• 330 syf.
    ·31 günde·Beğendi·9/10
    Zülfü Livaneli’nin kalemini okuduğum kadarı ile çok severim. Eserlerinde tek düzelikten ziyade akıcılık, sürükleyicilik var. Romanlarını bitirdikten sonra olay örgüsünü zihnimde canlandırmaya çalışırım. Yine bu eserini de son sayfasına kadar büyük bir merak ve heyecanla okudum.

    Satırların arasında mutlaka bilgi kırıntıları mevcut. Okurken araştırmak ve araştırdığımız şeyler sonucunda başka şeyleri de öğrenmek bence o eseri daha okunur yapıyor. Çünkü bu bir zincir halkaları gibi birbirini tetiklediğinde, sadece o eserin sınırları içerisinde kalmamış oluyorsunuz. O eser bambaşka odalara, bambaşka hayatlara ve bambaşka bakış açılarına sürüklüyor okuyucuyu.

    Esere gelecek olursak, Kardeşimin Hikâyesi, bir kasabada yaşanan cinayet sonrasında oraya gelen gazeteci bir kızın, tuhaf bir karakterle tanışması ve onun dünyasını da merak etmesi ile başlıyor. Başkarakter burada sırlı olaylarla dolu hikâyesini bu gazeteci ile paylaşıyor. Bu esrarengiz adam gazeteci kızın ilgisini çekiyor. Romanın sonuna geldiğinizde, beklediğinizden bambaşka bir sonla karşılaşıp şaşırıyorsunuz.
    Bu sonla ilgili daha öncesinden pek çok olumsuz eleştiri okumuştum. Ancak bahsedilen kadar olumsuz bir durum göremedim. Beklentilerin tersine çok farklı bir biçimde bitiyor olması bence bir eseri kötü yorumlamak için yeterli bir bahane değil. Ben sonunu da sevdim.

    Ayrıca araştırmalarım esnasında kapak fotoğrafı seçimi olarak, gerçeküstücülük akımını benimseyen René Magritte'in Âşıklar tablosunun kullanılması da hoş olmuş. Edebiyatın sanatla beslenmesi çok büyüleyici bir şey.

    Okurken araştırmayı sevenlere veya sadece okumak isteyenlere tavsiye ederim :)

    Keyifli okumalar :)
  • 656 syf.
    ·10/10
    Öncelikle şunu belirteyim ki John Steinbeck’in benim kişisel tarihimde özel bir yeri var zira bana kitap okumayı sevdiren, vay be okumak ne güzel şeymiş dedirten, sonsuz yazın ve bilgi evrenini ucundan kıyısından kemirme iştahı kazanmamı sağlayan ilk kitap ortaokul yıllarında okuduğum Gazap Üzümleri olmuştur. Daha sonra 2-3 kitabını daha severek okudum.
    Bu kitaba gelecek olursak; Kaliforniya’nın Salinas vadisi civarında yaşayan, merkezinde iki ailenin üyelerinin rol aldığı bir grup insanın nesillere yayılan hikayelerini anlatıyor. Bu kitaba Proust’un bir kitabını okuduktan hemen sonra başlamam nedeniyle çoğunlukla Amerikalı ve İngiliz yazarlara has, belki İngilizcenin yapısından kaynaklı, o sade ve net anlatım dili başlar başlamaz biraz basit ve garip gelmekle birlikte( ki Proust’tan sonra ne okusanız aynı etkiye maruz kalmanız olasılığı var) kısa bir süre sonra hem dilin hem kurgunun akıcılığı çok keyifli bir okumaya dönüştü. Ayrıca Proust okumanın verdiği zihinsel yorgunluktan sonra da beynime bir tür dinlence etkisi yaratmadı değil açıkcası:) (Bu arada her iki kitabın çevirisi de muhteşem bir çevirmen olan Roza Hakmen’e ait)
    Steinbeck’in o kadar güçlü bir kalemi var ki, olay ve durumları o kadar güzel örüyor ki; hikayede anlatılan her duyguyu, her karşılaşmayı, soğuğu, güneşi, heyecanı, dramı siz de anın bir parçasıymışçasına hissediyorsunuz.
    Okuduğum en keyifli kitaplar listesine üst sıralardan bir giriş yaptı kendileri.
  • Soruda geçen “yakın” ve “yaklaşma” ifadelerinin mesafe ve mekânla bir ilgisi yoktur.

