniz..."

    Keyifli okumalar...