KİTAPBUCH, Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek'i inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Kitabın Yorumu

“Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek” isimli kitap; ülkemizin önemli bir değeri, kazanımı olan Prof.Dr.İlber Ortaylı'nın; Osmanlı İmparatorluğu’nun kimliğini, esas kurumlarını ve Padişah’tan halka kadar insanların yaşam tarzlarını özetlediği tarih alanında bir denemedir.

Kitabın üç kelimeyle özeti için; “Devlet, İstanbul, Enderun”, üç kelimeyle yorumu için; “Anlaşılır, öğretici, harika” diyebiliriz.

Kitapta; Fatih devrinden başlamak üzere kişilik özellikleri de dâhil padişahlar, merkez yönetim sistemi (Vezirler, Divanı Hümayun, Saray Teşkilatı, Harem, Yeniçeri, Enderun, protokol), taşra yönetim sistemi (kadılar), eyaletler (özellikle Mısır), eğitim sistemi (ilmiye sınıfı, modern tedrisat), halkın yaşayışı (Osmanlı mutfağı) ve kültürü konu edilmektedir.

Devşirme sistemi detaylı anlatılmış. Padişahlardan Fatih ve Yavuz ayrıntılı olarak tahlil edilmiş. İstanbul’la ilgili de harika bilgiler var. İstanbul’da yaşıyorsanız, bu kitabı okumak size yaşadığınız şehirle ilgili ilave bir farkındalık sağlayabilir.

“Türklerin Altın Çağı” kitabını okuyanlar için Fatih’le ilgili anlatımlar mükerrer olsa da, bıktırmıyor. Ayrıca hemen her sayfada 1-2 özgün bilgi veya yorum yer alıyor. Okudukça da, bilgileriniz pekişiyor ve taşlar yerine oturuyor.

Kitaptaki sade dil ve sohbet tarzı anlatım, zevkli bir okuma sağlıyor. İstenirse ve zaman da varsa bir günde okunabilecek bir kitap.

Kitabı bitirince okurda iki şey kalıyor. İlki; Osmanlı’nın sağlam bir devlet teşkilatı olduğu, ikincisi İlber Hoca’nın milletimiz için bir şans olduğu.

İlber ORTAYLI’nın, eserlerinin ve konuşmalarının; milletimize tarih bilinci kazandırmak ve tarihi sevdirmek maksadı taşıdığını düşünüyorum. Çünkü kullandığı dil, basit anlatımı tercih etmesi, çözüm önerileri, genellemeleri ve özetlemeleri bize bunu düşündürüyor. Hem bu nedenle, hem de eleştirecek yeterli alt yapımızın olmaması nedeniyle, kitabı yorumlamaktan ziyade memnuniyetle tanıtımını yapıyoruz. Ancak yine de; kitabın isminin, içerikle ve maksatla çok uyumlu olmadığı tespitine katılıyoruz. Zira kitap; yeni bir keşif yapmıyor, bilakis bazı gerçekleri tekrar vurguluyor.

Sonuç olarak Prof. İlber ORTAYLI’nın, “Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek” isimli eserinin okunmasını, bu coğrafyada yaşayan bizler için bir genel kültür gereği olarak, öneriyorum.

Musa ARSLAN, 27 Mayıs Bir Devrimdir'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

dünyada askeri darbelerin yuzde 98 i amerika ve avrupa birliği ve israilin emrinde yapılan darbeler dır çok az ama çok az bir miktarı işçilerden emekten özgürlüklerden yanadır bunlardan biride 27 Mayıs hareketidir. 1974 yılında protekiz de devrimci yuzbaşıların faşist salazarı kırmızı karanfiller operasyonu çerçecesin de lizbon a namlularına karanfil takılmış şekilde girmişlerdi yine 1979 yılında afganistan da babra karlmal hükümetinin yanında gericiliğine karşı davranrnadıgını görüyoruz yine venezuellada cahevezin devrimci askerlerle cuntaya karşı ilerici bir darbesi olmuş başarısız olmuştur sonuç olarak askerler bir sınıf değildir bir katmandır kim güçlrnmişse ondan yana tavır alır caydırcı güç olarak .. Ülkemizde de ozellikle 2. dunya savaşı sonrası çok partili hayata geçişle kurulan demokrat parti abd nın himayesi ve kontrolün de abd den aldıkları emir gereği Halk Düşmanı NATO ya girdi ve menderes hükümeti abd nin çıkarıları için mehmetçiği anti-emperyalist savaşın içindeki kore ye yolladı amerikan askerlerinin can güvenliği için mehmetçik kendisi ile vatanımızla hiç bir ilgisi olmayan kore de kırdılıldı.Ülkede eşitlik özgürlük adım adım yok edildi tıpkı günmüz tayyibi gibi adnan menderes halka ve özellikle öğrencilere karşı çok sert tedbirler aldı öğrenci gencliği ankara izmirdeki özgürlük talebi tank ve polis ateşiyle karşılandı turan emeksiz gibi aydın gençleri,miz katledildi muhalefet sindirildi nnihayet ordu içindeki ilerici yurtsever aydın subayların dibden gelen başkaldırısıyla mederes hükümeti alaşı aedildi kısmende olsa kırıntıda olsa hazırlanan 27 Anayasası ile kısmen bir özgürlük ortamı doğdu öğrenci ve işçi hareketi nefes aldı başkaldırdı köylüler toprak işleyenin su kullananın diyerek eylemler yaptı öğrenci genclik özellikle 1967 yılından itibaren emperyalizme gericiliğe karşı bğyğk bir ayaklanma başladı denizler mahirler kısmende olsa 27 mayıs anayasasına sahip çıktıkları için egemenlerce katledildiler ..

