• Hayat demek ölümü beklemek demektir.
    Sadri Alışık

    Evet bence de öyle. Hayatta bizi bağlayan çok şey oluyor. Daha fazla para kazanma hırsı, malım mülküm fazla olsun derdi, kendim için değil çocuklarım için daha şatafatlı evim olsun kaygısı, daha fazla kredi çekeyim daha çok borçlanayım daha iyi bir hayat yaşayayım beklentisi, televizyonda gördüğü kıyafet ve eşya bende neden olmasın hevesi, arabam götürüyor ama daha büyük olsa iyi olmaz mı demeler vesaire vesaire....

    Ama tüm bunları planlarken unuttuğumuz bişey var. Geçen her saniyede ölüme bir adım daha yaklaşıyoruz. Ne zaman nerede bizi karşılayacağını bilmiyoruz. Öldüğümüz zaman yanımızda birşey götürmeye de izin yok maalesef.

    Bazı şeyleri planlarken ve düşünürken hep ölümün bize uzak olduğunu, nasılsa bir gün yapacağımızı düşünürüz. Ama belki o bir günden önce terkedeceğiz tüm sevdiklerimizi ve sahip olduğumuz tüm o vazgeçilmez sandığımız, canımız pahasına koruduğumuz mallarımızı, ziynet eşyalarımızı kısacası herşeyimizi.

    Şu dünyada yaşarken meyve veren bir ağaç bırakmaya çaba sarfetmeli.
    Yani demem o ki müspet ilim tahsil etmeli. Müspet ilimin peşinden koşmalı. Okumalı. Öğrenmeli ve öğrendiklerimizi öğretmeye çalışmalı.

    Hayırlı bir evlat bırakabilmeli. Bizim arkamızdan bizi güzel sözlerle, dualarla anabilecek.

    Umumun kullanabileceği bağ-bahçe, derslik, hayrat, çeşme, faydalı bir eser kitap, hiç olmadı ağaç bırakabilmeli. Geriden gelenler yararlanıp faydalanabilsinler diye.
    Çünkü hayatın bizi ne zaman bırakacağını hiç birimiz bilmiyoruz.
  • Soruyorum,içinde alıntılar var diye kaldırılmalı mı böyle incelemeler? Şikayet edilmiş ve gerekçe bu alıntılar.

    Yaşam Bu mu? kitabı için incelemem,

    "BİRAZ DA SEN AĞLA"

    Her şeyden önce, savaşlarla ilgili kitapların kıymetini daha iyi anlamama vesile olan Ebru Ince ablaya bir selam.

    Bugün 10 Kasım, ömrünün büyük kısmı vatan müdafaası için cephelerde geçmiş Atatürk ve milletimizin gazi ve şehitlerini rahmet ve minnetle anıyorum. Klasik bir cümle ama bizim ihtiyacımız hiç bitmeyecek klasik olana..

    Savaş.. Soğuk bir kelime.. İnsanlar her savaşta biraz daha acımasızlaştı. Şolohov, 2. Dünya Savaşından kesitleri hikayeleştirmiş bu kitabında, çok sevdim yazarı ve anlatım tarzını. 5 kısa hikaye var kitapta, biraz anı, biraz kurmaca diye düşünüyorum, yaşanmış veya yaşanmış olması muhtemel gerçekçi insan hikayeleri..

    Kitaba ismini veren , Yaşam Bu Mu hikayesini ağlaya ağlaya okudum ve utanmıyorum bunun için. Ağlayamazsak halimiz nice olur bilmiyorum..

    Bu kanlı ve zalim savaşın kurbanlarından sadece bir tanesi olan genç bir adamın hikayesi, bir Rus gencinin. Çoluk çocuğunu evde bırakıp mecburen cepheye giden, sonra Almanlara esir düşen, bir şekilde kurtulan ama artık hayatını ruhen kaybetmiş bir adam..

    Alıntılar paylaşmak istiyorum.

