• Bu konuda Piaget ve arkadaşlarının çocuklar üzerinde yap­ tıkları gözlemler de çok aydınlatıcı. Dört ya da beş yaşındaki çocuklar kendi kendilerine yüksek sesle konuşurlar. Piaget bun­ ların yaklaşık üçte birinin emirler, talimatlar, tehditler ve yasak­ lamalardan oluştuğunu saptamış: "Şunu şöyle yaparsan annen kızar!" gibi. Ruslar ise çocuğun davranışlarım düzenleyen bu tür konuşmaların yedi-sekiz yaşlarında iç diyaloglara dönüştü­ ğünü gözlemlemişler. Bu yaşlardaki çocuklar yüksek sesle ko­nuşmazlar, ancak gırtlak kaslarının elektrografıleri alınarak ya­ pılan incelemelerde çocukların aslında kendileriyle sessizce ko­nuştukları saptanmış.
  • İNSAN NEDEN BAGIRIR

    Islam alimlerinden biri talebeleriyle Basra kıyısında gezinirken deniz kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Talebelerine dönüp: "Insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş.

    Talebelerden biri:

    "Çünkü sükunetimi kaybederiz"

    deyince mübarek zat:

    "Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden yüksek sesle konuşuruz? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de duyurabilecek ve demek istediklerimizi rahat aktarabilecekken niye avazımız çıktığı kadar boğazımızı yırtarak bağırırız?" diye tekrar sormuş.Talebelerden ses çıkmayinca anlatmaya başlamış: "iki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak mecburiyetinde kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları lazım gelir." "Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?

    Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.

    Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşanlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır.

    Artık bir süre sonra konuşmalarına bile lüzum kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur.

    İşte birbirini hakiki olarak seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir."Daha sonra talebelerine bakarak şöyle devam etmiş:

    "Bu sebeple tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine müsade etmeyin, izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözlerden uzak durun.
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    1898' in 5 Haziran günü, Granada' ya bağlı Fuente Vaqueros kasabasında, İspanya'nın en ünlü şairlerinden biri doğar. Frederico Garcia adını verirler ona. Karıncalarla, kurbağalarla, '' kara gökte sarı yılanlar '' dediği bol yıldızlı gecelerde sürer çocukluk günlerini. Kır, gök ve ıssızlık içinde; nehirlerin çoşkusu ve yüz yıllık zeytin ormanlarının hayranlığını doluşturur çocuk ceplerine. Yıldızlardan öteki karanlığı hiç bilmeden aya aşık bakar... Bir tek oyuncağı olur ömrünce: Bir kukla tiyatrosu. Onlara şarkılar söyler, onlara yıldızları anlatır. O kuklalar ki yirmi sene sonra canlanıp, dünya tiyatro tarihinde eşsiz birer karakterlere dönüşecektir usta yazarlarının elinde. Bernarda Alba olarak, Marianna Pineda olarak, Yerma olarak ve daha bir sürü... Anlatır o durmadan; ağaçları, kağıttan kuşları, eski masalları, şeftali kokan ağustosları...
    1921' de bu masallar, şiir tekniğiyle elden geçip bir kitaba dizilirler. Biraz kırık, biraz hüzünlü, biraz çocuk dizeler küçük Frederico'nun kısa hayatında yeni bir dönemi başlatır. ' Şiirler Kitabı ' adıyla yayınlanan bu kitapta, '' Serüven Düşkünü Bir Salyangozun Başına gelenler '' masal-şiiri, onun varacağı noktanın ilk sinyallerinden biri olur. Hem çocuk, hem düşünür, hem ulusal, hem evrensel olabilen kaç şair vardır ?
    '' ... Yarı ölü karında
    der acıklı bir sesle:
    '' Yıldızları gördüm ben.''
    '' Yıldızlarda neymiş ? '' der
    Karıncalar korkuyla.
    Salyangoz düşünceli
    yineler: '' Yıldızlar mı ?''
    '' Evet- der karınca da-
    Yıldızları gördüm ben;
    tırmandım da en yüksek
    ağaca patikada
    karanlığımda gördüm
    parlayan binlerce göz.''
    Salyangoz sorar gene:
    '' Bu yıldızlar ne ki ? ''
    '' Bunlar taşıdığımız
    ışıklar baş üstünde.''
    der karıncalar kızgın.
    Salyangoz da: '' Bense '' der
    '' bir otları görürüm.''
    Akar gider şiir. Çocukluğunun kurbağalarını, karıncalarını, yıldızların parlaklığını, dalı, çiçeği, böceği katıp çoşkusuna, akar gider. Kitabı bazı çevrelerde heyecana yol açsa bile, İspanya halk edebiyatına yaslanmış şiirleriyle bir oyun yazma denemesinden sonuç alamaz. '' Pervanenin Nazarı '' adlı ilk oyunu sadece bir gün sahnede seyirci bulur... Dert değil, zaten o bir şair değildir ki. O bir hukuk öğrencisidir. Bu şiirleri kendisi için yazmaktadır... Yalnızlığında, çalıştığı hukuk kitaplarına bir türlü kendini veremez; balkon demirlerine dolanmış sarmaşıkların arasından sızan portakal çiçeklerinin kokusundan kendisini alamazdı. Eli hukuk kitabında olsa bile aklı Guadaquivir Irmağındaydı. Tek boynuzlu bir atın sırtında, elinde tahta bir kılıç ve başında tüylü bir külahıyla, düşsel bir dünyaya gidiyordu hep: Çocukluğuna....
    ''.... uzağa gideceğim,
    yıldızların yanına,
    istemek için İsa Efendimiz'den yine
    masallarla beslenmiş
    eski çocuk ruhunu,
    o tüylü küllahımla, tahtadan kılıcımı...''
