• Ne Lübnanlı ne Amerikalı ne Müslüman ne Hristiyan yalnızca ama yalnızca bir DÜNYA VATANDAŞI, bir İNSAN;
    CİBRAN HALİL CİBRAN

    Sevgili okur dostlarım, bugün sizlerden hemen kısacık sorgulamanızı istediğim bir terim var; görünürde bir tamlayan bir de tamamlanandan oluşan minicik bir ad tamlaması bu terim ama dediğim gibi yalnızca görünürde öyle. Yükte hafif pahada ağır diye bir deyimimiz vardır ya, terimimiz de tam olarak bu nitelikte ve ben bu kelimenin manâsının derinine indiğimden beridir yer yüzünde bu niteliğe sahip insan arar oldum… Sözü fazla uzatmadan, sizi de daha incelemenin en başından usandırmadan söyleyeyim.

    Terimimiz: başlıkta da kullanmış olduğum “Dünya Vatandaşı"

    Nedir dünya vatandaşı? Kime denir? Neden anlamı beni bu kadar etkiledi? Neden yeryüzünde dünya vatandaşı arıyorum, neden öyle insanlara bu denli hasret çekiyorum? Dünya vatandaşı nasıl olunur?

    Cevaplayacağım efendim, hepsini tek tek cevaplayacağım. Ancak bir TDK olmadığım için “Dünya Vatandaşı” yazıp iki nokta üstü üste koyup tanım yapıştırmak da elbette ki benim üstüme vazife değil. Ben tüm bu soruların cevabını bir Dünya Vatandaşının üzerinden açıklayarak ilerleyeceğim, incelemenin sonuna geldiğinizde tüm bu soruların cevaplarına da ulaşmış olduğunuzu göreceksiniz.

    Dünya Vatandaşının yer yüzündeki karşılıklarından biri de CİBRAN HALİL CİBRAN’dır. 1983 yılının başında soğuk bir kış gününde adeta insanların yüreklerine sıcaklık versin diye gönderilmiştir bu dünyada. Belki şansından belki şansımızdan ilk nefesini Lübnan’da aldı -hayatının ilerleyen aşamalarında bir çok toplumun atar damarı haline gelen yazarımız. Şans mı dedim? Ne doğru demişim! Ne de güzel oturmuş kelime cümle içindeki yerine. Hem de ne büyük şans…

    Bir adamın Lübnanda ya da Amerikada ya da ekvatorda doğmasının ne gibi bir önemi olabilir ki? Bunun şansla ilgisi nedir? Normal şartlarda olmaz, olamaz, olmamalı da ancak söz konusu şahsımız Halil Cibran olunca işler bir hayli değişiyor. Devam edelim bakalım neden ve nasıl değişiyor.

    Lübnanda doğan Arap asıllı Hristiyanlık dinine mensup yazarımız, babasının hapse atılması ve ardından da ailesinin elinden varının yoğunun alınması üzerinde Amerika’nın Boston eyaletine göç ederler. Orada geçirdiği ve yaşamında büyük etkiler bırakan yokluk ve sefalet yıllarının ardından babasının isteği üzerine Cibran tekrardan dünyaya gözlerini açtığı yere, ana yurdu Lübnan’a döner ve Mehadül Hikme adında ki okula Arap Dilini geliştirmek ve tahsilini tamamlamak üzere yazılır. Arapçaya ve Arapça İncil’e olan ilgisi dışında kanı deli akan biraz haylaz bir gençtir Cibran.

    Ayrıca resme karşı büyük ilgisi ve yeteneği olan Cibran, genç yaşlarında keşfedilmiş ve kitap tasarım işiyle de ressamlık hayatına giriş yapmıştır. Kendi kitap kapak tasarımlarını kendisi tasarladığı gibi ERMİŞ kitabının kapak resmindeki kadının da annesi olduğu söylenir. Bir süre kazancını bu yolla elde etmesinin ardından edebiyat dünyasının ona kapılarını sonuna kadar açması ile dünya çapında büyük bir yankı uyandıracak olan MEHCER EDEBİYATINA öncülük yapmış ve Arap edebiyatına yeni bir soluk kazandırmıştır.

