• Naklederler ki, bir adı büyük, kendi küçük bir gencin yolu onun (Şeyh Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın) meclisine düşmüştü. Sözlerini işitince bu meselenin derdi eteğine yapıştı. Tevbe edip elindeki altınlarını, gümüşlerini ve sahip olduğu bütün serveti şeyhin yoluna koydu. Şeyh de aynı gün bunların hepsini dervişlere harcadı, ertesi gün için hiçbir şey kalmadı. Sonra gence, “Oruca, zikre devam! Geceleri de hep namaz,” diye emretti. Bir yıl hela temizleme ve kerpiç kesme, diğer yıl hamamda külhancılık ve dervişlerin hizmetinde bulunma, üçüncü yıl kapıcılık yapma işiyle görevlendirildi. Halk onun zembilini doldurmaya büyük bir rağbet gösteriyorlardı. Zira inanılan birisi haline gelmişti. Bundan sonra halkın gözünden düştü, hor görüldü, kimse bir şey vermedi. Şeyh de müritlerine ona yüz vermeyin, yanınızdan kovun, kötü muamele edin, onunla oturup kalkmayın diye tembihlemişti. Genç çevresinden hep eza ve cefa görüyordu. Ama şeyhin ona karşı tavrı iyiydi. Ancak bir süre sonra şeyh de ona karşı kötü davranmaya, herkesin yanında sert konuşmaya, azarlamaya ve yanından kovmaya başladı. Durum bu şekilde sürüp gitti. Derken tesadüfen öyle oldu ki, peşpeşe üç gün kapı kapı dinlendiği halde bir kuru üzüm tanesi bile vermemişlerdi. Bu üç gün içinde hiçbir şey yememiş ve orucunu açmamıştı. Zira şeyh hangâhtan ona bir şey verilmemesini tembih etmişti. Dördüncü hangâhta semâ vardı, nefis yemekler hazırlanmıştı. Şeyh hizmetkârına, ona hiçbir şey vermeyin diye tembihlemiş, ayrıca dervişlere de, “O gelirse içeriye girmesine yol vermeyiniz.” demişti. Sonra bu genç elinde boş bir zembil olduğu halde mahcup bir tavırla kapıdan içeri giriverdi. Üç günden beri aç kaldığından bitkin düşmüştü, kendini mutfağa attı, ama yol vermediler. Sofra kurulunca da sofrada yer ayırmadılar, ayakta kaldı. Şeyh de, sohbetindekiler de yüzüne bakmıyorlardı. Yemek yenince şeyhin gözü ona ilişti ve, “Ey melun! Rezil, bedbaht herif, niçin bir iş tutmuyorsun?” dedi. Bunun üzerine bitkinliğine ve açlığına ek olarak genci tutup bir de dövdüler ve kapı dışarı attılar. Hangâhın kapısını yüzüne kapattılar. Genç halktan tamamıyla ümit kesmişti, mal ve itibar gitmiş, kimseye yaranamamış, dünya elden çıkmış, ama din de ele geçmemişti. Binbir güçlük, yoksulluk ve meşakkatle harap bir mescide vardı, yüzünü toprağa koyup, “Rabbim! Nasıl kovulduğumu, hiç kimsenin beni kabul etmediğini, seninki dışında çalacak bir kapımın bulunmadığını ve senin dışında sığınacağım bir kimsenin kalmadığını biliyor ve görüyorsun!” diye içini döktü ve buna benzer sözler