• 280 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ah Leyla! Ne vardı, “Ela gözlü bir çöl ahusu..” olarak kalsaydın.

    Ah, dünya ve gözünü hırs bürümüş insanoğlu!

    Kalbi olan okumasın!

    Dünyanın ve insanların ne kadar çirkinleşebileceğini görmek istemeyenler, okumasın!

    Savaşta “kadın olmak” ve insan kalabilmek ne kadar zor, anlamak istemeyenler okumasın!

    Uykularınız kaçacak,
    Utanacaksınız,
    İşlemediğiniz suçlar yüzünden ızdırap duyacaksınız, nasıl olur da böylesine kötü insanlarla aynı havayı soluyoruz, diye isyan edeceksiniz.

    Savaş elbette sevimsiz, sancılı bir süreç.
    Ama bu süreçte sürgün edilmek, ölümlere şahit olmak, aileden koparılmak, tecavüzlere maruz bırakılmak... tüm bunlara sessiz kalmak zorunda olmak...
    Ne demeli hangisini anlatmalı bilmiyorum ki... Tıpkı “incir kuşları” gibi sarsıcı bir gerçek hayat hikayesi.
    Okumayın efendim, okutmayın!
    Yalan dünyanın gündelik telaşlarına dalmaya alışmışız nasılsa!
  • Doğduğumdan beri kaçmaktayım, öyle hızlı uzaklaştım ki artık kendimi seçemez oldum kalabalıklardan. Pek çok şey düştü hızla koşarken; özgürlüğüm, kişiliğim, yeteneklerim şimdi kayıp. Ve ben tanrının hatta insan tanrıların gölgesinde yalnızlıktan, ölümden, anlamsızlıktan korunduğumu düşünüyorum ama ifademe oturan ve artık kimselerden saklayamadığım mutsuzluk ile başa çıkamıyorum.

    ‘Ey özgürlük’ tarih sahnesi uğruna yapılan mücadeleler ile dolu. Ey özgürlük bize vaat edilen kendiliğindenliğin en açık yoluydun sen. Ne güzelde arınmıştık krallardan, dinlerden, geleneklerden! Her seferinde bu son acı, sabret diyen ileri demokrasimiz hala savaşların girdabında. Seninle baş başa kalmak mı zor geldi? Ya da kendimizi fark etmek mi? Yoksa kendimiz olduğumuzda diğer insanlardan soyutlanmak mı?

    Ölüm ve yalnızlık insanoğlunun en güçlü korkularından. Dünya ve diğer insanlar karşısında öyle küçük ve önemsiz gelir ki varlığımız hayatımıza sürekli insanlar, düşünceler, gerçekler, yalanlar katarak yazgıyı başkalarıyla paylaşmayı seçeriz. Benim hayatım gibi ama içi tıklım tıklım dolu. Kendimizle kurduğumuz tek ilişki çaresizlik. Sesimizi her çıkarttığımızda kime nasıl uyduracağımızı düşünmek son derece kaygılı bir varoluş şekli. Hele şişi yakmazken kebaba ara motivasyonu yapmak nasıl da yoruyor.

    Hiç kimse değil o kişi olma düşüncesi çocukken tattığımız en heyecan verici keşifti. Hatta ailenin, eğitimin, toplumun boyun eğdiren davranışlarına direnmenin hazzı başkaydı. Ne de olsa karşı gelmek ben olabilmenin, özgürlüğün ilanıydı. Ama tehlikenin somut resmi belirginleştikçe ve tehditler varoluşa yöneldikçe tek kaygımız yaşamda kalabilmek haline gelir. Savaşlar, krizler, açlık, işsizlik korku büyür, büyütülür. Yasaklar artıkça, engellendikçe ya boyun eğersiniz ya da sado-mazoşist bir güç istersiniz.

    Kendimizi korumak adına sığındığımız her şey aslında kendiliğimize saldırır. Mesela maddi gücümüz artıkça daha özgür davranabileceğimizi hissederiz ya da ancak başarılı olabilirsek saygıyı hak ettiğimizi… Olumsuz özgürlük bağımlılıklarımızı da artıran bir etki yaratır. Ve bu bağımlılıklar eski bağımlılıklara (tanrı, kral vs.) benzemiyor çok daha içgüdüsel ve duygusal olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum bizleri bağımlı kılan unsurlarla mücadelemizde sekteye uğratmakta.

    “ Ne var ki özgürlük artışı, özgürlüğün niteliğinde bir değişikliğe yol açmamıştır. Sanki otomobil kullanan biz değilizdir de uymak zorunda olduğumuz sayısız yasalar ve kurallardır.”