    "Bazı geceler uyku uyumadığın ve gözlerini karanlıkta açıp hiçbir şey görmeden baktığın zamanlarda kendi kendine sorarsın: Niçin hayat beni bu kadar yıktı,hangi suçum için beni cezalandırıyor, bu soruma hiçbir zaman bir cevap bulamadım. Ne karanlıkta, ne gün ışığında, zaten bir cevap da beklediğim yok ya ! "
    "Memlekette kalan babam,annem,küçük kız kardeşim açlıktan öldüler, yalnız ben kaldım. Ailemden birini bulmak için bütün dünyayı dolaşabilirdim.Hiç kimsem kalmamıştı, bir kendim bile yoktu."
    "Üstlerimiz trene binmek komutunu verdiler,birdenbire göğsüme düştü,boynuma asıldı,sonra yıkılan bir ağaç gibi titremeye başladı Çocuklar ona anlatmaya çabaladılar, ben de öyle, fakat hiçbir şey fayda etmiyordu. Başka kadınlar kocaları ile, oğullarıyla konuşuyorlardı, benimki bana yapışmıştı, tıpkı dalda bir yaprak gibi ve sadece titriyordu, bir söz söylemiyordu."

    "İki kere yaralandım. İkisinde de hafif yaralar almıştım. Birincisinde kolumdan ikincisinde bacağımdan. Birincisi uçaktan atılmış bir kurşunla, ikincisi de bir obüs parçasıyla olmuştu. Kamyonumu kalbur gibi delik deşik etmişlerdi, ama ağabey,ben her zaman kurtuluyordum. Günün birinde o kadar iyi kurtuldum ki nihayet iflahımı kestiler, yani beni esir aldılar."

    "Kendi kendime 'işte ölümüm yaklaşıyor' dedim, doğrulup oturdum. Sonra kalktım, yattığım yerde ölmek hoşuma gitmiyordu. Birkaç adım yaklaşınca içlerinden biri omuzundaki kayışını indirdi otomatik silahını eline aldı. Bak ağabey,insan ne tuhaftır, içimde ne korku ne panik kaldı, hangi tarafımı kalbura çevirmesinin bence çok önemi varmış gibi yalnız kendi kendime 'şimdi kısa bir yaylım yapacak,ama acaba başıma mı nişan alacak yoksa göğsüme mi?' diye sordum."

    Kahramanımızı ve yanındaki birkaç askeri yakalayıp esir alırlar, bir kiliseye kapatırlar. İçlerinden birinin beni okurken mahfeden çaresizliğini aktarıyorum,

    "Yapamam. Allahın evini kirletemem. Ben insanım, iyi bir Hristiyanım, arkadaşlar söyleyin ben ne yapayım? Askerleri bilirsin, içlerinden biri gülüyor,diğerleri onu azarlıyor,başkaları da derdinden kurtulması için ona çeşitli öğütler veriyordu. O gece bu manyakla çok alay ettik, fakat işin sonu güzel olmadı, zavallı kendini tutamadı, kapıya vurmaya tekmelemeye başladı,çıkmak istiyordu. Çok ısrar ettiği için cevabını da aldı. Bir faşist kapının öte tarafından yaylım ateşi açtı, dini bütün çocuk hemen öldü. Onunla birlikte üç kişi daha. Bir kişi de ağır yaralandı, sabaha karşı o da öldü."

    Asker olmadan önce , muhtemelen her pazar gittiğine benzer bir kilisede, en insani tuvalet ihtiyacını karşılayamadığı için ölüme giden bir adam. Şehitlik diye bir şey varsa bu olsa gerek, bunun dini, dili, ırkı olur mu?

    Biraz daha alıntı,

    "Yahudi misin diye soruyor, sen istediğin kadar hayır demekte inat et, dinleyen kim? İnsana, 'çık sıradan' diyorlar ve işini bitiriyorlar."

    "Esirken çektiklerimi anlatmak, bana onları hatırlatmaktan daha acı geliyor. Orada çektiğin orada tahammül ettiğin tabiat dışı acıları ve bu kamplarda ölünceye kadar işkence çekmiş arkadaşlarını tekrar düşündüğün zaman yüreğin göğüs kafesinden gelip boğazına tıkanıyor ve orada çırpınıyor. Nefes almakta güçlük çekiyorsun."

    "Beni neden istediğini sormaya lüzum yoktu. Canıma okumak içindi. Bunun ne demek olduğunu anlayan arkadaşlarıma veda ettim, içimi çektim ve yürüdüm. Avludan geçtim, yıldızlara baktım,onlara da veda ettim."

    "Son iki sene içinde insan gibi muamele görmeyi unutmuştum. Bak ağabey, sana söyleyeyim ondan çok daha sonra hatta bugün bile ne zaman bir üst karşısına çıksam sanki beni dövecekmiş gibi, omuzlarımı kaldırır,başımı arasında saklamak isterim.Alışkanlık meselesi. Onlar faşist kamplarında bizi böyle alıştırmışlardı."