    Aa, bir dakika. Mehcer edebiyatı mı? O da ne??? Diyorsanız eğer buyrun şuraya minnacık bir tanım ekliyorum sizler için:

    // Mehcer edebiyatı 19. Yüzyılın yarısından itibaren başta Lübnan olmak üzere Suriye, Filistin ve Ürdün gibi ülkelerden Kuzey ve Güney Amerikaya göç eden Arapların gittikleri yerlerde başlattıkları ve temsil ettikleri edebiyat akımıdır. //

    MEHCER kelimesi kök harfleri itibariyle bir çoğunuza tanıdık gelmiş, bir aşinalık uyandırmıştır. HİCRET kelimesi ile aynı köktendir, en kısa tabiriyle hicret eden edebiyatçıların oluşturduğu edebi akımdır da diyebiliriz.

    Bu akımın başta gelen isimleri Cibran Halil Cibran, Mihâîl Nuayme ve Emin er-Reyhâni’dir. 1920 yılında Cibran’ın önderliğinde bazı Lübnanlı ve Suriyeli edebiyatçıların gayreti ile Kuzey Amerika’da er-Râbıtatü’l-kalemiyye adlı bir dernek kurulmuştur. Bu derneğin başlıca amaçları için; Arap dili ve edebiyatına canlılık kazandırmak, edebi ürünlerini bir araya getirmek, klasik edebiyatla bağları koparmak ve toplumsal özgürlük için çalışmaktı diyebiliriz. Ve bu amaç doğrultusunda yaptığı çalışmalar Amerika kıtasından Arap dünyasına bir bir yankı uyandırmış, birçok yazar ve şairi de etkisi altına almıştır.

    İngiliz edebiyatının romantik akımından etkilenen Cibran, bu eserimizde de sıkça ve hatta neredeyse her cümlesinde karşılaştığımız gibi şiirlerinde ve düz yazılarında imgelemeye fazlaca önem vermiş, özen göstermiş ve yaşadığı coğrafyayı yani Batı’yı Doğululaştırma gayretiyle akıllarda yer etmiştir.

    Ancak ne var ki genç yaşta Lübnan’dan ve diğer Arap ülkelerinden savaş, yokluk vb. durumlar dolayısıyla göçe mecbur edilen bu Mehcer edebiyatı yazar ve şairlerimiz Arap diline tam manâsıyla vakıf olamadıkları için eserlerinde çeşitli dil hataları yapmışlar ve bu sebeptendir ki çok sert eleştirilere maruz kalmışlardır. Başta Halil Cibran olmak üzere bunu kabul etmek istemeyen diğer Mehcer edebiyatı edipleri bir dergi yayınlamışlar ve yaptıkları yanlışları savunma hatası içine düşmüşlerdir. Bir yanda yaşadıkları coğrafyaya ayak uydurma çabası, diğer bir yanda kökenlerini sürdürme arzusu. Ve sonuç kocaman bir kimlik karmaşası!

    Cibran hayatının ilerleyen yıllarında artık yalnızca İngilizce eserler vermeye başlamıştır. 8i Arapça 8i İngilizce olmak üzere 16 eser bırakmıştır bu dünyaya. Ve özgürlükçü düşüncelerini tüm dünyaya yayma çabası ile dolup taşmaktadır. Ve bu düşüncelerinden dolayı da bir çok cefa çekmiş, olmadık sıkıntılara düşmüştür. Hatta bu bahsettiğim hâlini izah etmek adına şöyle bir söz söylemiştir. “Cezaya çarpıtılıp sürgüne gönderildim ve kilise tarafında aforoz edildim. Gerçirdiğim yıllarda hiçbir pişmanlığa kapılmış değilim. Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkûmdur.”

    Yaşamda, düşüncede, inançta ve daha bir çok hususta özgürlüğe bu denli önem gösteren birine şimdi ne Lübnanlı demeye dilim varıyor, ne Arap demeye, ne Hristiyan demeye ne de Müslüman. Zaten bir Dünya Vatandaşını bu kalıplara öyle kolay sığdırabileceğinizi zannediyorsanız eğer, tüm çabalarınızı bir köşeye bırakın derim. Zira kendisi yine dini görüşünü şu şekilde dile getirmiştir: “ “Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.” Kimilerine göre her kesime yaranmaya çalışan, kimlerine göre kendini bulamayan Cibran bana göre ise çok sık kullandığımız ama genelde hep içi boş kalan bir tabirin tam olarak içini dolduran insandır yani, DİN, DİL, IRK, MEZHEP, GÖRÜŞ FARKETMEKSİZİN TÜM DÜNYAYI KUCAKLAYAN BİR DÜNYA VATANDAŞIDIR. Ve ben işte böylelerinin hasretini duymaktayım…

    Ayrıca şunu da eklemek isterim ki Nietzsche’nin eserleriyle tanışmasının ardından ona duyduğu yakınlığı şu cümle ile ifade etmektedir: “Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış.”

