• Hiç unutmam; Samih Rif’at bey merhum Mehmet Akif'in sevemediği bir, adamı koluna takarak — güya Akif’le barıştırmak için— onun bulunduğu bir yere getirmişti. Üstat o zati karşıdan görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı. Bir daha dönmedi. Ben bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman şöyle cevap vermişti:

    — Evet, ayıp ettim. Samih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma sövdü o. Basri, Basri, o, benim evladımı öldürseydi belki affederdim. Hanümanımı söndürseydi yine affedebilirdim. Daha ileri gideyim. Alameleinnas benim yüzüme tükürseydi yere geçebilirdim, madem ki bana gelmiştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o, benim mukaddesatıma sövdü, mukaddesatıma sövdü!

    Şair Tevfik Fikret’le aralarının açılması da o yüzden olmuştur. Fikret resmi memuriyetinden gayz-u nefretle çekildikten sonra Robert Kolejine muallim olmuştu. Bu mektep Protestanlarındı.

    O vakit vatan içinde körpe- dimağları zehirlediği söylenen bu mektebi Akif sevmezdi. İş bununla kalmadı, Fikret şahıslara karşı olan kinini daha ziyade teşmile çalıştı. Çünkü muhalif olmuştu. En çok sevdiği
    arkadaşları bile ona;

    Kopsun seni Fikret diye alkışlayan eller! diyorlardı.

    En koyu bir taassup ocağında çalışan Fikret’in gizli ve mülhidane görülen bir şiiri ellerde dolaşmaya başladı. Vaktiyle:

    Müminlere imdada yetiş merhametinle,
    Mülhitlere lakin daha çok merhamet eyle;
    Gümrahlarındır ki karanlıklara dalmış,
    Bir rehber olur necmi emel yok da bunalmış.

    Ve :

    Mülhit de senin, kalbi muvehhid de senindir,
    İlhad ile tevhid nedir? Menşei hep bir!

    Ve :

    Sensin yaratan, başka değil, zulmeti, nuru,
    Sensin veren ilham ile takvayı, fücuru!

    diyen Mehmet Akif dayanamadı, Safahatın ikinci cildini teşkil eden

    ≪Süleymaniye Kürsüsünde≫ namındaki eserindeki vaiz ağzından şu sözleri söyleyiverdi:

    Üdebanız hele gayetle bayağı mahlukat.
    Halkı irşat edecek öyle mi bunlar? Heyhat!
    Kimi garbın yalınız fuhşane hasbi simsar,
    Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar!
    Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarap,
    Biradan, fahişeden başka nedir şi’ri şebap?
    Serseri: hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok,
    Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok!
    Şimdi Allaha söver... Sonra biraz bol para ver:
    Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!



    Bu parça Tevfik Fikret’i kızdırdı, O :

    Ben ki birkaç pulu tercihinden
    Protestanlara zangoçluk eden
    Şairim...

    diye başlayan ve :

    Sen ne dersin buna ey molla sırat?

    ile biten bir şiiri ile Akif’e cevap verdi. Akif durur mu ya? Ah, keşkedursaydı, keşke söylemeseydi! O Berlin Hatıralarında şöyle dedi:



    Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik.
    Kapanmak üzere iken başka rahneler çıktı.
    Ayakta kalması lazım ne varsa hep yıktı.
    ≪Değil mi bir tükürük aşina çarpacak te’dib.
    Ne hükmü var≫ diye üç beş haya züğürdü edip,
    Çıkardı ortaya, gezdirdi, saksılar dolusu,
    Hevay-i fuhşu kudurtan zehirli zambaklar.



    Cevap bu kadarla kaldı mı? Ne gezer! Bunu yüz mısra’ daha takip eder ki ≪Safahat≫ta yoktur. Akif koydurmamıştır.

    Tevfik Fikret ölmüştü. Akif bu yazdığına son nefesine kadar müteessir ve nadim oldu.

    Akif’in Tevfik Fikret’e verdiği çok ağır cevab ≪Sebîlürreşâd ≫da intişar edince kıyametler koptu. Zaten Fikret yazdığı ≪Tarihi Kadim≫i ile aleyhtarları tarafından da artık sevilmeye başlanmıştı!

    Başta yüz ellilikler içinde iken af olunan bir zat olmak üzere Akif’e karşı müthiş hücum ve şutum kasırgaları çıkarıldı, yazdılar, yazdılar.

    O zat bir konferans vermiş, Fikret’i müdafaa Akif’i tel’in etmişti!

    Sesler ≪Kahrolsun Akif≫ diye bağrışıyordu! ≪Süleyman Nazif≫ araya girdi yazı yazdı, faide vermedi! Akif bir şiir neşretti. Onunla sinirlere biraz
    gevşeklik geldi ise de, yine hücumlar — zaif te olsa— devam ediyordu.

    Nihayet (Ahmed Naim) merhumun (Tevfik Fikret’e dair) unvanıyla neşrettiği mufassal bir makale kavgayı yatıştırdı.

    Akif ’in o zaman, yani o kavga munasebetiyle neşrettiği şiir kısmenSafahat’mda münderiçtir. Yazılmayan parçası da şu idi:

    ≪Ne yapsam, neyle kurtarsam şu yatmış inleyen halkı≫
    Deyip, ezber de olsun, gezdiğin vaki midir Şarkı?

    Benim beynim sağır, yahut gözüm körmüş. Peki, Lakin,
    Senin görgün yolundaymış da keskinmiş de idrakin.

    Ne gördün, söyle evladım, ne duydun, lütfen izah et?
    Hayır, hacet de yok izaha, pek meydanda mahiyet!

    O mahiyet fakat iğrenç, O mahiyet fakat çirkin!
    ≪Niçin≫ dersen, sıkılmak hissi İnsanisi yok ilkin!

    Evet, beynim sağırdır.. Kainatım çünkü hep feryat.
    İşitmem başka bir ses milletim eylerken istimdat.

    Gözüm görmez, evet, zira muhitim kapkaranlıktır,
    Fakat sinemde imanım müebbet fecri sadıktır.

    Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyin,
    Yaşarmaz gözle yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyin!

    Geçilmez kahkahandan her taraf yangın içindeyken..
    Yanan bir sineden, lakin ne istersin? Nedir öfken?

    Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin!
    Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!

    Ne ibret, yok mu bir bilsek kızarmak bilmeyen cehren?
    Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!



    Bu son kavgalar bundan yıllarca evveline aittir. O zamanın icabatını, şeraitini düşünmek, o kavgaları tıpkı bir tarih okur gibi okuyup geçmek lazımdır. Akif de, Fikret de bu memleketin büyük şairlerindendi. Aralarında çıkan o kavgalar şairliklerini alakadar etmemek icap eden kanaat çarpışmalarından başka bir şey değildi.



    ≪Tarihi Kadim≫ şairi Tevfik Fikret hakkında, daha doğrusu onun fikirleri, kanaatleri aleyhinde Ord. Prof., rahmetli Mehmet Ali Ayni bey tarafından da müstakil bir kitap neşredilmiştir ≪Süleyman Nazif≫in Akif ’e ait kitabında da bu hususta hayli muhakemeler
    vardır. Fakat, ben söyleyeyim ki: Tevfik Fikret son nefesinde tam bir Müslüman olarak ölmüştür. O, mulhidane bir eser yazdığına ne derece nadim olmuşsa Mehmet Akif de ona çattığına ölünceye kadar öylece müteessir olmuştu. Allah hepsine rahmet etsin!
  • Ne oluyorsa perdeler çekilirken oluyor
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 53 - Kırmızı Kedi Yayınevi