• Aniden açıyorsun gözlerini, herhangi bir Lost bölüm başlangıcı gibi. Eskide kaldı, evet. Ama sen gayet iyi hatırlıyorsun o uykusuz geceleri, sen de eskide kaldın çünkü. İyi uyuyabildin mi bari? O kapalı burunla nasıl yapıyorsun bilmiyorum geceleri? Kaç kere ameliyat ol dediler sana, korkulacak bir şey değil ki, yarım saatte halloluyormuş. Neyse umarım almışsındır uykunu. Hazır olman lazım biliyorsun, bugün öleceksin çünkü.

    Kafanı karıştırmadım umarım, zaten biliyordun bunu, sen planlamıştın fazla ayrıntıya girmesen de. Beni de hatırlaman lazım aslında, ara sıra giriyordum hayatına, eskiden ama daha çok, o eski farklı günlerinde. Anlatıcıyım ben, senin anlatıcın. Aslında tanrı olmak istemiştim başta, daha havalı oluyor insanların aklındakileri bilmek. Gözlerinden anlamış gibi yapacaktım, ben yerleştirsem de düşünceleri oraya. Olmadı ama sağlık olsun seninkiler yetecek artık. Evet, anlatıcınım ben, bu da bir öykü haliyle, sen de öyküde ölecek bir kahramansın işte. Evet, sonunda bir şeyi başarabildin hayatında, bir öykünün ana kişisi oldun. Biraz daha uzun yaşamayı becerebilsen kim bilir bir romana, hadi bir novella'da tepeye bile çıkabilirdin belki. Ama bu da bir şey en azından.

    Hazırsan güne ve o meş'um sonuna devam etmek zorundayız şimdi. Tek işim sen değilsin, tahmin edebiliyorsundur herhalde.

    Gözlerini açtıktan sonra anlamsızca bakıyorsun etrafına, kafanda bir takım sesler. Günün önemine bağlıyorsun anlamsızlığı. Belki de anlamsız olduğunu düşünüyorsun bu kadar önem vermeye bugüne. Fazla göze çarpmasını istemiyorum diyorsun ölümüm de olsa, ama heyecanını gizlemeyi başaramıyorsun başarısız bir öykü anlatıcısından bile.

    Her zamanki gibi mi olacak kahvaltı? 3 biberli zeytin, bir yumurta (kayısı kıvamı- önemli), az yağlı, az tuzlu beyaz peynir, açık çay, bir dilim tam… boş veriyorsun, bir fincan kahve koyuyorsun kendine zift gibi. Titriyorsun içerken, hoşuna gidiyor bir parça ama, farklı hissediyorsun.

    Çıkman lazım, hissediyorsun, ama ilk nereye gideceği çıkaramıyorsun bir türlü. Beraber hatırlamaya çalışalım istersen. Bir öykü için ne kadar klişe de olsa, amansız bir hastalığa (böyle adını söylemeyince daha amansız oluyor) kapıldığını hatırlıyorsundur eminim. Zaten plan (ne kadar plan denebilirse işte) böyle çıkmıştı ortaya. Kısaca her şeyi boş verip hayatına son vermek olarak tanımlanabilse de, başarısız öykücülerin de ara sıra bir şeyler kurgulayabildikleri oluyor. Bu yüzden sen fazla düşünme ve kendini benim ellerime bırak, önümüzde, bolca 1 ve 0’dan oluşan uzunca bir yolculuğumuz var.

    Çıkıyorsun dışarı, ilk gördüğün taksiyi durdurma kararı alıyorsun, artık parasal kaygılardan sıyrılmış bir haldesin, bugün hayatının en güzel günü, bugün hayatının son günü. Ama ne yazık ki İstanbul’daki taksilerin bundan haberi yok. 25 dakikalık bir bekleyişten sonra gelen ilk boş minibüse biniyorsun. Kötü bir başlangıç, öykünün evrensel olması için yer isimlerinden bahsetmeyecektin bir de. Şimdiden aksıyor diye düşünüyorsun ve içinler lanetler okuyorsun şansına ve tanrına. Neyse ki o treni kaçırdım ben, anlatıcılık görevime devam edeyim.