    Gönülsüz de olsa hukuk fakültesini bitirir. Erken kalkanın hükümeti devirdiği günlere on sene gibi bir süre kalmışken, hukukçu olur. Kral 3. Alfanso, Eylül 1922' deki General Primo de Rivera'nın darbesiyle devrilince, İspanya çok kanın akacağı, bir iç savaşa doğru cephe başlar. Bu gerilim sekiz sene tırmanır. 1930' da Başbakan Rivera'nın muhalefeti silah gücüyle sindirmesi zaten hassas olan toplumu patlama noktasına getirir. Frederico Garcia her ne kadar aktif politikaya karışmış olmasa da ateşleyici iki etkisinden söz etmekte yarar var. Birincisi, 1804-1831 yılları arasında yaşamış ve bir bayrak üzerine özgürlük sözleri yazdığı için idam edilen ünlü kadın kahraman Marianna Pineda' nın hayatını oyunlaştırması, ikincisi '' Horoz '' adlı dergiyle, bir eski yeni tartışmasına neden olduğudur. Daha doğrusu Horoz' cular ve karşısındakiler.
    Bütün bunlar olurken, elden ele geçen iktidar, 14 Nisan 1931 ' de Madrid' de Alcala Zamora başkanlığında cumhuriyeti ilan eder. Primo de Rivera çekilmek zorunda kalır. Frederico ve diğer sanat insanlarının rahat nefes aldığı bir üç yıl başlar. Aslında bir çoğu gibi bizim Frederico'nun rahat nefes aldığı değil, bundan sonra nefes alabileceği son üç dört yıldır bu. Frederico Garcia seminerleri sırasında ülkesinin içinde bulunduğu bu ateşten günlere çok yakından tanıklık eder. Bu sırada Avrupa'nın ortasında başlayan bir yangının yalazı aydınlatır bütün Avrupa'yı. Ve İspanya bu güçlü çığlığa kapayamaz kulaklarını. Ateşin yalazı, askerin rugan çizmelerinde parlamadan önce, 1933' te 106 milletvekiliyle beraber Almanya parlamentosu başkanı olan Adolf Hitler' in kırlangıç kuyruklu smokininde parlar. İlginç bir giysidir bu: üstünde diplomasiyi taşıyan bu model, altında, ayağını una bulamış korkunç tırnaklı bir kurdu gizlemektedir. pis bir kokudur yayılan. Öyle derin bir kokudur ki bu, dünyadaki yaklaşık on milyon kişinin kanını zehirleyecek kadar pis.... Yurtseverlik çığlıklarına, milliyetçi ırkçılık ve üstünlük hegamonyasının salyaları bulaşacak ve dünya hayatı boyunca utanarak anacağı 2. Dünya Savaşı'na girecekti bir kaç hasta ruhlu liderin yüzünden. Toplumlarda ekonomik bir çöküş yaşanırken, insanlar gitgide belirginleşen birlik ve eşitlik savunusuyla dalga dalga sokağa iniyordu. 1919' da Rosa Luxemburg- Liebknecht'in komün girişimleri Alman milliyetçilerinin kışkırtma propagandası olmuş; ötede İtalya' da Duçe, ağzını şekilden şekile sokarak yoksul Afrika' da istilalara başlamıştı. Akdeniz' in tek hakimi olma düşleriyle koca İtalya ulusu savaşlara sürülmüştü. Bu kaynamaya seyirci olan Stalin'in Rusya'sı pastadan pay kapma sevdasıyla Finlandiya üzerinden Avrupa'nın tam ortasına, Macaristan'a inmeyi kuruyordu. Dünya çıldırmış, kimin gücü kime yeterse derdine düşülmüştü. Sömürgeler birer birer bağımsızlık savaşı başlatıyor, uyuyan dev Asya, zavallı Afrika kimliğini istiyordu. Ortam, Milliyetçiliği kışkırtmak için mükemmel bir zemin sunuyor, silah fabrikatörleri hiç durmadan silah üretmeye başlıyordu. Üretilen bu silahların, birilerinin eline verilmesi gerekiyordu. Yoksa bunca silah, bunca tank top depolara sığmıyordu. Savunma yatırımı yalanına kimseye inandırmak gerekmiyordu özetle. ( Tanıdık geldi mi ? S-400 ? ) Yirminci yüzyıl ilk yarısına doğru şiddetli bir savaş endüstrisi bir çoğunu zengin ederken, kan ticareti bütün ülkelerde içeriden ya da dışarıdan çirkin yüzünü gösteriyordu.