    Gerek kendi düşünceleri gerek etkilendiği isimlerden dolayı olsun şu dünya üzerinde karşılıklı konuşmak istediğim ve hatta şöyle düzelteyim karşılıklı oturup saatlerce onun konuşmasını dinlemek istediğim ve konuşurken kelimelerinden çalmamak için çıtımı bile çıkarmadan yalnızca sessizce dinleyebileceğim nadir insanlardandır.

    MEHCER edebiyatında ve bütün dünyada en çok yaygınlaşan ve en çok tutulan eseri olan ERMİŞ’i kendisine “Benim küçük Ermiş’im” diye hitap eden Joseph’e ithaf etmiştir. Kitabın beni en çok etkileyen noktası Aşk, Evlilik, Çocukluk, İyilik, kötülük, güzellik, kendini bilme vs. türden bir çok konuya getirdiği açıklamanın ardından kendisine “Din Nedir?” diye sorulmasına cevaben verdiği “Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki?” yanıtıdır. Kitabın özü bence bu cümlede saklı. İnsana yakışır bir şekilde yaşamanın yollarını gösterdikten sonra "Din budur" diyebilen bir insan hayata objektif bakabilme yetisine, insana insanca yaklaşabilme yetisine de sahiptir bana göre. Ve gerçekten hasretim buna da. Din, dil, görüş ayrılıkları olmasın demiyorum, olacak elbette ki ancak bu bir çatışmaya sebep olmasın.

    Dünyada ne kadar insan varsa bir o kadar da ayrı parmak izi var, el dediğimiz herkeste var ancak o elin parmaklarının izi bile tutuşmuyorken her insan bu denli biricikliğe sahipken görüşlerin tutuşmasını beklemek başlı başına bir mantık hatasıdır. Ancak CİBRAN gibi bazı isimler vardır ki geniş ufkuyla tüm dünyayı kucaklayabiliyorlar. Hasretim, buna gerçekten hasretim..

    Öyle olabilmek ve öyle olanlarla karşılaşabilmek dileklerimle
    Keyifli okumalar dilerim.
    Sevgiyle …
  • HOGWARTS EXPRESİ İÇİN SON ÇAĞRI!!!

    - Hızlı hızlı yürüyün, çabuk olun yoksa peron dokuz üç çeyreği kaçıracaksınız. ''Bu peron çok işlektir -ancak üstlerinde şık takım elbiselerle günlerine başlayan insanlar yerine burada pek sevgili evlatlarını uğurlama derdince, cüppeli büyücüler ve cadılar vardır.''

    - Koştunuz ve yetiştiniz. Tebrikler. Artık Hogwarts Expresi'ndesiniz.. Yemek arabası cadısı size ''Arabadan istediğiniz bir şey var mı, canlarım? Balkabağı Poğaçası? Çikolatalı Kurbağa? Kazan Pastası?'' dediğinde tercihiniz ne olurdu? Benimki kesinlikle Balkabağı Poğaçası olur(Çikolatalı Kurbağaya da hayır demem aslında). Bu yolculuğa hangi ailenin oğlu/kızı olarak katılmak isterdiniz? Kendinize mutlaka bir isim verin ve karakter seçerek devam ediyoruz...

    Harry & Lilly Potter''
    Ron & Hermione Weasley''
    Draco & Astoria Malfoy''

    - Seçiminizi yaptınız mı? Peki yolculukta size kimlerin eşlik etmesini isterdiniz? Tabii ki onlar da diğer ailelerin çocuklarından birisi olacak. Kimler iyilerin tarafında olmak ister? Kimse ölüm yiyen soyundan olmak istemez herhalde. Ama burada bir ironi var. Kanınız değil karakteriniz sizin kim olduğunuzu ortaya çıkaran şeydir.

    - Şimdi binadayız veeeee seçmen şapka hangi binaya geçeceğimize karar verecek. Bakalım seçmen şapkayı etkileyebilecek misiniz? Yoksa gönlünüzdeki yere doğrudan seçilecek misiniz?

    Gryffindor
    Hufflepuff
    Ravenclaw
    Slytherin

    - Burda da takımınızı kendiniz seçin hadi sonrasında ise maceraya hazır olun...

