Bakkala veresiye yazdıran Meksikalı bir gerillanın
Sigarasını yakmak üzere gökyüzüne bakması da şiirdir mesela
Seni seviyorum
...
Güven Adıgüzel

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
25 May 11:52 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Gel Adli Usta, gel beri hey Adli Ustam. Yıllardır bize kan kusturanların başı kan kustu bugün, başımıza ekşiyenlerin başı koptu bugün. Koptu dedikse söz gelişi dedik, kopmadı da boynuna ilmik geçti. Neden dersen, kurban olduğum Sultanım cellât diye ünledikte hazırda cellât mellât yoğimiş, birkaç zülüflü, kement ataraktan canını cehenneme yollamışlar. Hah, azıcık gülüşünü seveyim, nicedir hasret ettiğim gülüşünü seveyim Adli Ustam, şöyle köşene gel. Kahve koşturayım, en okkalısından kahve, üstelik de veresiye defterine işlemek yok bugün, bayram bre, bugün bayram, için."

IV. Murad, Yavuz BahadıroğluIV. Murad, Yavuz Bahadıroğlu
Ebru, bir alıntı ekledi.
21 May 17:17

Sen de kalbini üç günde başkasına veresiye vermişsin.
Öyle diyorlar.
Senin de çiçeklerin solsun Asuman.

Kafka Okur - Sayı 27, KolektifKafka Okur - Sayı 27, Kolektif

Bir Harfle Başlayıp Hayatı İstemek
Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...

Osmanlı'da Ramazan günlerinde zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkanlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekununu yaptırıp, "Silin borçlarını... Allah kabul etsin" der, çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi.

Geceye
Üşüdü tabi, elleri morarmış burnunun en tepesi kızarmıstı. Daha yeni çıkmıştı duştan, gece severdi duşları. Tenine değen her su damlası onu, bütün kirlerinden arındırmakla kalmamış nefes almasını da kolaylaştırmıştı adeta. Son günlerde canını boş yere sıkıyordu, sanki hiçbir şeye yetemiyordu. Uyumayı gereksiz buluyor, keşke bu zorunluluğu olmasa diyordu. Ama biliyordu ki uyumayınca bedeni hayatı hiç kaldıramıyor da sanki kendinden veriyordu hayata, hem de veresiye.
Zamansız olmayı çok fazla istiyordu. Can saati olmalıydı ona göre. Yani canı istediginde işe gidip canı istedigi kadar uyumak. Canı istediği kadar da kitap okumak. Can saatine göre işlemeliydi gün... Hem niye illa 7 saat uyunmalıydı. Fabrika ürünü müydük ki bu bile bir standarttı. Bilmiyordu. Kendinden bir tane daha yapsa belki çok fazla rahatlayacaktı. Evde bulaşıkları ve yemekleri yapan zaman kaybettiren şeyleri o yapsaydı mesela ona göre hiç de fena olmazdı. Hem bu fikrin bayanlarca çok fazla oy alacağına da emindi.
Emindi emin olmasına da kendinden bir tane daha yapmak kolay olmayacaktı. Yani bilimle çok bir arası yoktu. Az biraz kuantum az biraz görelik kuramını biliyordu. Aklına şu an gelmeyen bir kaç şey daha biliyordu. Ama bak hatırlayamadı bile demek ki çok da iyi bilmiyor.
İşte tam bunları uyuması gereken zamanda düşünüyordu. Yazıp rahatladı napsın.
Yumuşak geceliginin mis kokusunu içine çekerek önce sağ tarafa dönerek uyumaya çalıştı. Hadi bakalım vakit geldi. Keşke kafayı yastığa vurduğu gibi uyumak mümkün olsa ya. Değildi işte. Zaten sağ taraf düşünme köşesiydi. Gece düşlerini sağ tarafta kuruyordu. Düşler baya baya uykusunu getirince de dön bakalım sol tarafa.
Sol taraf düşkündü uykusuna döndü mü o tarafa dakikalara varmaz dalardı ya uykusuna inat edip son dakika dönerdi hep sola.
Yine düşlerin ağırlığında uykusunu kayıp yerlerden buldu getirdi. Döndü sol tarafa yorganı kafasına kadar bir güzel çekip, uyuyakaldı.
*Nihal ve Sinapsları

Zafer, bir alıntı ekledi.
10 May 14:29 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

“Rabbimiz Allah Teâlâ kulunun peşin amelini veresiye mükâfatlandırmaktan yücedir.”

Hikem-i Ataiyye, Ataullah İskenderiHikem-i Ataiyye, Ataullah İskenderi