• İyi hafta sonları. #36889321 ile başlatılan Aralık ayı hikaye etkinliği kapsamında başka bir öykü daha paylaşıyorum. Bu hikayenin yazarı da isminin yayınlamasını istemedi. İyi okumalar.

    AVARA

    Karanlık ve nefes alışverişlerinden başka sesin olmadığı dingin odaya kapı aralığından, gözlerimin hafızasına bu anı mıhlamak ister gibi bakıyorum.

    Kendi havasız ve loş odamda , denizin ninnisiyle sallanırken küçük yatağım , gözlerimi kapatıp şimdi bu anda olabilmek için , sanki gözlerim onların üstlerindeymiş gibi hissedebilmek için bakıyorum onlara.

    Bundan birkaç ay sonra, ben göremeden atacakları birkaç santimi, ben göremeden uzayacak saçlarını, ben yokken o küçük gözleriyle dünyaya bakacakları bir çok şeyi, kaçıracağım, geri getiremeyeceğimi bildiğim bir çok şeyi şu kapı aralığından izliyorum.

    Ayaklarım ne ileri gidebiliyor ne de geri gitmeyi hiç istemiyor.
    Zorunlulukların, sorumlulukların bağı boğazımda bir yumru gibi, gevşiyor bazen, bazen gözlerimi dolduracak kadar sıkıyor, bu birkaç ay bir ip oluyor her seferinde boynuma bir ilmek daha doluyor.

    Benim ömrüm için bir kaç ayın bir önemi yok. Otuz yıl için bir kaç ay bir bardak suyun içinde bir kaç damla.
    Ama onlar için!
    İki yaşındaki oğlum için altı ay ömrünün bir bölümü.
    Beş yaşındaki kızım için altı ay, daha az belki.
    Belki o yüzden biliyorum, yarın beni sadece ama sadece bir kez soracak.
    Ve sonra sanki hiç gelmemişim gibi aramayacak beni.
    Hiç olmamışım gibi.

    Sevdiklerinin, yokluğunda yaşayabiliyor olmasına üzülmek nasıl bencilce bir his.
    Üzülmelerini istemek içten içe.
    İçimde bir yer bunu öylesine istiyor ki.
    Ama bir yer daha var.
    Babalık mı, insanlık mı denir bilmem.
    O yer de benim hissettiğim şu acıyı hissetsinler istemiyor.
    Babalarının bir kaç ay sonra , bir kaç tel daha beyazlamış ve yer yer dökülmüş saçlarıyla , yüzünde fazladan bir kaç endişe ve özlem çizgisiyle geleceği o günü , mutlu olarak beklesinler istiyor, eksilmemiş olarak.

    Bir gün kendimi onlardan mahrum edişimin tek sebebinin onlar olduğu anlayabilsinler istiyor en çok.
    Ölesiye korkuyorum ki.
    İt gibi korkuyorum.
    Bir gün anlamazlarsa,öfkeleri beni anlamalarına engel olursa diye.

    Başımı, dayandığım kapı pervazından çekiyorum.
    Hafifçe sızlayan, ince ve uzun bir izin başımda oluşturduğu girintide elimi gezdirirken, kapıyı kapatıyorum.

    Holde, kabin boy bir bavul ve üstünde bilgisayar çantası var.

    Bavulun içinde eşimin uzun bir süre daha ütü yapmak zorunda kalmayacağı gömlekleri özenle ütüleyip katlayıp koyduğu bir kaç gömlek, çamaşır.

    Filmlerin, çocukların doğumdan itibaren her anının olduğu videoların, resimleri olduğu bilgisayarım.

    Eşim sabaha karşı bu saatte, mahmur ve donuk kahverengi gözleriyle beni izliyor,arada bakışları halıda , duvarlarda oyalanıyor ve en sonunda bende duruyor.
    Gözlerinin kenarlarındaki çizgiler, genç cildinde içinde yaşadığı sıkıntının nişanesi gibi.
    Bambaşka dertleri olmalıydı oysa.
    Kışa çeyreğin kaldığı bu zamanlarda endişesi yeni bir palto almak olmalıydı.
    Ya da vazoda solmuş çiçeklerin yerine ne alacağını düşünmeliydi.
    Saksıdakilerin yanına başka hangi çiçek yakışır, yada fon perdeleri biraz koyu mu kaçmıştı acaba, çocukların kışlıkları yeterli miydi, saatlerce uğraşıp hazırladığı konserve domatesleriyle bu kışı geçirebilecek miydi?

    Ve daha bir çok anne telaşesi.