    Kendiliğindenliğimizden ne kadar uzaktayız acaba? Tekrar dalıp derinlerdeki beni bulmak mümkün mü? Biliyoruz ki toplumun dışına çıkıp soyutlanmak değil uyumun tersi. Sonuçları itibariyle farklı kişilikler geliştirebilsek de bizler toplumsal evrimin sonuçlarıyız. Erich Fromm’a göre kendiliğindenliğin formülü şöyledir; yaratıcı, etkin bir benlik güçlüdür; sevgi sayesinde diğer insanlarla tekleşmenin ve çalışma sayesinde doğayla tekleşmenin yolunu bulabilir. Tabi sevgi onay, çalışmak ise yalnızlıktan kaçma amaçlı değilse.
    “ Kendiliğindenlik, benliğin bireyselliğini onaylar ve aynı zamanda insanla ve doğayla bütünleştirir.”



    Hediye Çınar Ekinci

    Dünyalılar
  • Avcı toplayıcılık devrinden beri insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar var.O dönemde hayatta kalabilmek, herkesin muhteşem zihinsel becerilere sahip olmasını gerektirdi.Tarım ve sanayi ortaya çıkınca, insanlar hayatta kalabilmek için giderek diğer insanların becerilerine daha fazla güvendiler ve “embesiller için yeni fırsatlar” ortaya çıktı.Üretim bandında çalışan bir işçi olarak, sıradışı olmayan genlerinizle hayatta kalabilir ve bunları bir sonraki nesle aktarabilirsiniz.
  • 336 syf.
    Körlük, okuyucuda korku uyandıran mükemmel bir eser. Kitabı okurken kör olma düşüncesine kapılıp eller istemsizce gözlere gitmekte.Olay bilinmeyen bir ülkede ve bilinmeyen bir zamanda geçmektedir.
    Körlüğü bir metafor olarak kullanarak demokratik toplumları eleştirip, kuvvetli bir sistem eleştirisi yapmış Saramago.
    Bir felaketin karşısında kalan insanoğlunun nasıl ilkelleştiğini, hayatta kalabilmek ve açlığa direnebilmek uğruna nasıl vahşileşeceğini ve insanı insan yapan bütün etik değerlerin nasıl kaybolacağı gözler önüne serilmiş.
    ”İnsan gibi yaşamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım..''
  • 544 syf.
    Diğerlerinin sahip olduklarından daha değersiz görülen gölgesiyle aynı renkte olan benim gibiler, cezaya uğramadan rengi kirli beyazı dahi andırmayan adama dokunmanın olanaksız olduğu zamanlarda, yere daha sert basarak yürürlerdi.

    Çünkü...

    Yargılanma duygusu içinde, belki de en azından gölgelerinin renginin daha koyu, daha görünür hale geleceğini düşünerek, daha sert basarlardı yarılsa da içine girsem dedikleri yere; kalbinde korku olanlar öyle kolay tanınmıyorlar bu topraklarda işte...

    Belagatim nazik kulak zarınıza biraz baskı yaparsa sevinirim zira bunlar kuru sözler değil.

    Aynı adam olmak zordur...

    Genç yaşınızda, "Bu yerde kalabilmek için gerekirse memleketteki zencilerin her birini bir ağaca astırırım..." diyen 'beyaz sevici' zenci eğitimcinin üstüne bir de kendi kızını hamile bırakmış bir zencinin, gölgesi değerli olanlar tarafından "dehlenmek" yerine, yanlışının üstünün örtüldüğünü gördüğünüzde, gerçekte size yakıştırılan "insan müsveddesi" tabirini ve dahi ruhun renginin beyaz olup olmadığını sorgulamaya başlarsınız!!!

    Boşlukta yer kaplayan cevherler olarak ne kadar da farklı arazlarımız var, değil mi?

    Gösteriye ihtiyacı olmadığı söylenen kuvvetin gırtlağınızı gitgide daha çok sıkması ile, ne ironiktir, baş-kalkmaya başlar. İsyanları bile ölü doğan biri olsaydınız, enkazın altından sert mi, ılımlı mı baş verirdiniz? Henüz başarılmamış başarıları söyleyen notalar kulağa hoş gelir lakin gençken gözlerinizi kapatıp gelecekten kesitler sunsalardı size, "tanır mıydınız kaderinizi?" Düşlerindeki eksiksiz başarıyı yakalayan var mı?

    Aklımda dahi yokken suç işlemiş olmakla suçlandırıldığımı unutamam; itibar getireceğini düşündüğünüz bilgilerinizin nasıl bir dirençle engellendiğini unutmazsınız.

