• Dünü yaşamamak için,
    Öbür gün suç işleseydim kendi kendime,
    Kimseye zara vermeden,
    Ziyan etmeden,
    Sessizce..
    Aptal olduğum için atsalardı...
    ... diye görselerdi...
    ... bilselerdi
    Yani boş insan diye, götürselerdi.
    Sen suç işlersin deyip,
    Nezarete soksalardı...
    Dünü/bugünü, yaşamasaydım.
    S.T.
  • Dolambaç adına uygun bir nitelikte roman. Ağır aksak seyrediyor, yavaş hiç acele etmeden ilerliyor. Sade bir roman. Yazar gereksiz tüm ayrıntılardan kaçınmış. Sizi Galler civarına götürüyor. Manzarası ve yaşam tarzını anlatıyor. Düğüm tıpkı Gordion düğümü gibi bir bilmecenin önüne oturtmuş yazar sizi. Bu düğümlerin bir kısmını çözmüş bir kısmını bırakmış sizin için. Bir kadın Galler bölgesine gelip kiraladığı evde kalmaya başlar. Bu ev bir çiftlik evi ve sahibi yakın zamanda ölü bulunmuş. Çiftlik ise tam bir hayvan insan karışımı bir oluşum. Bu ev gözler ve gönülden uzakta; istemediğin zaman kimsenin seni bulamayacağı bir noktada duruyor.
    Kadın kendi hayatından kaçıyor. Bir sürü hatadan kaçıyor. Kimseye haber vermeden bir gün ansızın. Bir amacı yok burada olmasının daha çok düzenlemek derdi. İnsanlardan oldukça uzakta bir yerde kendine çeki düzen vermek. Ünlü şair Emily Dickinson’un şiirleri eşliğinde aktarıyor öyküyü yazar. Biraz zahmetli çünkü İngilizce şiirleri öylece bırakmış çevirmen; arkaya yazmış Türkçe karşılığını, açıp oradan okumanız gerekiyor. Bu şiirler ve doğa içinde kendi iç huzuru için iç dünyasını düzenleme işini bahçe düzenleme işi içine katıyor romanın kahramanı. Bu sırada hayatına giren nadir insanları da görüyorsunuz. Geri de bıraktıkları da boş durmayıp bu kadını arıyorlar. Hem eğlemlerinde hem düşüncelerinde hem de gerçek hayatta. Kocası ve ailesi de kendi ilişkilerini yani kadın ile olan ilişkilerini sorguluyor.
    Kitap bir düz çizgide hafif salınan bir roman. Çok iniş çıkışlı değil. Bu noktada dili sade ve karakterleri az. Manzarası ise bol bir kitap. Okuması kolay bir kitap. Ama bu kadar kelime azlığı içinde duygu azlığı çektim kitapta. Mekanik bir yanı vardı. Duygular ve istekler hiç olmamış gibi ya da az olmuş gibi geldi bana. Biraz yavandı kitap. Keçiboynuzu çiğnediğimi hissettim okurken. Bir damla tat almak için bir sürü sayfa tükettim. Bir sürü kelimeyi sindirdim.
    Keyifle okuyunuz diyemeyeceğim. Sabrınız ve zamanınız varsa okuyun.
  • Ne zaman bir Stefan Zweig kitabı okusam hem edebiyata hem bilgiye doymuş hissederim. Çok ince düşünülüp yazılmış eserlere sahip, muazzam bir yazar.
    İster sadece hikayeye odaklanıp zevk almak için okuyun; ister olayların arkasında yatan psikolojik çatışmaları, siyaseti, karakterlerin hislerini görerek okuyun. İki türlü de kitaptan aldığınızdan memnun olacaksınız.

    Amatörce olsa da satranç oynamayı seven biriyim fakat bu kitap uzun süredir kitaplığımda okunmayı bekliyordu ve nedense ilgimi çekmiyordu. Bitirdikten sonraysa neden bu kadar beklettim de daha önce okumadım diye kızdım kendime.

    Spoiler vermeden konuya biraz değineyim. Ana olay, bir dünya satranç şampiyonu ile Hitler'in Almanya'da yönetimi ele geçirmesiyle birlikte yaptığı iş nedeniyle tutuklanan sıradan bir insan arasında geçiyor. Yazar ise iki karakterin yaşadıklarını duyduklarıyla ve gördükleriyle bize aktaran karakter olarak olayın içerisinde yer alıyor.