Büşra Kocatürk, Devlet'i inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bilmeyenler için kabaca Devlet ideal bir devletin nasıl olması gerektiğinin tartışıldığı bir kitap. Diyalog şeklinde yazılmış ve farklı farklı konulara değiliniyor, askerlik, devlette kadının yeri, adelet gibi değişik meseleler ele alınıyor. Kitap aslında doğruluk, eğrilik, iyilik ve kötülük kavramlarını irdeleyerek başlar.Okumaktan en keyif aldığım kısımlar sonlara doğru Sokrates'in devlet şekillerini karşılaştırıp, özelliklerini ortaya dökmesi, aynı zamanda bunu paralel insan karakterleriyle pekiştirmesiydi. Özellikle demokrasi eleştirilerini çok ilginç ve yerinde buldum. Kısacası burdan çıkardığım sonuç her şeyin fazlası zarar oldu. Hatta özgürlüğün bile.

şule uzundere, Yakıcı Sır'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Stefan Zweig en sevdiğim yazarlardan biri. Her kitabını beğenerek, zevkle okuyorum. Hele bir de kötü bir kitabın üzerine okuduysam kitaptan aldığım zevk iki katına çıkıyor. Yakıcı Sır’da bunu yaşadım.

Beş yüz küsur sayfalık sıkıcı bir kitap okuyordum. Günler boyunca, saatlerce o kitabı okudum. Kitap hiç ilerlemiyordu ve bir an asla bitmeyecek gibi hissettim. Normalde başladığım kitabı mutlaka tamamlarım düşüncesine sahip değilim. Eğer kitap bana hitap etmediyse yarısına kadar okur bırakırım ama o kitapta inat etmiştim çünkü kitabın ve yazarın seveni çoktu. Ben de “Ya sonuna doğru güzelleşiyor. Kitabı tamamen okusaydın severdin.” eleştirileri almak istemediğim için kitabı bitirdim ve fikrim değişmedi. Kitap da yazar da kötüydü.

Böyle bir okumadan sonra beni ancak Zwig kendime getirir dedim. Yanılmadığım için mutluyum. Dediğim gibi normalde de yazarın kitaplarını beğenerek okuyorum ama kötü bir okumanın üstüne geldiği için mi yoksa gerçekten diğer kitaplarından daha başarılı olduğu için mi bilmem Yakıcı Sır, yazarın en sevdiğim kitaplarından biri oldu.

Kitabın konusunu merak edenler için kısaca annesini tavlamak için kadının çocuğuna yaklaşan bir çapkının hikâyesi diyebilirim ama Zweig sevenler bilir ki onun kitaplarında konunun bir önemi yoktur. O, en basit görünen bir konuyu bile insanı sarsacak şekilde anlatır. Bu kitapta da alıştığımız ve sevdiğimiz karakter tahlillerinden bolca vardı. Özellikle çocuğun psikolojisini anlattığı kısımları soluksuz okudum.

Sonuç olarak Yakıcı Sır yazarın Satranç ve Korku ile birlikte en sevdiğim kitaplarından biri oldu.

Yazardan okuduğum diğer kitapların yorumlarını blogumdan okuyabilirsiniz:
Satranç
Korku
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
Olağanüstü Bir Gece
Bir Çöküşün Öyküsü
Clarissa

