• BİR GÜN SABAH SABAH

    Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
    Uykudan uyandırsam seni:
    Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten.
    Vapur düdükleri ötmektedir.
    Etraf alacakaranlık,
    Köprü açıktır henüz.
    Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...

    Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
    Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
    Dağ başında beş on haneli köyler,
    Telgraf direkleri yollar boyunca
    Koşuşup durmuş bizle beraber.

    Şarkılar söylemişim pencereden.
    Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
    Biletim üçüncü mevki,
    Fakirlik hali.
    Lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
    Sana Sapanca'dan bir sepet elma almışım.

    Ver elini Haydarpaşa demişiz,
    Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
    Hava hafiften soğuk,
    Deniz katran ve balık kokulu.
    Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
    Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...

    Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
    -Kim o dersin? uykulu sesinle içerden.
    Saçların dağınıktır, mahmursundur.
    Kim bilir ne güzel görünürsün sevgilim,
    Bir sabah vakti kapıyı çalsam,
    Uykudan uyandırsam seni,
    Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.
    Fabrika düdükleri ötmektedir.


    Turgut UYAR
  • Kim kazandı o parayı? Ha? Ben de öyle düşünmüştüm. Baban. Ölmüş insanların sırtından geçiniyorsun. Kendi başına ayakta duramamışsın hiç. Bir günden diğerine, tek başına ayakta durup üç öğün yemek için bir damla ter dökmemişsin. Ver elini bakayım.
  • “Karar ver, tatlım” dedi. “Bir erkek kendini bir yere kadar
    dizginleyebilir.”
    Onun bu uyarısı, benim gibi basit birinin onun gibi birinin kontrolünü kaybettirebileceği düşüncesi beni çok şaşırtmılştı. Kafam o kadar karışmıştı ki, inkâr edecek gücü bulamadım. Sessizliğimden güç alarak ihtirasla gülümsedi, beni ensemden daha sıkı tuttu. Bir nefesten diğerine, dudaklarıma gittikçe yaklaşıyordu. Yokluyor, deniyor, talep ediyordu. Direnmek boşunaydı ve ona teslim olmama saniyeler kalmıştı. İçgüdüsel olarak elimi tıraşsız çenesine, oradan ensesine götürdüm, yakasının hizasındaki saçlarına dokundum. Hafifçe inledi, duyduğum güveni destekledi, dudaklarım aralandı, onu almaya hazırlandım. Dillerimiz birleşip dans etmeye başladı. İniltiler, mırıltılar eşliğinde yavaş, baştan çıkarıcı bir danstı bu. Kendine olan güveni isyan yayıyordu.Bedeni bedenime bir arzu yumruğu gibi iniyordu. Çarpıcı bir birleşim onun, bu iyi kızın uzak durması gereken kötü bir çocuk olduğunu ima ediyordu. Israrlı ve becerikli tavırları beni neyin beklediğini gösteriyordu. Sırtımı yay gibi geren, ayak parmaklarımı büzen, çarşafları avuçlatan ve şüphesiz öpüşü kadar dominant olan seks görüntüleri gözümün
    önüne geldi. Boyun eğmeme rağmen, bunun yanlış olduğunu biliyordum. Vicdanımın bana durmamı söylediğini duyuyordum.
    Böyle şeyler yapan biri olmadığımı söylüyordu. Ben o tür kızlardan değildim. Her öpücükle Max’e ihanet ediyordum.
    Tanrım, çok güzeldi ama. Sinir uçlarıma, her nefesime hücum eden, gittikçe artan arzunun altına gömdüm mantığımı. Bir eliyle boynumu okşarken diğer elini kalçama indirmiş,her dokunuşuyla kıvılcımlar çıkarıyordu. Elini belimin altına doğru götürüp beni kendine çekti. Bana sahip olmaya hazırdı. Kasıklarıma elektrik akımı gönderen, ihtiyaç ve arzuyla ıslanmama sebep olan sertliğini kamımda hissedebiliyordum. Bacağı yavaşça bacaklarımın arasına girdi, hafif hafif abanarak yoğun bir zevk dalgası yarattı. Ona iyice yaslanıp inlemeye başladım. Devam etsin istiyordum. Verdiği heyecana kapılmıştım, nefesim kesilse de bırakmak istemiyordum. Alt dudağını hafifçe ısırdı, kalçamı okşamaya başladı, zevk dalgaları içime doldu. Hak talebinde bulunur gibi boynuna sarılmış, tırnaklarımı ensesine geçirmiştim.
    “Tanrım, seni şimdi istiyorum” dedi, nefes nefese. Kasıklarımdaki
    kaslar daha da çok kasıldı. Boynumu okşayan eli göğüs kafesimde yukarı doğru çıkıp göğsümü buldu. Elbisemin üstünden sertleşen göğüs ucumu okşayınca hafifçe inledim.
    Bedenim ona hazırdı, çünkü ben de onu çok istiyordum. Ağırlığını üstümde hissetmek, çıplak tenini tenimde hissetmek, üstümde gidip gelişini hissetmek istiyordum. Birbirine dolanmış bedenlerimiz koridordaki duvarın dibine yaslandı. Beni duvara dayadı, çılgınlar gibi birbirimizi okşuyor, öpüyorduk. Elini elbisemin altına götürdü, jartiyerimin danteline dokundu.
    “Tanrım” diye mırıldandı, külottan çok bir süs gibi duran küçücük dantel iç çamaşırıma yöneldi. Ne? O sözler. O sözler kırbaç etkisi yaratmıştı, irkilerek onu göğsünden ittim. “Şunu açıklığa kavuşturalım” dedi. “Bana. Sunulmayan. Şeyi. Almam. Ve ikimiz de biliyoruz, tatlım, sen bana bir şey sundun.” Sırıttı. “Bilerek.”
  • BABAMIN VERDİĞİ CEZA

