• Edip Cansever'in "Yangın" şiirinde geçen şu kısmı belki bir yerde görmüş olabilirsiniz:

    "Sizi görmüyor muyum dikkat!
    Trenlere çikolata yediriyorum."

    Bunu ilk gördüğüm zaman bana bir şey ifade etmemişti. Sanırım Cansever, Hayal Ovası'nda şiir atını doludizgin koştururken böyle bir şey yazmıştır diye düşünüyordum.

    Lakin bazen zaman ilerledikçe anılar unutulmak yerine kendini daha da sivrilterek hatırlatıyorlar size kendilerini. Ortaokul zamanı gittiğim bir dershanede Yerli Malı haftası gereği herkes bir şeyler yapıp getirsin, o gün ders yapmalıyım denildi. Ben de annemin yaptığı aşure dolu tencereyi sınıfa getirdim. Sınıfta masalar köşeli U şeklinde dizilmiş, herkes yaptığını çoktan getirip yerleştirmişti. Ben de tencereyi koyup oturdum boş bir yere. Sonra bir ara kalkacaktım ki, kolum tencereye çarptı ve benden tarafa olan duvara doğru döküldü. Çok fena bozulmuştum. Ondan sonrasını da hatırlamıyorum zaten. Eve gittiğimde annem nasıl geçtiğini, aşurenin beğenilip beğenilmediğini sorunca verdiğim şu cevabı çok iyi hatırlıyorum: "Onları bilmem ama duvarların sevdiği kesin!"

    Şimdi şu anı alıp, en başta bahsettiğim şiire dönünce bazı mısralar ne kadar da anlamlı oluyor. Kim bilir belki de Cansever annesiyle içi pek de temiz olmayan bir trende seyahat ederken, yer bulmak için arada dolanan bir adam koluna çarptığı için elinde çikolata duvara sürtünüp mahvolduğu için bu şiire eklemiştir böyle bir kısmı, ya da bilmem başka bir senaryo. Orası sizin, benim hayal gücüme kalmış. Veyahut da dediğim gibi, hayal gücünün sınırlarında gezerken yazmıştır böyle bir şeyi, gerçekliği yoktur. Kim bilir?

    Velhasıl kelam buradan çıkartmak istediğim sonuç, hayatınızda yaptığınız herhangi davranışın, yazdığınız herhangi bir cümlenin, attığınız herhangi bir adımın, bir kelimeye verdiğiniz herhangi bir tonun bir insana nasıl tesir ettiğini asla ve asla bilemezsiniz tam olarak. Ya şimdi ya da sonra. Tıpkı Cansever'in o dizesi ve benim aşure hikâyem gibi.
  • Sonuç olarak, 15 Temmuz başarısız darbe teşebbüsünden alınacak hayatî derecede mühim dersler bulunmaktadır:

    Birincisi, cemaat ve tarikatlar, basite alınacak bir olgu değildir. Cemaatler, tarikatlar ve dinî organizasyonlar, kendilerine her ne kadar sivil toplum örgütü görüntüsü vermeye çalışsalar da kişi merkezli olmaları, ortak katılımdan yoksun olmaları, devletten bağımsız olmak yerine, devlete muhalif bir tavır takınmaları, bazılarının iktidarı güç kullanarak ele geçirme gayesi gütmesi, ticarî ortaklıklara dönüşmesi ve dinî-ideolojik kalıplar içerisinde faaliyet göstermeleri onların sivil toplum örgütü sayılabilmelerini imkânsız kılmaktadır.Özellikle Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler, önderleri veya liderlerinin otoriteleri ve tasallutu altında faaliyet göstermekte ve varlığını bu kişilerle sürdürmektedirler. Diğer taraftan bazılarının dolaylı veya doğrudan siyasetin içinde oldukları, partileştikleri, partilerin potansiyeli ve uydusu hâline geldikleri bilinmektedir. Ayrıca bazı gruplar, bazen iyi niyetli ve insanlara faydalı olmak üzere kendilerine destek veren mensuplarını, müşteri gibi görerek suiistimal etmektedirler. Bazen de, tevhit, ihlâs, tesettür, tekbir ve benzeri kavram, değer ve sembolleri işyeri, dükkân, şirket adı olarak kullanmak suretiyle, onlar üzerinden rant devşirmeğe çalışmaktadırlar.

