• ... Ve kadını ağlattı şair yazdıklarıyla
    Kendine aşık etti en güzel şiirleriyle..
  • Sonu yoktu biliyordu
    Şairin ondan
    Haberi bile yoktu
    Sadece mısraları okudu
    Kendinden çok şey buldu
    Oturup ağladı kadın
    Uzaklarda ki adama
    Hasan Karataş
    Sayfa 23 - Karina
  • Gecenin bilmem kaç saatinin kaçı geçiyordu! Sabahattin Ali ile tanıştım. Ben daha önce neredeydim? Neden onca yıl geçtikten sonra şimdi fark ettim bu canım insanı..! Romanı 2 günde bitirmek yerine;8 günde bitirdim . Daha doğrusu sindire sindire okumak ve her sözcüğün beynimde sahnelenmesine izin vermeliydim.. Tutku ve aşkın büyüklüğünü bir kez daha yaşadım ve bir kez daha şahit oldum ne kadar acılı bir sancı olduğunu.. “Aşk sandığınız gibi basit bir şey değil“ diyor Sabahattin Ali.. Değil.. Kesinlikle değil! Aşk öyle büyük ki ne zaman geldiğini anlamaz ne zaman gittiğini de fark etmezsiniz. Kitabın asıl merkezinde geçen iki büyük isim var: Raif ve Maria Puder. Raif, Almanya'da gittiği bir sergide “kürk mantolu bir kadın“ portresiyle tanışıyor. Her gün bıkmadan boyalardan ibaret olan o portreyi izlemek;iki elini yastığın altına koyup uyumayı seven adamın portresi gibi... Raif portreyi her gün izlerken,
    ben de geçen bir hatırada izledim o adamı!
    Bir portredeki kadını alıp yaşatmak ve onunla olmak,onunla aşkın ne demek olduğunu keşfetmek.! Sonrasında tutkuya dönüşen bu aşkla:bir Raif sürüklendi bir ben..Birlikte kurulan hayallerin, mektuplaşmaların bir gün bitebileceğini nereden bilebilirdi Raif !
    Her şey güzel giderken,bir anda çekip gidebileceğini nereden bilebilirdi!
    İkinci kez bir kitap beni ağlattı,darma duman etti.
  • Bu iletimi değerli https://1000kitap.com/osmanyalciner ' e ithaf ediyorum.


    Bu fukara sadece edebiyat değil, sinema hastasıdır aynı zamanda. Dolayısıyla artistlerin de. Evini bilmediğim artist çok azdı bir zamanlar.

    Bayramlarda evlerini ziyaret eder el öperdik. Zeki Müren’e Cağaloğlu yokuşunda rastlamıştık. Arabasının önüne attık kendimizi tabii. Kendisi arka koltukta oturuyordu. Belki 1974 belki de 75. Şevrole İmpala’ydı araba hiç unutmam. Kanatlısından. Tam seksen beş lira toka etmişti şoförü. Seksen beş lira aga. Dile kolay. Hemen ilk lokantaya daldık. O zamanlar Sirkeci’deydi ambarlar. Simsarlar bağıra çağıra yük bulurdu. Dolayısıyla çoktu seksen beş lira Sirkeci için. Birer mercimek çorbası içmiş, birer de kokoreç yemiştik. Tam yedi kişi. Lahmacun vardı da, çiküfteyi bilmezdi İstanbullu o zaman. Azdı nüfusu ya ondan.

    Hümeyra TV’nin kralıydı. Ya Yaş Otuz Beş şarkısı ya da Sessiz Gemi şarkısı çalardı. Bir ara Fikret Hakan’la evlendiğini okumuştum Ses dergisinden. Galiba boşanmışlardı dediğim tarihlerde. Çok sonra, meşhurluk yılları bitip unutulduğu zamanlarda Teşvikiye’de bir pasajda rastladım kendisine. Sultanı Yegâh diye bir plakçı dükkânı işletiyordu (İsimden tam emin değilim). AVM değil, pasajlar modaydı o zaman. Garibimin gücü bu kadarına yetmiş, bodrum katından ancak tutabilmişti dükkânı. Ah ablam benim ya, ben onu görünce tanıdım ya hemen, heyecanlandım, o, benim onu tanımamdan o kadar mutlu olmuştu ki, gözleri aydınlanmıştı. Fikret Hakan’sa şarkı söylüyordu evlendiği yıllarda. Cemo’yu, Löberde’yi severdik Allah için. Teyp yoktu, 45’lik plaklara okumuştu.