    Bir yaz günü idi, Galiba temmuz. Teyzemin Kanlıca'da oturan kızı, küçük oğ­lu Ali ile beraber bize misafir gelmişti.

    Büyükler, ninemin odasına çekildiler. İki üç yaş kadar küçüğüm Ali ile ben de, soluğu doğru selâmlıkta aldık. Vapur iskelesi bitişik, deniz önümde, bana karışacak kimseler uzak. Bahçe her yaramazlığa müsait, havuzun içi kırmızı balık dolu. Bana ol­ta verecek, yem hazırlayacak, emirlerimi dinleyecek kayıkçı uşak hep orada. Haremde ne işim var benim?

    - Gel seninle denizden su çekip boşaltalım Ali!

    Annesi biraz evvel tertemiz, güller gibi giydirmiş kuşatmış. Kimin umurunda? Merdiven altında iki boş ilâç şişesi, dolapta bir yumak sicim bulduk. Haydi deniz ke­narına!

    Aman Yarabbi! Boş şişenin suya batarken; "glu, glu!" diye verdiği ses. O ne keyifli şey! Hangi eğlencede bu tat var? Kendimizden âdeta geçmiş bir hâlde bir saat, bir buçuk saat bununla eğlendik, oyalandık.

    Şişelerimiz dolup boşaldıkça, etrafımız, üstümüz başımız gerçi çamur içinde kalıyor; fakat sevincimize de son olmuyordu.

    Nihayet, bu oyundan usandık. Canımız balık tutmak istedi. Dört dönüp, her yeri araştırdığımız hâlde, babacığımın özenerek vücuda getirdiği olta takımını ele geçiremedik. Kim bilir, benim şerrimden nerelere saklamışlardı?

    Derken bir aralık vapur geldi, iskeleye yanaştı. Manevra esnasında dümenin bembeyaz köpürttüğü suları seyrettik. O da bitti. Vapur, çıkaracağı yolcuyu çıkar­mış; binecekleri bindirmişti. Memurla beraber biz de: "Tamam!" diye bağırdık. Va­pur da düdük çalıp iskeleden ayrıldı.

    O aralık gözlerimiz orada duran simitçinin tablasına ilişti. Üst üste istif edilmiş çörekler, pandispanyalar, gevrekler, şekerli şekersiz simitler, ne güzel, ne iştah verici bir manzara idi! Her ikimiz de yutkunarak elimizde olmadan bakıştık. Her ikimizin ba­kışmalarında da aynı arzu okunuyordu.