    Neyin reva görülen cezasıdır bu? Neyin rekabetidir bu? İnsanların bakışlarının körlüğüyle müttefik olmayı hayal etmemiştim. Mega-saydamlık mı benim fıtratım? Yoo, görmek istemedikleri için görülmezim ben, bu sebepten "görünmezim" demiyorum. "İnsan görülmez olunca, iyilik, kötülük, namusluluk, namussuzluk gibi sorunları öyle değişken şekillerde anlar ki, birini ötekine karıştırır" Mesela, "Hiçbir zaman, namuslu, açık yürekli olmaya çalıştığım zamankinden daha çok nefret etmemişlerdir benden."

    Şu var ki, saflığın rengi beyaz değildir, artık biliyorum. Tabii siz şimdi zenci olduğum için bunu başka şekilde anlamaya teşnesiniz... Kendi milletinizin içinde de görülmezlikten gelinenler yok mu? Hülasa, söylediğim şeyin sadece insan renkleriyle alakası yok. Sadece, ben kendi yaşadıklarımı anlatıyorum, yoksa tenakuza düşmüyorum, bilinsin.

    "... tanımasak da tanıdıklarımızı, yakınları içinde uzak olanları, söyleyeceklerini ağır gülümseyişlerle, kan ve şiddetle, küçük görme ve alçakgönüllülükle uzata uzata söyleyenleri, yaşamlarımızın sınırlarını ve tutkularımızın sınırsız cüretini, daha yükseklere çıkmak için duyduğumuz sabırsızlığın insanın başını döndüren çılgınlığını bize anlatırken masum sözlerle uyarmış, tehdit etmiş, göz dağı vermiş olanları; konuşurlarken, içimde, çiğnedikleri tütünün suyuymuş gibi çenelerinden akıp duran kan köpükleriyle, dudaklarının üzerinde bir milyon zenci köle sütanasının kurumuş memelerininin pıhtılaşmış sütüyle gizli hayaller, kaynağımızda emilmiş ve şimdi o kadar iğrenç bir şekilde yüzümüze kusulan varlığımızın hain ve akıcı bilgisini uyandıranları nasıl karşıladık, nasıl yüz yüze gelirdik onlarla"

    Ajitasyon olarak algılamayın söylediklerimi. Görülmeziz dediysek kör de değiliz heralde...

    Yaşamdan dışlanan salt bedene indirgenmek... Aşina mısın sen de? Gündüzleri "gündüz feneri" muamelesi görürüm ya da haber getirmeyen rüzgar kadar değerim vardır fakat, "Işıksızken yalnızca görülmez değil, şekilsiz de oluyorum ve insanın kendi şeklinin farkında olmaması, ölümü yaşaması gibi bir şey." Ayrıca, görülmeyen adamın yön duygusu da yoktur; yüzümü kaybettiğim için yönleri de yok sayabilirim pek ala.

    Söylemeden edemeyeceğim: Size karşı bir sorumluluk hissetmiyorum; görülmeyen birinin kime, neye karşı sorumluluğu olabilir ki zaten? "Sorumsuzluk, görülmezliğimin bir parçasıdır benim; ne yandan bakarsanız bakın, bir yadsımadır o."

    Hadi şimdi "ölene kadar umutlandırın" beni bu anlattıklarımdan sonra... Bir nebze bana karşı sorumlu hissediyorsunuzdur artık kendinizi! Ya da boşverin.

    Nihayetinde...

    Görülmeyenlerin ağzından çıkanlar 'sözcük' olarak kabul görmese de sözcük olmayan sözcüklerin de sevdaları vardır...