    Bir bayram sabahı Cüneyt Arkın’ın evinin kapısını çaldık. Yine o yıllarda. Tamam sabah, çok da erken, iyi de abim niye küfür ediyorsun ki sen bize? Kırdık camlarını biz de.

    Levent metrosu var ya? Sarıyer’e giderken sağda olanı. Alın onu sağınıza, sağdan ilk caddeden sapın, sağdan ikinci ya da üçüncü villa Güzide Kasacı’nındı. Az şeftalisini yemedik kadıncağızın. Helal etsin canım benim. Keşke elini öpüp helallik alsaydım. Böyle Bir Kara Sevda Kara Toprakla Biter, diye bir parça var ya, hani Ezel dizisiyle tekrar meşhur oldu ya, ilk meşhur eden odur billahi.

    Bu caddenin biraz ilerisinde Levent camisi vardır. Solda. Zengin ve ünlülerin cenazeleri kalkardı. Biz illaki olurduk. Cenazelerde yakalara takılan fotoğraflar olur ya, ilk orada karşılaşmıştık. Biz de takardık. Merhumun bir fotoğrafı bir de toplu iğne, hepi topu bu olurdu soykası. Başka soykalarını da dağıtırlardı bazen. Giysi ve ayakkabılarını çoğunlukla. İlk kez burada bir sahaf ihtiyarla tanıştım. Bu cenaze yaka fotoğraflarını topluyordu. Meğer bunların koleksiyonunu yapıyormuş. Tam öykülük değil mi yani?

    Sadri Alışık ve Çolpan İlhan çifti var ya, hani Atilla İlhan’ın kız kardeşi Çolpan, Şişli camisine yakın otururlardı. Abide-i Hürriyet caddesi üstünde. Kerem Alışık, yaşıtımızdır. Kıl herife hiç hazzetmezdik. Hareket çekerdi arabalarının penceresinden.

    Birkaç sokak ileride, biraz arada, sapada, Bomonti’ye doğru, Neriman Köksal otururdu. Şu Fosforlu Cevriye canım. Zar zor biriktirip almış evi. Ses dergisi öyle yazıyordu. Fosforlu Cevriye, hani şu Suat Derviş var ya, onun eseridir, ciddi ciddi aşıktım ben ona. Allah'ım ne kadar çok hayalini kurdum onun, o çocuk yaşımda. İlk Nazım Hikmet gıcıklığım onla başladı. Kıskançlık ayol.

    Filiz Akın, sıkı eğitimi vardır ha. Yine Ses dergisinden. Türker İnanoğlu’yla evliydi ve Topağacı’nda otururdu. Topağacı aga, ötesi var mı? Hem de bir apartmanda. Oğlu İlker İnanoğlu’nu hiç görmedik.

    Filiz Akın çok önemlidir Türk sineması için. Bir sınırı ortadan kaldırmış, bir tabuyu yıkmıştır. Niye mi? Arz edeyim. Ona kadar Türk sinemasında Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit hegemonyası vardır. Onlar filmlerin iyi kadınlarıdır. Kötü kadınlarsa hep sarışındır. O zamanlar ecnebi filmlerin pek izleyicisi yoktu. Dolayısıyla sarışın kadınlar, tüyü ve kanı bozuk, yuva yıkan vamp kadınları oynarlardı. Zavallı Neriman Köksal, Fosforlu Cevriye hariç hep vamp kadını oynamıştı. İşte bu Filiz Akın, biraz da kocası Türker İnanoğlu sayesinde yıktı bunu. Onun sayesinde sarışın kadının da iyi olabileceğini düşündük.

    Vamp sarışın dedim de, aklıma Eva Bender geldi. Güzel kadındı Allah için. Tarkan filmlerinde oynadı hep. Kah kötü büyücü oldu kah kötü fahişe. Halit Refiğ’in eski eşidir. Halit Refiğ bir eşektir benim gözümde, Türker İnanoğlu gibi dirayetli çıkmamıştır. Bir de faşist diye beğenmez onu. Eva Bender’in erken yaşta öldüğünü okuduğumda içimde bir şeyler kopmuştu ve odur budur sevmem Halit Refiğ lavuğunu. (Affınıza sığınıyorum)

    Tarkan, ne filmlerdi yarabbi. Kartal Tibet oynardı. O kadar aradık da bulamadık nerede oturduğunu. Tarkan çizgi romanını Sezgin Burak çizerdi. O çizmeden evvel tek bir Tarkan ismi yoktu bu memlekette billahi. Hatta Tan ismi de. Benim uzaktan akrabam olur. Tarkan değil, Sezgin Burak canım. Ben Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunda okurken, 1978’de intihar etti. Oysa bana bir sözü vardı, Çerkes Ethem’in Kuvayı Seyyaresini çizecekti. Olmadı. Yetmedi ömrü. Ne zaman Eyüp Sultan Camisine gitsem, onun Maryo’nun Kuşları macerasını hatırlarım.