    - Hogwarts binasına 19 yıl sonra geldiğimde çok heyecanlandım. Tekrar aynı sahneleri hatırlamak ve içinde bulunmak beni duygulandırdı aynı zamanda, ama bu sefer başımızı belaya sokmak üzereyiz...

    - Elimde bir zaman döndürücü var. Bir düşünün!! Bununla neler neler yapabiliriz? Geçmişe gidip sevdiğimiz birinin ölmesini engellemek? Bizim için ölmüş birini? Kötülüğü yok etmeyi? Exprese dönüp biraz daha fazla Balkabağı Poğaçası yemeyi? (benim tercihim buydu) Siz olsanız bu zaman döndürücüsünü nasıl kullanırdınız?

    - Kullanırdınız tabiiki ve işler o zaman sarpa sarmaya başlardı. Sonuçta Kullanma talimatını okumadınız ve sonuçlarını bilmiyorsunuz. Ben de bilmiyordum böyle sonuçlarının olacağını ve sayfaları çevirdikçe heyecanım körüklendi. Yine de o aleti kullanmaktan geri kalmadık. Burada birde başımıza 'Lanetli Çocuk' çıkmasın mı.. (yoksa sen mi seçtin lanetli çocuk olmayı?) Asıl amacını o zaman öğreniyoruz. Ne gibi bier kötülük planlayıp, aleti kendi çıkarları için kullanacağını. Bizde boş durmadık, gücümüzü ve aklımızı kullanıp bozduğumuz şeyleri düzeltmeye çalıştık. Sonuç mu?? Tabii ki istediğimiz gibi oldu (sizin ve benim).

    - Potterseverlerin okuması gereken bir kitap ve kesinlikle tatmin edici. Tiyatro eseri gibi yazıldığına bakmayın. Beyazperdeye taşınırsa yine yer yerinden oynatacak bir kitap olmuş. Okumanızı tavsiye ederim.
  •              Hakan Günday- Piç


    Türkçe'deki kelimelerin ilk anlamlarının pek de geçerli olmadığı bir yüzyılda piçler, babaları bilinmeyenler değil; babalarına ihanet edenlerdir. Babalarına ve annelerine. Piçlerin ebeveynleri dünyadan doğal ölümlerle ayrılmazlar. Katillerinin adı üzüntüdür. Kimse öz çocuğunun ihanetlerinden canlı kurtulamaz. Kurtulsa bile içi doldurulmuş bir av hayvanından farksız yaşar. Ve piçler her ne kadar birçok geceyi ailelerinin leşlerinin hayaletleriyle geçirseler de, sabah hissettikleri tek acı bademciklerindeki sigara yanığıdır. Onun tedavisi için gerekenlerse diş macunu ve üç ayda bir değiştirilen diş fırçasıdır.

    Bir roman okumuştum, yazarının adını unuttum. 3 kişi tarafından tecavüze uğrayan kadının bir erkek çocuğu olur. Yıllar sonra bu çocuk ensesine yaptırdığı Dreamcatcher Sembolü'nün de etkisinde kalarak evi terk eder. Belli bir arkadaş grubu olur. Ama gruptaki arkadaşları asla ona benzememektedir. Çünkü onu tanıyan bilir ki "Piç" liğin tanımı o ortaya çıktıktan sonra yapılmıştır.
    Çünkü onun umudu yoktur. Unutmayın, umudu hayatınızdan çıkardığınız an geriye sadece "akıl" kalır.
    Çünkü o etrafına bakmayı bilir ve etrafına baktığında onu takip eden tek şeyin zaman olduğunu da bilir.
    Bu çocuk 3 arkadaşı ile birlikte bir süre beraber yaşar. Her şeyleri ile beraberlerdir... Daha doğrusu öyle sanırlar. Çünkü diğer 3 Piç arkadaşı onun için sadece bir süreçtir. Her şeylerinin eksiksiz olduğunu düşünürler. Ama yanılgı burda başlar: Çünkü onların bir duvarı yok. Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır. Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür, içeride kalanlar ve dışarda kalanlar için hayat gelişir. Duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. Ve 'O' bunu adı gibi bildiğinden 3 Piç arkadaşının nasıl yaşadığı, nereye gittiği ile ilgilenmemiştir. Vakti gelmiştir, duvar örülmüştür. Ama o içerde kalmalıdır, diğer 3 arkadaşı ise dışarıda kalması gereken şeylerdir. Ve O bunu yaparken hiç üzülmemiştir. Çünkü bilir, kimse onu yargılayamaz, çünkü o azılı bir piçtir. Çünkü onlar 'Neden' diye sormaz, 'Neden' sorusu piçliği yok eder.
    Ve O Piç diğer 3 Piç arkadaşını acımadan ateşe atabilendir. Çünkü onlar açtı, kirliydi, ter, toz ve çamur kokuyorlardı. Duvara ihtiyaçları vardı. Ve O en sonunda 3 Piç arkadaşının üstüne basıp duvara ulaşmıştır. Ha, bu arada roman kahramanını hatırladım: Adı "Hakan".....