    Faturaları, marketten aldığı suları iki çocukla nasıl taşıyacağını, pazar alışverişini yine iki çocukla nasıl yapacağını düşünmemeliydi.
    Babasız iki çocuğa yetebilmek için kendini parçalara bölmek zorunda kalmamalıydı.

    En azından ben hala yaşarken.

    Alışılmış zamanların verdiği , çokça yaşanmış duyguların o rehaveti var şimdi üstümüzde.
    Ağlayabilmek bu durumda ayıp kaçacak sanki diğerine.
    Zor duruma düşürecek, pişman edecek sonradan.
    Ne gerek var'ın kıyılarındayız.

    Montumu alıyorum elinden, usulca giyiyorum.
    Kapıyı açmadan son bir saniyede sarılıyoruz.
    Kısacık bir an sürüyor.
    Ben, yokluğumda güçlü kalmayı öğrenmiş bir kadına , giderken hangi sözü söyleyebilirim?

    Döner miyim, dönebilir miyim geriye , bir adım sonrasının bile meçhul olduğu bu hayatta bir kaç ayın hesabı imkansız.
    Yine umut dönmekten yana atıyor zarı.
    Diğer ihtimal bir yerde, ertelenmiş bir düşünce olarak bekliyor.

    Allah'a emanet olun diyorum.
    Sen de Allah'a emanet ol, diyor.

    Ayakkabılarımı giyip, çantaları alıyorum, asansöre binmeden son kez daha bakıyorum ona.
    Kapı aralığından bana bakışına.
    Kadınlar hep uğurlar birilerini, eşlerini bazen evlatlarını.
    Annelik içgüdüsü nasıl varsa onlarda , veda etmek de var.
    O yüzden biliyorum o şimdi sessizce üşümüş bedenini çocukların sıcaklığının yanına uzatıp sessizce duvarı izlerken, uyumadan; ben başımı taksi koltuğuna dayayıp ıslak gözlerimi saklıyorum.



    *AVARA;Gemi, bot veya teknenin yanaşık olduğu yerden ayrılması
  • O zor günlerinde Leh Hieronimus Laski’yi ilk elçisi olarak Sultan Süleyman’a gönderdi ve Macaristan Kralı olarak tanınmasını istedi ve aynı zamanda Ferdinand’a karşı yardım talep etti.
    Sultan Süleyman, 1526 yılındaki başarılı seferden sonra Macaristan’ı neredeyse unutmuştu. Sadece Bosna’da hâlâ Macarların elinde olan istihkâmlar Türkleri kışkırtıyordu ve Yayça ile Banyaluka, sessizce Hüsrev Paşa’nın eline geçti. “Dalmaçya, Hırvatistan ve Slovenya ülkelerinin özel hâmisi ve koruyucusu” görevine getirilen Kont Kristof Frangepani, kısa bir süre önce Zapolya adına yaptığı bir muharebede hayatını kaybetmişti, dolayısıyla Yayça’nın kurtarılması için 1525 yılında yaptığı kahramanlığı tekrarlayamadı. Bosna’nın bu eski başkentinde 1528 yılında sadece Kral Ferdinand’ın Almanları, ünlü komutan Katzianer yönetiminde direniyorlardı. Ama 10 günlük bir kuşatmadan sonra Yayça nihayet Boşnakların eline geçti. 1528 yılında Semendire’deki Türkler ayrıca Karinyola’ya akınlar düzenlediler ve sayısız esir aldılar. Buna göre Türkler, Macaristan’daki mevcut durumlarla pek ilgilenmemelerine rağmen, elçi Laski efendisi Erdel Banı’nın Macarsitan’ın tek hükümdarı olarak sultana danışmadan kendini Macaristan Kralı ilan ettiği; sultana ve vezirlere hediyeler göndermediği ve vergi taahhüdünde bulunmadığı için ağır sitemlerle karşılaştı ve Sultan Süleyman’ın Budin’deki sarayına tekrar sahip çıkmaya niyetlendiği cevabını aldı. Laski, bu saldırılara Doğu’ya özgü bir şekilde ve örneklemeler vererek cevap vermesini çok iyi bildi ve nihayet amacına ulaştı: Zapolya “sultanın hil’atı ve gölgesi” altında himaye edildi ve derhal Niğbolu Sancakbeyi ile Memleketeyn prensleri ve birkaç top ile birlikte yardım vaat edildi. Ayrıca Tuna Nehri’ne bir Osmanlı filosu gönderilecekti. 3 Şubat 1528 tarihinde Laski, veda etmek üzere son kez Sultan Süleyman’ın huzuruna çıktı.
    Yanoş’un elçisine rağmen, vezirler Mart ayında Kral Ferdinand’ın elçileri Hobordanacz ile görüşmekten çekinmediler. Ama elçi, Laski’nin yeteneklerine ve zekâsına sahip olmadığı ve çok da uyumlu davranmadığı için çok kısa bir müddet sonra geri gönderildi. Hatta elçi, Macaristan’ın kaybettiği bütün kaleleri geri istemiş, İbrahim Paşa da: “Neden İstanbul’u da istemiyor?” diye sormuştu. Kral Ferdinand’ın özellikle Ayas Mehmed Paşa olmak üzere, vezirlerle arası iyi olan ve oğlu Laski’yi rehin olarak tuttuğu Eflak Prensi Radul’dan arabuluculuk yapmasını istemesi de bir sonuç getirmemişti. Buna karşın, Boğdan’da genç Stefan’ın halefi ve Büyük Stefan’ın gayrimeşru bir oğlu olup, uzun yıllar halk arasında yaşayan zeki ve anlayışlı bir kişiliğe sahip Petru Rareş, Kral Ferdinand’ın tarafını tutuyordu. Tuna Beyi’nin Sultan Süleyman tarafından vaat edilen Erdel seferi, muhtemelen bu gibi hadiselerden ülkesi için olumsuzlukların ortaya çıkacağından endişe eden Radul sebebiyle gerçekleşmedi. Zapolya, 1528 yılında Osmanlı hükümetine Johann Teczynski adında bir elçi gönderen Lehistan’da büyük bir ordu toplamayı başardı ve bu ordu ile 1528 yılının sonralarına doğru önemli başarılar kaydetti. Bundan cesaret alarak, bazı Eflak Boyarları Eflak Prensi’nin tahtı kaybettiğini ilan ettiler ve Prens Radul’u kaçtığı bir sırada öldürdüler (1529 başları).
  • “Bu kitapta(incelemede) yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
    Çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
    Ortak dil ise, ortak yaşam/ ortak bilgi/ ortak birikim/ ortak düş
    kimi yerde, ortak düşüş demektir.
    Ortak değilse bile, yakın/ benzer/ gibi.”


