şule uzundere, Yakıcı Sır'ı inceledi.
35 dk. · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Stefan Zweig en sevdiğim yazarlardan biri. Her kitabını beğenerek, zevkle okuyorum. Hele bir de kötü bir kitabın üzerine okuduysam kitaptan aldığım zevk iki katına çıkıyor. Yakıcı Sır’da bunu yaşadım.

Beş yüz küsur sayfalık sıkıcı bir kitap okuyordum. Günler boyunca, saatlerce o kitabı okudum. Kitap hiç ilerlemiyordu ve bir an asla bitmeyecek gibi hissettim. Normalde başladığım kitabı mutlaka tamamlarım düşüncesine sahip değilim. Eğer kitap bana hitap etmediyse yarısına kadar okur bırakırım ama o kitapta inat etmiştim çünkü kitabın ve yazarın seveni çoktu. Ben de “Ya sonuna doğru güzelleşiyor. Kitabı tamamen okusaydın severdin.” eleştirileri almak istemediğim için kitabı bitirdim ve fikrim değişmedi. Kitap da yazar da kötüydü.

Böyle bir okumadan sonra beni ancak Zwig kendime getirir dedim. Yanılmadığım için mutluyum. Dediğim gibi normalde de yazarın kitaplarını beğenerek okuyorum ama kötü bir okumanın üstüne geldiği için mi yoksa gerçekten diğer kitaplarından daha başarılı olduğu için mi bilmem Yakıcı Sır, yazarın en sevdiğim kitaplarından biri oldu.

Kitabın konusunu merak edenler için kısaca annesini tavlamak için kadının çocuğuna yaklaşan bir çapkının hikâyesi diyebilirim ama Zweig sevenler bilir ki onun kitaplarında konunun bir önemi yoktur. O, en basit görünen bir konuyu bile insanı sarsacak şekilde anlatır. Bu kitapta da alıştığımız ve sevdiğimiz karakter tahlillerinden bolca vardı. Özellikle çocuğun psikolojisini anlattığı kısımları soluksuz okudum.

Sonuç olarak Yakıcı Sır yazarın Satranç ve Korku ile birlikte en sevdiğim kitaplarından biri oldu.

Yazardan okuduğum diğer kitapların yorumlarını blogumdan okuyabilirsiniz:
Satranç
Korku
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
Olağanüstü Bir Gece
Bir Çöküşün Öyküsü
Clarissa