Hcrt Ct, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Casusları Sevk ve îdare, Mülkün Selameti ve Raiyyetin İşlerine Dair
Deylemîlerden Adudu’d-devle’den akh daha pek, kavrayışı tez, feraseti daha yeğin birisi yok idi. Bayındırlık ve imar işlerinden haz duyan âlicenap ve meselelere her yönüyle vâkıfİdi. Günlerden bir gün bir casus ona şöyle bir haber ulaştırdı: “Emir buyurduğunuz meselenin halli için yolladığmız şu bendeniz, şehir kapısından iki yüz adım kadar yol almıştım ki yol kenarında beti benzi atmış, surat ve boynu yara bere içinde bir delikanlı gördüm. Beni görünce selam verdi. Selamım aldıktan sonra ona orada ne diye dineldiğini sordum.”Delikanlı; “Adaletle hükmeden padişah ve kadısı olan bir şehre gitmek için yoldaş aramaktayım.” dedi.Ben:“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, Adudu’d-dev- le’den daha adil ve âlâsını, şehrimizin kadısından daha âlimini nereden bulacaksın?” dedim.Delikanlı:“Eğer padişah adil ve meselelere vâkıf olaydı, atadığı kadı da doğru dürüst olurdu; kadının nizamsızlığından hükümdarın pek ihmalkâr olduğunu anladım.”Ona:“Padişahın ne ihmalini ve kadının ne nizamsızlığını gördün ki.?” dedim.Delikanlı:“Hikâyesi uzundur, lâkin yol aldıkça kısahr.” dedi.Ben:“Hay hay, bana her şeyi anlatabilirsin.” dedim.Delikanh:“Hadi öyleyse, kıssayla yolu kısaltalım.” dedi.Yolda ilerledikçe hikâyesini anlatmaya koyuldu: “Bil ki ben falanca tüccarın oğluyum. Babamın konağı bu şehirde falan civardadır. Babamın nasıl bir adam olduğunu ve dahi malik olduğu mal ve mülkün ne idüğünü şehirde bilmeyen yoktur. Babam cihandan göçünce ben de birkaç yıl kendimi gönül eğlencelerine, iyş ü işrete, şaraba verdim. Nihayet hayattan ümit kesesiye çetin bir hastalığa müptela oldum. Tanrı azze ve celleye eğer bu hastalıktan kurtulursam hacca gideceğimi ve Allah rızası için gaza eyleyeceğimnpzrettim. Ardından Tanrı azze ve celle şifa verdi; sağlık ve Selametime kavuştum.Takat bulunca evvela hacca gitmeye ardından gazaya katılmaya niyet ettim. Bütün cariye ve gulamlarımı azat eyleyip birbirlerine nişanlayarak altın ve gümüş ve tarladan tifyim var ise onlara bağışladım. Kalan mal ve mülkümü de pili bin dinar bedelle elden çıkardım. Sonra kendi kendime ^oyle bir düşündüm: “Çıkacağım şu iki sefer tehlikelerle dolu olduğu için şunca altım da beraberimde götürmek akıl kârı değildir.” Ben de otuz bin dinarı yanımda götürüp yirmi binini bırakmaya karar verdim. İki bakır ibrik, her birisine onar bin dinar koyarak içimden: “Şimdi bunları kime teslim etsem...” diye düşündüm. Âlim, hâkim ve bizzat padişahın Müslümanların canına, malına asla hıyanet etmeyeceği için kendisine emanet ettiği birisi olduğundan dolayı şehir ahalisi içinden altınları sadece kadıya teslim etme fikri içime yattı. Bu niyetimi kendisine açtığımda kabul etti ve gayetle sevindim. Sabaha karşı uyanıp altın dolu iki ibriği tutup hanesine götürerek, mütevekkil, emanet ettim. Yola düşerek haccımı eda ettikten sonra Mekke ve Medine’den gazilere katılmak için Deryâ-yı Rûm’a gittim. Birkaç yıl cihat ettikten sonra bir gazada kafirlerce kıstırılıp surat ve muhtelif azalanmdan yaralanarak, dört yıl Rumîlerin elinde esir kaldım, zincire vurulup zindanlarında yattım. Bir gün Rum kayseri hasta düşünce bütün savaş esirleri ve mahpuslar azat edildiler. Böylelikle ben de hürriyetime kavuştum. Yol masraflarımı karşılayacak miktar para kazandım. İhtiyacımı karşılayacak yirmi bin dinarı bir zaman kadıya emanet ettiğim için rahat idim.İşte bu ümit ile harap ve bitap bir şekilde tam on yıl sonra kalkıp Bağdat’ın yolunu tuttum. Bağdat’a varır varmaz soluğu kadının yanında aldım. Yanma vardığımda perişan halimden ötürü beni görmezden gelerek bana hiç teveccüh etmedi. Bir iki defa yanına vardım ettim derken iki gün buşekilde geçti ama hiçbir şekilde bana teveccüh etmiyordu. Üçüncü gün huzuruna vardığımda, ortalık sessizleşince ona: “Ey Müslümanların kadısı, ben falanca kişi, falanca tacirin evladıyım, hacca gittim ve cihada katıldım. Nice mihnetler çektim. Yanımda götürdüğüm elimde avcumda her ne var ise hepsini yitirdim ve gördüğün gibi bu sersefil hallere düştüm. Zırnık altına hükmüm geçmez. Yanına emaneten bıraktığım o iki ibrik altına şu anda ihtiyacım vardır.” dedim.Kadıdan hiç ses seda çıkmadı, bahse konu olan şeye hiç kulak asmayarak kalktı hücresine gitti. Kalbim kırık oradan çıktım. Takatim kesilmiş, halim perişan olduğundan ötürü evime gidecek mecalim yok idi. Geceleyin mescidde uyuyor, gündüzün bir köşede kıvrılıyordum. Meseleyi on kere kadıya açtığım halde hiçbir sonuç çıkmadı. Bir gün yanına vararak ağır konuşunca bana: “Git be adam, sevda başına vurmuş ve malihülyadan dimağın kurumuş abuk sabuk konuşmaktasın. Ne seni tanırım ne de neden bahsettiğin hakkmda en küçük bir fikrim vat Sözünü ettiğin o delikanh da böyle pejmürde değil; eli yüzü düzgün, gayetle şık ve yakışıklı biriydi.” dedi. Ben; “Kadı Efendi, ben tam da o kişiyim. Ama feleğin sillesini yediğimden ve yokluktan bu haldeyim.” dedim.Kadı:“Kalk şuradan be adam ve daha fazla da başımızı ağrıtma bizim!” dedi.Ben:“Kadı hazretleri, yapmayın etmeyin, Allah’tan korkunuz yok mu, kabir azabından, hesap korkusundan pervanız yok mu?” dedim.Kadı:“Kalk git şuradan, canımı da sıkma.” dedi.Ben:“Altınlarımdan beş binini al senin olsun, bakiyesini de tarafıma verin, çünkü elim darda.” dedim. İş o raddeye vardı ki kadıya;Ey kadı, o iki bakraçtan biri, kendi rızamla, senin olsun, diğerini de bana ver ki mesele kapansın.” dedim.Kadı:“Delilik iyice başına vurmuş senin, böyle yapmaya devam edersen aklını kaçırmış biri olduğuna hükmeder ve seni ömrühayatın boyunca kurtulamayacağın zincirlere vurarak tımarhaneye kapatmalarını emrederim.” dedi. Bu sözler üzerine gözüm korktu. Kadının altınlarımın üstüne yatmayı kafasına koyduğunu anladım. Ferman onun fermanıydı, her ne buyursa icra edilirdi. Ben de huzurundan usulca ayrılarak kendi kendime: “Kadı da şeriata muğayir davranıyorsa şimdi hakkımı almak için hangi kapıyı çalayım?” dedim. Ne kadar kafa yordumsa da bir hal çaresi bulamadım. Kendi kendime: “Eğer padişah Adudu’d-devle adil bir hükümdar olaydı benim bu yirmi bin dinarımı gasp eden kadının avuçlarında olmazdı.” dedim.