• Neden gönlümü olabilecek bir işe bağlayamıyorum hiçbir zaman?
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • Yazar: Sukûnet
    Hikaye Adı : Para gerçekten mutlu mu eder ?
    Link: #31852063
    Müzik Parçası : Oblivion

    Bazen bu konu tartışma konusuda oluyor ara/kenar. Esasın da her şey o kadar basit ki, her şey parayı yönetmek /yönetilmek, mesele de bu kadar açık aslında, zor olanı başarmayı mı seviyoruz yoksa zor olan şey/olay bizemi basit geliyor muamma.

    Allah-u Teala diyor ki; Öylesine ki mal yığar ve onu sayar durur.

    Meşguliyetimiz para olduğu icin veya para bizi esasinda meşgul ettiği ve esir aldığı için biraz mutsuz olabilirmiyiz sizce. Düşünse insanoğlu dışarıda olmasına rağmen esir olduğunu, biraz olsun esaretten kurtulabilmenin ne kadar kolay olabildiğini her şey belki daha kolay olabilirdi.

    "Esir olan insan ile, özgür olan bir insan hiç bir olabilir mi?"

    Elimiz de ki parayı hiç paylaşırıyız? Öyle ya biz kazandık, bir de haknetmeyenle mi paylaşacağım. Peki paylaşsan ne olur ? Paran mi eksilir? Ya çoğalıyorsa? Eski günlerimize dönüp bir bakalım mı? Ne kadar samimi arkadaşlarımız belki de hiç olmazsa bir tane dostumuz vardır değil mi? Acaba şuan kac arkadaşımız var veyahut kac dostumuz? Neden insanlardan kaçıyoruz? Paramız var değil mi ? Etrafımız da bizi yemek isteyen, paramıza bizden daha çok sahip olmak isteyen...

    Bir çekiliş yapilıyor ve bu size 50 milyon lira gibi güzel bir para sağlıyor. "Ohoo bir ömür ölene kadar yeter, hatta öyle ki sülaleme bile yeter."
    Oysa ki bırakın sülaleyi aile yi dağıtmasını bile söylemek istemiyorum, ona bile yetmiyor. Haram para ya da değil, beni de pek ilgilendiren tarafı değil. Kolay bulunan para kolay da kaybedilir, kolay bulunan sevgiler gibi. Sevgiler de öyle değilmidir? Biri ile tanişıyorsunuz sonra bir bakmışsınız ki iki ezeli kanli düşman. Diyeceksiniz ki; ne alakası var şimdi parayla. Bilmem belki bir anlam çıkartan birileri bulunur değil mi? Şimdi o zengin oldum diyerek göbek atan milyarderlerimiz ya tanıdığı bir kahvehane de tütün satiyor, ya geceleri bank köşelerinde yatıyor elinde boya sandığı baş ucunda varsa eskiden kalan dolabın da ceketi.

    Siz hiç kensinizle konuşurmusunuz öyle sessizce bir şeyler karalarken yada karalamaya ara verdiğiniz de belki de cümleye nasıl devam etme konusunda, bazen de unuttuğumuz konuyu nasıl hatırlarız diye karadığınız. Bende tam olarak şuan bunu yapıyorum. Ve aklıma anlatacaklarım geldi...

    Türk filmlerini severmisiniz diye sormayacağım tabiki ama orada esasın da çok güzel mesajlar vardır da biz görmek istemeyiz. Hep bir gercek vardır filimler de, diziler de, okuduğumuz kitaplar da. Bir Ferdi Tayfur filmi vardır mesela. Yada İbrahim Tatlıses. Neler olur, sarkıcı olurlar sevdiklerine ne olur bilmem ama ben bu hikayenin de tam da para tarafından bahsedeceğim. Parayı buldukça fakir mi oluyorlar nedir! Sizce de öyle değil mi?

    Şarkıcı gercekten de fakir kalır, herkes bir yerlerden pofpoflarken kimse sormaz ki senin bir derdin var mı. O koşuşturmalar da para hırsı mutlu etmediği gibi mutsuz ettiği ve de yalnız bırakır insanı, hemen bir eski dosta sarılıverir tüm tertemiz kalbi ile sığınır eski dostlar...

    Esasın da neydi mutluluk, para ihtiyacları alacak bir miktar cep şişkinliğinden başka ne işe yarayabilir ki. Mutlu etmediği kesin. Eğer ihtiyaçlarınız doğrultusunda yetecek parayı buluyorsanız bence fazlasını aramanın hiç bir mantığı da yok aslında.