Hcrt Ct, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor

Casusları Sevk ve îdare, Mülkün Selameti ve Raiyyetin İşlerine Dair
Deylemîlerden Adudu’d-devle’den akh daha pek, kavrayışı tez, feraseti daha yeğin birisi yok idi. Bayındırlık ve imar işlerinden haz duyan âlicenap ve meselelere her yönüyle vâkıfİdi. Günlerden bir gün bir casus ona şöyle bir haber ulaştırdı: “Emir buyurduğunuz meselenin halli için yolladığmız şu bendeniz, şehir kapısından iki yüz adım kadar yol almıştım ki yol kenarında beti benzi atmış, surat ve boynu yara bere içinde bir delikanlı gördüm. Beni görünce selam verdi. Selamım aldıktan sonra ona orada ne diye dineldiğini sordum.”Delikanlı; “Adaletle hükmeden padişah ve kadısı olan bir şehre gitmek için yoldaş aramaktayım.” dedi.Ben:“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, Adudu’d-dev- le’den daha adil ve âlâsını, şehrimizin kadısından daha âlimini nereden bulacaksın?” dedim.Delikanlı:“Eğer padişah adil ve meselelere vâkıf olaydı, atadığı kadı da doğru dürüst olurdu; kadının nizamsızlığından hükümdarın pek ihmalkâr olduğunu anladım.”Ona:“Padişahın ne ihmalini ve kadının ne nizamsızlığını gördün ki.?” dedim.Delikanlı:“Hikâyesi uzundur, lâkin yol aldıkça kısahr.” dedi.Ben:“Hay hay, bana her şeyi anlatabilirsin.” dedim.Delikanh:“Hadi öyleyse, kıssayla yolu kısaltalım.” dedi.Yolda ilerledikçe hikâyesini anlatmaya koyuldu: “Bil ki ben falanca tüccarın oğluyum. Babamın konağı bu şehirde falan civardadır. Babamın nasıl bir adam olduğunu ve dahi malik olduğu mal ve mülkün ne idüğünü şehirde bilmeyen yoktur. Babam cihandan göçünce ben de birkaç yıl kendimi gönül eğlencelerine, iyş ü işrete, şaraba verdim. Nihayet hayattan ümit kesesiye çetin bir hastalığa müptela oldum. Tanrı azze ve celleye eğer bu hastalıktan kurtulursam hacca gideceğimi ve Allah rızası için gaza eyleyeceğimnpzrettim. Ardından Tanrı azze ve celle şifa verdi; sağlık ve Selametime kavuştum.Takat bulunca evvela hacca gitmeye ardından gazaya katılmaya niyet ettim. Bütün cariye ve gulamlarımı azat eyleyip birbirlerine nişanlayarak altın ve gümüş ve tarladan tifyim var ise onlara bağışladım. Kalan mal ve mülkümü de pili bin dinar bedelle elden çıkardım. Sonra kendi kendime ^oyle bir düşündüm: “Çıkacağım şu iki sefer tehlikelerle dolu olduğu için şunca altım da beraberimde götürmek akıl kârı değildir.” Ben de otuz bin dinarı yanımda götürüp yirmi binini bırakmaya karar verdim. İki bakır ibrik, her birisine onar bin dinar koyarak içimden: “Şimdi bunları kime teslim etsem...” diye düşündüm. Âlim, hâkim ve bizzat padişahın Müslümanların canına, malına asla hıyanet etmeyeceği için kendisine emanet ettiği birisi olduğundan dolayı şehir ahalisi içinden altınları sadece kadıya teslim etme fikri içime yattı. Bu niyetimi kendisine açtığımda kabul etti ve gayetle sevindim. Sabaha karşı uyanıp altın dolu iki ibriği tutup hanesine götürerek, mütevekkil, emanet ettim. Yola düşerek haccımı eda ettikten sonra Mekke ve Medine’den gazilere katılmak için Deryâ-yı Rûm’a gittim. Birkaç yıl cihat ettikten sonra bir gazada kafirlerce kıstırılıp surat ve muhtelif azalanmdan yaralanarak, dört yıl Rumîlerin elinde esir kaldım, zincire vurulup zindanlarında yattım. Bir gün Rum kayseri hasta düşünce bütün savaş esirleri ve mahpuslar azat edildiler. Böylelikle ben de hürriyetime kavuştum. Yol masraflarımı karşılayacak miktar para kazandım. İhtiyacımı karşılayacak yirmi bin dinarı bir zaman kadıya emanet ettiğim için rahat idim.İşte bu ümit ile harap ve bitap bir şekilde tam on yıl sonra kalkıp Bağdat’ın yolunu tuttum. Bağdat’a varır varmaz soluğu kadının yanında aldım. Yanma vardığımda perişan halimden ötürü beni görmezden gelerek bana hiç teveccüh etmedi. Bir iki defa yanına vardım ettim derken iki gün buşekilde geçti ama hiçbir şekilde bana teveccüh etmiyordu. Üçüncü gün huzuruna vardığımda, ortalık sessizleşince ona: “Ey Müslümanların kadısı, ben falanca kişi, falanca tacirin evladıyım, hacca gittim ve cihada katıldım. Nice mihnetler çektim. Yanımda götürdüğüm elimde avcumda her ne var ise hepsini yitirdim ve gördüğün gibi bu sersefil hallere düştüm. Zırnık altına hükmüm geçmez. Yanına emaneten bıraktığım o iki ibrik altına şu anda ihtiyacım vardır.” dedim.Kadıdan hiç ses seda çıkmadı, bahse konu olan şeye hiç kulak asmayarak kalktı hücresine gitti. Kalbim kırık oradan çıktım. Takatim kesilmiş, halim perişan olduğundan ötürü evime gidecek mecalim yok idi. Geceleyin mescidde uyuyor, gündüzün bir köşede kıvrılıyordum. Meseleyi on kere kadıya açtığım halde hiçbir sonuç çıkmadı. Bir gün yanına vararak ağır konuşunca bana: “Git be adam, sevda başına vurmuş ve malihülyadan dimağın kurumuş abuk sabuk konuşmaktasın. Ne seni tanırım ne de neden bahsettiğin hakkmda en küçük bir fikrim vat Sözünü ettiğin o delikanh da böyle pejmürde değil; eli yüzü düzgün, gayetle şık ve yakışıklı biriydi.” dedi. Ben; “Kadı Efendi, ben tam da o kişiyim. Ama feleğin sillesini yediğimden ve yokluktan bu haldeyim.” dedim.Kadı:“Kalk şuradan be adam ve daha fazla da başımızı ağrıtma bizim!” dedi.Ben:“Kadı hazretleri, yapmayın etmeyin, Allah’tan korkunuz yok mu, kabir azabından, hesap korkusundan pervanız yok mu?” dedim.Kadı:“Kalk git şuradan, canımı da sıkma.” dedi.Ben:“Altınlarımdan beş binini al senin olsun, bakiyesini de tarafıma verin, çünkü elim darda.” dedim. İş o raddeye vardı ki kadıya;Ey kadı, o iki bakraçtan biri, kendi rızamla, senin olsun, diğerini de bana ver ki mesele kapansın.” dedim.Kadı:“Delilik iyice başına vurmuş senin, böyle yapmaya devam edersen aklını kaçırmış biri olduğuna hükmeder ve seni ömrühayatın boyunca kurtulamayacağın zincirlere vurarak tımarhaneye kapatmalarını emrederim.” dedi. Bu sözler üzerine gözüm korktu. Kadının altınlarımın üstüne yatmayı kafasına koyduğunu anladım. Ferman onun fermanıydı, her ne buyursa icra edilirdi. Ben de huzurundan usulca ayrılarak kendi kendime: “Kadı da şeriata muğayir davranıyorsa şimdi hakkımı almak için hangi kapıyı çalayım?” dedim. Ne kadar kafa yordumsa da bir hal çaresi bulamadım. Kendi kendime: “Eğer padişah Adudu’d-devle adil bir hükümdar olaydı benim bu yirmi bin dinarımı gasp eden kadının avuçlarında olmazdı.” dedim.