    İkincisi, milleti kurtaracak olanın yine milletin kendi iradesi olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Türk milleti, bundan önceki ihtilâl ve yahut ihtilâl teşebbüslerinde göstermediği bir tepki göstermiş, iradesini temsil eden Meclis’e sahip çıkmıştır. Böylece millet, İlahî irade ve cüz’i iradenin yanında millî iradenin de savunucusu olmuştur. Artık çağdaş mütekellimler ve sosyal bilimciler, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türk siyaset felsefesinin anahtar terimi olan bu kavramı, tekrar tartışmak ve tanımlamak zorundadırlar.

    Üçüncüsü, demokrasiyi daha önce küfür olarak görenler, demokrasi nöbeti tutarak önemli bir değişim yaşamışlardır. Toplumların kendi kendisini yönetmesi olarak tanımlanan demokrasi sahiplenilmeğe ve korunmaya değer görülmüştür.

    Dördüncüsü, laikliğin tekrar tartışılmasına ve tanımlanmasına yönelik yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreci sekteye uğratmadan devam ettirmek ve kendi değerleriyle uyumlu olabilecek hürriyetçi bir laikliğe nasıl ulaşılacağına dair fikir ve öneriler ortaya koymak toplumun yararına olacaktır.

    Beşincisi, dinî inançlarda körü körüne bağlanmanın ve kutsallaştırılan şahıslara sorgulamadan itaat etmenin nelere mal olduğu görülmüş, bundan kurtulmanın yolu olarak akılcılığın, sorgulamanın, ferdiyet şuurunun ve eleştiri geleneğinin güçlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bu da beraberinde din eğitiminin-öğretiminin sağlıklı zeminlerde yapılması ve programların buna göre düzenlenmesi icap ettiğini göstermiştir.

    Altıncısı ve en önemlisi akla, cüz’i irade ve millî iradeye önem veren Hanefî-Mâturidî anlayış, âdeta yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Bu gelenekten yararlanılacaksa, İmam Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî gibi âlimlerin kendi dönemleri için ortaya koydukları fikirler yerine o fikirlere nasıl ve hangi usulle (metodoloji, yöntem) ulaştıklarına yoğunlaşılmalıdır. Böylece “reyci/akılcı” din anlayışı, bireylerin aklını ve zihnini özgürleştirecek, hukukun üstünlüğünü güvence altına alacak, millî iradeyi hâkim kılarak demokrasiyi güçlendirecektir. Aksi takdirde Türkiye Şii-Selefî mezhep çatışması veya Bâtıni-Zâhirî zihniyet kutuplaşması zeminine kayacaktır. Türkiye sahip olduğu toplumsal, dinî ve ahlâkî değerleri güncelleyerek tarihte olduğu gibi bugün de Müslümanlar ve insanlığa umut olacak yeni bir İslâm Medeniyeti’nin inşası için elinden geleni yapmalıdır. Bunun için her şeyden önce dinî ve felsefi alanda toplumsal bir aydınlanma ve yenilenmeye ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır.

    Sönmez KUTLU
  • Cemaat mensuplarını tutuklayarak ve görevinden ihraç ederek bu meselenin kökten ve kalıcı biçimde halledileceğini düşünmek çok vahim bir hata ve yanılgıya yol açar. Problemi çözme konusunda devletin bunlardan başka alması gereken daha pek çok tedbir bulunmaktadır. Devlet, rekabet halinde olan Zâhirî ve Bâtıni söylemlerle olan ilişkisini gözden geçirmek durumundadır. Daha önceden beri var olan baskıcı, tektipleştirici ve tepkisel reflekslerle değil, ancak insan hak ve hürriyetlerini (Mekâsıdu’ş-Şeria) güçlendirerek, bireysel farkındalığa ve eleştirel tutuma imkân tanıyarak yapabilir bunu. Abbasîler döneminde olduğu gibi, aklı savunanları politik maksatları için kullanma yoluna gitmek ve onlar üzerinden diğer söylemleri baskılamaya veya sindirmeye çalışmak müspet sonuç vermeyecektir. Asıl mühim olan husus, cemaat veya radikal dinî hareketlerin tasallutu altındaki bireyleri onların tahakkümünden kurtarmak ve onları özgürleştirmektir. İnsanlara aklını kullanmayı öğretmedikçe, onları din ve vicdan özgürlüklerini tıpkı namusları gibi başkasının emrine ve kontrolüne bırakamayacaklarına ikna edemedikçe ve dinî alanda genel bir aydınlanmanın gerçekleştirilemediği sürece, daha sonra da benzer meselelerle karşılaşılması mukadderdir.