    2. Dünya Savaşını tarihçilere bırakarak biz yine Frederico 'nun ülkesi İspanya'ya dönelim. Tarih 15 Temmuz 1932... '' Yaşam Bir Düştür '' oyunu oynanıyor. Kralcılar tiyatroya saldırıyor. Ve Frederico Garcia, ısrarla uzak kaldığı iç savaşa artık tarafını bilen ya da zorla taraflı kılınan bir noktada duruyor şimdi. Yine de aktif bir politika yerine, sanatçı kimliğiyle sürdürür çalışmalarını. İnanılmaz bir inatla uzak durur bu kanlı oyundan. 19 Aralık 1932' de Madrid' te; kurduğu, yönettiği ve oynadığı tiyatro topluluğu '' La Baracca '', resmi bir gösteri sunuyor devletin en üstteki insanlara . Büyük bir başarı alıyor. İçinden şunu tekrarlıyor Frederico: '' Tanrım şükürler olsun. Her şey yoluna giriyor.'' Federico Garcia şiddetle başarıdan başarıya koşarken,içindeki sancıyı dindiremeyen bir yenik asker olan Primo de Rivera' da yıllardır özlediği yere ulaşmak için, İspanya'ya faşizmin girişini ilan eden örgütü kuruyor: '' Falange Espanyola.'' Bu örgüt: askeri bir düzen halinde , aşırı milliyetçi bir çizgide, '' bölünmez, büyük ve hür İspanya '' ( Şimdilerde birilerinin ağzından eksik olmayan ''Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet'' ne kadar benziyoruz değil mi o dönemin İspanyasına ? )sloganıyla 29 Ekim 1933' te kuruluyor. Tarihe İspanyol faşizmi adıyla geçecek general Franco yönetiminin ilk ayağıdır bu. Ardından 27 Mart 1934 ' te Asturias' lı maden işçilerinin ayaklanmasında silahlar patlamaya başlıyor. Sağ iktidar dişlerini göstermektedir artık....Aşağıda Benito, ileride Adolf büyük bir keyifle kışkıran İspanyol milliyetçiliğini alkışlıyor. Bu gidiş hiç de iyi değildir. Kan akışı hiç durmuyor ve 1935 Haziranında karşı güç olan, sosyalist ve radikallerden oluşan '' Halk Cephesi '' kuruluyor. Şimdi güçler eşitlenmiştir. Seçim yapılır ve Falange Espanyola taraftarı ezici bir farkla kaybeder. Yer altına iner falanjistler. Kralcılarla bir araya gelerek yeni ve güçlü bir faşizan bir birlik oluştururlar. Bu günlerde ilk kez Frederici Garcia aktif politikaya girer ve faşizmi lanetleyen bir bildiriye imza atar.
    Kriz günleri başlamıştır artık. İsyan kapıdadır. Genel grevler. kilise yakmalar, adam öldürmeler sokağı kana bulamıştır. Bu kez sağcı hareketin başında general Calvo Sotelo vardır ve Sotelo bir çatışmada polis tarafından vurulmuştur. Bu ölüm olayı, Fas ve Kanarya Adaları' ndaki İspanyol garnizonlarını karıştırmış ve isyan, generallerin isyanı olarak hızla yayılmıştır. Yeni lider general Sanjurju' dur. Raslantıya bakın ki, isyanın başına geçer geçmez bindiği uçak düşüp, Sanjurjo ölünce isyanın dağılmaması için derhal bir lider seçilmelidir. Kanarya Adaları valisi, general Franco'dur. Franco başa geçmiş ve isyan, din çevrelerinden, milliyetçi yönelişlerden de destek alarak acımasız bir süreç başlamıştır İspanya' da. İnsan avı başlamıştır. Hareketin düşmanı olan herkes sorgusuzca vurulmaya başlanmıştır. Şüpheliler için tedirginliğin daha doğrusu ölümün adı, Almanya' da nasıl gestapoysa, İspanyada' da '' Kara Müfreze'' dir artık.
    En yakın dostlarıyla başbaşa verir Federico Garcia. Bir yanda büyük dostu Pablo Neruda, diğer yanında Salvador Dali. Endülüsün sedef dişli ayını, ısırılmış yeşil bir elmaya benzeten benekli kurbağalarını, yeşil gecede zeytin ağacının altında kundak bezi yıkayan genç kızlarını bırakıp gitmek mi, yoksa yarın bir kez daha şiir yazamamak ihtimali daha İspanyolcadır?... Dostlar çaresizlik anlatırlar. Kısa konuşurlar: KAÇ !!!
    Hoş ne kadar direk politikaya bulaşmamış olsa bile, kalemi faşist düşünceden olmadığını bildirir Frederico' nun. O uluslararası bir şair olmuştur henüz otuz sekizini sürerken. Tuhaf bir şeyler vardır onda hem. Hani nasıl söylenir, bir erkeğe aşk dolu dizeleri bir kadının yazmasına kimse şaşırmaz da, bu dizeleri bir erkek yazdığı zaman iş değişir. Frederico' nun Ignacio Sanchez Mejilas' a hayranlık bildiren şiirleri de vardır. Eşcinseldir ama dili çatallı ve gerçek bir endülüs atlısının çığırtkanlığı vardır dizelerinde. Halkın içinden onların çok tuttuğu da biridir aynı zamanda. Kendi deyimiyle ''.... dokunaklı şarkılarında, pudralı bir soytarının elbisesi var '' dır. O İspanya ruhunu yakalamış, tehlikeli bir şairdir. değil mi ki;