“İster istemez kendi mal ve mülkümden umudumu keserek işte böyle bu şehri terk etmekteyim.”Adudu’d-devle’nin casusu bu sözleri işitince adamın haline acıdı ve ona şöyle dedi: “Aziz dostum, ümit ümitsizliğin akabinde gelir. Neylerse güzel eyleyen mevlaya tevekkül eyle, çektiğin meşakkatleri es geçmez. Şu köyde misafirperver, eli açık bir dostum var. Ben onu ziyarete gidiyorum. Seninle karşılaştığıma oldukça sevindim. Kerem et bu gece bu dostumun yanında kalalım. Yarın ola hayır ola.” Ardından onu dostunun evine götürdü. Evde hazu: olanla onlar da karınlarını doyurduktan sonra casus, bir odaya çekilerek adamın başına gelenleri başından sonuna bir kâğıda döktü. Ertesi gün padişah Adudu’d-devle’nin sarayına götürmesi için kâğıdı bir köylüye vererek ona: “Saraya vardığmda falanca hadimle görüş ve bu yazıyı ona takdim ederek bunu falancanın gönderdiğini, derhal Adudu’d-devle’ye kâğıdın iletilmesi gerektiğini söyle.” dedi. Köylü saraya vararak yazıyı hadime takdim ettikten sonra, hadim yazıyı Adudu’d-devle’ye ulaştırAdudu’d-devle yazıyı okuyunca kan beynine sıçradı. Derhal bir ulak yollayarak, “Falan kişiyi derhal huzurda hazır eyle!” dedi. Ulak, casusa gelerek emri bildirdi, casus da delikanlıya: “Kalk şehre gidelim zira Adudu’d-devle ulak göndererek seni emrediyor.” dedi.Adam; “Hayırdır inşallah!” dedi.Casus: “Galiba bana yolda anlattığın şeylerden kendisi haberdar olmuş, Allah’ın izniyle muradına ereceksin.” dedi.Ardından ikisi de kalkıp padişahın huzuruna geldiler. Haksızlığa uğrayan adam Adudu’d-devle’nin huzuruna vararak tazimde bulundu. Adudu’d-devle delikanlıya hürmetle davranıp haline vâkıf olmak için odayı boşaltarak konuyla ilgili etraflı sorular sordu. Delikanh da hikâyesini baştan sona beyan etti. Adudu’d-devle olanları işitince yüreği burkuldu. Adama şöyle dedi; “Bundan böyle için rahat olsun, mesele artık bize intikal etmiştir. Allahü Teâlâ bu saltanat ve devleti haksızlığa maruz kalanların ve düşkünlerin derdine derman, Müslümanların malına göz kulak olalım diye bize ihsan buyurmuştur. O kadıyı oraya atayıp kendisine Müslümanların canını ve malım emanet eden biziz. Müslümanlar arasında hakkaniyetle hüküm versin de adaleti sağlasın ve kimseye ne gönlü kaysın ne de kimseden pervası olsun ve de rüşvete tevessül etmesin diye ona beytülmâlden emeğinin hakkını verip maaş bağladık. Gel gör ki daru’l mülkümde bunlar meydana geliyor. Önceleri mahrumiyet içinde yaşayan bir kişiyi arazi sahibi olmasını, aile ocağı kurup mülk ve servet yığmasını sağlayan bu vazifeyi ona Müslümanlara böyle hainlik yapsın diye mi verdik Sen gönlünü ferah tut, Allah’ın izniyle hakkın olan şeye seni kavuşturacağım. Şimdi gidip hâzineden nafakam alıvererek buradan İsfahan’a doğru yola çık. Seni çağırmcaya kadar orada falanca kimsenin yanında kal.”Ardından adama hâzineden 200 dinar altın ve beş kat elbise vererek aynı gece onu İsfahan’a yolcu ettilenAdudu’d-devle, kadıya neylesem de gasp ettiği malı elin- çekip çıkarsam diye gece gündüz kafa yoruyordu. Kendi kendine şöyle düşünüyordu: “Kadıyı derdest edip işkence- k-r yapsam hiçbir şekilde cürmünü itiraf edip eylediğini ikrar etmez. Kendisine toz kondurmadığı gibi o Müslümanm malı da arada zayi olur. Diğer yandan halk da Adudu’d-dev- Ic’nin kadıya zulmü reva gördüğü dedikodusunu yapar.”İşte bu mütalalarla iki ay geçti. O adamı bir daha görmeyen kadı da şöyle düşünüyordu: “Yirmi bin dinarı götürdüm. Adamın o perişan haline bakılırsa şimdiye kadar çoktan ölmüştür.”Hadiseden bir süre geçtikten sonra sıcak bir öğle vakti Adudu’d-devle bir elçisini yollayarak kadıyı huzura getirmesini emretti. Kadı geldiğinde onunla baş başa görüşerek şöyle dedi: “Kadı hazretleri seni ne sebepten çağırdığımı biliyor musun?” Kadı: “Hünkârımız bilirler efendim.” dedi. Adudu’d-devle; “Bu mesele yüzünden başıma ağrılar girmiş, uyku gözlerime haram olmuştur. Mevzuyu enikonu mütalaa ettim. Feleğin meşrebi dönektir; saltanat da baki ve bel bağlanası değil. Ben, Allah’ın kulları, mütavazı çoluk çocuğum ve kendi adıma nice sıkıntılara göğüs gerdim. Ecel çataı; düşman baş gösterip de Allah etmesin bu saltanat hükmümden çıkar da Tanrı azze ve celle mülkü başkasına ihsan ederse çoluk çocuğumun yoksul ve esir düşeceği geldi aklıma. Memleket sathında itimada senden daha layık, daha mütedeyyin, emanete senden daha sadık Müslüman bir kimseyi ne gördüm ne biliyorum. Zira sen âlim, basiretli, takva ehli, Allah’tan korkan ve dürüst bir kimsesin. Sana 2 milyon dinar nakit, mücevherat ve inciler emanet edeceğim. Bunu bir sen, bir ben ve bir Tanrı azze ve celleden gayrı kimse bilmesin. Yarın bir gün başıma bir şey gelirse çoluk çocuğum darda kalıp ele güne muhtaç olmasmlar. Sen şehrin kadısı olduğundan ötürü ihtiyaç duydukları kadar aralarmda pay eder; kızlarımı da iffetlerine leke gelmesin diye everirsin. Saray ve hasodanda sağlam alt geçidi olan bir sığmak inşa edesin. Zindandan çağırttığım katli vacip olmuş 20 katilin sırtına malı yükleyip senin sarayına getirerek sığınağa bırakıp geri dönsünler; ardından kimsenin ruhu duymasın diye bu canilerin boyunlarını vurmalarını emretmem içün inşayı bitirdiğinde beni haberdar kılasm.” Kadı: “Başım üstüne efendim, elimden gelen azami gayreti sarf ederim.” dedi.Daha sonra Adudu’d-devle, bir hadimi çağırarak “Koş, hazîneden 200 mağribî altın dinarı bir surreye koy ve derhal getir!” dedi. Hadim bir koşu giderek altını getirdi. Adudu’d- devle surreyi kadının önüne koydu ve: “Şunu al ve hemen o sığınağı yapmaya koyul; bu yetmezse başka da yollarım.” dedi.Kadı: “Padişahım, müsaade buyrun da bu hizmeti biz görelim.” dedi.Adudu’d-devle; “Masrafları kendi cebinden karşılaman gerekmiyoı; sen sadece tez elden bu işi halletmeye bak.” dedi.Kadı, “Baş üstüne efendim.” diyerek o 200 mağribî altın dinarı yenine yerleştirek oradan ayrıldı. Sevinçten çocuklar gibi şen bir halde, “Ömrümün bu son faslında bahtım açıldı; talih yüzüme güldü. Olur da Adudu’l’un başına bir hal gelirse bütün bu mal, mücevherat bana ve çoluk çocuğuma kalıp hanem altınla dolup taşacak.” Ardından sığınağın yapımına koyulup bir ay gibi kısa bir sürede hemencek müstahkem bir sığınak inşa ettikten sonra Adudu’d-devle’nin sarayına bir gece yarısı vardı. Adudu’d-devle onu huzuruna kabul ederek: “Bu saatte hayırdır.