• “Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. küsmek gibi bir şey.
    Bir çeşit gölge fesleğeni.
    Bir çeşit olmayan hayat.
    Zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim.
    Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. bir yığın insan tanıdım.
    Ama hep yalnızdım.”

    Bir kaç satır Didem Madak, okuyup bu şarkıyla karanlığın ötelerine baktım...
    Düşünceler hızlıca yapışıverdi yine yakama,
    Yakamı silkelemek, beni bu ağır yükten kurtarıvermek istedim...

    İnsan gariptir ki her daim böyle yaşayıp gideceğini sanar.
    O Hiç yaşlanmayacak, hiç çirkinleşmeyecek, hiç düşmeyecek ve hiç ölmeyecektir …
    İnsan hep ister,
    hep karşılık bekler
    En iyi hayat onun olmalı, en iyi binek en iyi mesken ve dâhi iyi olan her ne varsa hepsi onun olmalıdır.
    Bu onun doymak bilmeyen nefsinin,
    Kanâat nedir bir türlü öğrenemeyen benliğinin ürünüdür.
    İnsan hep bekler,
    Bir adım,
    Bir ses,
    Bir hareket,
    ● Hatta öyle ki Rabbisiyle bile konuşurken “- bana bir işaret gönder” der.
    “Bana bir işaret gönder ki, bileyim beni gördüğünü” ( hâşa, sümme hâşa...)

    Bilemiyorum ne zamana kadar devam edecek bu ahvâllerimiz.
    Ne zaman hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapabileceğiz.
    Ne zaman hiç tanımadığımız birine gülümseyecek, anne babalarımız yanımızdayken kıymetlerini bilecek ve
    Ne zaman eşlerimize huzur verecegiz, ne zaman iyi birer anne baba ve çocuk olabileceğiz.
    Ne zaman anlayacağız birbirimizi…
    Ne zaman?
    Ne zaman ?
    Hangi ikindisinde ömrün ?

    Bakınız yüzyıllar, dönemler, asırlar kavgalarla mezhep ve din çatışmalarıyla geçti…
    Elimizde avcumuzda bir şey kalmadı, bir insanlık yoksunluğu içindeyiz, ateş düştüğü yeri yakardı evet, lakin şimdi hepimizin evlerine ateşler düştü…
    Dünyayı böyle kurtaramayacağımızı halâ anlamadık mı ?
    Ne zaman dil, din ve ırk ayrımı yapmaktan vazgeçip dünyayı birde böyle kurtarmayı deneyeceğiz…


    Hem size şöyle söyleyeyim ben hiçbir zaman herkes aynı olsun, aynı düşünsün, aynı andan gülüp ağlasın istemedim…
    Herkesin aynı dinden aynı mezhep, aynı meşrepten olması gerekmezdi ki...
    Ayeti kerime de buyrulur ya…

    ● “ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
    Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.
    Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır.
    Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.”

    Bizleri farklı farklı ırklardan yaratıp sonra bir araya getiren Allah'a sonsuz şükürler olsun…

    Karşılıksız bir şeyler yapmalı değil miyiz?
    İnsanlığı çokça sevmeli ve her an bir şeyler üretememenin burukluğu olmalı değil mi yüreklerimizde..
    Düştü diye bırakmamalıyız dostlarımızı, herkes vurdu diye birde biz vurmamalıyız .
    Kötü şeyler yaşanmış olsa da güzel günlerin hatırına sabretmeliyiz..
    Bir anlık gafletle aynı yastığa baş koyduğumuz insana ihanet etmemeli, aynı sofradan yemek yediklerimizden yüz çevirmemeliyiz.

    Sözlerimi bitirirken önce kendimin, sonra sizlerin insanlığına sesleniyorum..

    Ey İnsan evlâdı !
    Ne demiş Namık kemal..