söyleyip sızlandı durdu, mescidin zeminini kanlı gözyaşlarıyla suladı. Tam bu sırada aniden ona o (manevi ve ulvi) hal indi, aradığı devlet yüz gösterdi, mest olup istiğrak haline girdi. Şeyh hangâhta müritlerine, “ Haydi, gidiyoruz, mumu (yakıp) kaldırınız,” dedi. Şeyh ve dostları yola düşüp mescide vardılar. Yüzünü toprağa koymuş olan gencin gözlerinden yağmur gibi yaş aktığını gördüler. Genç şeyhi ve müritleri görünce, “Ey şeyh! Başıma getirdiğin bu karışıklık ne böyle? Halimi nasıl bu şekilde darmadağınık ettin?” dedi. Şeyh, “Bu manevi ziyafetten senin tek başına yemen mi gerekiyor? Her ne bulduysan biz onda ortağız,” dedi. Genç, “Ey şeyh! Bana yaptığın bütün o cefaları şimdi hatırlıyor musun?” dedi. Şeyh dedi ki: “Yavrum! Sen bütün halktan ümidi ve ilgiyi kesmemiştin, seninle Hudâ arasındaki perde Ebû Said’dir. Sende bu bir tek puttan başkasından eser kalmamıştı. Bu perde de ancak bu şekilde senden kalkabilirdi. Nefsin bu biçimde kırılabilirdi. Haydi, kalk ayağa, mübarek olsun!”
  • Yaşayan türk yazarlardan en sevdiğim yazardır, Hasan Ali Toptaş. Ilk defa bir kitabın yazarına bakmadan kitabını okumuştum. Bu kitap, yazarın "Ben Bir Gürgen Dalıyım" isimli kitabıydı.
    (Çocuk kitabı kategorisine girse de her yaştan insanın okuyabileceği bir kitap.)
    Kitabı okuduktan sonra yazarın hayatına baktım. Hasan Ali'nin fotoğrafını gördüğümde çok şaşırdım. Kafamda oluşmuş yazar tiplemesinin tam tersi bir suretle karşılaşınca dış görünümün ne kadar yanıltıcı olabileceğini bir kez daha anladım.
    Atay'ın deyişiyle 'biz iki ayaklılar' dış görünüme çok önem veriyoruz.
    Sanki yazarların belirli bir görünüm kalıbı varmış gibi :D
    Hayatıyla ilgili pek bir bilgi bulamadım. O zamanlar o kadar büyük bir merakım da yoktu ona karşı.
    Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabından sonra, Sonsuzluğa Nokta kitabını okudum. Bu kitabıyla beraber Hasan Ali Toptaş hayranlığım başlamış oldu. Hayatı ile ilgili tekrar bir araştırma çabasına girdim fakat kişisel bilgiler pek bulamadım. 1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinde doğduğu bilgisine ulaşabildim sadece.
    Bir süre icra memurluğu yapıp, daha sonra bıraktığı da söyleniyor.
    Maalesef yazarın hiç bir imza gününe katılamadım. Zaten her yerde de imza günü vermiyor, kendisi.
    Bu aralıkta kitaplarını okumaya devam ettim. Her kitabı bende ayrı bir hayranlık dalgası oluşturdu.
    "Kuşlar Yasına Gider" dışında okumadığım kitabı kalmadı.
    Yeni bir kitap çıkarana kadar o kitabını okumayacağım. Bütün kitaplarını bitirmek beni çok üzer yoksa.

