• Friedrich Nietzsche... Pos bıyıklı filozof.
    Nietzsche herkes tarafından okunur ama,
    Herkes tarafından anlaşılamaz maalesef.
    Tanrı'nın öldüğünü iddia eder,
    "Tanrınız öldü ve sadece cahiller ağladı. Ve eğer cehenneme inanıyorsanız, o zaman orada görüşürüz!" der.
    "Görüşürüz be dostum!" demek isterdim bende senin yüzüne.
    Tanrı'ya inanmamanın insanı coşkuya sürükleyeceğini iddia eder,
    Ama nedense kendi yaşamında o coşkunluğu bir türlü yakalayamaz.
    Yakalanacak gibi değil ki, yakalansın.

    Neyse gelelim kitaba,
    Harikulade bir iş çıkarmış Irvin D. Yalom.
    Nietzsche'nin hayatının bazı kesitlerini muhteşem sunmuş.
    Tam bir görüşler şöleni var.
    Aforizmalar havada uçmuş, durmuş.
    İçindeki düşünceler çatışması,
    İnsanı sığ, çelişik bir perspektiften almış,
    Her gün yeniden doğmuşçasına zincirlerini bir bir kırdırmış,
    Tutarlı bir çerçeveye sığdırmış.

    İnsan filozof bile olsa, kadının şehvetine bırakıyor kendini.
    Sonra gelsin semptonlar, ümitsizlikler,
    Gitsin hastalıklar, ağrılar, sızılar.
    Kendini görüyor, kendini tanıyorsun okuyunca adeta.

    Şu üçleme beni mest etti.
    Josef Breuer, Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud...
    Ne muazzam tartışmalardı öyle.
    Bazı yerlerinde akıl tutulmaları yaşadım.
    Masadan kalktım, kafamı ovdum, geri oturdum çoğu kez.

    Sonuç olarak;
    Bu kitabı okumadığınız sürece, hep bir tarafınız eksik kalacak...