    “yüksel ki yerin bu yer değildir,
    dünyaya gelmek hüner değildir...”
  • "Kızımın adı Serap, 38 yaşında, 23 senedir FA hastası, son 5 senedir hastalığı gözlerine vurdu, gözleri hiç görmüyor. Aynı zamanda konuşmasında bozukluk ve kalp ritmi bozukluğu var..
    Ben bir anneyim, bu iğneyi duymadan önce gitmediğimiz hastane kalmadı, şehir dışlarına bile gittik ama ne yazık ki bir çözüme ulaşamadık. İlacı karşılayacak gücüm yok. Tıpkı diğer hastaların da olduğu gibi aynı hastalıkta arkadaş grubumuz var.

    Arkadaşımız İmukin iğnesini duymuş, ilacın fiyatı aylık 4.000 Euro. Doktoruyla görüşmüş, doktor henüz deneme aşamasında olduğu için bu ilacı yazmamış. Bir maddi yardım kampanyası başlatılmış, 5 ay bu ilacı kullanmış ve doktoruyla tekrar görüşmeye gitmiş. Daha öncesinde tekerlekli sandalyesinden 2 kişinin yardımıyla kaldırılan bu arkadaşımız, 5 ay sonra ilacın olumlu etkisiyle birlikte tekerlekli sandalyesinden kalkıp birkaç adım atabilecek duruma geldi, konuşması ve el becerisi de olumlu yönde ilerlesi. Bu arkadaşımız şu an tek başına kısa mesafe de olsa yürüyüş yapabiliyor.

    Bizim de tek beklentimiz bu ilacın onaylanması ve SGK tarafından karşılanması. Birçok FA hastası var ve bu hastalığın artık bir ilacı var. Fakat ilacın sürekli kullanılması gerektiği için ilaç destegi bittiği zaman hastalık geriye dönüş yapıyor. Lütfen duyarlı vatandaşlarımızdan bir destek bekliyoruz. Unutmayalım ki hepimiz birer engelli adayıyız. Buna duyarsız kalmayalım. Lütfen paylaşalım, destek olalım."

    Linke tıklayıp, imzalamanız ve sonrasında paylaşmanız yeterlidir..
    https://www.change.org/...&utm_term=458128
  • ''Sensiz bir dünya yaratacağım senden.
    Dünya duracak ama sen durmayacaksın.''