    İlk durak iş yerin. Klasiklerden kopamıyorsun. Patronuna okkalı bir küfür, vurup kapıyı çıkma, araya belki bir yumruk da sıkıştırırsın. Saate bakıyorsun, normalden 20 dakika geç kalmışsın. Daha iyi olacak, sinirlenecek şimdi, bağırmaya başlayacak, işimi kolaylaştıracak diye düşünüyorsun. Asansörden çıktığında farklı bir hava asılı ama ofiste. İş arkadaşların olamayacakları kadar sevecen, patronun halesiyle yanaşıyor yanına, sırtını sıvazlayıp dinlenmen için iki hafta izin veriyor sen daha konuşamadan. Gelince detaylı olarak konuşacaksınız geleceğini. Farkındalar bir şeylerin, hissediyorsun, çok geç olmadan öğreniyorsun da. Doktor belgelerini fakslamış iş yerine, insanların senin için üzülüp kendilerini daha iyi hissedebilmesi için. Konuşmadan çıkıyorsun ofisten.

    İkincisi olsa bari. Bu sefer senin yanında şans, duruyor bir taksi hemen, benim de etkim var tabii bir parça. Karşıya kadar geçiremese de iskeleye bırakıyor en azından. Vapurda bir simit alıp martılara atıyorsun kıç üstünden. Daha önce atmamıştın hiç. Sevmezsin ki hayvanları sen, kedilerden nefret edersin özellikle, martılar hayvan mı peki? Attığın parçalara yaptıkları hamlelerden en azından yırtıcı olma potansiyellerini seziyorsun. Hoşuna gidiyor. Zamanında Sevgi yüzünden dayakları hatırlıyorsun sonra. Vaz geçiyorsun sonra.

    İndiğin yerde de taksi buluyorsun hemen, insanın bir kere şansı dönerse... Evet Sevgi’nin evi, söylemedin daha hastalığını, üzülmesini istemiyorsun, istiyorsun aslında biraz ama böyle değil. İçeri girince ne yapacağına karar vermedin daha, ilişkiyi acı çektirmeden noktalamak mı? Sana çektirdikleri için alınacak bir intikam? Yoksa sadece küçük bir veda mı? Akışına bırakmak istiyorsun hayatı, zaten istesen de kötü bir şey söyleyemezsin ki ona. Belki yarın bir parça vicdan azabıyla…

    Açıyor kapıyı, suratı acayip, her zamankinden değil ama. İçeri buyur ediyor, bir erkek, tanımadığın. Tanıştırmıyor, sen de konuşmuyorsun adamla. Gidiyorum diyorsun. Hiç oralı değil. İki yıldır gözünün içine baktığın kız olur diyor sadece, ara ama unutma diye de ekliyor. Unutamazsın zaten, bakalım deyip çıkıyorsun. Tam olarak ne yaşadığını bilmiyorsun.

    Sırada ne var, boş veriyorsun. Çiziyorsun bundan sonra listedeki her şeyi, şu anı düşünmek istiyorsun. Dinlenmek istiyorsun, uzanmak istiyorsun. Kendini yere atıyorsun ilerideki parkta. Yukarı bakıyorsun sadece, gözünün içine giren güneşe rağmen. Göz yaşlarına mazeret arıyorsun belki, böyle mi olmak zorundaydı. Adam olmayı beceremedin değil mi bir türlü, kimse önemsemeyecek eskiden olduğu gibi seni. Yo, bana bakma, ben yaratmadım seni, sadece anlatıyorum. Böyle olman senin yüzünden.

    İçinden bir ses kalkmanı söylüyor sana, ben değil başka bir ses. Başka bir ses? Ama…

    Aması, maması yok kalkacaksın hemen ve gidip yüzleşeceksin seni bekleyenle. Bunca yıl pısırık kaldın hep. Senin gibi birisinin gerisinde olmak iğrendiriyor beni. Ama buraya kadar. Mademki öleceksin, mademki biteceğiz bari tarihe geçecek bir sonla bitelim. Üçüncü sayfanın ötesini istiyorum ben.

