• İğrenç kadın çantaları...
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 88 - Can - 2017
  • Bu iletiyi değerli dostum, kıymetli kardeşim Muzaffer Akar/Duvar/ 'a ithaf ediyorum.

    Kavramlarla düşünürüz. Kavramların da tanımları yapılmıştır. Amaç birbirimizi anlamak ya ondan. Bu bize anlama ve düşünmede hız verir. Kavramı duyduğumuz an kafamızda onun yapılmış tanımı belirir ve spekülasyonun önüne geçeriz bir nebze. Roman kavramı da bunun dışında değildir elbette. Roman kavramının tanımı da. Ve romanı lime lime etmişizdir yüz yıllarca.

    Klasik zamanlarından tutun da modern ve günümüz postmodern anlatılarına kadar, ne çok kılıklara sokulmuştur roman. Ama hangi türü olursa olsun, yazarının aktarmayı hedeflediği bir gerçekliği vardır hep. Bir roman yazarının gerçekliğe nasıl yaklaştığı, onu aktarmak için hangi argümanları kullandığıdır işte didik didik edilen. Peki niye? Çünkü edebiyat bir sanattır. Kelimelerin sanatı. İçinde söz ve yazmanın ifade edebildiği her şeyi barındıran bir sanat. Ve asla unutulmamalı, kendisi bir bilim olmasa da, edebiyatta bilim vardır. O zaman onu anlamak gerek. Anlamak içinse onu didik didik etmek gerek. Tasnif etmek, gruplamak, zamana göre, üsluba göre sınıflamak. Niye? Daha iyi anlamak için.

    En kaba tasnifiyle roman: Klasik roman (klasikler anlamında değil elbette), modern roman ve postmodern roman diye üç ana başlık altına ayrılır. Niye böyle bir tasnif gereği duymuş ki edebiyatçılar? Daha iyi anlamak için. Hem birbirini hem romanı. (Bu arada lapa lapa kar yağıyor Moskova'da. Dumanla haberleşmek için balkona gittiğimde gördüm. Önceki gün de yağdı. Dün de. Muhtemelen yarın da yağacak. Bıktım gibi. Kardan değil de, arabayı temizlemekten)

    Konu, teknik ve amaç bu tasnifte önemli bir ayıraçtır. Konu-tem ve amaç derya gibi olduğundan tekniği kristalize etmek istiyorum ben burada. Klasik romanlarda yazar objektif olmaya çalışır. Gördüğünü aktarır. Amaç göstermek değil, anlatmaktır. Niye? Okurun gördüğü, bildiği şey çok azdır da ondan. İnternet yoktu çünkü ayol! :))) Objektif olurken dilini eksiksiz bir tasvir için seferber eder. Çünkü okurun bilmediği bir mekanı, görmediği bir nesneyi, tahayyül edemeyeceği bir savaşı, başka bir aşkı, aklınıza ne gelirse artık, hikayesini yani, mükemmel bir şekilde aktarmaya çalışır. Kendi fikirlerini de en iyi şekilde ifade etmeye çalışır. Hayatımız kendi fikirlerimizi anlatmak için geçmiyor mu sanki? Çünkü fikrini paylaşmak sadece paylaşmak değildir. İçinde çok Maslow, biraz Marks, biraz Freud barındırır. Biraz da Heidegger olmalı. Ve Melville'nin, Bartleby'sini koymanın zamanı gelmedi mi acep? İşgüzar Metto dediğinizi duyar gibiyim. :))))

    Tolstoy, Dostoyevski gibi Rus devleriyle doruk noktasına çıkan bu teknik 20. Yüz yılla değişmeye başlar. Niye? (amma niye dedim ha ))) Çünkü zaman ve zamanın getirdikleri değişmiştir. Ne demişti ninem, zaman sana uymaz dudu, sen zamana uyacaksın. Hızlanmıştır her şey. Artmıştır bildiklerimiz. Şehirlere göçmüşüzdür akın akın. Kentli olanımız daha çoktur. Daha çok boş zamanımız vardır. Daha çok yalnız kalmaya başlamışızdır. Yalnızlık daha da artmıştır. Sizin de ekleyeceğiniz ne çok şey vardır kim bilir, di mi?

    Peki roman bundan ayrı düşünülebilir mi? Onu yazanlar da tekniklerini değiştirmeye başlarlar. Akan bir ırmakta, aynı suda iki kez yıkanamaz insan.

    Kafka vardır artık. Modern zamanın çocuğudur. Öykü ve romanlarında okura kasıtlı tuzaklar kurar. En basit bir durumu içinden çıkılmaz labirentlerden oluşan bir gerçekliğin içine yerleştirir. Peki niye? Çünkü sınızsız "ahlak" sahibi devlet bürokrasisi evlerimize daha kolay girer artık. Şehirlerde daha kolay avdır insancıklar. İşte bu nedenle Kafka, dille kasıtlı olarak yanlış anlaşılmalar yaratır. Amacı çaresizliği vurgulamaktır. Kolay av olmaklığımızı.