    Piçler hakkında konuşmak, insana filmler ve haber bültenlerindeki felaket sahnelerini izlerken hissettiklerine benzeyen garip bir zevk verir. Sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o halde nereden geldiklerini konuşurlar. Çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır atmış olanlarınki de gösterişlidir. Sonuç olarak, mahvedilmiş hayatlar, yetenekler, ve kaçırılmış fırsatlarla dolu yıllar hakkında konuşmak zevklidir eğer o hayatlar, yetenekler ve yıllar size ait değilse....
    Benim adım Cenk..
    Unutmayın Piç Piçtir....

    Sıradaki adresimiz Sabahattin Ali/Kamyon
  • "Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiir yoktur"

    Öyküm, öykünüz, öyküleriniz.

    Susmak zorunda kalmak olmak zor.

    Herkese , beklenen her yere aynı anda yetişmekten vazgeçiyor insan. Bir kere konuşan, ifade eden oldun mu, sanki hep bunu yapman gerekiyormuş gibi oluyor aslında böyle bir zorunluluğumuz yok.
    Keşke herkes hiçbir durumu olmak zorunda olmasa, duygularına, isteklerine göre seslense anlaşılır olsa. Her zaman birilerine gerçek duygularımla bir şeyler anlatmaya çalıştım. Evet anlattım hakikatten ama baktım ki geçmişe tek yaptığım doğrusu olmayan insanlara anlatmak çabası. Sanırım ben hep bunu yaptım. Yanlış insanlara, yanlış yerlerde, yanlış zamanda doğru şeyler anlatarak anlaşılırım sandım. Yanıldım..
    Sonra sustum, susmak zorunda kaldım.
    Sonuç mu; içime atan, ne istediğimi bilmeyen, en son beni ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum.
    Neydim ben sahiden?
    Nasıl bir hayat istiyordum, bu muydu gerçekten?
    Bazen ipi kopmuş bir uçurtma oluyorum bazen de kulelere imrenen bir çukur ..İyi değilim vesselam...
    Korkuyorum hem de çok ve bu korkularımı anlatabileceğim hiç kimsem yok.
    Bir kere daha hatta defalarca soruyorum kendime kimlerin yarası, kimin yarısı idim?. Bulamıyorum, susuyorum..
    Bir insan bu kadar yalnız kalabilmeyi nasıl başarır?
    Duygularımı saklaya saklaya kendimi tanıyamaz hale geldim.
    Zaman geçtikçe her şey yabancılaştı. Ailem, dostlarım , adımladığım sokaklar, hatta kendim bile.
    Olgunlaşmak mı , büyümek mi bu, öyleyse yerimde saymayı tercih ederim.
    Çocukken büyümek benim için, her şeyi yapma özgürlüğüydü ve bunu kullanıp kullanmama lüksü .
    Büyüdükçe bir halt olmuyormuş.
    İnsan büyüdükçe kafası daha çok karışıyor, yaş ilerledikçe daha çok uzaklaşıyor herkesten ve istemeden de olsa dışlanıp, kendi kabuklarında yaşlanıyormuş.
    Haa bir de buna tükenmişlik sendromu , asrın hastalığı diyorlar..
    Ne derseniz deyin inanın ki ben çok mutsuzum.
    Gün geçtikçe susuyorum, sessizliğime sığınıyorum. medet umuyorum..
    Nereye gidecek bu döngü bilmiyorum ama Hayat diyorlar işte buna; süresini ve soru sayısını bilmediğim sınava...öl de öleyim hayat diyorum ama "ol" diyor ve yaşıyorum.
    Güvenebileceğim ve sevdiğim insanlar azalıyor.
    Konuşanlara özeniyorum …Kendi sesimi duyurabilmek, doğru zamanda doğru insanlara doğru şeyler anlatmış olarak anlaşılır olmak istiyorum. https://youtu.be/Bsi5uvBtd3Q
    Keyifli okumalar.
  • Aslında uzun zamandır üye olmayı düşündüğüm bir site idi burası. Kısmet Arda Çolakoğlu için oldu. Kendisine üye olmadığım için yorum yapamadım üye oldum bu sefer de yeni üyesiniz sayfasına yorum yapamazsınız deyince site ben de bari sayfamda yazımı paylaşayım dedim. Evet kendisini dolaylı yoldan tanıdığım için 16 yaşında olduğunu da sizlere iletmek isterim. Konu itibari ile kendisi benim okumadığım bir kitabı teknik ve yapı içerisinde inceleyerek bizlere tanıtmaya çalışmış. Gayet de başarılı bir inceleme sunum olmuş. Tebriklerimi buradan kendisine iletiyorum. Efendim, arkadaşların çoğu kitap incelemesinden yola çıkarak yaş ve bilgi arasında korteks bağ kurmaya çalışmışlar.Doğaldır. Ben de kendisinin çalışmalarını ilk okuduğumda hayretler içerisinde kalmıştım. Bu yaşta böyle bir dili kullanmak hele ki Türkçeyi yerinde ve eski Osmanlıca kelimeleri de aralara sıkıştırmak bu yaşta bizlerin bile ki çok okuyan biri olarak kendimden bahsederek söyleyeyim beceremeyeceğimiz takdire şayan bir dağarcıktır. Yani şuncacık çocuğu kıskanmadım desem yalan söylemiş olurum.