    Birimiz üşenmeyip de, hareme kadar gitse, istediğimiz parayı elbette alırdı.

    Ben, hiçbir vakit böyle bir isteğin gerek babam, gerek ninem ve gerek dadı­larım tarafından reddedildiğini hatırlamam.

    Öyle iken -çocukluk zahir- olduğumuz yerden kalkıp da, içeriye kadar gitme­ye mi üşendik, ne oldu? Yoksa, insanların fenalığa karşı tabiî meyli mi benim altı yıl­lık varlığıma, muhakememe gidip geldi?

    Simitçi, tablayı tenha iskelenin üzerinde bırakıvermiş; öteki vapur zamanına kadar orada beklemektense kahveye gitmişti. Teyzemin oğluna:

    - Ali, dedim; bak, tablanın başında kimseler yok. Haydi, simit çalıp yiyelim. Usulcacık iskeleye açılan sokak kapısının zenbereğini kaldırdık. Sağa sola ça­buk bir göz attık. Civarda bizi görebilecek fert yok. Her taraf tenha.

    - Haydi Ali!

    Çocuk, benim kendisini itmemle koştu, elini rastgele tablaya uzattı. Mini mini ovucunun alabileceği kadar, galiba dört tane yirmilik simitle geri geldi. İkimizde he­yecandan tıkanacak gibiydik.

    İşlediğimiz suçun dehşeti elimizde olmadan içimize korku, yüreğimize çarpın­tı veriyordu. Çaldığımız simidi, kapıyı kapadıktan sonra, orada, bahçede yiyebilirdik. Kimsecikler görmezdi.

    Lâkin hayır! Daha ziyade saklanmak ihtiyacını duyduk. Odada kanepenin al­tına girdik ve artık tamamıyla şuursuz bir hırs ve iştahla, çalınmış simitleri atıştırmaya koyulduk.

    Aradan henüz iki dakika geçmiş, her hâlde simitler bitmemişti. Oda kapısı açıldı. Bizi arayan babamın sesi duyuldu:

    - Nerede bu çocuklar?

    Eyvahlar olsun! O anda yer yarılıp içine girmek istedim. Şaşkınlıkla, ufacık ayağımı kanepeden dışarıya uzatmışım. Babacığım gördü:

    - Kanepenin altında ne işiniz var bakayım?

    Oldu mu bize olanlar! Aynı zamanda bir el kanepeyi tuttu, kaldırdı:

    O simitler nereden çıktı?

    ...

    - Söylesene, kim ver­di o simitleri size?

    Bu sorunun cevabını bizim vermemize hacet var mı? işin gerçeği durumu­muzdan belli.

    Lâkin tuhaf şey! Ne dayak var, ne azar. Ben bu sükûneti babamda ömrüm boyunca görmedim. Yaptı­ğım iş zararsız şey mi aca­ba?

    Ertesi sabah, her vakitki gibi, iki kardeş babamızla kıra çıkıp bir gezinti yapmağa hazırlandık.

    Kapıdan çıktık. İstinye koyuna doğru yürümeye başladık. Ben pek neşeli idim. Kırda koşacak, oynayacak, parlak kanatlı böcekler, narin yapılı tavşan bıyıkları top­layacaktım.

    Gazinonun önüne gelince yüreğim "hop" etti. Bizim simitçi, tablasını sokağın ortasına koymuş, kendi de gazinoda nargile içiyordu. Ayaklarım birbirine dolaşma­sına rağmen, önüme bakarak oradan geçecektim.

    Babam durdu. Beni eliyle yanına çağırdı ve cebinden çıkardığı gümüş ikiliği bana uzatarak:

    - Bunu al! dedi; şu adama götür. Dün senden habersiz, tabladan aldığım dört tane simidin parasıdır, de, ver!

    Götürdüm verdim. Fakat nasıl götürüp nasıl verdiğimi ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o günden sonra, benim malım olmayan eşyaya bir da­ha el sürmedim.

    Ercüment Ekrem Talu
  • Bir Gün Bir Sabah
    Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
    Uykudan uyandırsam seni:
    Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten.
    Vapur düdükleri ötmededir.
    Etraf alacakaranlık,
    Köprü açıktır henüz.
    Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...

    Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
    Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
    Dağ başında beş on haneli köyler,
    Telgraf direkleri yollar boyunca
    Koşuşup durmuş bizle beraber.

    Şarkılar söylemişim pencereden,
    Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
    Biletim üçüncü mevki,
    Fakirlik hali.
    Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
    Sana Sapancadan bir sepet elma almışım..

    Ver elini Haydarpaşa demişiz,
    Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
    Hava hafiften soğuk,
    Deniz katran ve balık kokulu
    Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
    Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...

    Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
    -Kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.
    Saçların dağınıktır, mahmursundur.
    Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
    Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
    Uykudan uyandırsam seni,
    Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten.
    Fabrika düdükleri ötmededir.

    Turgut Uyar
  • —Grip, nezle, burun tıkanıklığı, horlama, migren, baş ağrısı sıkıntısı olanlar! Toros nanesi geldi! Hoşgeldiniz hanımefendi...

    —Denemek ister misiniz?
    —Yok, teşekkür ederim.
    —Ne demek, ben teşekkür ederim.

    —Kış geldi, çatlak geldi, kış geldi, çatlak geldi! El -ayak-topuk çatlaklarına bitkisel kremlerimiz geldi! Tanesi 10 tl, 2 tane alana 15 tl!!!

    Ve yine bağırdım
    —“Kış geldi, çatlak geldi! Kış geldi, çatlak geldi!” derken yaşlı dedenin biri;

    —“80 milyon çatlak var ülkede hepsine yeter mi?” dedi:)

    ( bir an yetmez diyesim geldi ama sadece gülümsemeliydim)

    Ve ben devam ettim

    —Salyangoz özlü kremlerimiz, sarımsaklı şampuanlarımız var!

    —Hanımefendi bir dakika, sarımsağın faydalarını biliyor musunuz? Eski mısırda antibiyotik olarak kullanıldığından haberiniz var mı? Kepeğe, dökülmeye son veriyor.

    (sabah 4'te sarımsağın faydalarını araştırıp bir biyolog gibi sıralıyordum halka)

    —Peki salyangoz, Onu biliyor musunuz? Sivilcelere, siyah noktalara ilaç, ilaç!

    Ve kadın bana,

    —Peki neden senin yüzünün sivilcelerini yok edememiş...

    Offff yaaaa korktuğum başıma geldi işte. Biri soracak ama kim diye merak ediyordum ve tanışmış bulundum.

    —“Ya patron şu kozmetik ürünlerinin başına yüzüne, gözüne, sivilcelerine badana çeken birini bıraksaydın, bi ben mi elinde kaldım?” diyecektim ki aklıma geldi, çünkü gerçekten bi ben vardım vize haftası bu işi yapan...

    —“Hanımefendi” dedim sakince ve gülümseyerek, “ben sadece çalışanım, ürünün üreticisi değilim, sadece bugün için geldim ve faydalarını bana öğretildiği gibi aktarmaya çalışıyorum. O yüzden sivilcelerime... ” kadın sözümü keserek;

    —“Bağırmasan olmaz mı?” deyip gitti. Of ya cümlemi bitirmemiştim. “sivilcelerime laf söylemeyin” diye bitirecektim oysa ki...

    Halbuki fuar alanındaydık, “Tarım Fuarı” oraya 1 günlüğüne işçi olmaya gelmiştim ve çok kalabalıktı, bağırmam normaldi yani... Neyse konuya gelelim.

    “Tarım Fuarı”, Tarım!!!

    Okurlardan özür dileyerekten söylüyorum ki bazı nedenlerden dolayı ismini veremeyeceğim bir kitapta toplumun nitelikleri 6 tanedir diyordu.

    1-Tarih
    2-Zekâ
    3-Dil
    4-Tarım
    5-Kadın
    6-Ahlak ve Politika

    İşte bu niteliklerden 2 tanesi bugün acaip derecede midemi bulandırdı.

    1- Tarım
    2- Kadın

    Daha doğrusu onlar bulandırmadı midemi ama onlara iğrenç, ahlak dışı bir değer atfeden sistem midemi bulandırdı.