    Öyle bir yerdeyim ki...
    Birini sevememek, sevdiğine ait olamamak ve hiçbir şey hissetmemek çok tuhaf bir duygu. Hani kimseyi sevemezsin ya ama sürekli bunun acısını çekersin ya aynı onun gibi işte, sürekli bir yalnızlık hissi… Neden korkuyorum ki birisiyle aşk yaşamaktan? Neden bir adım atamıyor ve neden korkularımı yenemiyorum? Cevap bulamadığım en zor sorulardan biri her halde. Bu soruları sürekli kendi kendime sorarak da yaşanılmaz ki . Hayat aslında önüme bir sürü kişi çıkarıyor, seçimlerimi bana bırakıyor ben ise seçim yapmaktan korkuyorum. Sanki böyle sürekli mutsuz olacakmışım gibi, sanki yolda yürürken aniden arkamdan biri gelip beni bıçaklayacakmış gibi. Hani mutlu olmayı istemiyor da değilim aslında. Kim istemez ki; her sabah güne gülerek başlamayı, yarınlara umutla bakmayı ama sürekli bir üzüntü, mutsuzluk içindeyim gerçek aşkı bulamamanın korkusundan dolayı. Hissettiğim acıyı kimseye söyleyemiyor ve sessizce ağlayıp atlatmaya çalışarak, her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ediyorum ama bir yere kadar. ..
    Acılarla kendimi sürekli dibe vurup, vurdukça en dibe batıyorum. İçim kor gibi yanarken susmak acıların en beteri oluyor benim için. Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum hiçbir şey olmayacağını bile bile. Sonra hayat beni amaçsız bir hortuma sürüklüyor. Günler geçtikçe her şeyim darmadağın olup, kayboluyor. Kimseye karşı bir şey hissedemez hale geldim. Bunların hepsi bilmediğim amaçsız bir korku, sebepsiz bir korku. Belki de tam aşkı buldum derken kaybetmiş olmanın hezimeti? Her sorumun cevabı çıkmaz sokak işte. Ne duygularıma tercüman olabiliyorum ne de bitmek bilmeyen gereksiz beni üzen sorulara. Hayatın onca güzel şeylerini yaşamak varken saçma bir konuda takılıp kalıyorum. Sanki her şey sona ermiş, umutlarım yıkılmış, sevdiğim kişi yıllar önce ölmüş de hayata küsmüş, hayat bağlarım kopmuş gibi tıpkı bu yazıyı yazarken konudan kopmam gibi. Her şey zor geliyor artık kaderime razı olur hale geldim. Mutsuzluk ise artık yaşam biçimim oldu. Her sabaha hayal kırıklığı ile uyanmak. Günlerimin boş ve sıkıntılı geçmesi de cabası. Kimsesizliğin, hissizliğin verdiği zehri gün geçtikçe içime çekiyorum. Bir ilaç lazım bana zehri atmam için. O ilaç ise ne bilmiyorum. Belki de eczanelerde bulunmayan bir şey. Bir yere kadar toparlar belki ama ben hep aynı yerde hissedecek gibiyim kendimi. Artık beni kurtaracak hiçbir şeyim kalmadı. Mahkumum yalnızlığa, kimsesizliğe, hissizliğe, mutsuzluğa ve sensizliğe.. Bazı sokaklardan hızlı bazılarından salınarak geçilir, bir de hiç geçmek istemediğimiz sokaklar vardır ya hani ben ise çıkmaz sokakta kurtulmayı bekliyorum, umutsuz bir şekilde..
    ''Unutma, seni sevdiğim için ölebilirdim, seni sevdiğim için yaşayacağım.''
    https://www.youtube.com/watch?v=dPCzZuMR8eY
    Keyifli okumalar.
  • Kalbimdeki İmza
    Merak ederek aldığım bir kitaptı. Fulya annesini kaybettmiş ve eğitimi için Londra'ya gitmiş asıl olaylar burada başlıyor. Demir ise Fulya'yı yıllardır seven bir adam. Aras karakteri var Fulya'nın sevgilisi. Ben kitabı okumaya başladığım andan beri hiç sevmediğim bir karakterdi. Beni yanıltmadı, ilerleyen sayfalarda 'Bunuda yaptı ya!' dediğim çok oldu. Beni en çok şaşırtan bir karakter ise Demir ilk başlarda yaptığı davranışlardan dolayı kızdım ona ama sonra onun duygularını okumaya başlayınca çok duygulandım. Ve şunu söylemeliyim ki yazar bir erkeğin aşkını o kadar iyi anlatmış ki benim üstüne ekleyebileceğim bir şey kalmadı, bundan fazlası olamazdı. Demir'i okuyanlar ilk başta bende olduğu gibi sorgulayacaklar ama sonradan her şeyin cevabını alacaklar. Eleştireceğolarakusu bana göre eksik bir yön var Fulya'nın da aşkını hissettmek isterdim. Demir'in yanında az kaldı bence. Ve kitabın sonunu çok farklı bekliyordum ama beklediğimi gibi olmadı ve okuduğum sondan mutlu oldum. Beni bazı hatta bir çok yerlerde Fulya sinirlendirdi bunu söylemeliyim
    Kitabı okumanızı tavsiye ederim ve Demir'i okumaya kıyamacaksınız. En sevdiğim karakterdi.
    Kitap akıcıydı hemen okunup bitti.
  • 'Yaklaşık 10 sene evvel'