    İşin bir de kötü yanına bakmak lazım, o kadar paranın kaçı helal acaba. Kaç işçiden kırptınız? On beş elemanız varken, erzaklar ikramiyeler havada uçuşurken bunsayı yetmiş, yüz, iki yüzlere çıkınca aldığımız emanetin kaçından vaz geçmeye yada kaçını hibe etmekten vaz geçtik ne kadarı bizim, ne kadarını hesap gününe götüreceğiz. Acaba gercekten Cennet para ile mi satın alınıyor. Herkes biliyor ki cennet parayla satın alinmıyor ama cehennem oldukça parayı sevenlerden yana...

    Kaç kişiye borcumuz var. Hiç oturup düşündük mü kaç kişiyi unuttuk yada kac kişiyi aman bu ay da beklesin ölmez ya. Ya parayı vermeden ondan aldığınız emaneti ona verilen emanetten önce alırlarsa. Hep bir suçluluk duygusu var, borç alipta verememek, karşı tarafa hep bir eziklik hissi. Öyle ki borcumuz var diye yolumuzu değiştirir; evin, işin yolunu uzatır dururuz. Ya görürde laf ederse!.

    "Ayağını yorganına göre uzat.", "Akılsız başın derdini ayaklar çekermiş..."
    Nede haklı, yerli atasözlerimiz var esasında. Tam da yerli yerine oturuveriyor, hiç bir yere kacamaksızın.

    Hep bir esir olma, paranın insani nasıl esareti altına aldığı, paranın insanları özgür kılması ya da mutlu etmesi gibi bir niyetinin oldmadığını da açık, net, belirgin bir şekilde gördük. Paraya ihtiyaç var ama ona muhtaç kalmakla onu kullanmak arasında da dağlar kadar farķ ilduğu aşîkâr.

    Para size emanet edilen, insanlar ile paylaştığınızda ve de ihtiyaç doğrultusunda harcadığınızda sizi asla esir edemez. Tabi bir de cimrilik var. Asla ve asla o para sizden başka birisine ait olamaz. Kendisini öyle çok seversiniz ki size, kendini harcatmaz. Ne kimse ile paylaştırır, ne de koklatır. Sevgilim diye bakar olursunuz paraya, evlatlarınıza hatta yastığa baş koyduğunuz eşinize bile çok görürsünüz, esasında değeri beş para etmez o kağıt parçasının...

    Hiç çay ocaginda masanıza yer olmadığı için birisini buyur ettiniz mi? Peki ona içtiği çayın ücretini siz ödeseniz "Benden olsun abi estağfurullah bir çayın lafımı olur." İnsan 1 liralik ikramdan bu kadar mutlu olabiliyorsa eğer(söz konusu bir işe yaramak) elinizde ki parayı mantıklı bir şekilde insanlarla harcamak kim bilir ne kadar mutlu ediyordur, bir öğrenciye burs mesela. Veya yetimhane de ki çocuklarin size olabilecek, sizi sarsmayacak bir yardım şekli her zaman vardır. Veyahut komşunuzun bir açığını fark ettirmeden, size emanet olan mülk ile bir nebze olsun rahatlatabilmek...
  • Çok kitap okuduğu halde düşünce anlamında sığ kalmış insanlar vardır. Bir dönem bakarsınız bir kişiyi kendisine önder edinip papağan gibi onun sözlerini tekrarlar, bir başka dönemse farklı bir kişinin peşine düşüp bu sefer onun düşüncelerini tekrarlamaya başlar. Duyduğuna hemen inanan, bir fikri körü körüne savunabilen, düşünceleri arasında tutarlılık olmayan bu türden insanların sorunu çok kitap okumalarına karşın eleştirel okuma yetisi kazanamamış olmalarıdır.

    Emin Özdemir’in ‘Eleştirel Okuma’kitabı bir yandan okuryazar olmakla okur olmak arasındaki farkı anlatırken diğer yandan nasıl bir gözle okumanız, ne tür bir çaba göstermeniz gerektiği konusunda çok çarpıcı bilgiler veren bir başvuru kitabı. Belki eğitim sistemimizin, belki de ailelerimizin bizi sorgulayan insanlar olarak yetiştirmemesinden dolayı yetişkin düzeyine gelmiş insanların bile kitaplarda veya gazetelerde yazanları eleştirel bir süzgeçten geçirmeden okuduğuna tanık olmuşsunuzdur. Emin Özdemir’in Eleştirel Okuma kitabı, bu türden bir okuryazarlıktan gerçek bir okurluğa geçmek için kolları sıvayan kişiye hazine değerinde bilgiler sunuyor. Eğer okumayı seviyorsanız, ‘Eleştirel Okuma’, kitaplığınızdaki her kitaptan daha önde olması gereken bir kitap.