    Bir süre sonra tesadüfen yazarın web sitesini bulmuş oldum. Yaşayan bir yazar olduğu için konuşmamam olanaksızdı tabii.
    Iletişim bilgilerine ulaştıktan sonra en sonunda kendisine mail yazabildim. Bu benim için çok zor oldu. Çünkü çok beğendiğim bir yazar olduğu için eğer yazdığım mail'e cevap vermeseydi çok üzülürdüm. Cevap vereceğini biliyordum ama yine de endişe duyuyordum. Ve beklediğim gibi çok güzel bir üslubla bana cevap verdi.
    Kendisiyle sohbet etme olanağı edinmiş bulundum böylece. Ne kadar kibar bir insan olduğunu kendisiyle olan bu münasebetimden dolayı söyleyebilirim.
    Keşke Atay'da yaşasaydı. Onunla da yüzyüze görüşüp, sohbet etmeyi çok isterdim.

    Peki neden Hasan Ali Toptaş?
    'Zaman' üzerine çok düşündüğüm bir kavram oldu hep. Bununla ilgili edinebildiğim kadar kitap ve makale okudum. Bunların arasında beni şaşırtan bir yazıya/kitaba ulaşamadım. Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarına kadar.
    ( William Faulkner ve onun gibi bir kaç ismi tenzih ederek söylüyorum.)

    Kitaplarının geneli 'zaman' odak alınarak yazılmış. Bu kavramı yer yer felsefeyi kullanarak yazmış olması kitaplarının okunmasını zorlaştırıyor.
    Beynimin nefes aldığını hissediyordum kitaplarını okurken.
    Zaman ve mekandan kopuk olaylar- durumlar...
    Kitapları kitap gibi değil de bir anımızı hatırlar gibi yahut kendi hayal dünyamızda dolaşıyormuş gibi hissettiriyor. Son sayfaya gelince şaşırıp kalıyoruz.

    Kitaplarını okumak isteyenler varsa öncelikle zinde bir kafaya ihtiyacınızın olduğunu söylemek isterim.
    Kitaplarının isimleri de farklı bir yazarla tanışacağınızın en büyük belirtilerinden biri.
    》 Ölü Zaman Gezginleri
    》 Yoklar Fısıltısı
    》Bir Gülüşün Kimliği...
    Farklı değil mi sizce de ?

    "Gölgesizler" isimli şiirsel diyebileceğim kadar güzel olan kitabı en ünlü kitabıdır. Bu kitabının ingilizce çevirisi yapılmıştır.
    Sinema filmi de çekilmiştir. Kitabı okuduktan sonra filmini izlemenizi öneririm yoksa pek anlamlandıramayabilirsiniz.

    Hasan Ali ve kitaplarıyla ilgili yazacak çok şey var. Yazarken biraz fazla duygu yoğunluğu yaşadığım için bu beni yordu. Bu yüzden burada bırakıyorum.

    Bu yazıyı yazmamın sebeplerinden biri de; hiç bir kitabını okumadan yazarla ve kitaplarıyla ilgili saçma sapan yorumlar yapan kişiler içindir.
    Konuşmuş olmak için konuşmayı bırakın artık!
  • Ellerimde poşetler, pazar arabası almadım diye kızıyorum kendime. Biraz önce de domates altı lira olmuş diye pazarcı amcaya söylendim. Tezgahtan biraz uzaklaşınca da pişman oldum. Ben ne yapıyım yani, muhatabım pazarcı amcayken kime şikayetleniyim demek suretiyle vicdanimi rahatlatmaya çalıştım bir süre. İşe yarayıp yaramadığı konusunda bir fikrim yok.

    Taze mısırlara takıldı gözüm domatesci amcaya sırtımı dönünce.Akşam ne iyi gider film izlerken, tuzlar tuzlar yerim, diye düşünüyordum mısır seçerken. Ona da zam gelmiş, olsundu. Hala parkta aldığımdan daha ucuz. 5 tane alıyorum. Mısıra gömüleceğim bu akşam. Sadece mısır... ilk defa haşlanmış mısırı anneannem almıştı bana. Cami avlusundaki amcadan, yanında da bir tane kelek. Tuzlayıp yemiştik...

    Mısırın tadı hala damağımda. Anneannem rüyamda... kelek satan amca kalmadı, mısırcılar şimdi abla.
    Ne çok mısır dedim. 10 dakikadır mısırcı tezgahının önünde olmamdan ötürü olabilir.

    -kolay gelsin abla.

    Artık evin yolunu tutmalı zaten arabada yok, daha fazla şey alırsam kollarım "taşımam ben bunları" deyip vücudumdan istifa edebilir.
    Alınacak son şeyi yılların amcası " pamuk şekerrrr" diye bağırınca hatırlıyorum. Pamuk şeker çocuk olmanın yollarından biri. Bu sefer kendim için almıyorum. Dün mor topitop yedim, bugün bir çocuğu sevindirme zamanı.