    Kitap boyunca karakterlerin içsel savaşları, dönemin baskısı, insan beyninin sınırları satranç oyununa gizlenerek müthiş bir dille anlatılmış.

    Çok severek okudum zaten okumayanların bile adını duyduğu bir kitap haline geldi, eğer hâla okumadıysanız tavsiye ediyorum.
  • Sabırla dut yaprağı atlastan kumaş döner. Hiç merak ettiniz mi neden elma, armut yaprağı değil de dut yaprağı. Çünkü ipekböcekleri en çok beyaz dut yaprağını sever ve bu yaprakları yedikten sonra salgılayarak en güzel kumaşları bizlere sunarlar.

    Gerçek bir ipek kumaş insanda hiçlik duygusu yaratır. Teninize, elinize ya da herhangi bir yerinize temas ettiğinde o hiçliğin sizi sardığını ve mutlu ettiğini anlarsınız. Çünkü bilirsiniz ki o ipek yoktan var oluşun bir sebebi olan “hiçliği” barındırmaktadır.

    Hikâye 1861 yılında 32 yaşında olan Fransa’nın Lavilledieu adlı kasabasında Herve Joncour’un başından geçen olayları anlatmaktadır. Asıl mesleği orduda asker olan bu güzel abimiz, küçük bir yönlendirme ile ipekböceği işine dalar ve bu dalış dünyayı gezmesine neden olur.

    “Mayıs ayının ilk günlerinde yumurtalar açılıp, bir tırtıl sallıyorlardı dışarı. Dut yapraklarından oluşan otuz günlük çılgınca bir beslenmeden sonra, bu kez bir kozanın içine kapanıyordu tırtıl, aradan iki hafta geçince de kelebek olup deliyordu kozayı ve arkasından bin metre ham ipek iplik ve yüklüce Fransız Frank’ından oluşan bir servet bırakarak uçup gidiyordu...”

    Bir adet ipekböceği ortalama yüz yirmi yumurta bırakır ve her geçen nesilde sayısız ipek böceğine sahibi olabilirsiniz. İki yüz adet ipekböceğine sahipseniz eğer, bu işe de gönül vermek isterseniz aylık yedi bin Türk lirası kazanma şansınız çok yüksektir. Arıcılık sektöründen sonra en büyük ve en kazançlı yetiştiriciliklerden birisidir.

    Konunun geçtiği zamanlarda Avrupa ve Afrika’da bir salgın baş gösterir ve Herve sağlam ipekböceği yumurtalarını satın almak için “dünyanın sonu” olan Japonya adasına seyahatleri başlar.

    “Japonya’ya gitmek üzere yola çıktı. Metz yakınlarında Fransız sınırını aştı, Württemberg ve Bavyera’dan geçerek Avusturya’ya girdi, trenle ilkönce Viyana’ya, sonra Budapeşte’ye, oradan da Kiev’e ulaştı. At sırtında iki bin kilometre giderek Rus bozkırlarına geçti. Ural’ları aştı, Sibirya’ya girdi, kırk gün daha yol gittikten sonra Baykal gölüne ulaştı. Orada yaşayanlar “deniz” diyorlardı bu göle. Amur Irmağını izleyerek, Okyanus’a ulaşana dek Çin sınırı boyunca ilerledi. Okyanus’ geldiğinde Sabirk limanında on bir gün bekledi, sonra Hollandalı bir kaçakçı gemisine binip, Japonya’nın Batı kıyısındaki Capo Teraya’ya ulaştı. Yürüye yürüye, dolambaçlı yollar izleyerek, İşikava, Toyama, Niigata’dan geçti ve Fukuşima’ya gitti, oradan da Şirakava’ya vardı, kentin çevresinden dolanıp doğuya gitti, iki gün bekledi, sonunda siyahlar giymiş bir adam geldi ve gözlerini bağlayarak…”

    Yazarın arı dili ve konunun sürükleyici sadeliği gerçekten kitabın devamlılığını çok iyi şekilde devam ettiriyor. Sonunda ise gerçekten bir sürpriz ile karşılaşıyorsunuz.