“İster istemez kendi mal ve mülkümden umudumu keserek işte böyle bu şehri terk etmekteyim.”Adudu’d-devle’nin casusu bu sözleri işitince adamın haline acıdı ve ona şöyle dedi: “Aziz dostum, ümit ümitsizliğin akabinde gelir. Neylerse güzel eyleyen mevlaya tevekkül eyle, çektiğin meşakkatleri es geçmez. Şu köyde misafirperver, eli açık bir dostum var. Ben onu ziyarete gidiyorum. Seninle karşılaştığıma oldukça sevindim. Kerem et bu gece bu dostumun yanında kalalım. Yarın ola hayır ola.” Ardından onu dostunun evine götürdü. Evde hazu: olanla onlar da karınlarını doyurduktan sonra casus, bir odaya çekilerek adamın başına gelenleri başından sonuna bir kâğıda döktü. Ertesi gün padişah Adudu’d-devle’nin sarayına götürmesi için kâğıdı bir köylüye vererek ona: “Saraya vardığmda falanca hadimle görüş ve bu yazıyı ona takdim ederek bunu falancanın gönderdiğini, derhal Adudu’d-devle’ye kâğıdın iletilmesi gerektiğini söyle.” dedi. Köylü saraya vararak yazıyı hadime takdim ettikten sonra, hadim yazıyı Adudu’d-devle’ye ulaştırAdudu’d-devle yazıyı okuyunca kan beynine sıçradı. Derhal bir ulak yollayarak, “Falan kişiyi derhal huzurda hazır eyle!” dedi. Ulak, casusa gelerek emri bildirdi, casus da delikanlıya: “Kalk şehre gidelim zira Adudu’d-devle ulak göndererek seni emrediyor.” dedi.Adam; “Hayırdır inşallah!” dedi.Casus: “Galiba bana yolda anlattığın şeylerden kendisi haberdar olmuş, Allah’ın izniyle muradına ereceksin.” dedi.Ardından ikisi de kalkıp padişahın huzuruna geldiler. Haksızlığa uğrayan adam Adudu’d-devle’nin huzuruna vararak tazimde bulundu. Adudu’d-devle delikanlıya hürmetle davranıp haline vâkıf olmak için odayı boşaltarak konuyla ilgili etraflı sorular sordu. Delikanh da hikâyesini baştan sona beyan etti. Adudu’d-devle olanları işitince yüreği burkuldu. Adama şöyle dedi; “Bundan böyle için rahat olsun, mesele artık bize intikal etmiştir. Allahü Teâlâ bu saltanat ve devleti haksızlığa maruz kalanların ve düşkünlerin derdine derman, Müslümanların malına göz kulak olalım diye bize ihsan buyurmuştur. O kadıyı oraya atayıp kendisine Müslümanların canını ve malım emanet eden biziz. Müslümanlar arasında hakkaniyetle hüküm versin de adaleti sağlasın ve kimseye ne gönlü kaysın ne de kimseden pervası olsun ve de rüşvete tevessül etmesin diye ona beytülmâlden emeğinin hakkını verip maaş bağladık. Gel gör ki daru’l mülkümde bunlar meydana geliyor. Önceleri mahrumiyet içinde yaşayan bir kişiyi arazi sahibi olmasını, aile ocağı kurup mülk ve servet yığmasını sağlayan bu vazifeyi ona Müslümanlara böyle hainlik yapsın diye mi verdik Sen gönlünü ferah tut, Allah’ın izniyle hakkın olan şeye seni kavuşturacağım. Şimdi gidip hâzineden nafakam alıvererek buradan İsfahan’a doğru yola çık. Seni çağırmcaya kadar orada falanca kimsenin yanında kal.”Ardından adama hâzineden 200 dinar altın ve beş kat elbise vererek aynı gece onu İsfahan’a yolcu ettilenAdudu’d-devle, kadıya neylesem de gasp ettiği malı elin- çekip çıkarsam diye gece gündüz kafa yoruyordu. Kendi kendine şöyle düşünüyordu: “Kadıyı derdest edip işkence- k-r yapsam hiçbir şekilde cürmünü itiraf edip eylediğini ikrar etmez. Kendisine toz kondurmadığı gibi o Müslümanm malı da arada zayi olur. Diğer yandan halk da Adudu’d-dev- Ic’nin kadıya zulmü reva gördüğü dedikodusunu yapar.”İşte bu mütalalarla iki ay geçti. O adamı bir daha görmeyen kadı da şöyle düşünüyordu: “Yirmi bin dinarı götürdüm. Adamın o perişan haline bakılırsa şimdiye kadar çoktan ölmüştür.”Hadiseden bir süre geçtikten sonra sıcak bir öğle vakti Adudu’d-devle bir elçisini yollayarak kadıyı huzura getirmesini emretti. Kadı geldiğinde onunla baş başa görüşerek şöyle dedi: “Kadı hazretleri seni ne sebepten çağırdığımı biliyor musun?” Kadı: “Hünkârımız bilirler efendim.” dedi. Adudu’d-devle; “Bu mesele yüzünden başıma ağrılar girmiş, uyku gözlerime haram olmuştur. Mevzuyu enikonu mütalaa ettim. Feleğin meşrebi dönektir; saltanat da baki ve bel bağlanası değil. Ben, Allah’ın kulları, mütavazı çoluk çocuğum ve kendi adıma nice sıkıntılara göğüs gerdim. Ecel çataı; düşman baş gösterip de Allah etmesin bu saltanat hükmümden çıkar da Tanrı azze ve celle mülkü başkasına ihsan ederse çoluk çocuğumun yoksul ve esir düşeceği geldi aklıma. Memleket sathında itimada senden daha layık, daha mütedeyyin, emanete senden daha sadık Müslüman bir kimseyi ne gördüm ne biliyorum. Zira sen âlim, basiretli, takva ehli, Allah’tan korkan ve dürüst bir kimsesin. Sana 2 milyon dinar nakit, mücevherat ve inciler emanet edeceğim. Bunu bir sen, bir ben ve bir Tanrı azze ve celleden gayrı kimse bilmesin. Yarın bir gün başıma bir şey gelirse çoluk çocuğum darda kalıp ele güne muhtaç olmasmlar. Sen şehrin kadısı olduğundan ötürü ihtiyaç duydukları kadar aralarmda pay eder; kızlarımı da iffetlerine leke gelmesin diye everirsin. Saray ve hasodanda sağlam alt geçidi olan bir sığmak inşa edesin. Zindandan çağırttığım katli vacip olmuş 20 katilin sırtına malı yükleyip senin sarayına getirerek sığınağa bırakıp geri dönsünler; ardından kimsenin ruhu duymasın diye bu canilerin boyunlarını vurmalarını emretmem içün inşayı bitirdiğinde beni haberdar kılasm.” Kadı: “Başım üstüne efendim, elimden gelen azami gayreti sarf ederim.” dedi.Daha sonra Adudu’d-devle, bir hadimi çağırarak “Koş, hazîneden 200 mağribî altın dinarı bir surreye koy ve derhal getir!” dedi. Hadim bir koşu giderek altını getirdi. Adudu’d- devle surreyi kadının önüne koydu ve: “Şunu al ve hemen o sığınağı yapmaya koyul; bu yetmezse başka da yollarım.” dedi.Kadı: “Padişahım, müsaade buyrun da bu hizmeti biz görelim.” dedi.Adudu’d-devle; “Masrafları kendi cebinden karşılaman gerekmiyoı; sen sadece tez elden bu işi halletmeye bak.” dedi.Kadı, “Baş üstüne efendim.” diyerek o 200 mağribî altın dinarı yenine yerleştirek oradan ayrıldı. Sevinçten çocuklar gibi şen bir halde, “Ömrümün bu son faslında bahtım açıldı; talih yüzüme güldü. Olur da Adudu’l’un başına bir hal gelirse bütün bu mal, mücevherat bana ve çoluk çocuğuma kalıp hanem altınla dolup taşacak.” Ardından sığınağın yapımına koyulup bir ay gibi kısa bir sürede hemencek müstahkem bir sığınak inşa ettikten sonra Adudu’d-devle’nin sarayına bir gece yarısı vardı. Adudu’d-devle onu huzuruna kabul ederek: “Bu saatte hayırdır.