    -Anneanne, bu basma çiçekli perdelerini hiç atma olur mu? Bana sakla.
    "Ne yapacacaksın kızım bu perdeleri, çok eskidiler baksana.. Deden tee düğün zamanı almıştı bunları bana. İlk kendisi asmıştı bu pencerelere. Gelin kızlık perdelerimdi yani, o gidince değiştiremedim kaldılar öylece. Modası geçmiş diyorlar, doğru mu?"
    -İlerde kendi evim olduğunda en güzel odamın penceresine asıp önünde çiçekli şiirler okuyacağım. Doğru, pek kalmadı bunlardan, o yüzden bana saklamanı istiyorum senden..
    "Çiçekli şiirler de neymiş? Kara damat baban anneni alana kadar gelip gidip pencerenin önünde yanık yanık bir şeyler söylenip dururdu dayın onu yakalayana kadar. Öyle bir şey mi?"
    -Belki de öyledir anneanne, okuyayım mı sana? (Oku demesini beklemeden)

    "Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
    Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
    Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
    Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya malolacağım.
    .... "

    Dağılmamıştı o zamanlar o gövdem; yaklaşık 14-15 yaşlarında ve lise yıllarımın başlarındaydım. Dışarıdan bakıldığında az çok sağlam bir insandım. Yalnızca okudukça canımı yakan bir şeyler vardı, en derinimde hissettiğim, okudukça yaşadığım, yaşadıkça o acıya alıştığım... Evet gerçekten öyle çok okumuştum ki elimde yıpranan, paramparça olan o kitabı, her bir cümlesi ezberimde olmasına rağmen her okuyuşumda ayrı bir cümlenin altını çizip ayrı bir dizeye ağlamaktan kitabım gözyaşı, sayfanın arkasına işlemiş kalem izleri ve Didem'e söylemek istediklerimi yazdığım notlarla dolmuş, okunmaz hâle gelmişti. Ahh, bir an söylemeyi unuttum hangi kitap olduğunu; Pulbiber Mahallesi. Metis yayınlarının Mart 2007 basımlı kitabı, bu hayatta sahip olduğum en değerli eşyalardan birisi.

    Yıllarca okudum bu kitabı, ilk kez okuyor, ilk kez anlıyormuşum gibi; okudukça anlattım, anlattıkça ağladım; ağladıkça ağlattım.
    Neydi beni bu kadar derinden etkileyen? Yarası yarasına denk gelmedikçe anlar mıydı insan bir ötekinin hâlini? Pek tabii anlamazdı ama ben anlamıştım; yarası yarama denk gelmedi çünkü, yaramı delip geçmişti resmen... Yara dedim de aklıma geldi, iliştireyim hemen şuracığa şu dizeleri:

    "Bazı yaralar yararlıdır buna inan
    Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
    Sanki geçmişine çiçek uzatır
    Bazı yaralardan sızan kanla
    Tüm geleceğin yıkanır..."

    Ama bizim yaramız yararlı olan cinsten değildi pek, geleceğimiz falan da yıkanmadı. Aksine, yıkamaya kıyamadığımız koklamaktan kokusu kaybolmuş bir avuç eşya, bir çift terlik ve yavaş yavaş hatırlardan da kaybolmaya başlayan anılar yığını kaldı geriye ve en canımı yakanı da o unutulmuş ses tonu...

    "Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır.
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı."

    Diyordu 'Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım!' şiirinde. Ve gün geldi ben de tıpkı onun gibi şunu söyledim:

    "Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne!"

    Beni bu kadar iyi anlatan başka bir dizeye denk gelmedim ki daha evvel, nasıl sahiplenmeyeyim böylesine? Sahiplendim işte, bir anne gibi, bir evlat gibi, Füsun gibi...
    Kim mi bu Füsun? Hem annesi, hem kızı...
    Didem annesi Füsun'u genç yaşta kaybetti, Füsun annesi Didem'i 41 yaşında kanserden kaybetti.
    Şöyle diyordu veda etmeden önceki son şiirinde:

    "Füsunun yeşil ela gözleri var
    Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
    Ve bana anne deyişi var
    Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
    Bu kahveleri seviyorum ahbap
    İçimi pembe bulutlar kaplıyor
    Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum."