    Sonra bütün bunlarla kalmaz bir de mektup alır memleketinden,

    " Bir mektup aldım komşumuzdan.Almanların uçak fabrikasını bombaladıklarını, bu sırada bir bombanın doğrudan doğruya bizim evin üstüne düştüğünü, bomba düştüğü gün,İrina ve çocukların o sırada evde bulunduklarını ve sonra onlardan ufak bir parça bile bulunmadığını yazıyordu. Bu mektubu sonuna kadar okuyamadım. Bu haber bana taş gibi çarpmıştı, gözlerim karardı, kalbim göğsümün içinde büzüldü sıkıştı top gibi bir şey oldu ve bir daha da açılmadı."

    "Bütün sevdiklerimi her gece rüyamda görüyorum.Her zaman şöyle görüyorum : Ben tel örgüler arkasındayım, onlar öte tarafta, İrina ile çocuklarla şundan bundan konuşuyorum fakat tel örgüleri biraz açıp onların yanına gitmek istediğim zaman kayboluyorlar. Tuhaf olan şurası ki gündüzleri her şeye iyi tahammül ediyorum, ne iç çekiyorum ne ah ediyorum ama gece uyandığım zamanlar yastığımın gözyaşından sırsıklam olduğunu görüyorum."

    Sonra, kendisi gibi bütün yakınlarını kaybetmiş bir çocuğa rastlar bu adam, yanına alır ve evladı sayar onu. Ne acılar çekilmiş ve neler yaşanmış neler..

    Diğer 4 öykü de, Yabancı Kan, Aile Babası, Mişka ve Bostan Bekçisi. Hepsi de yine savaş odaklı.