    Hayatı boyunca kendini hiçbir zaman anlamamış, dünyaya, insanlara, bulunduğu yere ve hatta ailesine bile yabancı olmuş bir insan olarak yazıyorum bu satırları. Öğretmen “olmama karar verildiğinde” aynanın karşısına geçip, kendime, nasıl olacağını, çocuklarla uğraşabilecek miyim, bu işi gerçekten sevebilecek miyim sorularını sordum. Her zaman olduğu gibi yine -ve yine- sorularımı cevaplandıramayıp, ayna karşısından aklımın en derinliklerine yeni boşluklar ekleyerek ayrıldım. Günler, aylar ve yıllar geçti derken..

    “Doğan günle birlikte gereği düşünüldü:
    Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zo­rundasın.
    İlk buyruğum bu oldu.”

    Sonra ben de kendimi aramaya başladım. Garsonluk yaptım, anketörlük yaptım, şarkı söyledim ne bileyim daha bir sürü işte çalışarak hayatımı sürdürmeye çalıştım. O zamanlar İlköğretim matematik öğretmenliği öğrencisiydim.. Daha kendime faydam olmamışken, onca küçük çocuğa nasıl faydam dokunacak, nasıl ellerinden tutacağım, hayatlarına nasıl ışık olacağım hiçbir fikrim yokken, önüme bir fırsat çıktı. Köy okullarına giderek orada bulunan çocuklara özel dersler vermeye başladım. O çocukların gözlerindeki ışığı gördükçe büyülendim. “Öğretmenim haftaya tekrar gelecek misiniz?” soruları geldikçe mutlu oldum.

    Eh tabi, bunlar seni ne kadar ilgilendiriyordu? Dur istersen ben cevaplayayım, hiç. Biliyorum eminim bu süreç, sen evet, sen okuyan için, hiçbir anlam ifade etmeyecek. Ama benim için ne kadar da kıymetliymiş geriye bir kez daha döndüğümde anladım.