^” dedi. Kadı ona, “Sığınağın inşasını bitirdiğimden sultanı haberdar kılmak istedim.” dedi. Adudu’d-devle: “Ellerine sağlık kadı efendi, iyi etmişsin, dört elle işe sarıldın ve yüreğimize su serptin. Sana sözünü ettiğim miktarı tamamlamak için 500.000 dinar daha gerekmektedir. Libasından ûduna, anberinden kâfuruna ne varsa hepsini nakite çeviriyorum. Bir iki güne sabret hazır olur, yarın gece de sığınağı bir görmek için gelirim. Şöyle birbakıp hemen döneceğim için de herhangi bir zahmete girme- yt'sin.” diyerek kadıya gitmesi için müsade buyurdu. Ardından da derhal İsfahan’a bir elçi göndererek davacı adamın sıiratle gelmesini emretti. Ertesi gün kadının sarayına giderek sığınağı incelediğinde pek beğendi. Kadıya: “Falanca salı günü yanıma var da hazırlanan şeyleri bir gör.” diyerek kadının hanesinden ayrıldı. Ardmdan hazinedara 140 ibrik dolusu sultanî altın hazırlamasını, yanına da birkaç inciden süra- hi; yakut la’l ve mücevherat ile dolu altın bir şişe koymasını finretti. Hazinedar emredilenleri hazırlayınca, kararlaştırılan salı günü çattı.Adudu’d-devle kadıyı çağırıp elinden tutarak birlikte hâzineye indiler. Kadı altınlarla dolu ibriklerle birlikte onca mücevheri bir arada görünce donakaldı. Ardından Adudu’d- devle kadıya: “Haberin olsun, bu hafta içinde bir gece yarısı müteyakkız ol ki sana bunları yollayacağım.” diyerek kadıyı evine uğurladı. Kadının sevinçten içi içine sığmıyor idi. Derken o iki ibriğin asıl sahibi adam çıkagelince Adudu’d- devle ona dedi ki: “Ayaklarına sağlık, isabet oldu, şimdi senden kadıya gidip ona; ‘İtibarını zedelememek için bir müddet sabrettim, canıma artık tak etti ve bütün şehir ahalisi babamın sahip olduğu servetten haberdardır. O iki ibrik altınımı bana geri verirsen ne âlâ; yok eğer vermeye yanaşmazsan çıngar koparıp Adudu’d-devle’nin huzuruna varu: senden şikâyetler eyler de seni rezil rüsva ederim; cümle âleme ibret olursun.’ dedikten sonra bak bakayım ne karşılık verecek. Şayet altınını iade ederse akınlarla yamma gel, yok vermez ise olayın nasıl cereyan ettiğini bana haber ver.”Davacı adam vakit geçirmeden kadının yanına varıp yanı başına oturarak kararlaştırıldığı gibi kadıya meseleyi açtı. Kadı şöyle düşündü; “Eğer bu herif Adud’a varıp hakkımda bir yaygara koparırsa Adud’un içine benle ilgili bir kurt düşer ve o malları da haneme göndermekten cayar. İyisi mi herifin malmı vereyim. Nereden baksan 150 ibrik iki ibriktenevlâdır.” Ardından kadı adama: “Az sabret, zaten seni kendim çağırmayı düşünüyordum.” dedi. Biraz sonra adam yerinden doğruldu; bir odaya girip adamı yanına çağırarak: “Sen benim can dostumsan; seni bir evladım gibi görüyorum, ne yaptıysam sırf iyiliğin için yaptım. Tekrar görüştüren Allah’a hamdolsun. Altınların olduğu gibi duruyor.” diyerek iki ibriği adama getirdi ve;“İşte bunlar senin emanetlerin değil mi?”Davacı delikanlı:“Evet, ta kendileri.” dedi.Kadı: “Al canının istediği yere götür.” dedi.Delikanlı, iki hamalı kadının sarayına getirerek o iki ibriği sırtlarına vurup Adudu’d-devle’nin sarayına götürdü.Delikanlı saraya vardığında, tüm devlet erkânının huzura gelmesi için Adud destur buyurmuştu. Delikanlı huzura vararak kulluklarını sunup altın dolu ibrikleri Adud’un huzuruna bıraktı. Adud’un yüzüne bir tebessüm yayıldı ve: “Hele şükür ki muradına erdin. Böylece kadının da hilekârlığı ortaya çıktı. Bizim hangi yolları izleyerek, nasıl hesap kitap ederek bu altınlarını ortaya çıkarıp onlara kavuşmanı sağladığımızla ilgili pek az şey biliyorsun.” dedi. Orada hazır bulunan ekâbir cereyan eden hadiseden haberdar olmak isteyince Adudu’d-devle adamcağızın başına gelenleri, kendisinin yaptıklarını onlara beyan etti. Meclistekiler bu sözleri hayretlerle dinledi. Adudu’d-devle ardından baş hacibi çağırıp, “Sarığını alarak başı üryan bir halde huzuruma getir.” diye emretti.*Kadı emredildiği gibi başı üryan bir halde Adudu’d-dev' le’nin huzuruna çıkarılınca, gözleri orada bulunan delikanlıya ilişti; iki ibrik de Adud’un yanında, hemen oracıkta duruyordu. Kadı, “Eyvah, mahvoldum!” dedi. Zira Adud’un söyledikleri ve eylediklerinin hep şu iki ibrik altından ötürüolduğunu anlamıştı. Adud kadıya: “Sen yaşını başını almış bir ayağı çukurda âlim ve hekim biri olup böyle namussuzluklara tevessül ederek emanete hıyanet eyliyor isen diğerlerinden ne beklenir? Şu halde varını yoğunu Müslümanların mallarından ve ondan bundan aldığın rüşvetlerden temin ettiğin aşikâr olmuştur. Bu dünyada hak ettiğin cezaya kati surette seni çarptıracağım; diğer cihanda da Tanrı azze ve celle layık olduğun şekilde sana muamele edecektir.” Devlet büyükleri; “îhtiyar ve âlim bir zat olduğundan ötürü canını bize bağışlayınız efendim, ferman sizin fermanınızdır.” diye araya girince Adud kadının cümle malına mülküne el koyup büyüklerin yüzü suyu hürmetine canını bağışladı; bir daha da onu kadı olarak atamadı. İki ibrik altını da o delikanlıya takdim etti. Böylece hesabını kitabını iyi yaparak ve güzel si-, yaset takip ederek o Müslüman hakkına kavuşmuş oldu.