    Joyce argo yazmaya başlar. Sanki okurun elinde İrlanda argo terimleri sözlüğü, sanki İrlanda kültür rehberi mevcutmuş gibi yazar, mübarek. Bizde Metin Kaçan'ı kaçırmamak gerekir. Musil işin cıcığını çıkartır. Anlamak için psikoloji, felsefe, sosyoloji hatta mühendislik bilmek gerektiren bir entelektüel birikime zorlar okuru. Orhan Pamuk'u unutmamak gerekir burada.

    Niye? Çünkü bilime tapınma revaçtadır. Bu kadar mı? Elbette değil. Hani yalnızlık arttı dedik ya, yalnız adam kendiyle daha çok konuşur. Frued Dostoyevski’yi kullanır ya, Yusuf Atılgan da Frued’i kullanır. Üçüncü tekil şahıs anlatıcıya bilinç akışı yaptırır şakır şakır. Okur, kahramanın zihnine girerken konuşanı anlatıcı değil, “ben”, kendi sanır. Bir Gün Tek Başına’da VT doruk yapar bunu. E, olsun o kadar, adam ben gibi ellisinden sonra yazmış )))

    Sonra hayat daha da hızlandı. O kadar hızlandı ki, teori pratiğe (teknoloji diye de okuyabilirsiniz bunu. Ama hepten değil ha) aynı arenada beş tur bindirdi. Her şeyin en doğrusunu gösteren, adına ideoloji denilen sihirli fenerin olmadığını anladı insan. Biri ruh yok mu dedi, hadi ordan diyene mi rastlanmadı ya da ölüleri konuşturana mı?

    Eco Umberto, bu gök kubbe de söylenmemiş laf, işlenmemiş tema mı kaldı allasen der. Bir bakarsınız eski bir romanın yeni versiyonunu yazmıştır biri. Durun hele bir, sanmayın ki kötü bir şey bu. Okuyun bir hele. Saatler romanı var ya, Michael Cunnigham’ın, öyle işte. Öyle durduk yerde Pulitzer ödülünü vermiyorlar insana. Vaktiniz yok mu okumaya? İyi, bulun, filmini seyredin. Oscar'lıdır.

    Ya da kahramanlarını eski bir romanın, yeni zamanda ete kemiğe büründürürler. Unuttum billahi, bir incelemenin altına yazdıydım, Halide Edip’in bir kahramanına yapmıştı bir yazarımız. (Burasını yazdıklarımın, aydınlatacak bir babayiğit aranıyor. Hangi yazarımız, HEA'ın hangi kahramanını alıp kendi öyküsünde yeniden yorumladı. Ete kemiğe yeniden büründürdü?)

    Postmodern roman yazarı göstermeyi sever. Hatta sergiler, okura, tembel olma arkadaş, sorgula biraz der. Sen kendi gerçeğini bul. Ben sana dayatamam kendi gerçeğimi. Zaten iki tıkla benim yanılgımı yüzüme vurursun. Bir yazardan bir bilim insanı bir filozof çıkartılan zamanlar bitmiştir artık. Jack London bir Darwin değildir, derler. Durmaz, Ademden Önce'yi daha dikkatli okuyun, derler. Çünkü ideoloji asla bir fikir değildir.

    Bir başka deyişle, postmodern yazar, Orhan Pamuk'un da belirttiği gibi, biraz bulandırmayı, biraz karmaşıklığı sever. Çünkü kuşku vardır artık herkeste. Her şeye kuşkulu bakar okur da yazar da romanın kahramanı da. Artık bıkmıştır aldatılmaktan. İnternet, bulması zor olasa da gerçek bilgi cebindedir artık. Bilgi kirliliği var bilirim ama istersem ossaat bulurum doğrusunu. Apriori mi, uymaz bana der. Karmaşıklık, ama asla anlaşılmazlık değil.

    Anlaşılmazlığın başka bir sebebi olmalı. Gece ‘sini okuyorum ya Bilge Karasu’nun ondan bu yırtınmam.

    Peki bu kalıplar bir apriori midir? Asla! Okuduğunuz hemen her romanda bir diğer kalıbın öğelerini bulmanız hiç de zor olmaz. En klasiğinden bir eserde en postmodern dedirten bir öğeyi bulmak bir ilkokul talebesi için bile zor olmaz. Dedim ya, maksat indirgemeci olmadan anlama kolaylığı sağlamak. Yoksa anlamamız çok ama çok güçleşirdi.

    Peki nereden icabetti bunca lakırdı? Gece kitabını henüz bitirmedim. Romanı demedim ha, bitirince koyacağım adını. Sevgili Necip G. 'in yazdıkları beni kışkırttığı için biraz teorik konuşma kararı verdim. Bu anlamda kendisine teşekkür ediyorum.