    Mezun olana kadar ellerimden bir sürü çocuk geçti. Bu gerçekten tarif edilemez bir şey yani şu satırlar size işlemeyecek belki ama benim için ifade edilmesi dahi çok güç. 18’imde okula başladığımda bacağıma gelen çocukların, mezun olduğum zaman boyuma ulaştıklarını gördüm. Etrafımda olan insanlar hakkımda ne düşündü bilmiyorum, belki de çoğu zaman benden isyan ettiler, mutlu edememiş olabilirim de. Ama kendi kendimi mutlu etmesini öğrendim. Sonra da o minik ellerin bana güç verdiğini anladığım zaman, benim için sıkıntı olabilecek her şeyi bir kahramanmışçasına çözebileceğimi düşündüm. Bence düşündüğüm gibi de oldu.

    Doğunun en ücra köşesinde bir köye gideceğim dediğim zaman, kendi meslektaş arkadaşlarımdan bile “bu kadar idealist olmana gerek yok, sen yapmazsan başkası mecbur yapacak aman boşver,” sözlerini duydum. Neden mecburduk ki? Ya da bunu okuyan sen, eğer öğretmensen, neden mecbursun? Bu bir mecburiyet midir? Her çocuk aynı değil midir? Her çocuğun yaşama hakkı, ama dolu dolu yaşama hakkı yok mudur? Bu konuda o kadar doluyum ki herhalde yazsam sayfalar tutacaktır ve öyle öğretmen arkadaşlar görüyorum ki fikirleri beni bile ürkütüyor.(Sen çok mu mükemmelsin dersen, hayır elbette değilim.)
    Ama sanırım bu meslek içinde olduğumdan bazı şeylerin neden bu kadar zorlaştığını ve adının neden “zorunlu hizmet” olduğunu daha iyi anlıyorum.

    Gelelim Ağrı’ya.. Ee geldik sanırım artık? Geldik geldik.

    “Kim kime yardım edecek bu cenabet yerde? dedi. Ama bana yol gösterecek, bana kitap, defter, kalem verecek birilerinin olması gerek burda, dedim. Var, dedi. Elbet var, ama yardım etmek için değil. Ben senin yerinde olsam, kimseyi görmek istemez, kendi işimi kendim görürdüm.”

    Öyle de yaptım. Kendi işimi kendim gördüm. Köyde bizler için bir lojman ayarlanmış. Hayal bile edemezsiniz. Zaten bu zamana kadar lojmanda kalan kimse de olmamış. Ama insanları görseniz, ah bir şahit olsanız. Karşımda ilk defa annem, babam yaşında insanların eğilerek konuştuğunu gördüm. Adımı hiç sormadılar, sanırım onlar için gerek de yoktu, “öğretmen hanım” demek yetiyordu.

    Onca saygının yanında saygısızlıklara da şahit oldum. İnatla benimle türkçe konuşmayan insanlar mı dersiniz yoksa bazı kişilerin yabancı olduğumu anladıkları zaman direkt kinle bakışlarımı dersiniz işte ne dersiniz bilmiyorum. Her yerde olduğu gibi elbette burada da çeşit çeşit insan vardı. Bilemiyorum, ama bildiğim tek bir şey varsa o da;

    “Yalnızdım.
    İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.
    Mide bulantım içinde yalnızdım.
    İnceden bir yağmur başlamıştı.
    Kafama, yüzüme düşen yağmur taneleri kızgın bir demire dü­şer gibiydi.
    Cız! Cızz! Cızzz!”

    Evet yalnızsın. Her yerde olması muhtemel olan, kültür farklılıklarının çok olmasından dolayı etrafta sürekli sana yön göstermeye çalışan insanlar olduğunu da gördüm. Kimisinin iyi niyetinden asla şüphe duymadım ama kimisinin aynı sözleri sürekli tekrarlaması..

    “sizinle konuşmak istedim.
    Ve sizi uyarmak
    VE-Sİ-Zİ-U-YAR-MAK!!!!”

    ..........


    Heh, bir de çocuklar var dolu dolu, kimisinin ayağındaki ayakkabısı yırtık, kimisinin takacak çantası yok, kimisi silgi alamamış, kimisi defter bulamamış. Ama sanki burada, köyde, herkesin kaderi aynı yazılmış gibi. İçlerinde farklı olan yok, herkes bariz eksikleriyle güzelleşmiş. Çocukluğumdan kalma kitapları kutulayıp elimde götürdüğüm zaman, onca gülen gözlerin üzerime heyecanla koşması ise ayrı tarifsizdi. Burada seçenek yok, herkes okumak zorunda. Çünkü her çocuk aslında -çocukken- olgunlaşmış. Kızlar ise sizlerin dizilerde gördüğünüz hayata hala sahip. Sorumluluk çok fazla. Yıl olmuş 2018 cümlesi buralarda geçerli değil. Hala su ısıtıp yıkanan, günlerce elektrik bulamayan, kilometrelerce yürüyen çocuk dolu burası. Ailelerinin günahlarının bedelini ödeyen tonla çocuk var işte, her yerde olduğu gibi var ama sanki burada çok daha fazlalar.