    Asıl amaç aslında elimizde olanların kıymetini asla bilmediğimiz bir yere götürüyor yazar bizi. Neden hep başka türlü arayış içerisine girer de yanımızda asıl bizim için değerli olanları görmeyiz? Neden bunun farkına iş işten geçtikten sonra varırız?

    Kitabın hardal renkli sayfaları ve 1996 ilk basım olması ise benim için ayrı bir güzellikti. Severek okudum ve zevk aldığımı bilmenizi isterim. Okunulası ve tavsiye edilebilesi bir eser.

    Sevgi ile kalın.


    Baldabiou, yirmi yıl önce kasabaya gelip, doğruca belediye başkanının ofisine giden ve geldiğini bildirmelerine fırsat vermeden içeri dalıp, yazı masasının üzerine günbatımı rengi ipek bir eşarp koyan ve başkana şu soruyu soran adamdı:
    - Bu nedir biliyor musunuz?
    - Kadın işi.
    - Yanıldınız. Erkek işi: para.
    Belediye başkanı onu kapı dışarı etmişti o zaman. Bunun üzerine Baldabiou gidip nehir kıyısına bir ipek eğirme yeri, ormanın arkasına ipekböceği yetiştirmek için bir depo, Vivier’e giden yolun başına da Azize Agnese’ye adadığı küçük bir kilise inşa ettirmişti. Yaklaşık otuz kişiyi işe almış, İtalya’dan her yanı tekerlek ve çark dolu esrarengiz, ahşap bir makine getirtmişti; yedi ay boyunca da hiç konuşmamıştı. Sonra yeniden gitmişti belediye başkanının yanına ve tam otuz bin franklık kocaman banknotları sırayla önüne dizmişti.
    - Bunlar nedir, biliyor musunuz?
    - Para.
    - Yanıldınız. Bunlar sizin hıyar olduğunuzun kanıtıdır.
    …”
  • Ahmet Altan-Aldatmak

    Elimde Ekim 2002'den beri, yani neredeyse ilk yayınlanmış olduğundan bir ay sonrasından beri (1. Baskı, Eylül 2002) bekleyen bir roman. Çıkar çıkmaz almışım. Üzerinden geçen 16 senede okuma girişimim olup olmadığını hatırlamıyorum, sadece bir yere kurşun kalemle soru işareti koymuş olduğumdan en azından denemiş olduğumu düşünüyorum. Üzerinde en ufak bir altı çizili yer olmaması da bana tamamını okumamış olduğumu düşündürüyor. (Okurken satır altı çizmenin faydaları)

    Sonunda okudum. İstenirse bir günde çok rahatlıkla okunabilecek, heyecanlı, akıcı, 239 sayfa bir roman olduğunu söyleyeyim. Ben okumayı birkaç güne yaydım.

    Konusu; başarılı, orta zenginlikte, mutlu bir evliliği ve çocuğu olan, hayatında görünürde hiçbir eksiği olmayan, hatta kendini mutlu gören bir kadının eşini aldatması; yüksek derecede yaşadığı heyecan duygusu, daha önce benzerini yaşamadığı yüksek haz ve şiddetli cinsel fantezilerin etkisiyle bu heyecana, aynı zamanda o heyecanı kendisine yaşatan kişiye duyduğu bağımlılık hissi. Bütün bunların arkasında, başarılı ve düzenli insanların hayatlarındaki duygu eksikliğinin etkisi, eşler arasındaki duygusal iç dökmenin ne kadar önemli olduğunun altı çizilmiş.

    Romana empati/sempati ekseninden yani öykü odaklı bakarsanız ne hissedeceğinizi bilemem. Ancak ben hiçbir şekilde roman kahramanı ile ne empati kurabildim ne de ona kızabildim. Tarafsız bir gözle bir hikaye okudum. Ama bu asla duyguların başarısız bir şekilde ifade edilmesinden kaynaklanmıyor; hatta tam tersine, bu romanın birazdan değineceğim gibi en başarılı tarafı duygu tahlillerinin mükemmelliği. Ben bu duygunun geçmeme, özdeşim kuramama durumunun kişiye göre değişebileceği kanısındayım. Yani aynı romanı okuyan biri Aydan'a çok kızabilir, veya onun için çok üzülebilir de.