Siyasetname, NizamülmülkSiyasetname, Nizamülmülk
tülin cankurtaran, Albertine Kayıp'ı inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 21 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Albetrine Kayıp" yazarın üstün gözlem yeteneği ile anılara yapılan bitmek bilmeyen yolculuğun kitabıdır. Kahramanın hatıralarını harekete geçirecek terk edilme ile başlayan ızdırap, geçmişin olayalar örgüsünü tek tek önüne serer. Önce ayrılık sonra sevgilinin ölümü bitti sanılan aşkı yeniden canlandırır. Gerçekler çekilen yoğun acıyla beraber şekil değiştirmeye başlar. Sürekli ziyaret edilen hatıralar sevgiliyi tekrar tekrar yaratarak ona yeni kimlikler oluşturur. Zaman geçtikçe hayatın akışına kapılan yaslı sevgili değişen arzularıyla anıların gücünden kurtulur ve aşılması imkansız görünen engelleri bilinçsizce geçer.Unutuş geçmişi yok eder, ölü aşkın yerine yeni olasılıklar geçer, hayat tüm güzelliğiyle devam eder.

Dünyayı anlamak, benliğimizi oluşturmak için hatıralara ihtiyaç duyarız. Ama duygularımız sabit ve değişmez değildir. Geçmişi her ziyaret edişimizde ona bu günümüzü de katarak yeni anılar oluştururuz. Gerçekler değişerek zihnimizde üretim aşamasına girer; bilgiler, anılar durmadan güncellenerek aslını yitirir. Aslında her hatırlama, bir önceki hatırlamanın hatırlaması şeklinde sonsuz döngüye girer. Hatırlanan nesne, olay, kişi eski anlamını ve gücünü kaybeder.