    Yılmaz Köksal’ın Bağlarbaşı’nda bir apartmanın altında plakçı dükkânı vardı. O dükkâna çok yakın bir Lunapark vardı. Aslında bir panayırdı. Biz cümbür cemaat o parkta çalışırdık. O parkta ne günler yaşadık yarabbi, ne aşklar yaşanmıştı, nasıl unutulur ki?

    “Orhan, baldız Aynur’a abayı yakmıştı. Bunu bir kendi bir de bira muhabbetlerinde açıldığı Feyzi ve ben bilirdik. Seviyor musun harbiden Aynur’u demiştik de, gözleri dolmuştu. Sen ne diyorsun moruk, adı geçince var ya, içimde panayırlar kuruluyor, binlerce çocuk koşuşturuyor. Ve o gün, bu park çocuklara bedava iyi mi, demişti”

    Sezgin Burak’tan söz ettim ya, Yıldırım Gencer’den söz etmezsem kemikleri sızlar. Çünkü o, Sezgin Burak’la yakın akrabadır. Dolayısıyla benim de akrabamdır. İyi bir Apsuva’ydı. İç Levent’te, Etiler Lisesine doğru, şimdiki Ak Merkez, otururdu. Tek katlı, koca bahçeli bir evi vardı. O evi de ziyaret etmiştik. Kendisi yoktu. Küçücük bir köpek vardı bizi karşılayan. Dört nala kaçmıştık evinden.

    Madem Etiler’e yaklaştık, Ayhan Işık’tan bahsetmezsek ayıp olur. Ayhan Işık rahmetli İzmirliydi aslen, ama Bebek yokuşunun ortalarında, Bebek'e inerken sağda bir köşkte yaşardı. Eğer film çevirmiyorsa illaki bahçesindeki havuzun kenarında güneşlenirdi. Zaten güneş çarpmasından öldü. Biz de çok kızdırırdık rahmetliyi. Çocukluk işte. Evinin bahçe parmaklıklarına dayanır para isterdik. Vermeyince de, Ayhan Işık, tahta kaşık, kıçı bulaşık, diye kızdırırdık.

    Yanlış hatırlamıyorsam 1979 senesiydi. Rahmetli oldu o yıl. Nubar Terziyan (Ermeni'dir kendisi) gazeteye bir ilan vermiş. Demiş ki, evladımı kaybettim. Allah rahmet eylesin. Yaklaşık böyle bir şey işte. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ayhan Işıkı'ın ailesi, bir karşı ilan verdi. Hani Nubar Terziyan Ermeni ya. İlanda şöyle diyorlardı yaklaşık. Bizim Nubar Terziyan'la alakamız yoktur. O, (yani N.T) Ayhan Işık'ın ne babası ne de amcasıdır. Biz Türk’üz. Te Allah'ım ya, gerek var mıydı Nubar Terziyan'ı da öldürmeye? Adamın içi yanmış, insanlarla acısını paylaşmak istemiş.

    Hülya Koçyiğit’in evini hiç bilemedik. Kendisi Selim Soydan’la evliydi. Hiç ayrılmadılar. Allah herkese böyle bir evlilik ihsan etsin. Susuz Yaz filminde müthiştir. E, dile kolay Berlin Film festivali Altın Ayı ödülünü almıştır. Erol Taş hayatının oyununu çıkarmıştı. Semtten Muammer Abi anlatmıştı. Meğer bu Hülya Koçyiğit’in bir yüzen arabası varmış. Hem karada hem de Boğazda yüzermiş. Biz görmedik. Bu Muaammer Abi var ya, ilkokulu bile bitirememiş, acayip kara kalem otomobil resimleri yapardı. Kökleri Girit’e dayandığından Kıbrıs harekâtına en çok o sevinmişti. Beni Kıprıs'a götürün, orada iyileşirim, diye diye ölmüştü rahmetli. Öyle güzel otomobil resimleri yapardı ki, 30 model Desoto’nun kız gibi silueti göz kamaştırırdı. Laf onundur.