    Ben biraz daha eleştirel bir okuma yaptım. Sanırım hikayenin kendisinden çok, yazarın onu anlatma biçimine odaklandım. Son zamanlarda bu şekilde okuyorum, bundan sonra da bunun değişeceğini sanmıyorum. Okurlukta level atladım. Artık sırada başka şeyler var :)

    Romanın en belirgin özelliği, Ahmet Altan'ın kahramanın ve yan karakterlerin duygularını, içinde bulundukları şartları, genel kişilik özelliklerini, verdikleri tepkilerin arkasında yatan nedenleri, psikolojik analizleri çok ama çok büyük bir başarıyla vermiş olması. Sırf bu sebeple yazarın bütün eserlerini okumayı planlıyorum. (Uzun vadede, zira listem bir hayli kalabalık)

    Cinsellik ağırlıklı bir roman olduğu halde, bunu, fantezilerle dolu aşk romanları tadında okumuyorsunuz. Bunda kitabın içerdiği edebi değerin etkisi büyük. Ancak içinde fantezilerle süslü romanlara ilgi duyanlar da rahatlıkla okuyabilir.

    Yine, benim gibi, duygu tahlillerine düşkün olanlar, daha da büyük keyifle okuyabilir. (Yazar adayları için ders kitabı niteliğinde)

    Yok, almayayım, aldatma temalı bir öykü benim sinirlerimi bozar diyenler hiç dokunmasın.

    Hazır aldatma temalı demişken bir kıyaslamayı da en sona bırakayım. Paulo Coelho'nun aynı isimdeki romanını daha önce okumuştum. Coelho'nunki bundan en az 14-15 yıl sonra çıktı. Bu romanı daha önce yorumlamadım. Ancak kesinlikle beğenmemiştim, usta yazar için çok basit kaldığını, sırf ismini satmak, yeteneğini paraya çevirmek için yazdığını düşünmüştüm. Orada da aynı şekilde hayatında hiçbir eksiklik olmayan zengin bir kadının aldatma öyküsü anlatılıyor. Fakat hikaye bana geçememişti. Aynı adlı o romanla kıyaslandığında Ahmet Altan'ın Aldatmak'ının çok daha başarılı olduğunu düşünüyorum.

    Alıntılar:

    "Herşeyin ne kadar masum bir nedenle başladığını hatırlıyordu; bu rastlantıda kırıcı bir alaycılık bulmuş, hatta masumiyetin kendisinden bile kuşku duymuştu."

    "...., hiç cevap vermeden, konunun kapanmasını bekleyerek pencereden dışarı bakıp, o küçük, önemsiz kızgınlığı, ruhunun bir yerlerinde taşıdığı ve içinde açığa çıkmamış minik öfkelerini biriktirdiği kesenin içine atıp unutulacak duygular arasına terk etti."

    "Dişi yanı, kocasını ilk gördüğü günü, onun ameliyathanenin kapısında uçuk yeşil ameliyat giysileriyle, ameliyat maskesi çenesinin altına indirilmiş olarak belirdiği, yorgun ama gururlu gözlerle kendilerine bakıp, güvenli bir sesle, "Kurtulacak!" dediği o anı hatırlıyordu. Halinde öyle bir güç, öyle bir güven, öylesine Tanrısal bir yücelik vardı ki, Aydan neredeyse fiziki bir biçimde bu güce doğru savrulduğunu hissetmiş ve o duyguyu bir daha hiç unutmamıştı. Sanki Tanrı, yalnızca onu, o olağanüstü becerikli ve hassas elleriyle insanların beyinlerini açıp onları hastalıklarından kurtarıp sağaltan o yeşil elbiseli büyücüyü aydınlatmak, onu öbür fanilerden ayırmak için özel bir ışık gönderiyordu. O özel ışığın içinde gözleri sanki biraz delice parlıyor, gövdesi genişleyip büyüyerek bütün hayatı kucaklıyordu. Ölümü bile korkutan vahşi bir güven yayılıyordu her hareketinden. Sadece kendine ait o muhteşem ışığın altında hayatın kendisi gibi alt edilmez, görkemli ve biraz ürkütücü gözüküyordu. Ona dokunmak, hayata dokunmak, ölüm de dahil bütün kötülüklere karşı sihirli bir zırh kuşanmak gibiydi. Ona dokunmayı, o güçten bir şeyler almayı istemişti."