    Hayatım boyunca ilk defa hep nasıl olduğunu merak ettiğim ama ailem kızar korkusuyla cesaret edemediğim bir şey yaptım. “İşe gittim” iş bulmak kolay değil, çünkü tüm öğrenciler işi kapmış, iş dediğim de; garsonluk, temizlik, özel ders, kozmetik ürün satımı...

    Ancak bizim bu hafta vize haftası olduğu için normal öğrenciler işi bırakıp ders çalışmaya başlayınca bizim işverenlerde elemansız kalınca ben de havalara uçtum ama nasıl bir mutluluk sanki KPSS'm varmış da ben sınavdan yüksek almışım da mülakatı geçmişimde, atanmışım da... sonra da ilk iş günüme başlayacakmış gibi bir mutluluk, tabii benim yapacağım iş de bir günlüğüne Kozmetik ürün satma işi bağıracağım, çağıracağım; “sivilcelere iyi gelen Jellerimiz eklem ve bel ağrılarına iyi gelen kremlerimiz, dökülmeye karşı birebir olan Şampuanlarımız var!” diye bağıracağım, bağırdım mı peki? Hem de nasıl:)

    neyse sabah erkenden Uyanıp sarımsağın, salyangozun faydalarını araştırıp iş yerime yani Tarım fuarı alanına gittim fuar alanının ikiye bölünmüş, bir bölümünde dev traktörler ve adını bilmediğin onlarca tarım aleti...

    (ben köylüyüm Anne babam Çiftçi yani normalde o aletleri bilirim de Türkçe adlarını bilmem) ama o traktörler var ya zaten görür görmez Bunlar traktörse babamın kullandığı ne? Babamın kullandığı traktör ise bunlar ne? dedim...

    Vay be insan beyni ne Harikalar yaratıyor dedim , insanlar nasıl bu boyutta bu kadar güzel traktör tasarlayabilirler...

    Ama gittikçe kötü şeyler oldu...

    Neden biliyor musunuz, Çünkü her traktörün önüne kıyafetlerinin %70'i olmayan kadınlar yerleştirdiler (kıyafetinin %70'i eksik olan ya da daha azı eksik olan veya kıyafetlerinin %100 eksik olan ya da kıyafet kullanmamayı bir eksiklik olarak görmeyen kadınlardan çok özür dilerim Benim böyle bir cümle kurmanın nedeni insanların kılık kıyafetleri hakkında konuşma haddini kendinde bulmam değil kadının vücuduna yapılan haksız ve manasız metalaştırmadır. Yani insan giyinmek istediği tarzda giyinmelidir, sırf birilerine kendilerini beğendirmek için giyinmemeli ya da ne bileyim kapanmamalıdır o yüzden.... ) sonra bu kadınlardan her biri bir traktörün yanında narin vücudu ile traktör arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu daha doğrusu çalıştırılıyordu.

    gelelim fuarın diğer bölümüne yani benim çalışacağım bitkisel ürünler bölümüne, orası da sanki insanlara “Bu Dünya zıtlıklar Dünyası” der gibi bağırıyordu bu bölümdeki herkes öyle gariban ki traktörle birlikte sergilenen kadınlar kadar acınası...

    bakanlar sadece köylü kesimi; yırtık şalvarlı, yazmalı Ve benim gibi sivilceli...

    Neyse patrondan nasıl bağırmam ve insanlara ürünü nasıl denetmen gerektiğini öğrendikten sonra işe koyuldum, nezle, grip, migren, baş ağrısı olanlar! Toros nanesi geldi!
    Kış geldi çatlak, geldi Kış geldi çatlak geldi! ve ben önümden geçen her insanın önünü kesiyorum elimde deneme için aldığım bir ürünü göstererek, Bu ürünü daha önce denediniz mi? diye soruyorum malumunuz Kış geldi, ayaklar, Eller çatlıyor, Denemek ister misiniz? sadece deneyin beğenirseniz alın zorla aldırmayacağım ve kadınlar, erkekler Yok sağolun der, vallahi zorla aldırmayacağım ya...Sadece bir kere denemek için elinize sürün ve gerçekten beğeniyorlar

    —kaç para
    —10 TL
    —ben birazdan daha bakınayım sonra gelip alırım.
    diyorlar...