Geçmişimizdeki sorunlar çoğu zaman çözüme ulaşmaz, yaşanan olayların çektirdiği acı da yok olmaz. Değişen benliğimizle anılara ve acılara olan yaklaşımımız değişir. Mesela çocukluğumuzda basit ama bizi derinden etkileyen olayların bu gün şiddetini kaybedip yok olması gibi. Sorun geçmişte takılı durur ama aradaki mesafe bize hislerimizi unutturur. Yenilenen hayatta hatıralar gücünü koruyamaz.

Olay örgüsünün geri planda kaldığı bu kitapta Proust geçmişi yeniden oluşturmaya çalışıyor ve soyut duyguları ustalıkla betimliyor. Olaylar arasında neden-sonuç analizleriyle aşk, kıskançlık, eşcinsellik kavramlarına da farklı bakış açısı sunuyor. Dönemim sosyete dünyasını, dedikodularını, kibirlerini, kast sistemlerini de kısa diyaloglarla okura sunuyor. Psikolojik ve sosyolojik tespitlerle yazar kendine has aforizmalarını oluşturuyor.

Makale
*Niyet, görüntü, eylem, sonuç dengesi*

Bir tüccar iflas etmiştir fakat duygu ve düşünce olarak çok iyi bir insandır.
Nedenini bilemeyiz ticari olarak başarısız olmuştur. Şimdi bu insan için "kötü" gibi olumsuz bir cümle kurabilir miyiz?
Başka bir örnekleme yapalım. Başka bir insan düşünün; etiket, makam, imaj, görüntü, şekil ve şablonculukla yaşıyor. Diliyle de bunu çok iyi takdim etmeyi başarıyor. Yani bir görüşe/inanca/başarıya sığınmış, onun değerlerin, imajından besleniyor. Pozitif anlamda üretebildiği hiçbir şey yok. Fikri yok, öngörüsü yok, önerisi yok, uzgörüsü yok.
Yani balinanın sırtında bedava seyahat eden sinek gibi olmaya razı.
Bu kolaycılık, kurnazlık, taklitcilik ve hazırcılıktır insanoğlunu yanılgıya düşüren.
İkinci örnekteki insan, birinciyi dışlar fakat toplumsal fayda gözüyle baktığımızda ikincisi daha yanıltıcıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
Mercekle de baksak, teleskopla da baksak, mikroskopla da baksak; hiçbir şey göründüğü anlamda ve değerde değildir.
27.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Rabia Polatbilek, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Sonuç
Sınandığımız zamanlarda aklımızda iki şeyi canlandırmamız gerekir; bizim arkamızda Allah'ın rızası ve milletimizin onayı bulunmaktadır.

İslam Deklarasyonu, Aliya İzzetbegoviç (Sayfa 135)İslam Deklarasyonu, Aliya İzzetbegoviç (Sayfa 135)
Lord Among Wolves, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