    Türkçe bilmeyen kadınlar sizinle konuşmaya çalışıyor. Dertleri var belli ama sen anlayamıyorsun, anladığın zaman ise onlar kendilerini ifade etmekten yorulmuş olarak kalıyorlar. Sonuçta sen de bir insansın. Öğretmen olarak bir köye geliyorsun ama, sen de insansın. Umut çok fazla burada. Herkese elini uzatmaya çalışsan bile yetemiyorsun. Zamanla tüketiyor bunlar da seni galiba..

    Biliyorum bu anlattıklarım sadece bu bölgenin köylerinde olmuyor. Okulu zaten anlatmama gerek yok. Eminim Karadeniz bölgesi de böyledir, İç Anadolu da..

    “Ben, yolunu yitirmiş zavallı bir yolcuyum. Bir kazazedeyim. Burda öğretmenlik oynayan. Öğretecek bir şeyi olmayan bir öğretmen. Başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansı­maya çalışan, dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşa­dığı insanların dilini. Ama özellikle kendini.”

    Ne kadar öğretmenlik oynayabildim ya da oynamaya devam edeceğim bilmiyorum. Vaktim var mı onu da bilmiyorum. Hayat bu, senin ellerinden gelecek umudu bu kadar bekleyen insanlar olunca başka düşünceler sarıyor zihnini. Kitapta da olduğu gibi.. Yıllar farklı ama olaylar hep aynı.

    Çocuklara zamanında önlerine boş bir kağıt koymasını söyledim. Onlara “sevgi nedir?” diye sordum. Verilen cevaplardan bazılarını paylaşarak veda edeceğim sizlere...

    “Sevgi hepimiz için vardır. Sevgi sonsuzluğa ulaşmaktır bence.”

    “Yürekleri ışıtan duygunun adıdır sevgi.”

    “Sevgi bir insanı sevip bir gün sonra arkasından vurmaması.”

    “Bir insanın bir insana merhamet göstermesi.”

    “İçimizden gelen bir tutamadığımız duygudur. Ama kalbimizi okşar.”

    Sevgiyle kalın..

    NOT: Kitaptan alıntılar ekledim fakat kendi hikayemin akışına dahil ettim.
  • On yedi yaşındayken şöyle bir şey okumuştum. "Her gününü hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın. Bu cümle beni çok etkilemişti. Ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp kendime hep şunu sordum: "Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağım şeyleri yapmak ister miydim? Uzun süre art arda 'Hayır' yanıtını verdiğimde bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım. İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları, tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir. Yalnızca ölümdür önemli olan."

    "Öleceğinizi hatırlamak, kaybedecek bir şeyler olduğu düşüncesini yok etmenin bildiğim en iyi yoludur. Zaten çıplaksınız. Yüreğinizin sesini dinlememek için hiçbir neden yok. Bir yıl kadar önce bana kanser tehisi kondu. Sabah 7:30'da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyodu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Doktorlarım eve gidip işleri yoluna koymamı tavsiye ettiler. Bu, doktorların onların "ölümü bekle" deme biçimiydi. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, ailenizin rahatı için gerekli her şeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu, veda etmek demekti. Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı."


    "Mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum. Fakat eşimini söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları atmışlar. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek türdenmiş. Ameliyat oldum, şükürler olsun, şimdi iyiyim. Beni ölüme en çok yaklaşıtran olay budur. Ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam."


    Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır. Hiçkimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir. Çünkü ölüm, hayatın en güzel icatlarından birisi Hayatın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz. Ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız.

    "Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm ama gerçek bu. Zamanınız kısıtlı. Bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarınnı düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki her şey ikinci planda."

    Steve Jobs
  • Sayfalar ilerledikçe artan ve bir yerde zirveye çıkan sana olan öfkem, sayfaların sonlarına doğru yerini sana haksızlık ettiğime ve ön yargılı olduğuma bıraktı.
    Senin için hem üzgünüm hem de umutlu.
    Dilerim bir gün hepimiz 'içimizdeki şeytan'la( içimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var...) böyle bir fedakarlık karşılığında baş etmek zorunda kalmayız.

    Sana "İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir." sözünle veda ediyorum...