    Peki almaya geliyorlar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim Hayır gelmiyorlar ama ürünü beğenmedikleri için değil ürünü alacak Paraları olmadığı için.... ve bunu hep tekrarlıyorum.
    — 5 TL olmaz mı?
    — 2 tane 10 TL olmaz mı?

    Ablacım yemin ederim benim olsa hepinize beleş veririm ama benim değil sadece elemanım hemde etkisiz bir eleman...

    abartmıyorum gerçekten akşama kadar ürün denettirdim. Ellerini ver abla dedim, azıcık krem sıktım sonra nasıl dedim “güzelmiş ama çok pahalı” deyip gittiler

    — “Abi bak kremi benden alma” diyorum “senin elinin gerçekten kreme ihtiyacı var benden almıyorsan git başka yerden al, ama al, lütfen...” diye yalvarıyorum

    – “Ne yapalım kızım sabahtan akşama kadar tarladayız hep böyle zaten alıştım.”

    diyor.

    Evet gerçekten Alışmışlar, yaralarına öyle bir Alışmışlar ki artık dermansız da yaşayabiliyorlar, hatta çatlamış ellerini yara olarak olarak bile görmüyorlar. Biliyor
    musunuz Sonra biri geldi; “Dayı elini ver” dedim “yok” dedi “Vallahi bir şey yapmayacağım” dedim “sadece krem süreceğim, zorla aldırmayacağım“ dedim. İsteksiz isteksiz elini uzattı ve Elini gördüm simsiyahtı bir sürü çizgi vardı, elini neden vermek istemediğini o an anladım “kızım zeytin topladım da Tarladan yeni geldim o yüzden böyle”

    Tamam kiri pası anlarım, yıkarsa geçer ama o çizgiler o yaralar geçmeyecekti ki... çok normalmiş gibi “yok dayım ya ben de biliyorum o işleri Ellerin böyleyse Ne olmuş sanki?” deyip zorla gülümsemeye çalıştım

    kremi sürdü, kokladı “Güzelmiş” dedi. Onun almayacağını biliyordum utanmasın diye de ısrar etmedim. o da zaten diğerleri gibi “bir bakıp gezineyim tekrardan gelirim” dedi. gelmedi...

    Sonra elleri o dayınınki gibi olan bir sürü insan geldi. anladım tarlada paydos yapılmıştı...

    hepsinin eli kapkara, yapyara, çipçizgi...

    “kremi yarın alırım, şu an Cüzdanımı evde unuttum” diyen de bir sürü oldu tabii hiçbirinin birbirinden haberi yoktu, ama ben hepsinin önünü ayrı ayrı kestiğim için onlardan haberim vardı. hiçbiri hepsinin aynı masum ve saf yalanları söylediğini bilmiyordu ama o bütün “sonra alacağım” yalanlarının ortak muhattabı ben olduğum için biliyordum. hepsinin yaraları aynıydı çünkü hepsi aynı işi yapıyordu, hepsi tarımla uğraşıyordu, hepsi ameleydi, Ama kimsenin birbirini yarasından haberi yoktu akşam 19 a kadar bu şekilde geçirdim sonra patron bana o gün İnsanların eline sürdüğüm kremleri, koklattığım nanelerin karşılığı olarak 70 TL verdi. gerçekten iyi paraydı, zaten para için gitmiştim. öyle mutlu oldum ki. Çünkü, 150 tl ye olan iş hukuku kitabının fotokopisini 40 tl'ye alabilecektim 30 TL de bana kalacaktı...