    Saygılarımla,
  • Kitabın konusu ve içeriği her insana dokunabilecek nitelikte. Fakat Sinan Akyüz bu kitabında kahramanların duygularını yansıtırken çok fazla tekrara düşüyor. Her tekrar eden duygu ve kelimede sıkıldığımı farkettim. Kitapta ki derin olaylar üzerinden çok yüzelsel geçilmiş ve çabucak sonuca doğru gitmek isteyen bir kitap. Sürükleyicilik açısından daha gelişmiş bir kitap, okurken meraklandığım heyecanlandığım yerler de oldu. Sonuç olarak İncir Kuşlarına göre daha az beğendiğim tekrara düşen bir kitap olarak niteliyorum Solgun Karanfili .
  • Çıkar çıkmaz satın alışım Yuval Noah Harari'nin kalemine ne kadar güvendiğimi gösteriyor. Bu sefer de güvenim boşa çıkmadı ve kitaba hayran kaldım. Detaylı inceleyecek olursak; önceki iki kitaptan daha genel olarak günümüz dünyasının sorunlarının ve olası çözümlerinin ele alındığını görebiliriz. 21 ayrı başlıkta inceleniyor bu sorunlar ve çözümler, başlıklar arasında bir bağlantı olduğu için okumada herhangi bir kopukluk olmuyor. Paylaştığıma alıntılardan da anlayacağınız gibi kitabın birçok yerinde durup "İşte bu." dedim, altını çizdiğim cümleler, üzerine düşündüğüm fikirler cabası. Çeviri ve yazım hataları var ama bunun sorumlusu da Kolektif kitap. Sonuç olarak Harari'nin diğer kitaplarından geri kalır bir yanı yok bunun da, şimdiden keyifli okumalar.
  • Einstein’ın beyninin trajikomik bir hikayesi var
    Einstein, ölümünden sonra kendi beyninin de incelenmesini istiyordu ancak beyninin başına neler geleceği aklının ucundan bile geçmemiştir.
    Einstein, 1955 yılında 76 yaşında iç kanama sonucu öldüğünde prosedür gereği cenazesine otopsi yapılması gerekiyordu. O gün hastanede bu işle görevli kişi, patoloji uzmanı Dr.Thomas Harvey’di. Einstein’ın bedenine otopsi yapmak, Harvey için büyük şanstı. Harvey otopsiyi bitirdikten sonra aklına bir şey geliyor; “Cenaze buradan çıkınca nasıl olsa yakılacak, beynini alsam kimse anlamaz” diye düşünüyor, düşündüğünü de yapıyor. Einstein’ın beynini alıp ve bir kavanoza koyuyor. Bundan sonra beynin başına geleceklerin trajikomik bir hikayesi var...
    EINSTEIN’IN BEYNİYLE MEŞHUR OLMA HAYALİ
    Einstein’ın ailesi krematoryumda yakmak üzere cenazeyi teslim almıştı. Kimse cenazeye bir daha bakmadığı için Harvey’in beyni çaldığını anlamadı ve aile cenazeyi usüle göre yaktı. Harvey bu sırada kavanozu gizlice evine götürmüştü. Aklında büyük hayaller vardı; bu beyin üzerinde çalışmalarla buluşlar yapacak, meşhur olacaktı. Ancak Harvey, bir pataloji uzmanıydı ve beyin konusunda uzman değildi. Bu yüzden yardım almak için eski hocasına konuyu anlatmaya karar veriyor. Hocası ve aynı zamanda Einstein’ın doktoru olan kişi, bunu duyunca Harvey ile aynı hayallere kapılıyor, üstelik bir de gazeteye röportaj veriyorlar beraber. Einstein’ın beyninin kendilerinde olduğunu,bunun üzerinde yapacakları çalışmaların insanlık için çok önemli olacağı türünden şeyler söylüyorlar.
    BEYNİ 240 PARÇAYA BÖLDÜ
    Ertesi gün haberi gören Einstein’ın ailesi şok olup hemen soluğu hastanede alıyor ancak hastane yönetimi de aile gibi durumu yeni öğrenmişti. Buna rağmen yetkililer, beynin bilim için kullanılacağına söz verip, aileyi ikna ederek durumu kurtarıyor. Hastane yetkilileri bir yandan Harvey’den beyni aileye teslim etmesini istiyor, bunu kabul etmeyince hastaneden kovuyorlar. Harvey, beynin olduğu kavanozu alıp başka bir hastanede işe başlıyor. Bu hastanedeki bir teknisyenle birlikte, beyni 240 parçaya bölüyorlar. Kestiği bu parçaları tanıdığı tanımadığı dünyadaki bilim adamlarına inceleme için gönderiyor, kendisinden parça isteyenleri de boş çevirmiyordu.
    BEYİN TAKINTISI YÜZÜNDEN KARISIYLA DA ARASI AÇILDI
    Harvey ile sık sık kavga eden eşi, bir gün meşhur kavanozu çöpe atacağını söyleyince ipler kopuyor. Harvey kavanozunu alıp, eşinden uzak başka bir eyalete yerleşiyor ancak işler orda da yolunda gitmiyordu. Harvey lisans yenileme sınavını kaybetmişti. Lisansını kaybettiği için de hastanelerde çalışma imkanı kalmamıştı. Mecburen bir fabrikada sıradan bir işçi olarak çalışmaya başladı. Bir yandan yeni dünyasına alışırken, bir yandan da Einstein’in beyninin kendisinde olduğunu ve çalışmalar yaptığını söylemeye devam ediyor.
    İNCELENMESİ İÇİN DÜNYANIN HER YERİNE GÖNDERİYOR
    Aradan yıllar geçiyor, Harvey artık yaşlanmış, hayallerini gerçekleştirmeyeceğini anlamıştı. Beyni, ailenin bir ferdine vermeye karar veriyor. Einstein’ın torununun bilgilerini bulup, arabayla uzun bir yolculuğa çıkıyor. Harvey torunu buluyor ve durumu anlatıp beyni vermek istediğini söylüyor ancak Einstein’ın torunu beyni istemediğini söyleyince, Harvey meşhur kavanozuyla beraber tekrar evine dönmek zorunda kalıyor. Eve döndükten sonra, beyni kesip parçalarını dünyanın farklı yerlerindeki bilim adamlarına inceleme için göndermeye devam ediyor bu sırada.
    ŞOV HALİNE GETİRDİ

    Bu olayı duyan ve Einstein'a hayran olan bir Japon profesör Kenji Sugimoto, beyinden bir parça alabilmek ve Harvey ile tanışmak için Amerika’ya gitmişti. Kameraların da eşlik ettiği ziyarette Prof., Harvey’den bir parça istiyor, Harvey kameranın önünde bıçağı alıp, beyni kesip profesöre veriyor.

    EINSTEIN’IN BEYNİ 55 YIL SONRA RAHATA KAVUŞABİLDİ
    Harvey artık çok yaşlanmış, ömrünün sonuna yaklaşmıştı. Ölmeden önce beyin konusunda bir karar vermesi gerekiyordu. Beynin büyük bölümünü, daha önce çalıştığı hastanedeki bir doktora verip 2007’de hayatını kaybediyor. Bu sırada beynin bir kısmı hala evinde duruyordu. Ölümünden 3 yıl sonra mirasçıları, beynin kalan kısımlarını ve Harvey'in çektiği fotoğrafları Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi'ne teslim ediyorlar. Einstein'ın beyninin kalan kısımları, halen bu müze de sergileniyor. Müze ayrıca, bir uygulamayla Einstein'ın beynini tanıtmaya çalışıyor. Fizikte çığır açan bir dahinin beyni, ölümünden ancak 55 yıl sonra rahata kavuşabilmişti.
    Sonuç olarak Einstein'ın beyni sanıldığı gibi büyük değil, normal ölçülere sahipti. Ancak beyindeki bazı bölgelerin, diğer insanlarınkinden farklı olduğu belirlendi.
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan
  • #elazığkitapfuarı nda sohbet etme imkanı bulduğum ve kitap yorumunu bekliyorum diyen @eroglufikret 'na, okurlarına ve okurlarının fikirlerine değer verdiği için teşekkür ediyorum.