^” dedi. Kadı ona, “Sığınağın inşasını bitirdiğimden sultanı haberdar kılmak istedim.” dedi. Adudu’d-devle: “Ellerine sağlık kadı efendi, iyi etmişsin, dört elle işe sarıldın ve yüreğimize su serptin. Sana sözünü ettiğim miktarı tamamlamak için 500.000 dinar daha gerekmektedir. Libasından ûduna, anberinden kâfuruna ne varsa hepsini nakite çeviriyorum. Bir iki güne sabret hazır olur, yarın gece de sığınağı bir görmek için gelirim. Şöyle birbakıp hemen döneceğim için de herhangi bir zahmete girme- yt'sin.” diyerek kadıya gitmesi için müsade buyurdu. Ardından da derhal İsfahan’a bir elçi göndererek davacı adamın sıiratle gelmesini emretti. Ertesi gün kadının sarayına giderek sığınağı incelediğinde pek beğendi. Kadıya: “Falanca salı günü yanıma var da hazırlanan şeyleri bir gör.” diyerek kadının hanesinden ayrıldı. Ardmdan hazinedara 140 ibrik dolusu sultanî altın hazırlamasını, yanına da birkaç inciden süra- hi; yakut la’l ve mücevherat ile dolu altın bir şişe koymasını finretti. Hazinedar emredilenleri hazırlayınca, kararlaştırılan salı günü çattı.Adudu’d-devle kadıyı çağırıp elinden tutarak birlikte hâzineye indiler. Kadı altınlarla dolu ibriklerle birlikte onca mücevheri bir arada görünce donakaldı. Ardından Adudu’d- devle kadıya: “Haberin olsun, bu hafta içinde bir gece yarısı müteyakkız ol ki sana bunları yollayacağım.” diyerek kadıyı evine uğurladı. Kadının sevinçten içi içine sığmıyor idi. Derken o iki ibriğin asıl sahibi adam çıkagelince Adudu’d- devle ona dedi ki: “Ayaklarına sağlık, isabet oldu, şimdi senden kadıya gidip ona; ‘İtibarını zedelememek için bir müddet sabrettim, canıma artık tak etti ve bütün şehir ahalisi babamın sahip olduğu servetten haberdardır. O iki ibrik altınımı bana geri verirsen ne âlâ; yok eğer vermeye yanaşmazsan çıngar koparıp Adudu’d-devle’nin huzuruna varu: senden şikâyetler eyler de seni rezil rüsva ederim; cümle âleme ibret olursun.’ dedikten sonra bak bakayım ne karşılık verecek. Şayet altınını iade ederse akınlarla yamma gel, yok vermez ise olayın nasıl cereyan ettiğini bana haber ver.”Davacı adam vakit geçirmeden kadının yanına varıp yanı başına oturarak kararlaştırıldığı gibi kadıya meseleyi açtı. Kadı şöyle düşündü; “Eğer bu herif Adud’a varıp hakkımda bir yaygara koparırsa Adud’un içine benle ilgili bir kurt düşer ve o malları da haneme göndermekten cayar. İyisi mi herifin malmı vereyim. Nereden baksan 150 ibrik iki ibriktenevlâdır.” Ardından kadı adama: “Az sabret, zaten seni kendim çağırmayı düşünüyordum.” dedi. Biraz sonra adam yerinden doğruldu; bir odaya girip adamı yanına çağırarak: “Sen benim can dostumsan; seni bir evladım gibi görüyorum, ne yaptıysam sırf iyiliğin için yaptım. Tekrar görüştüren Allah’a hamdolsun. Altınların olduğu gibi duruyor.” diyerek iki ibriği adama getirdi ve;“İşte bunlar senin emanetlerin değil mi?”Davacı delikanlı:“Evet, ta kendileri.” dedi.Kadı: “Al canının istediği yere götür.” dedi.Delikanlı, iki hamalı kadının sarayına getirerek o iki ibriği sırtlarına vurup Adudu’d-devle’nin sarayına götürdü.Delikanlı saraya vardığında, tüm devlet erkânının huzura gelmesi için Adud destur buyurmuştu. Delikanlı huzura vararak kulluklarını sunup altın dolu ibrikleri Adud’un huzuruna bıraktı. Adud’un yüzüne bir tebessüm yayıldı ve: “Hele şükür ki muradına erdin. Böylece kadının da hilekârlığı ortaya çıktı. Bizim hangi yolları izleyerek, nasıl hesap kitap ederek bu altınlarını ortaya çıkarıp onlara kavuşmanı sağladığımızla ilgili pek az şey biliyorsun.” dedi. Orada hazır bulunan ekâbir cereyan eden hadiseden haberdar olmak isteyince Adudu’d-devle adamcağızın başına gelenleri, kendisinin yaptıklarını onlara beyan etti. Meclistekiler bu sözleri hayretlerle dinledi. Adudu’d-devle ardından baş hacibi çağırıp, “Sarığını alarak başı üryan bir halde huzuruma getir.” diye emretti.*Kadı emredildiği gibi başı üryan bir halde Adudu’d-dev' le’nin huzuruna çıkarılınca, gözleri orada bulunan delikanlıya ilişti; iki ibrik de Adud’un yanında, hemen oracıkta duruyordu. Kadı, “Eyvah, mahvoldum!” dedi. Zira Adud’un söyledikleri ve eylediklerinin hep şu iki ibrik altından ötürüolduğunu anlamıştı. Adud kadıya: “Sen yaşını başını almış bir ayağı çukurda âlim ve hekim biri olup böyle namussuzluklara tevessül ederek emanete hıyanet eyliyor isen diğerlerinden ne beklenir? Şu halde varını yoğunu Müslümanların mallarından ve ondan bundan aldığın rüşvetlerden temin ettiğin aşikâr olmuştur. Bu dünyada hak ettiğin cezaya kati surette seni çarptıracağım; diğer cihanda da Tanrı azze ve celle layık olduğun şekilde sana muamele edecektir.” Devlet büyükleri; “îhtiyar ve âlim bir zat olduğundan ötürü canını bize bağışlayınız efendim, ferman sizin fermanınızdır.” diye araya girince Adud kadının cümle malına mülküne el koyup büyüklerin yüzü suyu hürmetine canını bağışladı; bir daha da onu kadı olarak atamadı. İki ibrik altını da o delikanlıya takdim etti. Böylece hesabını kitabını iyi yaparak ve güzel si-, yaset takip ederek o Müslüman hakkına kavuşmuş oldu.