    Aynen, bugün iş hukuku kitabını almak için işe gittim tabii öğrenci arkadaşlar bilir dönemin Bitmesine az kaldı acındırmak gibi olmasın ama kendini acındırayım; kitabımı Henüz almadım, zaten çalışmıyorum diye bir bahanem var. Hoca sayfa 350 ye kadar gelmiş olabilir Ama olsun sonuçta çalışmayacaksam ne önemi var... diye, düşüne düşüne iş yerinden ayrıldım Tabii ayrılırken birinci fuar alanından geçmem gerekiyordu; yani 1 milyonluk traktörleri Narin bedeniyle birlikte sergileyen kadınların yanından geçtim, sabah traktörler daha satın alınmamıştı Ama dönüşte her traktörün önüne A4 kağıdından kime satıldığı yazılıydı, ve bütün A4 kağıtlarından ortak olan bir kelime vardı “Ağa” . “x köyünden “ A” ağaya satılmıştır.” “Y köyünden “B” ağaya satılmıştır. Bu arada sabah Fuar alanına girdiğimde bir traktör acayip dikkatimi çekmişti, traktörün ön tekerleği benim boyumdan Uzundu! (Bu arada benim 1.68 boyum var) arka tekerlekleri benim Benim boyumu ikiye katlıyordu, elimi uzattığında bile tekerleğin ucuna yetişmiyordu. O kadar beğenmiştim ki yanında fotoğrafını çekip çifçilikle uğraşan abime atmıştım.

    “Abi ileride sana bundan alacağım” diye işte o da iş çıkışı “C” ağaya satılmıştı. (Bu arada ben C olarak tanıttığım ağanın gerçek adını hiç unutmayacağım. Zalımo abime alacağım traktörü almıştı...)

    Tabii düşüne düşüne Yurduma döndüm. bir tarafta kendisine el kremi bile alamayan tarımla uğraşan insanlar bir tarafta fotoğrafını çekmeye çalıştığım ama telefonumun kamerasının bir türlü tamamını çekemediği milyonluk traktörleri alan ağalar...

    Bu nasıl bir sistem ya!

    Peki ya o kadınlar size komik bir şey söyleyeyim mi, beni o traktörlerin yanına koysalardı daha mantıklı olurdu. Neden biliyor musunuz; Çünkü, traktör nedir biliyorum Tohum nedir, Toprak nedir, biliyorum traktörlere bakmaya gelen Ağalara o traktörün yumuşak toprakta bile nasıl hareket edebileceğini hangi bölgedeki tarlalar için uygun olduğunu anlatabilirdim. Çünkü köylüyüm. Mesela traktörlerin parçalarının işlevlerini anlatabilirdim Çünkü ben köylüyüm dedim ya, abim ne zaman traktör tamir ederse Çırağı ben olurum O yüzden traktörün parçalarını bilirim, tanırım... görevlerini, işlevlerini bilirim. ama o kadınlar (onlardan Gerçekten özür dilerim biliyorum onlar buna mecbur bırakılıyorlar
    Onların kendilerini kullanan pisliklerin, kendilerine vereceği paraya ihtiyaçları vardır benim gibi) o kadınlar traktörler hakkında, tarım hakkında, toprak hakkında.... hiçbir şey bilmiyorlardı Hatta tarlada hiç mavi lastik ayakkabılarla bile yürümemişlerdir. Ama bedenlerine kullanarak ağalara traktörlerle kendini sergiliyorlardı.
    Keşke Onlar da benim gibi sarımsağın faydalarını bağırsalardı diye düşünmeden edemedim... Eminim bu Onları daha mutlu ederdi. ( bilmiyorum, belki bende bedenim yerine karga sesimi sergiliyordum.... Belki de para için aynı şeyleri yaptık... bak bu açıdan düşününce üzüldüm ha...)

    Yazının başında toplumun niteliklerini Saydım ya size bu ülkede tarım işinin ne hale geldiğini, kadınların ne duruma düşürüldüğünü anladınız dimi?

    “Bir taraftan İnsanlar kendileri için el çatlağına, el yarasına iyi gelecek kremi bile alamayacak kadar fakir yaşıyorsa, bir tarafta milyonluk traktörler alabilecek insanların paraları çoğalıyor demektir.”

    Ne diyebilirim ki?

    “Allah topunuzun belasını versin tamam mı!”


    https://i.hizliresim.com/oXPWao.jpg

    https://i.hizliresim.com/mMjyDy.jpg

    (10.11.2018)
  • “İnsan ölünce sesi ateşe,soluğu rüzgâra,aklı aya,özü esere,saçı otlara karışır.Peki insanın kendisi nerede?Elini ver dostum,bu sırrı ancak sana açıklayabilirim.”
    Upanişadlar