    -pembe olandan amca

    Pamuk şekeri de alıp evin yolunu tuttuğumda amcanın yıllardır sadece pamuk şeker satarak nasıl geçinebildiği düşünüyorum. Acaba amca da seviyor muydu pamuk şeker?
    Her gün sattığım, birlikte olduğum, yanımda taşıdığım bir şeyi/birini sevip sevemeyeceğimi düşündüm bir an. Sonra soru sormaktan vazgeçtim, sorulara dalarsam çocuk göremeyeceğimi düşünerek.

    Etrafa bakınıyorum da, sokakta hiç çocuk kalmamış. Kalanlar annelerinin ellerine kelepcelenmişler. Anneleri desen, azıcık gülümsesem çocuğuna bana su içen bir ceylana aslan nasıl bakıyorsa öyle bakıyorlar.

    Vazgeçiyorum bir çocuğa vermekten.

    "Çocuk olmayı hatırlatayım birine"

    Yolda gördüğüm ilk kişiyi durduruyorum. Muhtemel 18 yaşlarında, gözlüklü -gözlüklü insanlara hep hayranlık besliyorum- Kulaklığını çıkartmasına sebep olduğum için bir miktar üzülüyorum. Çok kısa sürüyor bu üzülme, kızla konuşmam da kısa sürüyor.

    "Çocuk kalalım mı?"

    diyorum. Teşekkür edip uzaklaşıyor yanımdan. Hızlı, kısa ve emin adımlarla uzaklaşıyor, arkasından bakmıyorum. Bakarasam 35 saniye süren bu konuşmayı hiç unutmayacağımı biliyorum. Yolda başkasını görmeyi umarken, arkama bakmamak için direniyorum.

    Eve yaklaştım, yolda kimse yok. Sanki herkes sözleşmış benimle rastlaşmamak için.Dükkanda tek başına bir şeylerle uğraşan ablayı gördüm o sırada. Normalde bu çiçekçinin önünde iki amca oturur. Bu abla hep iç tarafta çalışıyor demek ki. Ya da bu cumartesilik burada. Bilemiyorum.Aklımdaki tek düşünce; "Abla çocuk kalalım" mı demek.
    Biraz çekingen bir tavırla giriyorum içeri.

    -Merhaba, kolay gelsin
    -Merhaba
    -Yanlış anlamaz iseniz size bir söyleyebilir miyim?
    - Ah, tabi buyur...
    -Ben hep çiçekçilerın ve kitapçıların özel ve güzel insalar olduklarına inandım. Bence siz de çok güzel bir insansınız.
    - ya canım... (Abla gülümsüyor, çok güzel gülümsüyor...)
    -Eğer size bir rahatsızlık vermeyecek ise bunu kabul eder misiniz, şekeriniz filan yoksa? (Pamuk şekeri uzatıyorum..)
    Çocuk kalalım, ben pamuk şekerler ile çocuk kalkacağına inanıyorum. Bir de hüptürük var tabi... kabul eder misiniz bunu?
    - Çok teşekkür ederim canım....Ben de sana bir karanfil hediye edeyim o zaman.
    -Yaa gerçekten mi :) çok mutlu olurum.
    Çok iyi bakın kendinize, iyi olun, hayırlı işler...
    -görüşürüz...

    Görüşelim olur mu abla, öptüm kocaman yüreğinden...