    Yazarın herhangi bir kitabını okumanızı tavsiye ederim, ihmal edilmiş ve çok az okunmuş, ben okumaya devam edeceğim savaşları anlatan kitapları. İnsan olduğumuzu hatırlamak için ihtiyacımız var çünkü bu kitapları okumaya..
  • Daha küçükken, bilmediği bir akrabasının gelip kendisini götürmesini düşlerdi Harry, ama böyle bir şey hiç olmadı
  • Düşünmekten yorulmuştu. Çözümün çok uzakta olmadığından emindi. Bunu hissedebiliyordu. Zihnini, bulanık düşüncelerden arındırıp filozof olmaya yeltenmeden oldukça kolay bir formül geliştirmeliydi.
    Yaşamı boyunca en fazla kendisine güveniyordu ve kendisinden olana yani çocuğuna… Bir an için düşündü; bu benim oğlum mu? İnkar; insanlık yaşamının vazgeçilmez en güzel buluşuydu. Sayısız cinayetler, yok etmeler, gasp ve tecavüzler, bütün katliamlar ve savaşlar, bütün aldatmalar ve intiharlar… Bir an için, içinden, acaba inkar mı etmeliyim diye geçirdi. Bu sorunun cevabı için kendine bir soru daha yöneltmişti. Neyi inkar etmeliydi? Ya oğlunu ya da oğlunun işlediklerini. Ve kendisi, kendisinden olanı inkar yolunu seçmenin saçma olduğunu düşündü. O halde işlediklerini inkar yolunu seçmeliydi. Kendi kendine soru sorup cevap vermeyi çok iyi bilen biriydi. Kendi cevabını içinden, kendisine değil, karşısında duran oğlunun gözlerinin içine bakarak mırıldandı; sen bunu tekrar yapacaksın… Her ikisini inkar etmeninde bir çözüm olmayacağı fikri çok kısa bir zaman içinde anlaşılır olmuştu.
    Meslek hayatı boyunca sayısız acil müdahalelerde bulunmuş ve çok sayıda kişinin sevdiklerinin yanında kalmasını sağlamıştı. Yemin etmişti hippokrata yemin etmesine de …Sanki hippokrattan öncede yeminliydi, ettiği bütün yeminlere…Şimdi yemini için çok garip bir sınavdan geçiyor gibiydi. Aklından geçeni yapabilecek miydi? Emin değildi, olmakta istemiyordu. Beyninin öbür yarısından saklayıp gizlediği düşünce çok mu tehlikeliydi? Değişiyor muydu? Hiçbir zaman için problemler karşısında yakınmamış ve dermana da takviyenin gerektiği dertlere dahi durmadan çözüm üretmiş olan insan, değişiyor muydu?
    Hayata gözlerini açtığı günden beri durmadan düşünüyordu. Her zamanki gibiydi, yalnız bir farkla; mırıldanarak bir şeyi düşündüğüne insanlar ilk defa o gün şahit olmuştu. Öyleki bunu insanların fark ettiğinden dahi habersizdi;
    —Çok tehlikeli çok…Çok kişinin yaşamı değişecek çok…Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu cümleler peşisıra dudaklarından dökülüyordu.
    Birden adımları kesildi, hayretten donakalmıştı. Onu gören bir mumyayla karşılaştığını düşünebilirdi. Hareketsizdi, cansızdı… Bin yıl öncesinden günümüze gelmiş bir misafir gibi oracıkta kalakalmıştı. Düşünmekten dahi korktuğu şeyi mırıldanmıştı;
    __ Benim oğlum bunu yaptıysa …
    Oysaki kendi çocuğundan beklemediği şeyi başkalarının çocukları hergün yapıyordu. Dünyanın her köşesinde her sabah bütün gazeteler ve televizyonlar okuyucularına ve izleyicilerine bunları haber veriyorlardı. Kendiside bunları dinliyor ve izliyordu. Kendisininde bir şeyleri inkar ederek bu güne kadar yaşadığını, yüzünde beliren acı tebessümle kabul etmek zorunda kalmıştı.
    Artık bulduğu formülü hayata geçirmek zorunda olduğuna dair fikri ağırlık kazanmaya başlamıştı.
    __ Çocuğunu yok edecekti… Öldürmeyecek, yok edecekti. Ne kendisi ne de başkası katil olmayacak ancak oğluda artık olmayacaktı. Bir çok kişinin çocuğu da ölmeyecek ancak onlar da artık olmayacaktı. Bunu nasıl yapacağını biliyordu, çünkü O, beyni en iyi tanıyan ve başkalarının beyniyle konuşabilip düşünebilen çok az yaşayandan biriydi.
    Yok etmeden yok olmak. Bütün hayatı boyunca bunun için uğraşmıştı ve tarafsız bir gözlemci olarak kendine geçer not verebiliyordu. Hiçbir değeri ve varlığı yok etmeden, yok olup gitmeyi başarmak için yaşıyordu. Şimdi, kendini, her zamankinden daha çok yalnız hissediyordu. Başka biri onun notunu veremezdi;oğlu dahil kendisinden başka arkadaşı hiç olmadı ve olmayacaktıda.
    Şimdi, bütün kötü çocukların yaşama haklarının sınırını belirlemeye çalışıyordu. Sanki, beş dakika öncesine kadar düşünmekten dahi korktuğu fikrini aylardır tartışmış ve bir karara varmış gibi, kötü çocukların kategorilerini belirlemeye koyulmuştu. Kötünün sınırı nerede başlayıp nerede bitiyordu? Hangi dereceye kadar kötü olanlar karantinaya alınacak ve hangi dereceden sonrakiler yok olacaktı.
    İnsan neslinin artık tehlikede olduğu fikrine kendini o kadar inandırmıştı ki, bir an önce harekete geçmeseydi tarih, O’nu asla affetmeyecekti. Bulduğu çözüm sadece kötü çocukları etkilemeyecek aynı zamanda annelerinin yaşamlarında da geri dönüşümsüz değişikliklere yol açacaktı. Değişiklik, sanırım çok iyimser bir açıklama olur. Doğrusu, yaşamları alt üst olacaktı. Asıl hazin olan ise anneleri hayatta olmayan bütün kötü çocuklar bir daha hiç olmayacaklardı.
    Bulduğu çözüm üzerinde düşünürken aklına takılan şey üzerine başka bir değerlendirmede bulundu;
    __ Herkese bir anne tayin edilmiş ta ezelden beri. Herkese eşit dağıtılan yaşam kaynağı su dahi değilken, bu eşitlik annede sağlanmış. Birden yüzünde gülümseme belirmeye başladı;
    __ Benim oğlum en azından ben hayatta olduğum için şanslı. Annesi hayatta olmayan kötü çocukların şansızlığını yaşamayacak. Sonrasında ne olacağını bilmesemde , baştan kaybetmeyeceğini biliyorum.
    Bu düşüncesi rahatlaması için yeterli olmuştu. Şimdi daha berrak bir beyin ile kendi bulduğu formül üzerinde yoğunlaşabilirdi. Koca bir dünyayı ve milyarlarca insanın yaşamını etkileyecek olan gelecek zaman kurgusunu yavaş yavaş inşa etmeye başlıyordu. Öylesine bir kıvrak beyin zeminine sahiptiki, çok kısa bir zaman içerisinde binlerce veriyi işleyip ayıklayıp, karara varabiliyordu. Bir doktordu, bulduğu çözüm yolu kendi mesleğinden hiç te uzağa düşmemişti… Laboratuardan geçiyordu. İnsanlık tarihinin bundan sonraki kararları üzerinde hiçbir devlet adamının fikirleri etkili olmayacaktı. Karar, iğnenin ucunda olacaktı. Ağlamalı mıydı korkmalı mıydı yoksa gülmeli miydi? Bu kararı bütün yetkililer kendi kalemlerinden çıkan imzalarıyla, doktora, kendileri vereceklerdi, vermek zorunda kalacaklardı. İnsan soyunun devamı için alınacak olan bu karara, kamuoyunu ikna etmek amaçlı bir dizi aslında belkide yüzyıl sonra yaşanması beklenen insanlık dışı olaylar, iktidarların onayıyla yüzyıl beklenmeden insanlara şimdiden yaşatılacaktı. Bundan üç belkide beş kişinin haberi olacaktı. Elbetteki onların da bildiklerini unutmaları için bir formül bulunmuştu.
    Anneler, doğurduklarını tekrar taşıyacaklardı… Malesef kucaklarında değil, tekrar karınlarında. Bir daha aynı çocuğu doğuracaklardı. Gebelik döneminde yapılacak tetkik ve takipler anne karnındaki yavruların normal sağlık muayeneleri için olmayacaktı. Onlar kötü çocuk oldukları için tekrar annelerinde yeniden doğacakları güne kadar akıl almaz bir dokuz ay geçireceklerdi.
    Her şey hesaplanmıştı… Doktor, aylar süren hesaplamalar daha yapacaktı. Ancak bir şeyi asla hesaplayamayacaktı. Onlar kötü çocuklardı, yaşamalarına imkan tanınmadığını herkesten iyi anlayacaklardı. Kötü çocukların kardeşliğini unutan doktor, kendi çocuğunu bütün kötü çocukların en büyük kardeşleri olarak karnında, kendi bulduğu çözüm üzerinde çalışırken yeniden dünyaya getirmek üzere taşıyacaktı.