    Kalkıyorsun yerinden. Bir şeyler bulman lazım. Öyle kolay boynuzlayamayacak afişte seni. Neyin var ki kaybedecek? Ama önce günü süsleyecek bir şeyler bulman gerekiyor. Babanın eski silahı duruyor mudur aynı yerde? Zaten dördüncü sırada onlar vardı. Annenin mezarına gitmene gerek yok, zaten buluşacaksın yakında onunla.

    Aslında onlara da benzer bir ziyaret yapmak gerekir. Senden fazla yaşamayı mı hak etti şerefsiz herif? Onun yüzünden bu haldesin sen. Annen daha fazla çekememişti zebaniyi? Son kez görecektin helalleşmek için, belki de ilk kez görecek şimdi gerçek seni, oğlunu ne yaptığını.

    Yok, ama önce burayı temizlemen lazım. Boş ver silahı, başka bir şey bulalım. Benzin, korkarsın sen ateşten. Bıçak, becerebilir misin ki? Spontane olacak o zaman. Görecek o kevaşe başkalarıyla gezmeyi. Sen gitmişsin zaten, 2-3-5 kişi daha ölmüş ne fark eder. Hayatında ilk defa kendini buldun sayemde, gözlerinde deli bir ateş hızla atılıyorsun parktan dışarı.

    Uçuyorsun sonra, buğulu bir huzur kaplıyor içini, hiçbir ses duymuyorsun bir ara, yo beni duyuyorsun. Geri zekâlı, kısa sürüyor huzurun. Beceremeyeceğini biliyordum. Etrafta farklı sesler. Abi vallahi önüme atladı. Adam deli galiba. Frene sesi duymadım ben ama. Lanet herif, üçüncü sayfa derken mobese kamerasına girdik sayende. Adam gibi ölmeyi bile beceremiyorsun. Kapat gözlerini, başka bir şey becereme. Sana da…

    Bitti, güzel bir öykü yazdım senin için, bir ara kontrolü kaybetsem de. Ama temel öğeleri tutturduk nasılsa, Uyandın ve öldün. Yeter bunlar benim için, arası ufak bir karakter çalışması. Hadi iyi uykular her nerede isen.
  • Bir veda çığlığında giden
    Son tren..
    Her şey olması gerektiği gibiydi; Usulca yitip giden umutlar,
    Geride bırakılmış bir avuç
    Özlem, kayıp anılar ve ufukta
    Kaybolan akşam güneşim.
    Onunla beraber ihya olan
    Ruhum, yine onunla birlikte
    Geride sonsuz karanlıklar
    Bırakarak gitmişti..
    Akşam güneşim, batmıştı..
    Belki de sönmüştü,
    Belki de hiç doğmamıştı,
    Belki de..
    Belki de...
  • Hangi bahçelerde hangi çocukluk kaldı
    Treni buralardan çoktan gitmiş gençliğin
    Beklese kim gider,
    Beklemese de bir nefes ver,
    Bir gazel dök, nerede veda ettiysen kendine...
  • Göz açıp kapayıncaya kadar oluşuyor keşkeler. Böyle böyle geçiyor ömür. Ardında tadı damağında kalan mutluluklar, peşi sıra pişmanlıklar ve cevapları olmayan sorularla veda treninin bacasından tüten duman eşliğinde omuzlara alınıyorsun. Ne acı değil mi? O yüzden hayıflanacak eksiklikler yerine, şükredecek mutluluklar peşinde koşmalı insan. Koşabilen ayakları varsa, aldığı nefes tamsa her koşulda boğazdan geçecek olan tek bir lokma...
    Sağlık seninle olsun, zaten dünya hırsları çok saçma...
  • Datça’da bademler toplanır, Yozgat’ta henüz çiçek değildir ve ‘mavi gökyüzü’ kurşun rengindedir…
    “Dudağında yarım bir sevdanın hüznü”, Bahtiyar ölür!..