    İnsan olan yerleriniz sızlamasın, kıyamam!!! Ten izi olmayan bir ses' den ezgiler dinlediniz. Radyoyu kapatabilirsiniz...
  • Bugün sanayi toplumlarındaki çoğu kişi hayatta kalabilmek için dünyanın doğal düzeni hakkında çok şey bilmek zorunda değil. Fabrika işçisi, tarih öğretmeni, sigortacı veya bilgisayar mühendisi olmak için ne bilmeniz gerekir? Kendi dar uzmanlık alanınızla ilgili çok şey, fakat yaşamın diğer gerekliliklerinin çoğu için gözünüz kapalı başka insanlara güveniyorsunuz ki, bu insanların da bilgileri kendi dar uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Kolektif insan bugün eski grupların bildiğinden çok daha fazlasını biliyor. Ama birey olarak bakıldığında, eski avcı toplayıcılar tarihteki en becerikli ve bilgili insanlardı.
  • 163 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap zamanımızın Sabahattin Ali’nin diliyle bize yaşanmış olup olmadığını etkin bir hoşgörülü ve üzüntü eşliğinde anlatmaktadır.
    Hayatımızın değerini geçen saatlerin ayların kıymetini bazen anlayamayız, bu anlamsızlık kimi zaman kendimizi unutmamıza çevremizdekileri görmemize de engel olur. Çevremizde ki bir çok insanın gören kördür Onların sadece dıştan göründüğü kadar soğuk itici bir insan olduğunu düşünürüz bu düşüncemiz ağır bastığı sürece ne sebebini sorarız nede merak ederiz. Kitabımızın girişinden itibaren hayat dersi olarak kabul edeceğimiz bir düşüncenin içine girip kayboluyoruz. Bu kayboluşluğu Sabahattin Ali kendine has bir lisanla daha da derinleştiriyor.
    Çoğumuz hayatımızı olduğu gibi yaşamayı çok erken kabul ettik. Bizler çizilen yollarda ilerilemek yolun rotasını bilmeden sadece kaptanın götürdüğü yere varmayı kendimize yön biliyoruz. Burada bahsettiğim “bizlerin” bir çoğu hatta elle tutulur çoğunluğu bu tesiri itiraf etmemiştir. Kitap bizlere Raif Efendi tarafından bunu sorgulamamız gerektiğini üstüne basa basa anlatmaktadır. Bizler Raif Efendi’nin soğukluğunu üzerimize giyip üşümek zorunda kalan okurlarız. Bu soğukluğu üzerimizden almak için yine Raif Bey bize yardımcı olacaktır.
    Kitap konusu itibariyle sadece insan yaşantısına el atmamış gayet ciddi ağızla ezilmişlik, kader, BÜYÜK PENCEREDE AŞK, özlem, ve daha birçok konuyu ele almıştır. Bir kadının büyüsü bir aşkın iksiri ve bir erkeğin ömrünü içten içe yaşamaktayız.
    Kitap hakkında bazı derin detaylar vereceğimi bildirmek isterim okumamış olanlarınız var ise buradan sonrasını okumamasını tavsiye ederim.
    Birazda kitabın isminde geçen KÜRK MANTOLU MADONNA’ dan bahis edelim.
    Madonna aslında Maria Puder adında bir ressam. Babasını erken yaşta kaybetmiş, çocuk yaşta olgunlaşmış bir genç kız. Davranışları ve dik duruşu adeta bir erkeği andıran zarif bir kadın.
    Raif Efendi ise hayatını bir banka da mütercim olarak idame ettiren bir memur.
    Şimdi ki soru burada karşımıza çıkıyor. Raif bey ile madonna hanımın karşılaşması nasıl başladı..? Bunu sizlere aleni bir şekilde anlatmayacağım okumanızı ivedilikle tavsiye ederim.
    Biz okurların bu can alıcı birleşme şahitliğini biraz yeisli zamanlar ve kederli hallerle karşılıyoruz. Bize burada asıl aşkın tarifi Sabahattin Bey’in ağzı ile anlatılıyor. Bir aşk düşünün sırf yanında kalabilmek için dostluğunu kabul ettiren ve onun yanında olmadığı zamanları yaşanmış saymayan bir aşk. Bizler kitapta akıllı sabır denen bir kavramı yazar hiç söylemeden öğrenmiş oluyoruz. Bekleyerek sevdiğine kavuşmanın hazzını da yaşayarak sabrımızın hediyesini alıyoruz. Kitapta ki kavuşma yalnız bu ikilinin değil bütün okurların kavuşması ile bütünleşiyor. Bütünleşme duygusunu onlarla birlikte yaşıyoruz.
    Kitabın diğer bölümünü ben kahramanımız RAİF BEY’in babasının ölümünün olduğu yer olarak düşünüyorum. Zorunlu ayrılık burada baş gösteriyor. Gelen bir telgrafta babasının ölüm haberini alan raif türkiye ye dönmek zorunda kalıyor. Tabi Madonna yı yalnız bırakarak türkiyeye dönüyor. Madonna ile son görülmesin de “Şimdi gidiyorum Raif Efendi Ama ne zaman istersen geleceğim” diyor.
    En can alıcı kısım burada devam ediyor fakat ben yazımı burada sonlandırmak istiyorum. Bazı ayrıntıları okumanızın sonunda duygularınız ile siz doldurunuz. Herkes aynı şeyleri düşünemez fakat herkes kalplerinde aynı duyguları taşır. Duygularımızın ortaklığı ile yazının sonunu size armağan ediyorum.
    Mevcudiyetimizi hatırlatacak insanlar ile tanışma ümidi ile...

    09012020