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • Genelde ya çok beğendiğim ya da hiç beğenmediğim kitaplara inceleme yazarım. Ancak İntibah için söyleyeceğim 3-5 şey var.

    Öncelikle beğenmedim diyemem ancak bayıldığım da söylenemez. Sanırım kitabı tam anlamıyla benimseyememin tek sebebi 'dili' ile ilgili. Namık Kemal'i eleştirmek tabiki haddim değil ancak edebi anlamda beni doyurmayan tam aksine sıkan bir kitap oldu. Cümleler bana çok uzun ve karmaşık geldi. Ki ben klasik sevdalısı bir insan olarak bu durumdan bir hayli rahatsız oldum. Cümlelerin uzunluğunun sebebi edebiyat yapmak için değil de sanki kitabı uzatmak için özellikle yapılmış gibi hissettim...

    Belki de kitaba çok büyük umutlarla başladığım için hayal kırıklığına uğramışımdır, bilemiyorum, ama gerçeği söylemem gerekirse ben kalemi daha sağlam bir roman bekliyordum.

    Size çok ilginç gelebilir ama kitabı okurken Reşat Nuri'yi özledim. Galiba tam anlamıyla tatmin olamadığım için oldu bu. Çünkü Reşat Nuri benim için, kalemi en sağlam romancılardandır.

    Konusu için söyleyebileceğim pek bir şey yok. Gayet tahmin edilebilir bir son ve romantik bir eser. Beni şaşırtan pek bir şey olmadı.

    Yalnız kitaptan aldığım tek ders şudur: "Ah aşk, sen vezir de edersin rezil de.."

    Klasik okumaya yeni başlayacaklar için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüyorum ancak klasik okumaya alışık olanlar rahatlıkla okuyabilir.

    Keyifli okumalar dilerim.