• İnsan bir ulusa mensup olduğu için ne gurur duyabilir, ne de utanç! Bireyi bağlayan, kendi eylemleri ve hayata karşı duruşudur. Bir ulus kahraman da çıkarır, katil de, bilim insanı da, sapık da! Önemli olan, kişisel namus ve birikimdir.
  • Anısına Saygıyla
    21 Nisan 1927 - 2 Haziran 1991

    Asıl adım,
    Ahmet Önal,
    Ahmed Arif olarak bilinirim,
    Yaşamım boyunca hakkı aradım,
    Ezilenlerin ve güçsüzlerin yanında durdum,
    Memleketim sömürülmesin,
    Memleketim kullanılmasın,
    Memleketim ölmesin diye konuştum,
    Eşitlik için yazdım,
    Eşitlik için söyledim,
    Eşitlik için dayak yedim,
    Eşitlik için sövdüm,
    O günleri göremeyeceğimi bilsem de,
    Birilerine,
    O günleri gösterebilmek için öldüm.
    ***
    Ve ben şairim
    Namus işçisiyim yani
    Yürek işçisi.
    Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
    Ahmed Arif
  • Rabia Arapça’da “dördüncü” demektir.
    Öyle sanıldığı gibi mübarek ve anlamlı bir isim değildir.
    Çünkü Arap kültüründe, kız çocukları insandan sayılmadığı için, kızı olanlar isim vermez numara verirlerdi.

    Vahide isim değildi, birinci demekti. İlk doğan kıza verilen numaraydı.

    Saniye ikinci demekti, ikinci kızı olana verilen numaraydı.

    Selase ve Bite isimleri üçüncü demekti, üçüncü doğan kızlara verilen numaraydı.

    Rabia da dördüncü demekti, dördüncü doğan kıza verilen numaraydı.
    Bizimkilerde Rabia’yı çok mübarek ve çok dini içerikli bir isim zannederler, bilmiyorlar ki Araplar, insandan saymadığı ve isim vermeye lüzum görmediği kız çocuklarına işte böyle numara takarlardı, tıpkı otomobillere takılan plakalar gibi.!

    Dünya kurulduğundan beri kız çocuklarını, diri diri toprağa gömen kültüre sahip tek millet Araplardı.
    Bunun esas sebebi ise, tefecilik yapan, fahiş faizlerle verdikleri paraları ödeyemeyen kişilerin kızlarına, karılarına el koyup pazarlayan insafsız ve ahlaksız, Arap egemenlerinin eline düşmesinden korkan Araplar, yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek bu akıbetten koruduklarını zannederlerdi..

    Peki o çağlarda Türk’ler nasıldı?
    Türk’ler kız çocuklarına, hatunlarına değer veren, onları önemseyen, insan yerine koyan, komutanlar ve hakanlar gibi yetiştiren tek tanrılı dine mensup bir milletti.
    Ve insan hakları açısından da çağdaş kültürün örneklerini vermiş önder uluslardandı.

    Eski Türkçe’de “namus” sözcüğü yoktu çünkü namussuzluk nedir bilmezlerdi!

    Türk geleneğinde kadın arkadaştı, kadın anneydi, kadın sevgiliydi, tek başına bir devletti.