    Ben ilk çiçeğimi böylece almış oldum.
    Çiçekçiler ve kitapçılar gerçekten çok güzel insanlar.
    Onları, seni ve kendimi çok seviyorum canım insan :")
  • ÖĞRETMENLER VE ÖĞRETMEN ADAYLARI
    Lafa nereden başlasam bilemiyorum. Öğretmenlik mesleği hakkında her gün çok fazla şey duyuyorum. Şimdi bir öğretmen çıkarsak şuraya “yahu artık mesleğimizin eski saygınlığı kalmadı” diyecektir, eminim.(klişelerle dolu bir hayat aman aman nereye geldik..)
    Ha sen neyin nesisin bu yazıyı yazıyorsun diye sorarsanız eğer ben de öğretmenim(diplomada öyle yazıyor.)
    Öncelikle diyeceğim şudur: “herkes öğretmen olamaz.”
    Kazanır, okur, bitirir diplomasında “öğretmen” yazar ama yine de olamaz.
    Neden diye soruyorsunuz biliyorum.
    O halde anlatıyorum, dinle!
    Bu mesleği okuyan şu an için 100 kişi olduğunu düşünelim. 70si puanı yettiği için okuyor, 20si kadın olduğu için(şu meşhur büyük sözlerinden yola çıkıyorum) geri kalan 10 kişi ise gerçekten öğretmen olmak istediği için okuyor...

    Ben de ailem istediği için okuyanlardanım. Yani öğretmenlik kazandığım zaman “yehuuu öğretmen olacağım” diyerek okuluma gitmedim.

    Fakat üniversite birinci sınıftan beri özel dersler verdim. 18 yaşında daha doğru dürüst bölüm derslerimi bile almamışken böyle bir yola çıktım. Okulu bitirene kadar da devam ettim. Okul bitti yine devam ettim. 5.sınıfta elime aldığım çocuklar liseye başladılar. Henüz 23 yaşında olmama ve mesleğe yeni atanmama rağmen geriye dönüp baktığımda o kadar fazla öğrenci biriktirdiğimi görüyorum ki.. o kadar fazla hayat, umut, gelecek..

    Kendim için söylemiyorum. Bu meslek gerçekten gönül işi. Ben gönülsüz başladım. Ama şu an kendim için çok doğru bir meslek bulduğuma inanıyorum.

    Bizler birer gelecek yetiştiriyoruz. Bu meslek para için yapılmaz. Kendimi devlete atacağım, garanti meslek diye düşünüp hiç yapılmaz. Elimizin altında yatan gerçeğin farkında mısınız? Her bir nesil ve gelecekten bahsediyorum. Öğretmenlerin de bu gelecekte çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum ve hatta düşündüğümden de fazlasını düşünüyorum.

    4 yıl boyunca sadece okula gidip geliyorsunuz. En azından birçok öğrenci öyle yapıyor. Arkadaşlar bu meslek gerçekten okulda öğrenilmiyor. Hatta okulun bana göre katkısı bile düşük. Çok cüzi miktarlarda özel ders verebilirsiniz. Para için değil de öğrenci kazanmak olarak bakın buna. Ne kadar fazla öğrenciniz olursa mesleği ve altında yatan gerçekleri daha iyi anlıyorsunuz. Mesleğin önemini kavrıyorsunuz. Yahu bakış açınız bile değişiyor.

    Bu meslek içinde olan çok boş insan var kimse kusura bakmasın. Hayatında tek kitap okumamış insan edebiyat okuyor, Türkçe öğretmenliği okuyor. Adamın matematik neti 1 ama kalkıp matematik bölümüne gidiyor.
    Bu neden? Kendi hayatım için meslek kazanacağım diye düşünürken neden bir gelecek yakıyorsunuz?

    Ha kimisi böyle geliyor ve gerçekten işinde çok iyi oluyor, çabalıyor. Peki ya çabalamayanlar?

    Düşüncelerime katılmak zorunda değilsiniz. Ama ben anladım ki bu meslek her konuda bilgi istiyor. Sadece kendi bölümün için değil, okuyacaksın, öğreneceksin, kültürleneceksin. Çocukların soruları asla bitmez. Küçük çocuklar annesini ya da babasını değil de öğretmenini daha fazla rol model alırlar. Onun bilgisini kıskanırlar, onun gibi olmak isterler.