    Böylesine pembe, tatlı, şirin bir hayattan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor:

    "Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
    Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
    Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
    Patlak gözlü bir kurbağa
    tarifsiz çirkin ve kel."

    Şu hayatta yalnızca daha 2 kitabı, rutubetli bir bodrum kat dairesi ve bir kızı varken kanser ondan her şeyini almaya kalkıyor. Acının her hâlini yaşarken çok sevdiği saçlarından oluyor, kendini tarifsiz, çirkin ve kel olarak tanımlıyor. Saçlarına değiniyor yine son şiirinde, ve bir de vakti zamanında saçlarının değerini bilmeyenlere...

    "Bana bazı şarkılar lazım ahbap
    hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
    çok şarkıya ihtiyacım var
    Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
    Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
    Bir gün onları kaybederler
    Böyle bir şey yani ahbap
    Çok acıyor. Saçlar zaman zaman."

    İşte böyle baylar! Sevdiğiniz kadınların saçlarının tek bir telinin bile değerini bilin, saçlar da acır zaman zaman... Siz hissetmezsiniz.

    Bir kaç yıl evveldi, yeni bir eve taşınacağım. Israrla bodrum kat istiyordum, kot1 diyorlar adına. Eh tabi o katta kalmak isteyecek ev arkadaşı bulmak da çok güç. Öğrenciyim, tek başıma da çıkamıyorum derken biriyle tanıştım. Çok az tanıdım kızı, ev arkadaşı aradığımı ancak bodrum katta istediğimi söyledim. Çok güldü. Saçma buldu ve ısrarımı anlayamadı. Ona Didem'i anlattım, kendimi onda bulduğumu, kısa bir süre onun gibi yaşamak istediğimi, ilerleyen zamanlarda isterse başka bir eve çıkabileceğimizi.. Ona bir kaç şiirini okudum:

    "Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum. ..."

    Aradan bir ay bile geçmedi; bir eve çıkmış, anneannemin çiçekli perdesinin önünde her akşam onun mısralarını okuyor, tahlil ediyor, onu anlıyorduk. Az da ağlamadık birlikte. Bilmiyordum başta, oysa onu da bıçak gibi delmiş geçmiş şiirleri. İki ay kadar o evde kaldıktan sonra değiştirdik yerimizi, bodrum kat prensesimin çiçekli şiirlerini yalnızca okumadım, yaşadım resmen orada...

    Aradan yıllar geçti, yollar geçti, insanlar geçti...
    Ama bir şiirler değişmedi bir de benim hissiyatlarım. Lise yıllarımda yayımlanmış bir kitabı vardı, şimdi 3 kitabı. Okumaya doyamadığım, kısa ama benim için gelmiş geçmiş bütün şiir kitaplarına bedel 3 ayrı kitap...

    Bunca zaman inceleme yazmadıysam da cesaret edemediğimden.. Ona olan sevgimi yansıtamayacağımdan korktuğumdan, ki o kadar şey yazdım yine anlatamadım, günlerce yazsam yine anlatamam... Ve bu yazdıklarım tek bir kitabına değil 3 eserine birden ve hatta Madak'a ithafendir. 3 kitabından da alıntılara yer verdim. Tek bir kitap ismi yazma hakkımız olduğu için bunu işaretledim.

    Anlatmak isteyip anlatmadığım onlarca şey var, ilerleyen zamanlarda belki diğer kitaplarına olan incelemelerimde de onlardan bahsederim. Şimdilik şu dizelerle sonlandırıyorum, selametle kalın.

    "İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!"
  • ''Önce, büyük büyük düşündüm.
    Sonra, büyük büyük yaşadım.
    Ne varsa, onlar aldı.
    Şimdi, bana – küçük / bir ölüm kaldı.''