    Kadın dövmek malesef Türk’lerin arap kültürüyle tanıştıktan sonra başlayan bir olaydır.
    Eski Türk kültüründe, örfünde kadın her zaman el üstünde tutulurdu.
    Tarihe geçmiş Cengizhan’ın eşi için söylediği
    “Ben sizin han’ınızım, bu da benim han’ım” sözleriyle dilimize yerleşen “hanım” kelimesi de bunu göstermektedir!
    Yani KADIN EVİN HANIYDI,..
  • Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nin 1909’dan itibaren faaliyet gösterdiği bina. Bugünkü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakülte­si’nin Beyazıt’taki binasının yerinde idi. Tanzimat sonrasının Ampir ve Neorönesans üsluptaki ilk kâgir konaklarından birisi sayılır. 1864’te Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın eşi Zeyneb Kâmil Hanım tarafından üç katlı olarak yaptırılmış, 1903-1909 arasında İstan­bul’un ilk Müslüman sanat okulu olan Darü’l-Hayr-ı Âli’ye tahsis edilmiş ve ardından II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Darül- fünun’a geçmiştir. 28 Şubat 1942’de çıkan biryangın sonucu tama­men ortadan kalkmıştır.
    Tanpınar, Yahya Kemal’i burada tanımıştır. İlk izlenimlerini dönemin karmaşık psikolojisi içinde yansıtır: “Yahya Kemal’in ilk dersini vereceği günü sabırsızlıkla bekliyordum. 1919 Kasım saba­hında sonradan Dergâhçılar adını alan ve kırk sene evvelin genç edebiyatçı nesli olanların hepsi, eski Zeynep Hanım konağının üst katında, şimdi Türkiyat Enstitisü olan medresenin karşısında büyük sınıfta toplanmış onu bekliyorduk. (...) Mütarekenin acıklı günle­riydi. Her gün yeni bir felâket, içimizdeki yaşama kuvvetini kökün­den söküp koparmak ister gibi saldırıyordu. Mahkûm bir neslin ço­cuklarıydık. (...) Birdenbire kapı açıldı. Orta boylu, toplu, yuvarlak
    çehreli, güzel, derin bakışlı bir adam içeriye girdi. Herhangi bir mesleği namus ve haysiyetle kabul edecek genç bir adamdı bu. İyi ve otoriteli bir memur olabileceği gibi, sekiz asır cemaatimizin bel kemiği olan, o temiz işçi ve rahat vicdanlı zanaatkârlardan biri de olabilirdi. (...) Ders olarak itiraf etmeli ki biraz karışıktı. Yahya Ke­mal’in düşüncesi mekân gibi, zaman da tanımıyordu. Daima terki­bin peşinde koştuğu için bütün millî tarih, insan, ‘evolution’u ile beraber ordaydı. Malazgirt muharebesi İstanbul fethiyle, Millî Mücadele Fransız ihtilâliyle omuz omuzaydılar.”
  • 533 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Ünlü Fransız yazar Émile Zola'dan okuduğum ikinci kitap Nana oldu. Natüralizm akımının öncülerinden olan yazarı daha önce beğendiğim için devam etmek istedim. Nana direkt düşündüğüm kitaplardan biri olmasa da genel itibariyle beni tatmin etti. Biraz eleştirel bir konusu olan kitabı okumak çok kolay olmadı aslında. Öncelikle kitabın dili sade değil biraz ağır. Betimlemeler fazla ve olay örgüsü çok durağan. Mesela birkaç sayfa boyunca tiyatro binasının özelliklerini okumakla geçiyor vakit. Karakter sayısı biraz fazla ve Fransızca adlara aşina değilseniz birbirine karıştırmanız mümkün. Ancak ben zor kitabı severim, ondan bir şeyler kapmak güzel oluyor. Bir olay olacak ama başlamamakta inat ediyor adeta. Bir at yarışı muhabbeti vardı orada bunaldığımı söylemem lazım. Ne kadar önemli bir yarışsa Gazi Koşusu sıfır kalır. Her neyse klasik edebiyat ilk kez okuyacaksanız bu kitapla başlamanızı önermem. Hatta sıkıntıdan yarım bırakanlar olmuş fazlasıyla. Hikayeden bahsedelim biraz. Nana adında son derece güzel ve çekici bir kadın var elimizde, onun hayatını okuyoruz. Nana aşırı güzel olmasının yanında son derece lükse düşkün, para canlısıi isanları pek önemsemeyen, yer yer bencil ama duygusal biridir. Émile Zola öyle bir karakter yazmış ki anlatmak kolay değil gerçekten. Nana gerçek oyuncu olmadığı halde fiziği sayesinde tiyatrolarda sahne almaktadır. Esas işi fahişeliktir, zengin erkeklerle birlikte olarak paralarını yer. Fakat bu dejenere yaşamının yanında bir annedir aynı zamanda. Nana istediği erkeği seçip, istediğini reddeder ancak bunda bir seçicilik gösterir. Aslında iyi bir insandır fakat aşırı güzel olması onu fahişelik yapmaya itmiştir biraz. Okurken hem seveceğiniz, hem de nefret edeceğiniz biri. Nana'nın yaptıklarını okurken ahlak ve namus kavramlarına eleştirel bir bakış görüyoruz. Her gün başka erkekle yatan bir kadın ne kadar ahlaklıdır ya da çocuğunu iyi yetiştirmek için zengin adamların parasını yiyen biri ne kadar namusludur bunu görmeye çalışıyoruz yazarla. İnişli çıkışlı bir yaşamı olan Nana kimseyi kötülüğe teşvik etmez ancak erkekler onu elde etmek için suça bulaşmaktadır, çünkü esas sorun para. Kapitalizm fikri ortaya çıkmadan önce yazar bu düşüncenin tohumlarını ekmiş gibi sanki. Biriyle birlikte olmak için karakterden önce varlıklı olmak düşüncesi hakim. Para olunca her şeyi elde etmek belki kolay ya sonrası, bir süre sonra zevk vermeme durumu var. Nana erkeklerden çok para koparır fakat lükse harcamaktan temel ihtiyaçlarını aldığı kişilere hep borçludur. Kitap ortalara kadar biraz sıkıyor ama özellikle son bölümler oldukça güzel ilerliyor. Eserde bir Prusya ve İngiltere eleştirisi mevcut. Bismarck ismi de sıkça geçmekte. Yazar halkın o yıllardaki siyasi görüşünü dile getirmekten kaçınmamış. Sonunu tahmin etmek zor olmasa da, insana verilen değer ve paranın gücünü eleştiren bir eser. Çıktığı dönemde büyük sükse yaptığı anlatılan kitaptan daha iyileri olduğunu düşünmekteyim, yazarın en iyi eseri olmasa gerek. Nana tiyatroya ve sinemaya uyarlanmış olsa da onu tam anlamıyla oynayabilecek kimse yok bana göre. Anlatmakta zorlandım kadını yani yok öyle biri olamaz. Tabi yazarın gördüğü kadınların bir birleşimi Nana. Fiziksel olarak taklit edilebilir ancak kişilik anlamında bambaşka bir yerde bence. Can Yayınları bol bol imla hatası yapmış baskıda, onları düzeltmekten hikayeye konsantre olamadım ayrıca.
  • “İnsanlar hakkında edindiği deneyimlerden sonra insanlardan kaçar olmasını arttırarak vardığı sonuçlar, ona şimdi pek zalimce, pek keskin görünüyordu; böyle şeyler hakkında kesin hükümler vermek bu kadar budalalık olmadığını kabul ederek, o halini haksızlık sayıyor, bütün Suad gibi yüce kadınlardan, yürekten af diliyordu. Suad'ın saflık ve dinginlikle dolu bakışı onu ağlatacak kadar etkiliyordu. Bütün yüzünde, dudaklarında alnında öyle bir namus halesi görüyordu ki, önceden beri bu şeylerle meşgul olduğu için, olanca önemiyle takdir ediyor ve "Herkes benim gibidir değil mi?" Diye, deneyimli geçinenlere gülüyordu. "Hep kabahat genelleme yaparak sonuç çıkarmada!" diyordu."Sınırlı bir bakış açısıyla bakıp genellemek...İşte bir cinayet! Oh, beni affetsinler." Sonra, asıl bunun cezasını kendisinin çektiğini düşünerek yüreğinin bütün içtenliğiyle, büyük bir ihtiyaçla mutluluk anının artık gelmesini diliyordu.”
  • 80 syf.
    ·1 günde
    “Giydiğimiz etek boyuna,doğuracağımız çocuğa karar verenler kim
    Kadınlar ilk sevişmesinde neden babasının yüzünü gördü
    Küçücük kızlar dedesi yaşındaki adamlarla neden
    Neden genelevler var neden hep bir kadın otobanda
    Ütü reklamında bir kadın çıplak
    Otomobil fuarında bir kadın öyle arabalar üstünde,neden
    Doğum günlerimizde bize mutfak robotu hediye edenler kimler
    Şakağımıza silahı dayayanlar kimler,kimlerdi Birhan?”