    Bazı meslekler ruh ister. Gerçekten öyle..
    Artık öğretmenler olarak sistem o bu şu diye yakınmayı bırakalım da ne kadar öğrencinin geleceğine dokunabilirim diye düşünelim. Aman bir öğrenci diyip geçmeyelim. 15’inden 15’ine ne de olsa maaşım yatıyor demeyelim.
    Yeri geldiğinde tabi eleştireceğiz tabi sesimizi çıkaracağız. Ama son zamanlarda kendini çok fazla salan öğretmen görüyorum. Ya siyasi görüşü sebebiyle ya da sistem değişmeleri vs..

    Ben her zaman diyorum. Ölümsüz olmak istiyorum! Öldükten sonra bile arkamda bıraktığım o güzel mirasım beni yaşatsın istiyorum!
    Bana ne kadar iyi öğretmensin filan falan cümleleri kurmayın. (İçeriğinde olan anlama bakın.)

    Sadece burada çok fazla bu meslek adaylarından olduğu için azıcık bile olsa farkındalık yaratmak için yazıyorum. Belki birinin ruhuna işler diyorum.
    Bir kişi bir kişidir! Asla yabana atamam. :)
  • Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

    "Bir gün Peygamber'imiz ile birlikte otururken bir ara azı dişleri görünecek şekilde O'nun güldüğünü gördük. Hz. Ömer: "Ya Rasûlallah, anam-babam sana feda olsun, neye güldün?" diye sordu. Peygamber'imiz şu cevabı verdi: "Ümmetimden iki kişi Allah'ın huzurunda diz çöktü, biri "Yâ Rabb'i, bu kardeşimden hakkımı al" dedi. Allah da ötekisine "Kardeşinin hakkını kendisine ver" diye buyurdu. Verecekli adam "hiç bir iyi amelim kalmadı" dedi.

    Bunun üzerine Allah alacaklıya: "Ne yapacaksın, arkadaşının sana verecek hiç bir iyi ameli kalmadı" diye buyurdu. Alacaklı: "O halde hakkım kadar günahımı üzerine alsın" dedi. Böyle derken Peygamber'imiz yaşlı gözlerle: "O gün öyle yaman bir gündür ki, her günahını sırtına yükleyeceği birini arar" diye buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti:

    "Bu arada Allah alacaklı tarafa: "Kaldır başını da cennet bahçelerine bak" diye buyurdu. Adam başını kaldırarak: "Yâ Rabb'i, altından bir takım yüksek evler ile incilerle bezenmiş şehirler görüyorum. Bunlar acaba hangi peygambere veya hangi sıddıka yahut hangi şehide ayrıldı?" dedi.

    Yüce Allah: "Bu gördüğün ev ve köşkler bana bedelini ödeyenlere verilecek" diye buyurdu. Alacaklı adam "Yâ Rabb'i, onların bedelini sana kim ödeyebilir?" dedi. Allah "sen verebilirsin" diye buyurdu. Adam; "Nedir o bedel?" diye sordu. Allah: "Arkadaşına hakkına bağışlaman" diye buyurdu.

    Bunun üzerine alacaklı Adam: "Yâ Rabb'i ona hakkımı bağışladım" dedi. Allah da alacaklıya: "O halde onun elinden tut ve onu cennete götür" diye buyurdu.

    Sonra Peygamber'imiz (asm) bize dönerek: "Allah'tan korkun ve aranızda doğan anlaşmazlıkları barışçı yollardan halledin. Görüyorsunuz ki, Allah mü'minlerin arasını bulmaktadır" diye buyurdu.