Siyasetname, NizamülmülkSiyasetname, Nizamülmülk

Makale
*Niyet, görüntü, eylem, sonuç dengesi*

Bir tüccar iflas etmiştir fakat duygu ve düşünce olarak çok iyi bir insandır.
Nedenini bilemeyiz ticari olarak başarısız olmuştur. Şimdi bu insan için "kötü" gibi olumsuz bir cümle kurabilir miyiz?
Başka bir örnekleme yapalım. Başka bir insan düşünün; etiket, makam, imaj, görüntü, şekil ve şablonculukla yaşıyor. Diliyle de bunu çok iyi takdim etmeyi başarıyor. Yani bir görüşe/inanca/başarıya sığınmış, onun değerlerin, imajından besleniyor. Pozitif anlamda üretebildiği hiçbir şey yok. Fikri yok, öngörüsü yok, önerisi yok, uzgörüsü yok.
Yani balinanın sırtında bedava seyahat eden sinek gibi olmaya razı.
Bu kolaycılık, kurnazlık, taklitcilik ve hazırcılıktır insanoğlunu yanılgıya düşüren.
İkinci örnekteki insan, birinciyi dışlar fakat toplumsal fayda gözüyle baktığımızda ikincisi daha yanıltıcıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
Mercekle de baksak, teleskopla da baksak, mikroskopla da baksak; hiçbir şey göründüğü anlamda ve değerde değildir.
27.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

selim koç, bir alıntı ekledi.
7 saat önce

Çağdaş batının davranışını hangi birimle ölçerseniz ölçün,
eski ve ortaçağlarından daha insancı ve ileri bulamayacaksınız.
Neden mi: batının güçlenmesi, bu gücüne yaslanarak yeryüzüne
kendi yasa ve değerler düzenini, insanlığın yasa ve değerler
düzeni olarak zorla kabul ettirmesi, asıl bu çağda başlıyor da ondan!
Üstelik kendini yalnız ve saltık egemen duyar duymaz bütün
kuşkulardan tertemiz elini yıkıyor, olduğu gibi görünüyor gözümüze.
Peki nasıl? Sömürgeci, savaşçı, saygısız ve barbar, ırkçı
vs.
Yok yok henüz sapıtmadım; aklım çok şükür başımda, ne dediğimin
pekâlâ farkındayım. Hele işkillenin biraz, basmakalıp edinilmiş
önyargılarınızın üstüne üstüne soru işaretleri kondurun, sonuç
olarak varacağınız nokta, benim şimdi bulunduğum noktanın
tıpkısı değilse benzeri olacaktır. Şaşmaz, bu! Sömürgeci dedik, bu
belli, iki iki daha dört: 19. yüzyıl sonunda, dünyada Hıristiyan olmayan
bağımsız ülke kalmış mıydı acaba? Evet, ya üç ya dört:
Osmanlı, İran ve Japon İmparatorlukları ve Afganistan (o
da eğer bağımsızdılar diyebilirseniz bunlara). Savaşçı dedik, bu da
belli: Son üç yüzyılın bütün savaşlarını aşağı yukarı batılılar çıkarmışlar,
son ikisinde bütün yeryüzü halklarını da kendileriyle birlikte
ateşe sürüklemişlerdir. Saygısız ve barbar dedik, bu da açık:
Eğer bütün doğu, güney ve kuzey elini şakağına koymuş, haldır
haldır, ölüm ve kalım sorunlarını yeniden kendine göre bir sıraya
koymaya, tartışmaya; uygarlığını kendi koşullarına ayarlamaya çalışıyorsa;
bu ne avareliğinden ne de can sıkıntısından ileri geliyor.
Batı; zorla, hileyle, yalan ve dolapla onlara ait her şeyi onlara yasaklamış,
geçmişlerine tükürmüş, geleceklerini keyfine göre biçmiş,
onurlarını karalamış.

Hangi Batı, Attila İlhanHangi Batı, Attila İlhan
Berika•, Veba'yı inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 15 günde · 8/10 puan

Oran kentinde farelerin ölmesiyle başlayan, hastalarda farkedilen belirtilerle kendini ortaya koyan zalim veba... Kent karantinaya alınır. Başka şehirlerde sevdikleri olanlar kavuşmanın peşine düşerler. En son umutları, sürekli yapmaktan sıradanlaşmış olan kısa cümleli telgraflar çekmek olur.

*Bu arada aramızdan bazıları, yazmakta diretiyor ve dışarısıyla haberleşmek için bir kandırmacadan öteye gitmeyen çözümler tasarlayıp duruyorlardı. Yine de tasarladığımız yöntemlerden birkaçı başarıya ulaşıyordu, ancak hiçbir yanıt alamadığımızdan sonuçlar hakkında tek bir bilgi bile alamıyorduk. Böylece, haftalarca hep aynı mektubu yazıp, aynı çağrıları yineleyip durduk; öyle ki önceleri yüreğimizden kanla canla çıkmış olan sözcükler bir süre sonra anlamını yitiriyordu. Biz de onları düşünmeden, ölü tümceler aracılığıyla güç yaşantımızın işaretlerini göndermeye çalışarak, yeniden yazıyorduk. Ve son olarak, telgrafın geleneksel çağrısı, bu kısır ve inatçı monoloğa, duvarla konuşmayı andıran bu kuru diyaloğa yeğ tutulur gibi geliyordu.* (sf.75)

Insanların dışarıdakilerle, sevdikleriyle haberleşmesi, cümlelerin yazarın yani anlatıcının tabiriyle, canla yürekten çıkmasının yerini duvarla konuşmaların alması, yavaştan gelen ümitsizliğin ve yaşama tutunmanın aşikar bırakılışına işaret. Sürekli başka yollar ararken -yasal veya yasadışı- bunun sonuç vermemesi üzerine umudu yitirmek.. Bir hastalığın hem bireysel hem de toplumsal olarak fizyolojik ve ruhsal etkileri...