    Türkiye’de içine düşülen bu bunalımdan kurtulma konusunda, resmî düzeyde siyasi yolun dışında bir yol belirlenmemiş gibi görünüyor. Bu yapılarla mücadele eden ilgili kurumlar, Diyanet ve İlahiyatlar, Sünniliğin sınırlarını zorlayan bu Bâtıni söyleme karşı ilkeli davranmak durumundadırlar. Bu konuda yapılması gereken ciddî eleştirilerin, “diğer cemaatler acaba ne der?” endişesiyle yapılmaması gayrı ahlâkî olduğu kadar tehlikelidir de. Söz konusu Bâtıni söyleme karşı esaslı surette aklî eleştirilerin üretilmesine zemin hazırlanmalı, fırsat ve imkân verilmelidir. Bazı siyasî çevreler eleştirilerin, ortak zihniyete sahip oldukları Sûfî-İrfancı geleneklere uzanmasını istememektedirler. Diyanet İşleri Başkanlığı, ancak siyasetin -elbette haklı olarak- eleştiri hedefine oturttuğu Fethullahçı Cemaati eleştirmekte ve dinî olmaktan ziyade siyasî bir dil kullanmaktadır.

    Diyanet bir taraftan “ihkak-ı kerametolarak” Said Nursî’nin eserlerini yayımlamaya çalışırken, diğer taraftan “Sahte Mehdîci hareket” olarak gördüğü Fethullah Gülen ve yandaşlarıyla mücadele etmeye çalışmaktadır. Hâlbuki Fethullah Gülen, Mehdilik ve Mesihlik fikrini Risale-i Nurlar’dan almış ve devam ettirmiştir. Onun Mehdilik ve Mesihlik fikri Said Nursi’nin bu konudaki fikirlerinin yeni ve bir ileri “sürümü”dür. Diyanet yetkilileri, 2013 yılından önce Diyanet’in tarihinde Said Nursi’nin eserleri ile ilgili 16 veya 17 rapor hazırlandığını ve bunlardan hiç birisinin bu eserlerle ilgili olumsuz kanaat belirtmediğini övünerek bu cemaatin mensupları huzurunda ifade etmişlerdir. Aynı Diyanet yetkilileri 15 Temmuz sonrasında Yaşar Kutluay’ın Said Nursi, eserleri ve Nurculuğu Bâtıni bir hareket olarak eleştirdiği makalesini bugünkü eleştirilerinde referans olarak kullanmaktadır. Son on yıldır Diyanet’i ve devleti sivil toplum örgütleriyle yönetmekten bahsedenler, onların sivil toplum olup olmadıklarını hiç tartışmadılar. Ayrıca pedagojik formasyonu olmayan, ancak bir Kur’an Kursu’ndan icazeti olan kimselerin, imam ve Kuran Kursu eğiticisi olarak atanmasının doğuracağı mahsurlar hiç tartışılmadı. Şeffaf olmayan, iktidar ve güç peşinde olan sivil toplum örgütlerinde Diyanet’in temsil edilmesinin yolları aranmadı. Diyanet, din hizmetlerinde onları istihdam ederek hep alan kaybetti. Yıllardan beri her Ramazan ayı boyunca devletin resmî kanallarında ve Diyanet TV’de akıl aleyhtarlığını aşılayan, Bâtınîliği kutsayan, gizemli, sırlı, menkıbevi din anlayışlarını propaganda eden programlar yayımlanıyor. “Sakal-ı şerif”, “Mehdî-i Resul” ve “Mesih-i Mevud” gündeme geldiğinde, Diyanet yetkilileri İrfancıları karşısına almaktan çekinerek açık ve net görüş ortaya koyamıyor. Mehdi hadislerinin eleştirisi konusunda 6 asır evvel İbn Haldun’un gösterdiği cesareti ve ilmî seviye ve dürüstlüğü gösteremiyor. DİB, darbeden hemen sonra alelacele Olağanüstü Din Şûrası tertipledi. Hâlbuki böyle bir konuda pek çok çalıştay ve ilmî toplantının çok daha önce yapılması lâzım gelmez miydi? Şûra sonrasında alınan kararlar, açılış konuşmalarında belirlenen çerçevenin dışına çıkamadı. Üstelik Fethullah Gülen ve hareketi için “sahte mehdî” ve “mehdîci-mesihçi hareket” tanımlaması yapılması eleştiri konusu oldu. Çünkü “sahte mehdî” tanımlaması, “gerçek mehdî” fikrini zımnen kabul etmek demekti.