    Erol Taş’ın bir kahvesi vardı. Duyduk, hadi gidelim dedik. Bu çok geç zamanlarımda olmuştu. 90’lardı galiba. Cankurtalan’daydı. Nargile tellendirip kahve içmiştik. Garibim, benim gibi iplik fabrikasında işçilik yapmış. O Cankurtaran’da ben Bomonti’de. Kangren oldu. Uzuvlarını kaybetti rahmetli. Kendisiyle hiç karşılaşmadım maalesef.

    Türkan Şoray, Keriman Halis Ece’den sonraki en güzel Çerkes’tir o. İç Levent’te otururdu. Rüçhan Adlı ile yaşardı. Galatasaray’ın as başkanıydı Rüçhan Adlı. Sonra Cihan Ünal çaldı kalbini. Evinin tam karşısında çocuk yuvası vardı. Galiba Rüçhan Adlı’nın eviydi o. Aklımız ermezdi çocuk yuvasının ne olduğuna. Anası varken çocuk yuvaya mı bırakılırmış, derdik. Cahillik işte. Medineli olmak ne demek daha anlamamıştık o zaman. Bayramlarda çikolatalarını çok yağmaladık. Çok imzalı fotoğrafları geçti elimizden ama bilemedik kıymetini. Elini öpmek, helalleşmek isterim.

    Fatma Girik Yeni Levent’e doğru otururdu. Tövbe bir kez bile rastlaşmadık. Sonra Şişli Belediye Başkanı oldu. Anasını ağlattı Şişli’nin. Ben şahsen başarılı buldum ablamı.

    Ha, bir de Lido havuzu vardı. Beşiktaş, Ortaköy’de. Hani şu Reina var ya, onun yeri havuzdu işte. Taş bebek gelecekmiş, dedi kim dediyse. Koştuk gittik görmemiz lazım diye. İyi paraydı girmek. Gelmedi tabii. Taş bebek dediğim Gönül Yazar ayol.

    Yıldırım Önal vardı bir de. Yarabbim ne sesi vardı. Gelmiş geçmiş en değerli tiyatrocularımızdan biridir. Tennessee Williams'ı o tanıttı bize. Aynı oyunda üç role çıkar, üçünü de başarıyla canlandırırdı. O kadar fakirdi ki, Gültepe’de sınıfsız bir otelde kalırdı. Çok tavla oynamışlığımız var rahmetliyle.

    Yılmazlar oteliydi galiba. Sahipleri Bayburtluydu. Oğulları benim Yeni Levent Lisesinden arkadaşımdı. Tıpkı Mahir Günşiray gibi. Adamcağız alkolikti maalesef. Arzu Okay, komşumuzdu o zaman Mecidiyeköy’den. Anacığı Güvenevler’de otururdu. Sık sık anacığını ziyarete gelirdi. Çok güzeldi çok. Tüm abilerimiz aşıktı ona. Erkin Koray da komşumuzdu Mecidiyeköy’den. Pink Floyd’un Roger Waters’a kadar olan dönemini ondan öğrendik. Garibandı çok. Sonra ne olduysa oldu, gençler tuttu elinden ve çıkardı. Odur budur, ne varsa gençlerde var diyoruz.

    Kadir Savun, o da Mecidiyeköy’e gelirdi. Galiba kızı oturuyordu. Bir de bilardo salonu açılmıştı. Turnuva yapılırdı sık sık. Fesuphanallah, İllaki Erkin Abi olurdu. Bir keresinde Kadir Savun da vardı. Hiç unutmam, 1982 senesiydi. Mevsimlerden hazandı. Televizyon da açıktı. Belki de radyoydu. Spiker, Yıldırım Önal öldü, diye anons yaptı. O anı asla unutamam. Koskoca Kadir Savun dizini döve döve ağlıyordu. Erkin Abi, Kadir Savun’u teselli ederken kendi de ağlıyordu. Aslında hepimiz ağlıyorduk. Ben hele, koyuvermiştim. Tavla yoldaşımı kaybetmiştim.

    Bazı arkadaşlarım bazı öykülerimi okuyunca, bu amma da arabesk olmuş lan diyor. Ben de, benim hayatım arabesk moruk, ne bekliyordun ki, bırak şimdi dırdırı, Zeki Müren’den, Aldığım Her Nefesin Birisi Senin, parçasını çal bakem. ))) Kapanacaksa ömrümün defteri böyle kapansın, diyorum. Şaka tabii.