    (Gazali, Ölüm ve Ötesi, s. 65)
  • MİLLİYETÇİ- IRKÇI- FAŞİST
    Maalesef son yıllarda insanların özellikle gençlerin kafası karışmış durumda. Daha Faşizm, Irkçılık ve Milliyetçilik kavramlarının ne demek olduğunu bilmeden orda burda atıp tutuyor.Herkes birbirine Irkçı; Faşist diyor. ABD son derece yetkin Toplum Mühendislerini ve internet üzerinde kullandığı binlerce Trolü kullanarak ,kültür erozyonu ve kargaşa yaratmak için elinden geleni yapıyor.O nedenle dünya literatüründe bu kavramların karşılığını buraya yazıyorum.
    IRKÇILIK: İnsanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti,
    MİLLİYETÇİLİK: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını, kendi çıkarlarının üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk..
    FAŞİZM : Demokratik düzenin yerine, aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan, tüm yetkilerin tek bir parti ya da kişinin elinde bulunduğu devlet düzeni

    Bizler İstiklal Marşı çalındığında tüylerimiz ürperirken, aidiyet duygusunu yaşarken, bağımsız bir ulus olmanın gururunu taşırken, son yıllarda Türküm demeye bile utanır olduk. Sürekli bir ırkçılık tehdidiyle karşılaşıyoruz. İngiliz ingilizim, Fransız fransızım der, ne diyelim.

    İnsanların ulus bilincinden, birliktelik bilincinden koparılması, sömürgeleştirmenin en önemli adımıdır. Farklı kültürler , dinler ve görüşte olanların birbirine karşı kışkırtılması planlanmış bir şeydir.

    Türkiye zaten bağımsız bir ülke değildir. Hiçbir üretimi olmayan, tarımsal, endüstriyel yani ekonomik annlamda tamamen Batı ya bağımlı olan bir ülkenin bağımsızlığı mümkün olabilir mi? Ey ABD diye ortalıkta nara atanlar çatır çatır, silah, uçak , makine vs. alırlar.

    Zaten 70 li yıllardan beri Türkiye bir tür sömürge ülkesidir. Atatürk'ün kurduğu fabrikalar cüzi ücretlere, ya yandaşlara ya da yabancı ülkelere satılmış.Halka ait hiçbir işletme kalmamıştır. HEY GÖZÜNÜ SEVDİĞİMİN YERLİ MALI HAFTALARI nerde..

    Eğitim dilinin zorla İngilizce yapılması da sömürge ülkelerinin özelliğidir. Büyük güçler küreselleşme, yok hümanizm,',insan hakları gibi söylemlerle sömürürler. İngilizce'nin dünya dili, bilim dili olduğu da koca bir yalandır. Hiç bir Fransız makalesini İngilizce yazmaz. 70 li yıllardan beri Türk siyasetini çaktırmadan hep dış güçler yönlendirir.

    Beni Irkçılıkla suçlayanlar ben Milliyetçiyim. Yani ülkemin iyi ve güçlü bir ülke olmasını isterim. Tarihiyle, kültürüyle, sanatıyla, bilimiyle övünmek isterim. Bunun için elimden bir şey geliyorsa yapmak isterim. Türk ırkını üstün tuttuğum falan yok. Bu ülkenin Aziz Nesin in söylediği gibi % 60 ı cahil, kaypak, kendi çıkarlarını herşeyin üstünde tutan insanlardır. Ulus bilinci oluşmamıştır. Bir makarnaya, kömüre oy verir. Sanki ATATÜRK bu halkı bilmiyor muydu? Ancak Türk milletinin en büyük sorunlarından biri de korku kültürü ile yetiştiği için sürekli bir aşağılık kompleksi içinde olmasıdır. Türk gençliğini gaza getirmek ve kendine güveninin artmasını sağlamak için uğraşmıştır. (gençliğe hitabe, Nutuk vs)