    Diyanetin bir kurum olarak yapması gereken, Fethullah Gülen’in tâ başından beri yaptığı konuşmaları, vaazları, yazdığı eserleri ve yazışmaları kronolojik olarak arşivleyerek araştırmacıların ve uzmanların bunlar üzerinde araştırma yapmasını sağlamak olmalıydı. Üç beş kitabını okuyup birkaç vaazını dinleyip onlar üzerinden sonuçlara ulaşmak medyanın yapacağı bir iştir. Eğer akademisyenlere böyle bir imkân tanısaydı, bu cemaatin ta baştan beri hangi merhalelerden geçtiği, ne tür değişimlere uğradığı ve bu milletin evlatlarının kendi milletine kurşun sıkacak hâle nasıl getirildikleri daha iyi anlaşılabilirdi.

    Sönmez KUTLU
  • Ruhlar Dükkânı, gerçek adıyla Gerekli Şeyler, Leland Gaunt adında bir adamın Castle Rock'ta açtığı bir dükkânı ve müşterilerini anlatıyor. Gaunt iyi bir pazarlamacı: insanların en çok istediği şeyleri çok uygun bir fiyata onlara satıyor, ama karşılığında kasabadaki bir kişiye bir şaka yapmalarını istiyor. Kitap, bu şakaların bir araya gelerek sebep olduğu "şeyleri" anlatıyor.

    Tipik bir Stephen King kitabı olarak: bol karakter, bol detay, finale doğru yükselen gerilim, ve hiç fena olmayan bir son. Bol karakter demek bu karakterlerin derinleşememesi demek, evet, ama yine de yazar belirgin çizgilerle bu karakterleri dikkat çekici hâle getiriyor. Yine de diğer eserlerindeki karakterleri düşündüğümüzde acaba hangisi hangi kitaba ait ve birbirinden farkları nedir, diye sorsak bilemeyiz, ya da ben bilemem, en sevdiğim eseri olan Mahşer'den bile karakter hatırlamıyorum. Bunun sebebi King evreninde çok fazla insan olması. Belki bu çok sayıdaki karakter fazla derinliğe sahip değil, ama bu kalabalıklar kesinlikle keyif veriyor, okumaya da doyum olmuyor. Ruhlar Dükkânı'nı okurken yine iyiler ve kötüler arasındaki savaşa tanık oluyoruz. Mahşer'de anlatılan buydu. O'da anlatılan buydu. Kujo'da anlatılan buydu. Falcı'da anlatılan buydu. Tekrar tekrar okuduğumuz hikâyeyi bir kez daha okuyoruz: daha kalabalık, daha eğlenceli. Bu sefer kurgu daha da keyif verici, eğlendirici, düşündürücü.

    Sonuç olarak; başarılı bir Stephen King kitabı Ruhlar Dükkânı. Yazarı seven herkese öneririm.
  • 18. yüzyıl..
    İngiltere'nin güneyinde iki hanedanlık..
    Yıllarca sükûnet içerisinde yaşayan Bristol ve Truro hanedanlıkları dış mihrakların oyunlarıyla! bir iç savaşın eşiğine gelir.
    Ve anlaşma aşkla sağlanır..
    Hikaye güzel,kurgusu gerçekten iyi ve diyaloglar Işılca'nın herzamanki üslubuyla esprili..