    “Zeytin ağaçları söğüt gölgesi, Bende çıkar güneş aydınlığına” diyen Sezai doğar Diyarbakır’da 1933 ve Geyve’de Mona Roza, İstanbul’da Muazzez banka reklamında ölür 2013!..

    Şehzadebaşı’nda bir mahalle ve ‘Huzur’da Mümtaz yaşar; Ahmet Hamdi beş parasız ölür!..

    Şehzade Mehmet Manisa’da çiçekten…

    Ve Sinan mabet yapar, Süleymaniye’de; Süleyman ölür!..

    Süleymaniye kalır; “Giçdi bu demde cihandan pir-i mimaran Sinan” ölür!..

    Dersim’de Seyit Rıza… Diyarbakır’da Şeyh Said; Ali Saib’e; “Seninle mahşer günü mahkeme olacağız!.. Boynuzsuz keçinin ahını, boynuzludan alırlar…” diyerek, koyar postasını, pervasız gider darağacına… Arkadaşları da ölür!..

    Hart’ta Şeyh Eşref topa tutulur ve kale düşer… Gelini de ölür!..

    ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ uydurma bir bahanedir… Atıf Hoca’nın celladı ipi çeker!.. Kızı Melahat ölür!..

    Zamanında yaşayanlarca; “Raşid halifeler ve Ömer Bin Abdülaziz hariç, Nureddin’den daha temiz hayat yaşayan, ondan daha ahlâklı hayat süren adaletli bir sultana rastlamadım” denilen; Kudüs ve Kostantiniyye’nin fethi için yanıp tutuşan “Melik-ül-adil” Nureddin Mahmut Zengi ölür!..

    Söğüt’te imparatorluk doğar; Doğu Roma’nın başkenti Kostantiniyye İstanbul olur…

    Gebze Hünkâr Çayırı’nda Fatih ölür!..

    Balıklı Göl’e bakar mancınıklar… İbrahim atılır ateşe, Ayn Zeliha’nın gözyaşı, göl olur… Sivrisinekten Nemrut ölür!..

    Bir çocuk düşer ana rahmine, Çeçenya’da Cevher Dudayev ölür!..

    Karl Marks, ‘Sterlin’sizdir… Çocukları yoksulluktan ölür; ikisi intihardan!.. Das Katipal’ın telifi, yazarken içtiği tütüne yetmez… Jenny von Westphalen ölür!..

    Gorbaçov gelir, komünizm çöker!.. Mihail gider, Gorbaçov kalır ve komünizm ölür!..

    “Muhallebicinin Oğlu”nda Suat, yaşarken ölür!..

    “Son Ders”te, Ferhan; Saffet Ercan olur ve Hakan Aymaz ölür!..

    Hasan El Benna ölür… İhvanü’l-Müslimin zindana gider ve Seyyid Kutup asılır!..

    Kavalalı ülkesinin diktatörü düşer…
    ‘Arap Baharı’ olur… Binler ölür!..

    ‘Amerika’nın 44. başkanı siyah olacak… Onun gelmesinden kısa süre sonra ülke büyük ekonomik krize girecek’ diyen kahin Baba Vanga; Obama’yı görmeden ölür!..

    ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ bulunur; sürgün ince bir hastalıktır; Ahmet Kaya ölür!.. Muhiddin Arabi, Malatya’yı terk eder…

    Şam’da Sultan Selim Cami’sinde mezar kazılır…
    Sultan Vahdettin, San Remo sürgününde ölür!..
    Ve İmamı Azam zindanda...
    Yıldırım Beyazıt, Ulu Cami’nin temellerini attırır; Çubuk’tan sonra kim bilir; belki de kahrından ölür!..

    “İsrafil surudur hücum borusu
    Şehit olanların yoktur sorusu
    Diri bekliyorduk işin doğrusu
    Kopmuş güller gibi soldun mu yahu” der Haşim baba ve Çanakkale’de oğlu Muhammed Ali ölür!..

    Kan emiciler ve işbirlikçileri kalır!.. Gazze’de kız ve oğlan çocukları ölür!..

    Kafayı çeker biri, surlarda Sarai Sierra ölür!..