    "Allah’ın kuluna yakın olması", onun her türlü ihtiyaçlarını bizzat görmesi, bütün hücrelerinde her türlü icraatı kudret ve ilmiyle yapması, ona kendi nefsinden daha merhametli olması gibi manalar taşır.

    "Kulun Allah’a yaklaşması" ise, onun razı olduğu bir kul olma vadisinde attığı adımlarla ilgidir. İmanındaki inkişaf, ilmindeki terakki, amelindeki ihlas onu Allah’a yakınlaştıran vasıtalardır.

    Uzak, yakın, geçmiş, gelecek gibi ifadeler zaman ve mekânla ilgilidir. Maddî olan ve bir mekânda yer tutan varlıklar birbirlerine göre yakında veya uzakta bulunurlar. Maddeden ve mekândan münezzeh olan Allah, mekânın her yerindeki mahlûkatına onların nefislerinden daha yakındır. Keza, zamandan münezzeh olan Allah, zaman nehrinde akıttığı her bir varlığa onun nefsinden daha yakındır.

    Allah’ın, mahlûkatına yakınlığı ve mahlûkatın ondan uzaklığı zaman ve mekân ölçüleriyle izah edilemez.

    Bir misal: Siz okuduğunuz kitaba ondan daha yakınsınızdır; o kendisinde nelerin yazıldığını bilmez, siz bilirsiniz... Ve kitap sizden çok uzaktır, yani sizi anlamanın, tanımanın, seyretmenin çok gerilerindedir.

    Kitabın ilk sayfasındaki bir kelime ikinci sayfadakine yakındır, onuncu sayfadakine ise uzaktır. Ama onları yazan ve bilen müellif, bunların hepsine aynı derecede, aynı seviyede ve aynı ölçüde yakındır. Hepsi, onun ilminde birlikte bulunurlar.

    Yakınlık ve uzaklığın bir başka cihetini bize ders veren bir hadis-i kutsî:

    “... Kulum bana nafilelerle yaklaşır...”(Buhârî, Rikak 38.)

    Yakınlaşmanın mânevî olduğunu, kalbî ve ruhî olduğunu bu kutsî hadis ders veriyor bize... Nafile; farz ve vacipleri işledikten sonra kulun rabbine daha fazla yakınlaşmak, kalbini ulvî feyizlere daha ziyade açmak ve ömrünü rıza yolunda daha verimli harcamak niyetiyle yaptığı ibadetler, tefekkürler, ilticalar, şükürlerdir.

    Böyle bir kul, Rabbine yaklaşma konusunda her gün biraz daha mesafe kat eder... Kat ettiği bu mesafeler de mânevîdir, Rabbine yaklaşması da...

    Büyük bir âlim düşünelim. Bu zâtın öğrencilerinin hepsi aynı mekânda bulunsunlar ve sıra ile ondan ders alsınlar. İlme henüz başlamış bir talebe, onun huzurunda oturup dersini aldığı zaman, o yakınlık içinde bir uzaklık vardır. Çünkü o genç adam, o büyük imamı, o dâhi âlimi anlamanın çok ötelerindedir. İlmi ilerledikçe hocasına daha çok yaklaşacak ve ona olan hürmeti, takdiri, hayreti gittikçe artacaktır...

    Tahsilinin her safhasında, hocası o talebeye yakındır, onu yetiştirmekte, ilerletmektedir... Burada uzaklık hoca için değil, talebe için söz konusudur. Kâmil bir velîye mürit olmuş noksan bir insan da öyledir... Mânen terakki ettikçe onun ruh dünyasından, gönül âleminden daha fazla istifade edecektir. O büyük velî ise, o müridini mânevî terakkisinin her basamağında takip etmekle ona daima yakındır. Uzaklık mürşit için değil, mürit içindir.