    ha bu ülke de iyi sanatçılar, düşünürler , bilim insanı yok muydu? Hepsi ya yurtdışına gitti ya da bertaraf edildi. Hele YÖK ün kurulmasından sonra ülkede bilim falan kalmadı. Hele son 20 yılda akademisyenlerin büyük çoğunluğu yukarıdan inme, boş insanlar. Bu kadar mühendis yetişiyor, ülke de sanayi var mı yok? Sadece fason üretim. Makinalar, hatta montajcılar bile dışarıdan geliyor.Bu ülke 1940 larda kendi uçağını, arabasını yaparken, kendine yeten bir ülkeyken nasıl bu hale getirildi. Politikacılarla ortak çalışan iş adamları ve Batı nın dayatmalarıyla tabi. (Tarımda kota, üreticiye yüklenen aşırı vergiler).
    Son 20 yılda yapılan hiçbir sınava güvenmiyorum.Atamaya güvenmiyorum. Bir kamu çalışanı olarak söylüyorum ki torpil gırla gidiyor. Milyonlarca gencin kaderiyle oynandı.

    Herkes bilir ki sömürge ülkelerinde liderler büyük güçlerce yetiştirilip halkın zaaflarına oynayarak diktatörleşir. Çünkü halk bilinçli olarak cahilleştirilir ve korku kültürüyle yetiştirilip, kendine güveni olmayan, güce tapan insanlar yetiştirilir.

    Hep Avrupa'da milliyetçilik yok vs. safsatası var. Avrupalılar o kadar milliyetçi ki, hiçbiri asla İngilizce konuşmaz. Tarihinden ve kültüründen gururla bahseder. Irkçıdır da, Orta doğu ülkelerini, sömürge ülkelerini ekonomik pazar olarak görür. Tabi ben Batı düşmanı değilim. Seviyorum da, Ancak her millet kendi çıkarları dahilinde hareket eder.

    Yıllardır sürekli önümüze konulan ERMENİ SOYKIRIMI. Her millet tarihte soykırım yapmıştır. Peki Ermenilerin Azerbaycan ve Karabağ bölgesinde yapmış olduğu soykırımları neden hiçkimse konuşmaz. Yahudi soykırımı gerçektir. Fakat şu an Yahudiler bütün dünyayı sömürmektedir. Bizim gibi sömürge ülkelerine gönderdikleri genetiğiyle oynanmış tohumlar sağlığımızı tehdit etmektedir.Ve bu bitkiler tohum vermediği için sömürge ülkeleri her yıl tohum almaya mecbur edilmiştir. Aşılar ve ilaçlar da ayrı mevzu.

    Topraklarımızın ve kurumlarımızın Araplara satılması, tehlikenin en önemli işaretidir. Filistin de zamanında topraklarını ve kurumlarını İsrail'e satmıştı.

    Milliyetçilik dediğimde herkesin ödü kopuyor, Irkçı vs. Milliyetçilik, bağımsızlık demektir. Kendine yeten, kültür de sanatta bilimde çağdaş ülke olmak demektir. Yoksa her ırk, kültür ve millet de her türlü insan mevcuttur. Kimse kimseden üstün değildir.

    Yurtdışına gidiyorum, Alman, fransız gururla kendinden, kültüründen bahsederken ve milleti ile gurur duyarken, ben Türk'üm dediğim de alaycı bir şekilde gülerek Darbe den, yok cemaatten söz ettiklerinde utandım.

    Amerika o kadar milliyetçi bir ülkedir ki; bütün filmleri Amerikan bilmemnesi diye başlar. Hollywood Amerika'nın en önemli kültürel silahıdır. Sürekli düşmanlarla savaşan ABD askerleri kahraman gibi gösterilir.

    İnternet büyük oranda toplum mühendisleri tarfından oluşturulan , bilgi kirliliği ve insanları galeyana getiren, düşünmekten yargılamaktan aciz, tüketici bir robota dönüştüren, insan zihninin genetiğiyle oynamaya elverişli bir araçtır. (ha tabi ki son derece faydalı özellikleri de var o ayrı). En azından normal hayatta konuşmaktan aciz, pısırık tiplerin burada öfkesini boşalttığı bir mecra.