    "Ameliyathanenin kapısında onu aydınlatan ışık şimdi yoktu. Kaybolmuştu. Şimdi sıradan, dünyevi, küçük istekleri olan bir insandı. Gücünü Tanrı'dan alan bir büyücü değil, başhekim olmak isteyen, yeteneğini ve gücünü inkâr eden bir erkekti."

    "Aslında bu şefkati andıran duygunun nedeni, küçük zekâ dalaşında üstünlüğün kendisine böyle cömertçe bağışlanmasına duyulan gizli hoşnutluktan kaynaklanıyordu. Satranç bilseydi, karşısındaki adamın, vezirini almak için ona küçük bir piyon verdiğini düşünebilirdi ama satranç bilmiyordu, ....."

    "O anda Cem'le konuşmaktan hoşlandığını düşünüyordu ama asıl hoşlandığı kendisiydi, kendi zekasıydı, kendi parlaklığıydı. Aydan gibi çok başarılı olan kadınların bile en derinlerinde saklı duran o ezilmişlik duygusu, o hayranlık açlığı, beğenilmeyi arzulayışlarındaki şehvet onların belki de en zayıf yanlarıydı. Cem, bir kadını kendine bağlamanın en iyi yolunun, onun bu başarıyı hissetmesine izin vermek olduğunu biliyordu. Kadın, onu, kendi güzelliğini ve zekasını seyrettiği bir ayna gibi algılayacak, kendisine hayran oldukça aynaya bağlanacaktı."

    "Bu duygunun isimsiz kalması onun cesaretini ve isteğini artıracaktı. Bu cesaretin ve isteğin kaybolmasını en azından o anda istemediğinden o da bu duyguyu kendi içinde isimsiz ve şekilsiz bırakmayı tercih ediyordu.
    Cem'in Aydan için küçük oyunları olduğu gibi, Aydan'ın da Aydan için küçük oyunları vardı.
    İkisi de Aydan'la oynuyordu."

    "Bu bedensel bir açlık olsaydı, onun çaresi vardı, bir erkekle sevişir, o kaba ve sıradan açlığı doyurabilirdi ama bu bir açlık değildi, bu, sürgündeki bir insanın kendi ülkesini, kendi yemeklerini, kendi alıştığı lezzeti özlemesi gibiydi; karnını doyurmak bu özlemi yatıştırmaya, bu arzuyu dindirmeye yetmiyordu."

    "... anılarla ve hayallerle kışkırtılmış, kendine ait özel bir belleği olan bedeni yatıştırabilecek, oyalayabilecek hiçbir şey yoktu, o, sadece, gerçekten arzuladığına ulaştığında sükûnet bulabiliyordu."

    "Korkudan ruhu parçalanıyor, bedeni sanki zerrelerine ayrılıp ateş tozları gibi karanlık bir kainatın sonsuzluğuna savruluyordu. Hayatının en büyük suçunu işliyor, bu suçun kendisine bağışladığı o korkunç haz karşılığında bütün varlığını kurban etmeye hazır olduğunu hissediyordu."

    "Hayatında aniden açılan bir perde gene aniden kapanmış, o perdenin ardında gördüğü inanılmaz ve ulaşılmaz dünya, karanlıklar içinde yaşanan şenlikleri, çıldırtıcı heyecanları, muhteşem sevişmeleriyle ondan uzaklaşmış, bir zamanlar, oralarda hep dolaşabileceğini sanarak gezdiği harikalar diyarına giden yolu ve kendisini oraya götüren kılavuzu kaybetmişti.
    Bir zamanlar tanrıların arasında yaşadıktan sonra yeniden ölümlülerin arasına fırlatılıp atılan bir zavallı gibi hissediyordu kendini; eski hayatını, dostlarını, tanıdıklarını, o tanrılar katına hiç çıkmadıkları için küçümseyip, onlardan uzaklaşıyor ama tanrıların arasına da dönemiyordu, yaptığı hatadan dolayı cezalandırılıyordu."

    Yeter bu kadar.
    Sevgiler, saygılar...