tüm ülkelerde ulaşım petrole dayalı; petrol bulunamadığı an ulaşım durur; ulaşımın durduğundaysa yaşam durur; cankurtaranlar petrol yoksa hastaları hastanelere taşıyamaz, öğrenciler petrol yoksa okullarına gidemez; petrol yoksa, kimse işinin basma gidemez, polisler devriye gezemez, suçluları kovalayamaz, ordu görevini yapamaz; buğday, petrol yoksa değirmene götürülemez; un, petrol yoksa fırınlara taşınamaz, dolayısıyla ekmek üretimi durur, toplum aç kalır; otomobiller petrol yoksa yalnızca yakıtsız kalmış olmakla kalmaz, aynı zamanda lastikleri de yok olur, çünkü oto lastiği bile petrolden üretilir; petrol olmadığında asfalt yolunuz bile olmaz, asfalt da petrol ürünüdür çünkü; petrol yoksa, naylon torba da yoktur; plastikten yapılmış her şey yok olur. Petrol ve petrol ürünlerinden elde edilen nes-neler günlük yaşamımızdan çıktığı an, en az yüz yıl geriye gideriz. Petrol, yokluğu ülkelerin yaşamını felç edecek nitelikte, onsuz olunmaz bir yaşamsal ürün olduğu için, ülkeler gereksindikleri petrolü üretici ülkelerden satın almak; bunun için de petrol hangi para ile satılıyorsa o parayı elde etmek zorunda. Orta Doğu'nun Amerikan boyunduruğu altına girdiği 1945'ten sonra petrolün Amerikan parasıyla satılmaya başlanması, tüm ülkeleri petrol alabilmek için Amerikan dolan bulundurmak, biriktirmek zorunda bıraktı.

Bütün ülkeler, petrol satın almak için gereksindikleri Amerikan dolarını elde edebilmek için, kendi dış satım ürünlerini dünya pazarında Amerikan doları karşılığında satmak zorunda kaldılar. Dünya pazarlarına çıkan tüm ürünlerin, kar-

şılığında Amerikan doları verilerek alınıp satılır olması, Amerikan doları basma tekelini elinde bulunduran Amerika'nın, dünya pazarında satılan her şeyi sadece doların matbaada basımında kullandığı kağıt ve mürekkep maliyetine alabilir olmasına yol açtı. Bugün Amerika'nın yurtiçi geliri yaklaşık 9 trilyon dolar, dış borçlarının toplamıysa yaklaşık 6

trilyon dolar. Başka hangi ülke olsa bu dış borçla iflas ederdi.

Amerika'nın bu dış borçla ayakta durmasının gizi, para matbaasını özgürce çalıştırarak, gereksindiği dolan -karşılığı var mı yok mu, hiç umursamaksızın- basıp dolaşıma süre-bilme ayrıcalığıdır. Amerika, dolar basma tekelini elinde tuttuğu için, dış borçlan gelirinin yüz katı olsa dahi batma-yacak, para matbaasını iki saat çalıştırarak tüm dış borçlarını ödeyebilecek biricik ülke. Amerika'nın dünya egemenliği, dünyanın petrole duyduğu gereksinim sürdüğü ve petrol Amerikan dolarıyla satıldığı sürece yıkılmayacak.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şu: Amerika'nın dün-ya egemenliği, ancak petrol dolarla satılmayacak olursa sona erer...

Euro Dolar Savaşı, Cengiz ÖzakıncıEuro Dolar Savaşı, Cengiz Özakıncı
selim koç, bir alıntı ekledi.
13 saat önce

Çağdaş batının davranışını hangi birimle ölçerseniz ölçün,
eski ve ortaçağlarından daha insancı ve ileri bulamayacaksınız.
Neden mi: batının güçlenmesi, bu gücüne yaslanarak yeryüzüne
kendi yasa ve değerler düzenini, insanlığın yasa ve değerler
düzeni olarak zorla kabul ettirmesi, asıl bu çağda başlıyor da ondan!
Üstelik kendini yalnız ve saltık egemen duyar duymaz bütün
kuşkulardan tertemiz elini yıkıyor, olduğu gibi görünüyor gözümüze.
Peki nasıl? Sömürgeci, savaşçı, saygısız ve barbar, ırkçı
vs.
Yok yok henüz sapıtmadım; aklım çok şükür başımda, ne dediğimin
pekâlâ farkındayım. Hele işkillenin biraz, basmakalıp edinilmiş
önyargılarınızın üstüne üstüne soru işaretleri kondurun, sonuç
olarak varacağınız nokta, benim şimdi bulunduğum noktanın
tıpkısı değilse benzeri olacaktır. Şaşmaz, bu! Sömürgeci dedik, bu
belli, iki iki daha dört: 19. yüzyıl sonunda, dünyada Hıristiyan olmayan
bağımsız ülke kalmış mıydı acaba? Evet, ya üç ya dört:
Osmanlı, İran ve Japon İmparatorlukları ve Afganistan (o
da eğer bağımsızdılar diyebilirseniz bunlara). Savaşçı dedik, bu da
belli: Son üç yüzyılın bütün savaşlarını aşağı yukarı batılılar çıkarmışlar,
son ikisinde bütün yeryüzü halklarını da kendileriyle birlikte
ateşe sürüklemişlerdir. Saygısız ve barbar dedik, bu da açık:
Eğer bütün doğu, güney ve kuzey elini şakağına koymuş, haldır
haldır, ölüm ve kalım sorunlarını yeniden kendine göre bir sıraya
koymaya, tartışmaya; uygarlığını kendi koşullarına ayarlamaya çalışıyorsa;
bu ne avareliğinden ne de can sıkıntısından ileri geliyor.
Batı; zorla, hileyle, yalan ve dolapla onlara ait her şeyi onlara yasaklamış,
geçmişlerine tükürmüş, geleceklerini keyfine göre biçmiş,
onurlarını karalamış.

Hangi Batı, Attila İlhanHangi Batı, Attila İlhan