Camus'un gözünden anlatıcıya aktarılan betimlemeler oldukça açıklayıcı. Her iki etkiyi de gözlemlemek, zamansal ve mekansal açıdan okuyucuyu yormuyor, aksine akışı sağlıyor.

Herkesin umutsuzluğa düştüğü zamanlarda üç arkadaş hastaların tedavi olacağına karşı ümidini yitirmez. Büyük bir titizlikle belirtileri takip ederler. Sanki onların umudunda ümitsizlik saklıydı, çünkü veba kimin yakasına düştüyse, düşürmeden bırakmıyordu. Hastalığa karşı hepsinin bir bilinçsizlik halinde olduğunu söyleyebiliriz. Yeni ilaçlar, serumlar hep hasta üzerinde deneniyordu. Iyiyse, biraz daha yaşatıyor; kötüyse, daha çok acı çektiriyordu.

Kitapta papazlar, kilise ayinlerinde konuşma yapıyordu. Bunun, edinilen günahların bedeli olduğunu kabul ettiren tarzda vaazlar... Insanlar bu bilinçsizlikle birlikte vebayı kabullenişe geçiyorlardı. Bu konularda Camus'a katılmadığım noktalar çok açıkçası.

Aslında birbirini tanımayan, belki de karakterleri taban tabana zıt olan bu üç arkadaşın amacı bir olmasaydı, bu arkadaşlık gerçekleşmeyecekti. Amaç, varılması istenen yol tek olunca kim nasıl olursa olsun birbirlerini idare etmeye alıştılar. Kitabın sevdiğim bölümlerinden biri de bu kısımlar oldu. Tevafuk eseri bir araya gelmiş kişilerin, aslında bir şekilde birbirini tanımış olmaları. Bu, askerlikte edinilmek zorunda olan arkadaş gibi. Belki insanın kafasına yatmaz, karakterine uymaz ama zor zamanlarda arkadaşlık etmeyi öğrenirsin.

Doktor Rieux'un sakinliği, fedakar oluşu, her zaman mücadeleci halini koruması bir sağlıkçı olarak taktir ettiğim bir olgu. Hastalıklarda, belirti ve tedavilerde Rieux ile konuşmak istedim belki yanında olmak, yardımcı olmak..
Tarrou var bir de. Gözlemlerini not alması, olayları kavrayış açısından okuyucuya yardım ediyor. Ve tüm bunların sonucu, kentten veba defediliyor. Yeniden, insanlar aldıkları nefesin kıymetini yaşıyorlar. Oran kenti yeniden fareli bir kent haline geliyor.

Incelemeyi kitabın en başında yer alan bir cümle ile sonlandırmak istiyorum;
*Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyi, var olmayan bir şeyle göstermek kadar mantığa uygundur.*
-Daniel Defoe-

Ayşe Y., Fuji - Yama'yı inceledi.
 Dün 15:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

FUJİYAMA'DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

İsmail | Synergy, Profesör'ü inceledi.
 Dün 15:18 · Kitabı okudu · 7 günde · 7/10 puan

Açıkçası pek memnun kalmadım. Son yıllarda öne çıkmış bir yazar, özellikle bu eseri ile övünmüş olsa da ben umduğumu bulamadım. Kitap kapağında yazan, kurgu üzerine övücü sözler de benim istediğimi veremedi.Eser ağırlıklı olarak psikolojik bir hava içerisinde gidiyor. Yoğun bir gerilimi de bulamadım. Başkarakter Profesörün yaşamış olduğu, hep tekrar eden halüsinasyonlar ve kaçırılan kızın yaşamış olduğu olaylar belli bir yerden sonra sıkmaya başladı. Kitabın sonlarına doğru biraz daha güzelleşse de, genel olarak verdiğim puanın ölçüsünde olduğunu düşünüyorum.

Kurgunun güzel olduğunu düşünmüyorum. En azından kısıtlı diyebilirim. Kaçırılan kız açısından olsun, profesörün kendi ruh halinin vermiş olduğu görüntüsü olsun, zayıf olması, eseri hep bir iteleme ile okumamıza neden oluyor. Olaylar öngörülebilir olması ve ileride olacaklar açısından okuyucunun güçlü bir tahminde bulunması ve tahminine yakın bir sonuç çıkma ihtimalinin yüksek olması, merak duygusunu da ortadan kaldırıyor. Elbette ki profesörün hastalığı yüzünden ruhu ve bedeni ile vermiş olduğu mücadelesi gerçekten etkileyici idi. Bunun yanında kaçırılan kızın da yaşayacak olduğu olumlu ve olumsuz olaylar karşısında gösterdiği tutumu, okuyucuda hem psikolojik hem de sosyal kişiliğimizi irdelememize neden oluyor. Kısacası okunmayacak bir eser değil fakat güçlü bir gerilim beklemeyin derim. Daha çok psikolojik travmalar üzerinden besleniyoruz. Bu tür eserlere ilgi duyanlara Ted Dekker'i tavsiye ederim ki hem psikolojik hem de gerilim açısından yüksek kalitedir. Şu eserlerini okuyunca, Profesör'ü baz alarak ne demek istediğimi anlayacaksınız. Saygılar... Kemik Adamın Kızları /> Adaletin Gizli Mezarlığı

Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
Dün 12:12 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Andrey Rublev-Hakikat Arayışı
Üç yıllık süre zarfında Rublov birçok şiddet ve cinayet olayına yakından tanık olur. Vladimir halkının Tatarlar ve onların Rus işbirlikçileri tarafından öldürülmelerine de şahit olan Rublov, kin ve nefretin yok edici gücünü ta iliklerine kadar hisseder. Yine Rublov, emirlerin fermanıyla ressamların kör edilişlerini ve bir Emirin kendi kardeşinin ağzına ve midesine kızgın kurşun doldurmasını seyretmek zorunda kalır. Kendisi de genç bir kadını kurtarmak gayesiyle giriştiği bir eylem sonucu saldırı halindeki düşman askerlerinden birini öldürmek zorunda kalır. Rublov artık yalnız ve kimsesiz biri olarak bir hücreye sığınır. Güzel bölüm "Andrey'in rivayeti ile musibet" kısmında ölmüş olan Teofanus'un hayaleti, öğrencisi Rublov'a görünerek kendisine 'hala iyiliğin kazanacağına olan inancını' taşıyıp taşımadığını sorar. Bu can alıcı soru sadece Rublov'a de­ğil, Gulak Rusya' sının başını çektiği XX. yüzyılın acı tecrübelerinin derinliklerinden bütün insanlığa sorulmuş bir sorudur. Andrey inleyerek şöyle der:

"Ah! Seni rüyamda görüyordum ... Onlar, her yeri yıktılar, yaktılar ve kadınlara
tecavüz ettiler. Kiliseleri darmadağın ettiler. Sen öldün, oysa ben bu musibeti
yaşamaya devam ediyorum. Gece ve gündüz insanlar için çalışıyorum ama
bunlara insan denir mi onu da bilmiyorum. Hayatım boyunca körmüşüm. Sen
haklıydın. Bir Tatar askeri gülerek kendileri olmasaydı da yine bizim birbirimizi
öldüreceğimizi yüzümüze haykırıyordu. Hayır! Ben artık buna devam edemeyeceğim."

Buna karşı Teofanus şu cevabı verir:

"Niçin? Onlar her şeyi yağmaladıkları için mi? Yaktıkları resimler dolayısıyla mı? Yok! Sen sadece günahlarının yükünü arttırdın. Benim de yarattığım bütün şeyleri yaktılar ama ben her defasında yeniden başladım. Sürekli işime devam ettim."

Bu, Rus zindanlarındaki cezasını çekmekte olan mahkum bir sanatçının evrensel
feryadıdır. Rublov, "Evet, her şeyi yaktılar." diye onaylar ve itiraf eder:

"Ben de bir günahkarım. Birini öldürmüşüm. Bir Rus askerini."

Teofanus:

"Bizim günahımız barbarlığa insani bir çehre kazandırıyor. İyilik etmeyi öğren.
Adaletli olmaya çalış ve Tanrı'nın günahları bağışlayıcı olduğunu hatırla!"
diye karşılık verince Rublov da:

"Onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum. Öyleyse, ben de onunla sessizlik anlaşması yapıyorum. Ama sen neredesin? Cennette misin?"

diye sorar. Tarkovski'nin bütün yapıtlarında en sarsıcı olan o söz Teofanus'un
ağzından çıkar:

"Evet, ama bu öyle senin hayal ettiğin bir cennet değildir."

Dostoyevski' den esinlenen bu hikayedeki Alyoşa ve İvan arasında geçen söyleşide
bir kez daha Rus sanatında, imanın derinliklerindeki iyilik ve güzellik tartışılmaktadır. Andrey sükut eder. Tasvirlemek, imgelemek ve konuşmaktan vazgeçer. Yıllar sonra ansızın kendi elleriyle yaptığı bir çan onun yeniden kendine gelmesinin yolunu açar. Filmin renkli görüntülerinin arka planından son cevabı işitiriz. Dostoyevski'yi anımsatacak bir şekilde "Güzellik dünyayı kurtaracaktır." yargısı, çekilen acılara bir umut olur. Böylelikle sanat, mutlaklığın öteki yüzü olarak bilinir ve insanın cehennemi dünyasının üstündeki yerini alır. Sanatçının sorumluluğu, mutlak hakikati aramaktan başka bir şey değildir. Öyle ki ahlaki ve zor olan bu görev insanı cehennemden kurtarma çabasından da daha üstündür. Zira sanatçının çabası, böyle bir kurtuluşu da beraberinde getirebilme potansiyelini taşır. Tarkovski'nin Andrey Rublev üzerine
yazdığı kısa notlardaki özel mesajı da unutmamak gerekir:

"İmkansız olmasından çok, uçma arzusu, tekniğini bilmeden önce çanı yapma
hevesi, daha önce hiç kullanılmamış bir yöntem ile Ressamlık ... Bunların hepsi
öncelikle insana muhtaçtır. Yaratışın bedelini ödeme, kendini işinin derinliklerine
kaptırmak ... Yaratış bütünüyle sahici bir fedakarlıktır."

Tarkovski'nin yapıtları günümüzün kahramanlık destanları gibi dururlar. Oysa
yaşanılan zaman artık kahramanlığı önemsememektedir. Onun bütün filmlerinde,
insanın kendisini ve dünyayı tanımaya yönelik mücadelesi vurgulanmaktadır:

"Benim bütün filmlerimdeki ana tema ve gelecekte yapacağım filmlerimin ana
teması şu olacaktır: İdealist bir insan heyecan ve şevkle bir sorunun cevabını aramaktadır, hakikati tanıyabilmek için yürüdüğü meşakkatli yolda kararlı olup sabırla ve elde ettiği tecrübelerin şükrüyle hakikate yaklaşmaktadır. "

Tarkovski bu "idealist insan tiplemesi"nin yapıtlarının odak noktası olduğunu düşünüyordu. Şu an bütün filmlerini göz önüne aldığımızda, onun sonsuz çabası sonucu ortaya çıkan bu "insan tiplemesi"nin yapıtlarının can damarını teşkil ettiğine yakından tanıklık etmekteyiz. Andrey Rublev'in sonunu hatırlayalım!
Herkes genç Boris'in kilise çanı için gerekli olan döküm sırrını bildiğini zannetmekteyken gerçekte Boris bunu bilmemektedir. O, sadece çanın kullanım sırrını öğrenebilmek için araştırmaya hazır olduğunun farkındadır.

Bu yolda canını tehlikeye atarak ilerlemektedir. Sonunda başarıya ulaşır. Boris
çanı yapmayı başarır ve gözü yaşlı bir şekilde Rublov'un kucağına düşer.
Tarkovski, "Ben bu gencin seçmiş olduğu yolu çok iyi biliyordum. O, çanı, belli
olmayan sonuca kendisinin bile göstereceği tepkiden habersiz (meydana gelecek
sonuç ve belayı hesaba katmadan) olarak yapmıştır. Bu, dünyadaki en asil davranıştır ... Sanatçının içindeki bu alev, onu ızdıraplara sürükleyerek yıpratan ve nihayetinde onu canından eden bu düşünce, dünyada yapılabilecek işlerin en önemlisi ve hayırlısıdır. " der.

Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 207)Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 207)
KİTAPBUCH, Şeker Portakalı'ı inceledi.
Dün 12:07 · Kitabı okudu · 6/10 puan

Kitabın Yorumu
Brezilyalı yazar Jose Marue De VASCONSELOS’in “Şeker Portakalı” kitabı, dünyada ve ülkemizde çok okunan bir kitaptır.
Kitap; sıcacık öyküsüyle, akıcı ve etkili anlatımıyla okuru hem sarsıyor, hem de kendine bağlıyor. Anlatımın içtenliği, duyguların işlenişi ve başarılı kurgu; okurda, kitabı bir çırpıda bitirme isteği doğuruyor, tıpkı sürükleyici bir film izler gibi.
Kitap; esas olarak acı, dayak, kırgınlık ve yoksulluk gibi olumsuz temaları işlese de, anlatımdaki ferahlık ve genişlik okuru karamsarlığa itmiyor ve onu sıkmıyor. Çünkü kitaptaki; arkadaşlık, vefa, mutluluk gibi olumlu duygular daha da güçlü anlatılmış (Belki de biz öyle anlamak istiyoruz). Şu var ki; VASCONSELOS’in cümleleri özgür bir ruh taşıyor. Şüphesiz, basit cümlelerle oluşturulan bu güçlü anlatım şekli; hikâyenin gücünün yanında, yazarın ustalığına da işaret ediyor. Anlatılan olaylarda ayrıca; “bir çocuğun saflığı ve nesnelliği, adalet hissi, hayvan sevgisi, bir portakal ağacıyla kurulan iletişim, gülmenin ve ağlamanın hayatın birer parçası olması” gibi konular da işlenmiş.
Romanın hem kurgusu oldukça sağlam, hem de yaşanan olaylar özgün ve etkileyici. Bu kapsamda; romanın kahramanı olan çocuğun (Zeze’nin) dünyasını kaplayan portakal ağacının, bir gün habersizce kesilmesi karşısında; romanda Zeze’nin yaşadığı çaresizlik mi, yoksa okurun hissettiği üzüntü mü daha büyük, bilemiyoruz.
Romanın altı yaşındaki kahramanı Zeze’nin dilinden sürüp giden anlatım şekli, kitabı zevkli hale getirmekle birlikte; çocuğun kurduğu cümlelerin, verdiği cevapların ve hareketlerindeki kararlılığın, değil o yaştaki bir çocuk, 16 yaşındaki bir genç için bile fazla iddialı olduğu söylenebilir. Bu nedenle, “Yazarın, kendi yaşının getirdiği birikimi ve olgunluğu romandaki kahramana aktardığı” şeklinde bir his oluşuyor okuyanda. Yine de; Zeze bir kahraman olduğundan, bu konuyu geçiyoruz. :) Ama yine de şunu vurgulayabiliriz; kitap sadece orta öğretim kategorisi için değil, yetişkinler için de oldukça faydalı. Zira kahramanımızın; küfür, hırsızlık, yalan gibi bazı küçük (!) kabahatleri var. Bunlar olumlu örnekler olmadığına göre; çocukları ve onların duygularını anlama (duygudaşlık) ve kırmadan, dökmeden doğruya yönlendirme adına, bu kitabı ebeveynlerin de okuması tavsiye edilebilir.
Sonuç olarak; renkli bir hayatı olan yazarın, kendi yaşadıklarından esinlenerek yazdığı “Şeker Portakalı” romanını, güçlü bir şekilde tavsiye ediyoruz.

Oğuz, Yanılsama ve Gerçeklik'i inceledi.
 Dün 04:27 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

To build from matter is sublimely great,
But only gods and poets can create...

[Maddeden (bir şeyler) yaratmak, yalnızca Tanrıların ve şairlerin yapabildiği son derece muhteşem bir şeydir.]

1000k kullanıcıları içerisinde bu kitabın okunmamış ve oylanmamış olması beni gerçekten üzdü. Acaba 1000k kullanıcılarına mı hitap etmiyor, yoksa ülkemizde bu kitap okunmuyor mu? Bu iki soru arasında gidip geliyorum ancak ne yazık ki -sanıyorum- iki durumda da okunmuyor.

Ülkemizde insanların özgürlük mücadelelerinden uzak durmasını, özgürlük arayışı içinde bulunmamasını, büyük oranda burjuvazi kesiminin neyin gerçek neyin yanılsama; neyin ideal, neyin taklit -mimesis- olduğunu kavrayamamasına bağlıyorum.

Mitolojiden ve dinin doğup gelişerek dogmalaşmasından örnekler sunarak, kabile toplumlarından modern toplumlara sanatın, şiirin ve şairin evriminin, gerçekçi temellendirmelere dayandıralarak anlatıldığı bu kitapta bolca, Machiavellist rönesans prensliklerinin 15. yy İngiliz edebiyatında Shakespeare'a etkilerine ve James Joyce'a başvuru yapılıyor.

Zamanımızın en büyük kitaplarından biri olan bu kitabı okumak hiç kolay değildir -belki de 1000k okurlarının dikkatini bu yüzden çekmedi. Bu kitap üzerinde çalışılacak, açıklanacak, tekrar tekrar dönülecek; tekrar tekrar dönülse dahi her defasında taze bilgilerin bulunacağı bir kitaptır. Benim için de okuması hiç kolay olmadı. Her paragrafın içeriği altı çizilecek değerde ve ben her bir sayfa üzerinde ortalama 15-20 dakika harcadım.

Sonuç olarak (zahmet edip incelememi okuyan) değerli okur, Türkiye'de orta sınıfı temsil eden bir birey olarak bu kitabın cümlelerinden çıkaracağın umut, durumu berbat olan proterlayanın tek çıkar yoludur. Lütfen bu kitabı oku, iyi etüd et. Neyin gerçek neyin yanılsama ve algı bozukluğu olduğunu tespit et. Bu kitabı hayatı boyunca okumayacak olan proletaryana ve nihayetinde özgürlüğüne sahip çık!

Muhabbetle...