    ''... ey sümbülün, abanozun yaban kadını,
    bir yasemin beyazlığı soluklarında!
    Ey Manila başörtülü Venüs, bir şey var
    sende gitardan ve Malaga şarabından.''
    diyen odur. Her ne kadar bir kadına yazılmış olsa bile , kübist sesleniş yakıştırılana mesaj vermez mi? Bu kadınlı şiiri, İspanya adında kara tül şalının içindeki esmer yanağı benli bir çingenenin, Malaga şarabı kokan hüzünlü bir anının fotoğrafı olamaz mı aynı zamanda?
    Ağaçların içinden akan sarı nehre baktı balkonundan. Ay suyun üstüne düşmüş, ırmağı sarıya boyamıştı. Portakal çiçeklerine sürerek binlerce ışık elini ay, ağıt koyuluğunda akıyordu zeytinlerin arasından buğday tarlalarına doğru.
    '' Ağaçlar !
    Gökyüzünden düşmüş oklar mısınız?
    Hangi ürkünç savaşçılar fırlatmış sizi ?
    Yıldızlar mı ?''
    dedi usulca. Ağustos .... Frederico' nun; '' şekerle şeftalinin karıştırılması'' dediği ağustos, ömrünce bu kadar hüzün vermemişti şaire. Ayın ve ağustos gecelerinin yeri hep bir başka olmuştu. Aya baktı, nehirde ölüsü giderken, yeniden doğan aya.
    '' Ay çıkınca ortaya
    bir ada sanır yürek kendini sonsuzlukta. ''
    dedi yumuşacık yüzüyle. Sonra yüzü asıldı ve tamamladı şiirini.
    ''... çil çil gümüş akçeler
    hıçkırır cüzdanlardan ''
    Sonra her şey bir göz kapatıp açma süresi kadar hızla gelişti. Zaten aldığı tehdit mektuplarından başına geleceğini sezer gibiydi. 16 Ağustos 1936' da, sosyalist belediye başkanı eniştesi bir mezarlıkta kurşuna dizildiği günün gecesi yani, iki asker Frederico Garcia' yı yakaladılar. Kayıt sırasında soyadını sormadılar; herkes tanıyordu onu. Dünya tanıyordu. '' C '' ile mi, '' K '' ile mi yazılıyor soyadın dedi asker? '' C '' ile yazılıyor dedi Frederico. '' Sabundan bir dili vardı '' sanki '' Yıkadı sözlerini ve sustu '' Kodla adını dediler . Kodladı: L.O.R.C.A... Frederico Garcia Lorca.
    Bir iki gün hiç haber alınmadı Lorca' dan. Sonra bir gün ölüm tutanağını gördü dostları: '' Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi 20 Agustosta Viznar-Alfacar yolu üzerinde bulunmuştur.''
    Sabah güneşi içinde Lorca'nın da bulunduğu otuz beş kişiyi götürdü portakal bahçelerinin içinden Alfacar' a doğru. Sonra Guadaquivir Irmağı'nın üzerinden geçti kamyon. Fesleğen ve nane kokularının üzerinden... Sonra paslanmış çocuk düşlerinin üzerinden, endülüs atlılarının nal izlerinin üzerinden geçti. Malaga'nın şarap şişelerinin ve esmer çingenelerin danslarının üzerinden... Durdu sonra kamyon bir dağın eteklerinde. Güneş de durdu. Tüfeklerinin kara namluları parladı güneşin ilk ışıklarında faşist Franco' nun kara gömlekli askerlerinin . Sonra tüfekler ölüm oldu, deldi gencecik bedenlerini insanların. Ve Lorca delik deşik oldu güneşin önünde, mahcup gözünü yumdu güneş.
    '' Ve ışık, giderken bir şaka yaptı
    Gölgesinden ayırdı çocuğu ''
    Bedeninden kan sızmadı Lorca' nın . Birinden '' Yaşam Bir Düştür ''sızdı, diğerinden '' Kanlı Düğün ''. Birinden ''Donya Rosita'' sızdı, diğerinden '' Bernarda Alba '' ve dahası... Otuz sekiz yıllık bir ömür sızdı elinde kukla tiyatrosuna sarılmış bir çocuk, diğerinden genç bir endülüs atlısı için portakal çiçeklerinin suyun üstündeki aya söylediği ağıt sızdı.... Hala sızmakta kan !!!
  • . . .