    Bir tarafta Menderes, bir tarafta Deniz ve ardından sonbahar olur…
    Polatkan, Zorlu, Yusuf ve Hüseyin yaprak gibi düşer!..
    12 Eylül olur; ilk giden Necdet’tir darağacına… Öbür yandan Mustafa!..
    Biri ‘Şafak Türküsü’ olur; diğeri mektuplarda nişan!..
    Saçlarındaki yıldız kopar, Berfo Ana ölür!..

    ‘Sen benim neler çektiğimi bilsen, bunu bilmekten ölürdün’ der Nalan’a ve ‘Ah ulan Rıza’nın peşinden baharda Yusuf ölür!..

    ‘Bir cuğara yakayım’ der Neşet Ertaş ve ‘yalan dünya’da Kırşehir ölür!..

    Ramazanda, açlıktan memesine süt gelmeyen anne, raylara atar kendini; üzerinden banliyö treni geçer ve bir zengin Müslümanın iftarı gazetelere haber olur aynı gün!..
    Memede bebek ve raylarda anne ölür!..

    “Sükut kıvrım kıvrım uzaklık uzar”, yeryüzü boşalır; zaman ölür!..

    “Görünmez bir mezarlıktır zaman
    şairler dolaşır saf saf
    tenhalarında şiir söyleyerek
    kim duysa/korkudan ölür
    -tahrip gücü yüksek-
    saatlı bir bombadır patlar
    an gelir
    Attilâ İlhan ölür.”

    “Karanfil sokağında bir camlı bahçe
    Camlı bahçe içre bir çini saksı
    Bir dal süzülür mavide.”
    Jack London ölür… Baudelaire ölür, Federico Garcia Lorca ölür, Ahmed Arif ölür!..

    Asma bahçeleri kalır ve Babil’de, Kral II. Nabukadnezar ölür!

    “Ah ne fayda, ah ne fayda, kefen beyaz ah ne fayda”; “Güvercin Gerdanlığı” dağılır, bir beyaz güvercin uçar ve Bensalem açığa çıkar; Simaranya’da Samim ölür!..

    Mümtaz Mahal ölür, Şah Cihan kalır ve Tac Mahal olur; Şah Cihan ölür!..

    Patrona Halil ayağa kalkar, laleler solar ve At Meydanı’nda, atların ardında, ‘Muşkara’lı Damat İbrahim, parça parça ölür!..

    Hak eden değil, itaat eden makam bulur her dönem… Ve bir dönem, dedesinden sonra en adil kabul edilen Ömer Bin Abdülaziz ölür!..

    Malazgirt kalır; 1072’de Alparslan ölür!..

    Bir sayha kopar, ardından ‘Karye’de Habib-i Neccar ölür!..

    “Ah Hüseyin vah Hüseyin!..” Kıyarlar Hüseyin’e; Kerbela ölür!..

    “Allah, Ebu Zer’e merhamet etsin. O yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir.” Gölde balık, çölde Ebu Zer ölür!..

    Ya sen bana gel, ya ben sana gideyim der gönlü yanık fakat ne gelebilir ne gidebilir. ‘Sen üzülme gül yüzlüm, sen üzülme selvi boylum, sen üzülme özüm’ der ve üzüntüden aşık ölür!..

    Leyla’nın mezarı aşka boyanır, Mecnun ölür!..

    ‘Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş’ diyen baba Müslüm Gürses bir ‘Veda’ bırakarak ölür!..

    Gece gündüze döner; ay, seneye… Uzun ince yol biter ve Veysel ölür; sazı kalır!..
    İstediğin kadar konuş; söz uçar, yazı kalır…
    Kaybolur rakam ve sene, kronolojik sıra çöker…
    16 yılda, 1000 yıl sürecek 28 Şubat ölür!..

    Anneler ölürse, çocuklar yaşar; çocuklar ölürse, anneler ölür…
    Ben ölürsem, annemde ölür!..

    Ve ilkbahar… Bademler çiçek açar… Çağla döker… Datça’da badem vakti olsa da şimdi…
    İlk önce kelebekler ve ardından her sene 1 Haziran; bahar ölür!..