    Misallerden hakikate geçelim: Allah, kulunun madde ve mânâ âlemini daima terbiye etmekle, o kuluna onun nefsinden daha yakındır. Kul ise ancak belli sınırlar arasında iş görebilen noksan sıfatlarıyla, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hakkıyla anlamaktan çok uzak...
  • Yusuf Suresi, 18. ayet: Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (Kendisi'nden) yardım istenecek olan Allah'tır."0
    Yusuf Suresi, 30. ayet: Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir)'in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi.
    Yusuf Suresi, 32. ayet: Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak."
    Yusuf Suresi, 51. ayet: (Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir."
    Yusuf Suresi, 53. ayet: "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir."
    Yusuf Suresi, 68. ayet: Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
    Yusuf Suresi, 83. ayet: (Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) "Hayır" dedi. "Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın Kendisi'dir."
  • İnsanlar ölümün bir gerçek olduğunu bilmelerine ve ondan kaçmanın mümkün olmadığının da farkında olmalarına karşın, o güne dek ölecek çok insan olduğunu değerlendirip sıranın kendilerine gelmesinin çok az bir olasılıktan ibaret olduğunu düşünerek yaşamışlardı, oysa şimdi perdelerin ardından gelecek postacıyı gözlüyor ya da sokak kapılarının ardında kendilerini bekleyen kana susamış korkunç bir canavarla karşılaşacakmışcasına titreyerek evlerine dönüyorlardı.
  • 286 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yine okuma zevki veren bir agatha romanı. Bu sefer katili tahmin edebildim. Aslında bu durum hoşuma gitmedi :) Tahmin edilemeyen hikayeleri daha çok seviyorum ama bu hikayenin basit olduğunu göstermiyor. Bİr sürü karakterin olduğu karmaşık bir örgüsü vardı. Agatha hayranıysanız mutlaka okuyun.
    Kısaca konusuna gelecek olursak ; Ruh çağırma seansı sırasında bir adamın adı geçer ve öldürüldü denir. Bunun üzerine adamın gerçekten de o sırada öldürüldüğü ortaya çıkar. ve olaylar gelişir.
  • İki gözüm lafla her şey olsaydı,
    Şu an Türkiye dünyanın bir numaralı ülkesi olması lazımdı.
    Anladım ki müslümanların çoğunluğu laf söylemekten başka bir işe yaramıyorlar.
    Adaletsizliği, haksızlığı dile getirir ama,
    Bir icraatta bulunmazlar.

    İşte Kuddüs müslümanlarındır, yok Filistin için destek diye sosyal medyada bir sürü paylaşım yapıyorlar.
    Siz paylaşım yaptığınızda, yahut büyükelçilikte toplandığınızda
    Veya boykot yaptığınızda Filistin kurtuluyor mu sanıyorsunuz
    Ya da onlara bir fayda mı sağlamış oluyorsunuz?
    Daha önce Gazze olaylarında da bir sürü paylaşım yaptınız, ne oldu? Çok güzel bir netice mi aldınız da yine paylaşım yapıyorsunuz?
    Kendi vicdanınızı rahatlatmakkan ve gösteriş yapmaktan başka bir şey değildir bu!
    Tabi bilinçli bir provake de var işin içinde.
    Biliyorlar ki insanların içindeki öfke bir şekilde dışarı çıkması lazım. Ufak ufak olsun ki , birikip patlama etkisi yapmasın! Ee ne yapalım bir miting yapalım, tören yapalım, boykot yürüyüşü yapalım. Böylece insanların, öfkesi alınıp tekrar susturulmuş olunuyor. Ve insanlar da sanki bir şey yapmış gibi gönül rahatlığıyla evlerine dönüyorlar. Bu tamamen psikolojik bir eylemdir.

    Elbet o seyrettiğiniz savaş bir gün sizi de bulacaktır.
    Ne mutlu korkaklara gelecek olan o ilahi adalet!
    Allah CC.'nun da üzüntüsü odur ya: güçten kuvvetten yoksun çocuk ve yaşlılar da malesef ki zulüm görmüş oluyor savaşta, insanlar tarafından. Elbet onlar içinde bir ödül vardır Rabb'lerinin katında....

    A.A.