    Nasıl mıyım?
    Bunu bir mektup gibi farz et. Gitmesi için yazılmış ama gitmesi gerekene hiç ulaşamayacak bir mektup gibi..
    Ben kaç gündür sadece dua ediyor ve yazıyorum başka yapacak hiç bir şeyim yokmuş gibi. Aslında gerçekten de yok.. Aa dur bi tüm duygularımı toparlayıp geleyim, bekle beni hemen gitme e mi diyorum tıpkı eskisi gibi..
    Geldim, nerede kalmıştım? Dur bi bakayım. Başlayamamışım bile, sona giden biri için başlayan olmak ne tuhaf bir kelime şimdi fark ettim bunu.
    Merak etme sana öyle içini karartacak şeylerin dolu olduğu bir mektup yazmayı düşünmüyorum. Defalarca silip tekrar yazdım bu satırları, baktım bir çok şey iç karartıyor yaşadıklarımda yazmak mı yazmamak mı dedim.
    Evet en iyisi en başından anlatmak herhalde..
    Dürüst, masumiyet besleyen ve samimi bir yazı olmasını diliyorum.
    Öyle ilginç bir tanışma öykümüz de yoktu aslında. Nerede nasıl tanıştık hiç hatırlamadık. Sanki gözümüzü birlikte açtık yıllarca hep beraber yaşamışçasına. Farklı zamanlarda farklı mekanlarda doğmuş olsak da . Her ailenin çocuğu gibi yetiştirilmedin fırsatın olmadı aslında ve suçlamadın da kimseyi boşu boşuna.
    Eylülü çok seven ben sevmeyen ise sen oldun. Büyüdükçe anladım ki kızının seni kaybettiği yaşta ,anneni kaybettiğin karanlığın idi eylül ayı. Sonsuza kadar karanlıkta kalmadın belki de ama eylül senin için yaşamını yitiren tüm sevdiklerinin sanığı oldu.
    Büyüdük koca koca insanlar olduk, ayrı yerlerde yaşasak da sık sık buluşurduk. Karşılıklı yapılan kahvaltılar, içilen kahveler, ilk aşk heyecanları ilk tek edilişler atılan bol kahkahalar…
    Peki ne oldu da böylesine güzel bir şey son buldu?
    Dün akşamdan beri gideceksin diye ; senin hediye ettiğin kitabı fırlatıp hele de kitabın içindeki defalarca gülümseyerek baktığım notu okuyamamak koyuyor.
    ''Kolay mıdır bir anda her şeyden vazgeçip gitmek?
    Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?''
    Çok tanıyorum zannederken birlikteyken farkına varamadığım şeyleri şimdi öğrenmiş olmak koyuyor.
    Acaba en çok ihtiyacın olduğun zamanlar yanımda olmadın dediğin anlar oldu mu? Olmadığım o zamanlar koyuyor.
    En çok ama en çok ne koyuyor biliyor musun?
    Dünden beri yattığın yoğun bakımda, çaresizlikten hiçbir şey yapamamak , elini tutamamak ve son sözlerini duyamamış olmak koyuyor.
    Kendini ölüme teslim ettin, yarın mezar seni sevgiyle kabul edecek. Sana emanet verilen ne varsa iade ederek acılarından hatta tüm zevklerinden vazgeçeceksin. Ailen, dostların sevdiklerin , nefretlerin arzu ettiklerinden de feragat edeceksin . Cesedinin üzerine toprak dökülecek , yeniden doğacak ve gerçek olacaksın.
    En başta dedim içini karartmayacağım diye, ''geldim veda edip gideyim bırak artık beni'' dediğini duyar gibiyim. Niye yazdım ki tüm bunlar hiçbir fikrim yok. Gücüm kalmadı dünden beri.
    Nasıl mıyım?
    Sana yüzümde hiç de sevimli olmayan bir tebessümle veda ediyorum.

    Çok eksiğim.
    Keyifli okumalar.