    SÖZLERİN BÜYÜKLERİ, BÜYÜKLERİN SÖZLERİ

    *******

    (Allah dostlarının sözleri ve güzel halleri, birer manevî askerdir. Allah onlarla zayıf kalpleri kuvvetlendirir, maneviyatı bozuk olanları düzeltir. Mümin, onlarla destek bulur, yenilenir, kendine gelir... buyurmuş Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri... ve Ömer ibn’ül Hattab radıyallahu anh buyurdu: Allah’a itaat eden büyük zatların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar...

    Donansın kalplerimiz...)

    1

    Virdi olmayanın vâridatı (geliri) olmaz.

    Gavs-ı Sânî (k.s.)

    ...

    2

    Gaflet iki kısımdır. Biri rahmetten gaflet. Diğeri, gelecek olan azaptan, cezadan gaflet. Rahmetten gaflet, yükselmeyi engeller. Cezadan gaflet ibadetten alıkor. Gafletten kurtulan yükselir...

    Muhammed bin Ebû Verd. (k.s.)

    ...

    3

    Hak Teâlâ çok gayret sahibidir. Bu gayret ve kıskançlığından dolayı zatına ulaşmaya kendisinden başka bir yol yapmamıştır. (O'na ancak O'nunla ulaşılır. Diğer her şey ancak bunun bir sebebidir...)

    Ebû Kasım Nasrabâdî (k.s.)

    ...

    4

    Gazabın (öfkenin) sebebi, kendinden üstün birinin, hoşlanmadığın bir şekilde hücum etmesidir. Öfke, insanın içinden dışına doğru çıkar. Hüzün ise, dışından içine doğru işler. Öfkeden güç ve intikam hırsı, hüzünden ise dert ve hastalık doğar...

    Rislan ed-Dımaşkî (k.s.)

    ...

    5

    Biri sizden bir bardak su isterse bu suyu götürmek Hizmet’tir. Su bardağının altına ilâve bir bardak koyup götürmek misâfire Hürmet’tir. Tabağın altına ayrıca örtü koyup suyu ikrâm etmek ise Zerâfet’tir...

    Hâce Mûsa Topbaş Efendi (k.s.)

    ...

    6

    Hakiki, gerçek rabıta ve zikir zulmeti atar, sofi başka türlü zulmeti atamaz. Gafletsiz zikir çekmek için evvela günlük yaşantınıza dikkat edin. Yediğiniz içtiğiniz şeylerin, konuştuğunuz kişilerin, namazınızın, abdestinizin ve alış verişinizin düzgün olması gerekir...

    Gavs-ı Sânî (k.s.)

    ...

    7

    Bil ki kalp ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de uygun değildir...

    İmam Gazâlî (k.s.)

    ...

    8

    Çocuğuna ‘Çok güzel, maşallah’ deme, ‘Maşalllah, çok güzel’ de. Çok güzel ile Maşallah arasında nazar değer.

    Mehmed Zâhid Kotku (k.s.)

    ...

    9

    Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve taati çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez...

    İmam Şâfiî (k.s.)

    ...

    10

    Bana kim düşmanlık yapıyor, kim beni gıybet ediyor ve hakkımda kötü söylüyor, keşke bilsem de ona altın ve gümüş göndersem. Benim işimde çalışarak kazandığı sevapları benim defterime geçirdiğine göre benim paramdan harcasın...

    Ahmed bin Harb (k.s.)

    ...

    11

    Ey oğlum, gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı artırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur...

    İmam Cafer-i Sadık (r.a)

    ...

    12

    Bir kimsenin bir günah işledikten sonra tekrar günah işlemesi, ilk günahının cezasıdır. Bir sevap işledikten sonra tekrar sevap işlemesi de, birinci sevabın mükâfatıdır...

    Ali Müzeyyen (k.s.)

    ...

    13

    Virdi zor çekme veya çekememenin sebepleri şunlardır: Haram nazar, günahlar, haram yiyecek, zulmetli gıda, gıybet, televizyon, kötü arkadaş, dünyaya meyil, ehl-i dünya ile ünsiyet, ailevi huzursuzluk, gafil birinin bulunduğu ortamda oturma, yirmi dört saat dünya ile meşgul olma. Bunlar varsa ne kadar zikir yapılırsa yapılsın, istenilen faydayı sağlamaz...

    Gavs-ı Sânî (k.s.)

    ...