    Bir beyefendi kendi çocukluğumuzdan yola çıkarak zamanımızda algılarımızı ve beynimizi geliştirecek materyallerin çok sığ ve yetersiz olmasından bahsetti. bir yerde haklıdır. Arda kardeşimizin yaşlarındayken ansiklopedilerimiz ve şehir kütüphanelerinden başka kitap okuyabileceğimiz kaynaklar yoktu. Kitaplar da ne hikmetse bayağı pahalıydı. Ama bizlerin tek kazancı sadece genel kültür konularında bilgimiz oldu. Ansiklopedileri okuya okuya. Konumuza dönersek ben Orhan Pamuk'un sadece beş kitabını okumuşum. Sessiz Ev i raflarda çok gördüm ama elim bir türlü gitmedi. Şimdi hatırladım zamanında Samsundayken bir kitap kulübümüz vardı orada paylaştığımız kitapları okur herkes bir hafta sonra okuduğu kitabı açıklardı. Bir arkadaşımız galiba bu kitabı anlatmıştı. Şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Yazarın ilk okuduğum romanı Kara Kitaptı ki üniversite yıllarında okumuştum. O dönem Orhan Pamuk okumayanı da dövüyorlardı. Tek hatırladığım o kitaptan "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti". Başka da bir şey hatırlamıyorum. Ne yazmış konusu neydi inanın hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Sanki sisler içerisinde gri karanlık bir şeyler var ya da olmuş gibi bir konuydu. bu kitaptan bir şey anlamadım. Yazarı da anlamadım diyerek bu sefer Cevdet Bey ve Oğullarını okudum. Bak burada hakkını yemeyelim gayet akıcı düzgün bir şekilde kitabı bir solukta okumuş hatta uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Tıpkı Ahmet Altanın Kılıç Yarası gibi hatta o kitabın devamı çıkacak diye aylarca her kitapçıya sormuştum. Çıktı mı çıktı mı diye. Zamanımızda Volvo görmek zor zordu. Hatta Leman bir esprisini dahi yapmıştı adam her gün kapıkuleye gider geçti mi volvo geçti mi diye sorardı. Onun gibi bir şey. Sonra da çıktı İsyan günlerinde aşk. Neyse Beyaz Kaleyi okudum Kar ı okudum ama pek o kadar da etkilenmedim. Daha doğrusu gayet normal basit sıradan bir öyküler gibi gelmişti bana.Özür dilerim bu kitapları 15 yıl belki de daha uzun yıllar önce okuduğum için aklımda hiç bir şeyleri kalmadı. Ama bir kitabını okudum sonra Hay lanet dedim keşke okumaz olaydım. Benim Adım Kırmızı. Yok anlayamıyorum. Böyle bir dil üslup yok. İki kere okudum koskoca kitabı yok. Olaylar örgüler kişiler arasında bir bağ nedensellik ve sonuç göremiyorum kuramıyorum. Üçüncü kez okudum eh birazcık zorlama bir şeyleri kaptım dedim. Kapattım. aradan biraz zaman geçti bir yerde biri yazmış diyor ki Orhan Pamuk kitaplarında özellikle Benim adım kırmızıyı bir de Kabalistik felsefeyle okuyun dedi. Allah Allah nereden çıktı bu da şimdi. İyi dedim bari Önce Kabala yı öğreneyim. Nedir ne olduğunu. Ve hakikaten sultandan tutun da kırmızı renge kadar geçen her imge obje bir algı bir subliminal mesaj. Yok canım dedim. Olmaz bu kadar da. Tekrar beşinci kez okudum. Evet resmen kitap imge simge ve sembollerle doluydu. O zaman şunu düşündüm. Cevdet Bey ve Oğullarını yazan Beyaz Kale (ki onda da bir şeyler var) yi yazan "Kar"ı yazan adam bu adam mı. Uzun süre elimdeki kitaplarına teker teker özet olarak baktım üstünden geçtim yine ve İşte Nobel edebiyatı herkese niye vermediklerini de daha iyi anladım.
    Genç kardeşimizin yapmış olduğu üslup biçim ve teknik konularına değinmek istemiyorum. Ama onu bir yerde kutluyorum dediği gibi yazarın tamlamaları, benzetmeleri ve ağdalı cümlelerine katlanabilmek zor ve müphem bir olay. Kişinin burjuva tandanslı oluşu onun sınıf arasındaki farkları ve bilinci veremeyeceği anlamanı doğurmaz ama benim her zaman söylediğim bir kural varır. İnsan yaşamadığı duyumsamadığı ve hissedemediği bir şeyi yazamaz. Eline sağlık genç arkadaşım Arda ÇOLAKOĞLU.
  • Wittgenstein'ın dile dair fikirlerini ne ben buraya ne de yazar Pierre Hadot 117 sayfaya sığdırabilir. Lakin kitaptaki düşünceye bakacak olursak Wittgenstein'ın felsefede filozofların düştüğü örümcek ağı üzerine biraz düşünebiliriz diye düşünüyorum.