    #arafınsakinleri 'ni okumayı yoğunluğum nedeniyle biraz ertelemek zorunda kaldım. Ama bunun için pişman oldum. Kitabı aldığım gün okumalıydım. İlk olarak kapak tasarımını çok beğendiğimi söylemeliyim. Her sayfasında günümüzün konularına ve sorunlarına değinen bir yer bulunmus. Gençlik, madde bağımlılığı, eğlence hayatı, aile sevgisi veya sevgisizligi, din karmaşası.... Bir cok konu var ve hepsinin birbiriyle harmanlanması başarılı olmuş. Hayatimizda ki iyi ve kötü insanların sentezini ve kendimizi manevi açıdan sorgulamamizi sağlıyor. Öncelikle kendini tanimlama evresinde olan genç kitlelerin bu kitabi okumalarini tavsiye ediyorum. Kitabın içinde ki cüce kadın hikayesi ve hemşire Azra'nin yaşadığımız toplumdaki kadin rolunu yansıtması cok güzel olmus. Ayrica diger hemsiremizin kendisiyle barışık olan yapısı kadınların metalastirilmasi icin verilen ugraslara ters tepki olarak koyulmuş. Kadın olduğu ve hissettiği gibi mutlu olmalı. Bu ülkede ana karakterimiz Handan gibi olan bir çok insan var, karakterin yaşadıkları okuru sıkmadan aşırı bir melankoli yasatmadan olduğu gibi yazilmis olması bizim karaktere acimamizi değil ders çıkarmamızi sağlamış. Sadece islam üzerinden değil islama kadar gelen süreçte diğer ilahi kitaplardan alıntı yapılması tüm insanlara hitap etmis, önemli olanin dini inancin ismi degil ilk gunden bu yana dinde ki amacın Tanrı ve aşkı tanimak olduğunu bize anlatmış. Ben sevdim kitabı. Tek olumsuz eleştirim şu olacak, kitapta yazım ve kelime hataları var. Bir kaç tane bile olması insanı rahatsız ediyor. Sonuç olarak kitabın içeriğini beğendim. Tüm konuların harmanlanması okuyucuyu rahatsız etmeyecek gecislerle sağlanmış. Eser için teşekkürler. Dilerim bir çok okuyucuya ulaşabilir ve hayatlarına dokunabilirsiniz
  • Dünyanın en güzel camisini tasarlayan Şirazlı mimarın öyküsünü duydunuz mu? Kimse daha önce onunki gibi bir tasarım tasavvur etmemişti. Nefes kesici derecede cüretkâr ancak orantılı, ilahi bir şekilde girift ancak belirgin bir şekilde insan sıcaklığı yayan bir tasarım. Yapının planlarını görenler hayret içinde kalmışlardı.

    Ünlü yapı ustaları, camiyi yapmak için mimara yalvarmışlardı; zengin insanlar planları satın almak için uzak diyarlardan gelmişlerdi; hırsızlar onları çalmak için planlar yapmıştı, güçlü yöneticiler zorla planlara el koymayı düşünmüşlerdi. Ama mimar kendini çalışma odasına kilitledi, üç gün boyunca planlara baktıktan sonra hepsini yaktı.

    Şirazlı mimar inşa edilmiş binanın bozulma ve çürümeye maruz kalıp, sonuç olarak yıkılacağı veya barbarlar tarafından yok edileceği fikrine dayanamıyordu. Odasında kaldığı o günlerde yaratısının değersizleşip toza dönüştüğünü hayal etti ve bu görüntü onu oldukça rahatsız etti. En iyisi kusursuz kalmasıydı. En iyisi hiç inşa edilmemesiydi.

    Bu hikâye bir fabl örneği, ama ana fikri –bir şey var olmadan önce ideal formundadır, o yüzden de hiç var olmamalıdır– korkutucu ve anlaşılması zor, özellikle günümüzde ilerleme ve üretkenlik böylesine yüceltilirken. Bu hikâye aynı zamanda antik kökenleri olan, hala düşünmeye değer bir felsefeye yöneltiyor okuyucuyu.