    Ve lâkin,

    Sürekli tekrarlanan olaylarla gereksizce uzatılmış olması akıcılığı bozmuş..
    18.yy da bir Lord ve bir Leydinin aşk hikayesini okurken, esas kız Emma'nın türk kızı vari bitmeyen tripleri,esas oğlan Vincent'in;"Ya benimsin,ya gara toprağın" tadında kabadayılıkları karakterlerin tahlilinden de puan kırdırıyor.
    Sonuc olarak yarım kalmasın diye bitirdigim bir kitap oldu!

    keyifli okumalar..
  • O baskın çökkünlükle mücadelede önce, yaşam duygusunu iyiden iyiye en alt noktaya çeken araçlar kullanılır. Mümkünse artık hiç istememek, dilememek; duygulanıma yol açan, “kan” yapan her şeyden kaçınmak (tuz yememek: Fakir’in sağlık öğretisi); sevmemek; nefret etmemek; kayıtsızlık; öç almamak; varsıllaşmamak; çalışmamak; dilenmek; mümkünse kadınsız ya da olabildiğince az kadınla olmak: tinsel yönden Pascal'ın ilkesi “il faut s'abetir“ (kişi kendini aptallaştırmalı). Sonuç, psikolojik-ahlaksal ifadeyle: “benliksizleşme”, “kutsanmışlık”; fizyolojik ifadeyle: hipnotize olma, - bazı hayvanlar için kış uykusu, sıcak iklimlerin çoğu bitkisi için de yaz uykusu ne ise, insanlar için de ona benzer bir şeyi yaklaşık olarak elde etme çabası, yaşamın, bilinçte dahi belirmeksizin, kıtı kıtına varlığını sürdürebildiği asgari bir enerji tüketimi ve metabolik etkinlik.
  • Vicdan rahatsızlığını, geçirmiş olduğu değişimlerin hepsinden daha esaslı bir değişimin, kendini, toplum ve barış büyüsünün içine kesin olarak hapsolmuş bulduğunda yaşadığı o değişimin baskısı altındaki insanın kaçınılmaz olarak yakalandığı ağır bir hastalık olarak görüyorum ben. Deniz hayvanlarının kara hayvanı olmaya, aksi halde yok olup gitmek zorunda kaldıklarında başlarına gelenden farklı değildi yabana, savaşa, gezip dolaşmaya, maceraya mutlulukla uyum sağlamış bu yarı hayvanların başlarına gelen, - tüm içgüdüleri bir anda değerden düşmüş ve “askıya alınmıştı”. O ana değin suyun taşımış olduğu bu hayvanlar, bundan böyle ayakları üzerinde yürümek ve “kendi kendilerini taşımak” zorundaydılar: korkunç bir ağırlık çökmüştü üzerlerine. En basit işler için bile beceriksiz görüyorlardı kendilerini, bu yeni ve bilinmeyen dünyada, onların eski yol göstericilerine, o düzenleyici ve bilinçsizce güvenliğe ulaştıran dürtülere yer yoktu artık, - düşünmeye, sonuç çıkarmaya, hesaplamaya, nedenlerle sonuçları eşleştirmeye indirgenmişti bu talihsizler, “bilinç”lerine indirgenmişlerdi, o en zavallı ve en çok yanılan organlarına! Zannetmiyorum ki yeryüzünde böylesi bir keder duygusu, kurşun gibi ağır böylesi bir hoşnutsuzluk daha olmuş olsun, - o eski içgüdüler bir kez olsun taleplerini duyurmaktan vazgeçmediler gene de! Ne ki bu içgüdüleri tatmin etmek zor ve nadiren olanaklıydı: genel olarak yeni ve adeta yeraltında tatmin yolları aramak zorundaydılar kendilerine. Dışa boşalmayan tüm içgüdüler içe yönelirler - benim, insanın içselleşmesi diye adlandırdığım şey budur: insanda, sonradan onun “ruhu” diye adlandırılmış olan şey ancak böylelikle gelişmeye başlar. Başlangıçta iki zar tabakası arasına gerilecek kadar ince olan iç dünya, insanın dışa boşalımı dizginlendiği ölçüde genleşmiş ve kabarmış, o ölçüde derinlik, genişlik ve yükseklik kazanmıştır. Devlet örgütünün, eski özgürlük içgüdülerinden korunmak için dikmiş olduğu o korkunç kaleler, - cezalar özellikle böylesi kalelerdir - yabanıl, özgürce dolaşan insanın tüm içgüdülerinin geriye, insanın kendisine karşı yönelmesine yol açmıştır. Düşmanlık, zulüm, takipten, baskından, değişimden, yıkıp dökmekten alınan haz - bunların tümünün, böylesi içgüdülere sahip olan insana karşı cephe alması: budur “vicdan rahatsızlığı”nın kaynağı.