    Wittgenstein filozofların genelde anlamı bilinmeyen kavramlar kullanıp halktan anlaşılmayı bekledikleri lakin sonuç olarak iki tarafında kaybeden tarafta olduğuna vurgu yapıyor. Filozofun kaybı halk tarafından anlaşılamamak, halkın kaybı ise filozofların fikirleriyle tanışamamak. Onun için Wittgenstein, " Felsefenin amacı düşüncelerin mantıken aydınlatılmasıdır. Felsefe bir öğretim değil, bir etkinliktir. Felsefi bir eser o halde aslen ' açıklamalardan' oluşur. Felsefenin neticesi, 'felsefi önermeler' değil, önermelerin aydınlatılmasıdır. Felsefe, başka türlü bulanık ve karmaşık olacak düşünceleri açık kılmalı ve kesinlik ile sınırlamalıdır." diyor. Burada Ockhamlı William'ı da anmadan edemiyor. Ochamlı William'ın Usturası, eğer belirli bir fenomeni açıklayan iki rakip teori varsa, bunlardan daha basit olan tercih edilmelidir anlamı taşımaktadır. Buradan da basit olanın yani halkın gündelik hayatta kullandığı dil kullanılmalıdır anlamını çıkarabiliriz. Lakin bence filozofun veya bilim insanının anlaşılmak için halkın seviyesine inmesi pek olağan değildir gerek kavramsal dilin sınırları gereksede bazı tanımlamalara denk gelecek kavramların filozoflara ait olmasından dolayı. En doğru yol denge bir noktada iki kesimin buluşmasıdır gerek halk gereksede filozof veya bilim insanının dilinde tavizler vermesidir. Bazı kavramların sınırlarını konuyu açıklamadan önce, başlangıçta, çizmek en doğru olacaktır. Misal doğru-gerçek, zaman-süre, etik-ahlak...gibi kavramların sınırları başlangıçta çizilmelidir.

    Wittgenstein kullandığı dile baktığımızda ise maalesef eleştirdiği dil yanlışına kendisi düşmekte ve çoğu kimsenin anlayamacağı bir dil kullanmaktadır. Aslında en büyük hata eleştirilerimizi karşı tarafa yönelik yapıp kendimizi o çemberin dışında görmemizdir. Onun için eleştiri esnasında kendimizi çemberin içine sokmalı çoğu zaman aynada kendimizede yöneltmeliyiz eleştiriyi.