    14

    Günah işlendiği zaman, Allahümmağfirli, Allah'ım! Beni bağışa demeli. Böyle yapmak, Allah Tealâ'ya teslimiyet ve boyun eğmenin ifadesidir...

    Ata-i Horasanî (k.s.)

    ...

    15

    Peygamber Efendimiz'in yolundan, sâdâtların yolundan ayrılmayalım...

    Gavs-ı Sanî (k.s.)

    ...

    16

    Gönül bin tane dünya ve ahiretten daha iyidir. Zîra dünya mihnet, âhiret nimet, gönül ise marifet yeridir...

    Şeyh Ebû Bekir Şiblî (k.s.)

    ...

    17

    Günahı çok yapıyorsunuz. Halbuki istiğfarı çok yapmalısınız. Çünkü insan ahirette, amel defterinde iki satır arasında istiğfar görünce çok sevinir...

    Bekr bin Abdullah el-Müzenî (k.s.)

    ...

    18

    Kalpler iyilikle kazanılır...

    Hz. Ali (r.a.)

    ...

    19

    Allah’a itaat eden büyük zatların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar...

    Hz. Ömer (r.a.)

    ...

    20

    “Allah’ım beni bağışla, bana merhamet et, beni hak yola ilet ve bana rızık ver.”

    Hadis-i Şerif

    ...

    21

    Allah’a hizmet etmekle mutlu olana bütün eşya hizmet etmekten mutluluk duyar.

    Yahya b. Muâz (k.s.)

    ...

    22

    Fütüvvet, herkese insaflı davranman fakat kimseden insaf beklememendir...

    Hâris el-Muhâsibî (k.s.)

    ...

    23

    Yüksek sesle feryat etme, çünkü o dost senin yakınındadır. Böyle nâra atanın bu yakınlıktan şüphesi var demektir...

    Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)

    ...

    24

    Dilini her türlü kötü sözden, faydasız kelâmdan koru. Allah zikrinin yeri olan dilini, gereksiz sözlerle kirletme.

    Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.a.]

    ...

    25

    “Bir mümin kardeşimin ihtiyacını görmek için yürümem, bana şu mescidde (Mescid-i Nebevî’de) oturup bir ay itikâfa girmekten daha sevimlidir.”

    Hadis-i Şerif

    ...

    26

    Sırrını en yakınına bile söyleme...

    Evliya Çelebi (k.s.)

    ...

    27

    Her kim günde üç kere, ‘Allahım, ümmet-i Muhammed’i ıslah et’ diye dua ederse âbidlerden sayılır...

    Ma‘rûf-i Kerhî (k.s.)
  • " Rover! Rover! diye seslendi yaşlı adam; ve tam bizim Rover -yaşlı adamın adını nereden bildiğini merak etmeyi akıl edemeden- Mew'un sırtından aşağı atlayıp, 'işte geldim!' demek üzereyken, küçük uçan köpeğin gökyüzünden yere daldığını, yaşlı adamın omuzlarına konduğunu gördü.
    O zaman, Aydaki Adam'ın köpeğinin adının da Rover olması gerektiğini farketti. Buna hiç memnun olmadı ama kimse ona dikkat etmediğinden yine oturdu ve kendi kendine homurdanmaya başladı.
    Aydaki Adam'ın köpeği Rover'ın keskin kulakları vardı. Hemen kulenin çatısına atladı be deli gibi havlamaya başladı. Sonra oturdu ve, 'Bu diğer köpeği kim getirdi buraya?' diye hurladı.
    'Hangi diğer köpek?' dedi adam.
    'Martının sırtındaki şu aptal küçük köpek yavrusu,' dedi ay-köpeği.
    Sonra, elbette, Rover yine ayağa fırladı ve yüksek sesle havladı: 'Sensin aptal, küçük köpek yavrusu! Kendine Rover diyebileceğini kim söyledi. Köpekten çok kediye ya da yarasaya benziyorsun!' Elbette buna bakarak, biraz sonra çok iyi arkadaş olacaklarını anlayabilirsin. Küçük köpekler kendi türlerinden yabancılarla bu şekilde konuşurlar zaten."
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 60 - İthaki