    Protez bacaklara bile bakılan bu ülkede böyle sormuş işte Birhan Keskin..NEDEN?! Cinsel açlığın Afrika’sı işte burasıydı,tam olarak burası.Her şeyin bastırıldığı,hep bir tabuların hüküm sürdüğü,namus bekçilerinin asla susmadığı,binlerce kadının öldürüldüğü yer işte tam burasıydı..Dekolteniz varsa,tayt giyiyorsanız,alkol alıyorsanız aman diyim ha “yollusunuz” siz bu ülkede.Komik değil sevgili kadınlar ve rica ediyorum sessiz gülün.Kahkaha da ağır tahrik icabında..

    “Çömelmek yani pişmanlık yasası,kendimde değildim içmiştim safsatası
    Çömelmek:törelerimiz böyleydi ben istemezdim filan
    Çömelmek:bana karılık yapsaydı
    Çömelmek:telefonla konuşmasaydı
    Çömelmek:boşanmasaydı
    Onlar koca onlar baba onlar sevgili onlar devlet
    Eşitlik istediğimizi sananlar yanılıyor
    Kim eşitlenmek ister hırsızlar ve katillerle Birhan”

    Sen kısacık kestin saçlarını ama halen bir et parçasına sahipsin canım Birhan Keskin..Halen kadınsın,halen bir objesin sen de bu ülkede benim ve diğer kadınların olduğu gibi..He biraz da böyledir işte burası...Öldürülen,hapsedilen,dövülen,aşağılanan her kadın için yazdığın ellerinden öperim.Keyifli okumalar