    Kitapla kalın.
  • “Artık kendimle yaşayamıyordum. Birden çok çarpıcı bir şey fark ettim. Peki, ben kendimle yaşayamıyorsam, kendiyle yaşayamayan bu içimdeki kim? Peki “kendi” dediğim şey kim?” Bu soruları kendine sorduğunda hayatından tam 29 yıl geçmiş, derin bir depresyonun içinde intihar etmek üzereyken, bu güne kadar acı içinde ve pişmanlıkla yaşamasına sebep olan içinde ki kendi'ni bir anda öldürmüş ve yeni hayatın ilk nefesini tatmış
    Eckhart’ın bundan sonra yaşamı asla eskisi gibi olmamıştır. Bu kitabı “Power of Now” (şimdi'nin gücü) kitabının devamı niteliğinde yazmıştır.
    "Sıkıntı, kızgınlık, üzüntü ya da korku size “ait” ve kişisel değil. Hepsi, insan zihninin bir ürünü. Gelip geçiciler ve gelip geçen hiçbir şey size ait olamaz." Bütün hayatı depresyonun her çeşidiyle boğuşmakla geçen ve intiharın eşiğinden son anda dönen biri bu kelimeleri söylüyorsa bence bir bildiği vardır. Kendisini araştırmaya ve gözlemlemeye adayan bu adam kendi çapında geçmiş ve geleceği bir an'da tutmayı başarmış ve deneyimlerini okurlarla buluşturmuştur.

    Şimdi gelelim kitabın bize anlattıklarına...

    Sevgili Eckhart Tolle der ki; hayatınızda yaşadığınız tüm üzüntüler, acılar, öfke ve kin duygusu kendi agonuzdan ileri gelmektedir. Çünkü kendi içinizde haklı çıkmaya çalışmak ile egonuzu besleyerek ona hizmet ettiniz taktirde asla mutlu olamazsınız. Herhangi bir şey ile ilgili haklı olsanız bile öncelikle durumu kabul edip sonra analiz ederek durum değerlendirmesi yapmak haklılığınızı destekleyip sizi geçmişte takılı kalıp mutsuz etmenin önüne geçmektedir.
    "Kendinizi zihinle tanımlamaktan vazgeçin. Bunu yaptığınızda zihnin ötesinde kalan gerçek kimliğiniz zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır." Yani zihninizde dönüp dolaşan ve sizi esir eden düşüncelere saplanıp kaldığınızda hayatınızda karşınıza çıkan her fırsatı her mutluluğu kaçırır sınız.
    Kitap bize, egomuzun esiri olmamak için kendi içimizdeki kendi öz benliğimizin bize yaptığı dayatmalarla savaşmak yerine onları olduğu gibi kabul edip gelip geçmelerine izin vermemiz gerektiğini anlatıyor. Eckhart Tolle bize her duygunun gelip geçici olduğunu ve gelip geçen bir duygunun bize ait olmadığını bu yüzden bu duyguyu sahiplenmek yerine onun gelip geçmesine izin vermemiz gerektiğini söylüyor. Bu düşünceyi bende sonuna kadar destekliyorum çünkü bir duygunun bizden gitmesine izin vermediğimiz sürece geçmişte kalıp o duygunun enkazı altında ezilmek mutluzluğumuzu körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu duyguların gelip geçmek yerine delip geçmemesi için teslimiyetci bir hisle kabullenip ona göre hareket etmemiz gerekmektedir.

    Kitapta insanı üzen duyguların, aslında insanın kendi iç hesaplaşmalarından kaynaklandığını anlatıyor. Egonun insanın ruhunu ele geçirdiğinde nasıl geçmişe saplanıp kalındığından ve nasıl olmamış şeyler için şikayette bulunduğumudan dem vuruyor. Sagopa Kajmer'in de dediği gibi ''gelmemiş yarınlardan hep mi şikayetçiyiz.''
    Sonuç olarak bize aktardığı en önemli şey teslimiyetçi olmamız. Her şeyi olduğu gibi kabul edip, kabullenip ona göre analiz edip bizi üzen her şeyin her duygunun zihinimizden gelip geçmesine izin vermemiz gerektiği. Çünkü zihnimizdeki düşüncelerle savaştığımızda asla onlara üstün gelemeyiz ve bu düşüncelerin esiri oluruz.
    Okuyan herkese teşekkür ediyorum.

    Not: Gelip geçen hiçbir şey bize ait olamaz.


    Not Not: HER BAŞLANGIÇ SONSUZDUR.

    (D.D) .)