    Kitap “Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür” diyen Goethe’den bir alıntıyla başlıyor.  Ardından Bacon’ın bir denemesiyle konuya giriyoruz: “Okuyorsan ne karşındakileri susturmak, bilgiçlik satmak için, ne her okuduğuna körü körüne inanmak, ne de konuşmalarına konu olmak için ama incelemek, düşünmek için oku.”

    Kitap eleştirel okumayı bilmeyen kişiler için tuzaklarla dolu. Size önce Sabahattin Eyuboğlu’nun dostlukla ilgili bir denemesini veriyor Özdemir. Eyuboğlu güzel Türkçesiyle çıkarlardan arındırılmış bir dostluğun yaşamın ana amacı olduğunu anlatıyor. En sonunda “Dostluk olmayan yerde hiçbir insanca değerin gelişebileceğine inanmıyorum” diyecek kadar dostluğu yüceltiyor Eyuboğlu. Verdiği örnekleri de düşününce Eyuboğlu’na hak veriyorsunuz. Sonra Salâh Birsel’den gene dostluk üzerine bir metin çıkıyor karşınıza. Şöyle diyor Birsel: ”Parababalarının dostu vardır, cebideliklerin, atletlerin, adembabaların, ölüp ölüp dirilenlerin, kapı baca açık yatanların, yüreğine ateş düşenlerin, canını dişine takanların, yüzüstü bırakılanların, meydan dayağı yiyenlerin, bastıbacakların yoktur. Kalantorların dostu vardır, sıfırı tüketmişlerin yoktur.”

    Dostlukların zaman içinde sıkıcı bir hal alabileceğini anlatan Birsel görüş ayrılıkları, yaşama biçimleri gibi nedenlerden zamanla dostların birbirine yabancılaştığını söyledikten sonra Marcel Proust’un bir sözüyle kapatıyor perdeyi “Benim dostluklarla yitirilecek vaktim yoktur”.

    Dostlukla ilgili ilk düşünceleriniz biraz sallanmaya başladı. Hadi gerçeği söyleyelim, Birsel’in dostlukla ilgili yazdıklarını daha gerçekçi buldunuz. Şu anda iki metne de biraz mesafeli bakıyorsunuz. Çünkü birine doğru deseniz, öbürü yanlış olacak. Emin Özdemir işi bu noktada da bırakmıyor. Karşınıza Oktay Akbal’ın olgunluk döneminden bir yazı çıkartıyor. Akbal çıkar ve para ilişkileri yüzünden dostlukların çağımızda azaldığını söyleyerek şöyle bitiriyor yazısını: “Önemli olan şu, tek bir dostunuz bile varsa, bilin değerini. Küçük çıkarlar, geçici amaçlar için bozuk para gibi harcamayın. “Dünyada dost vardır” ilkesini yaratmaya çalışın. Gücünüzün yettiğince.”

    Özdemir sorgulamaya alışmamış, her okuduğunu gerçek sanan bir kişiyi öylesi bir ikilemin içine bırakıyor ki kişinin bu metinler arasında ilişki kurmaması, soru sormaması olanaksız. Farkına varmadan dostluk üzerine tez, karşı tez ve sentez olabilecek üç görüşü karşınızda bulup karşılaştırmalar yapmaya, metinleri eleştirel bir gözle yeniden okumaya başlıyorsunuz.
  • Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs


    Bazen bu konu tartışma konusuda oluyor ara/kenar. Esasın da her şey o kadar basit ki, her şey parayı yönetmek /yönetilmek, mesele de bu kadar açık aslında, zor olanı başarmayı mı seviyoruz yoksa zor olan şey/olay bizemi basit geliyor muamma.

    Allah-u Teala diyor ki; Öylesine ki mal yığar ve onu sayar durur.

    Meşguliyetimiz para olduğu icin veya para bizi esasinda meşgul ettiği ve esir aldığı için biraz mutsuz olabilirmiyiz sizce. Düşünse insanoğlu dışarıda olmasına rağmen esir olduğunu, biraz olsun esaretten kurtulabilmenin ne kadar kolay olabildiğini her şey belki daha kolay olabilirdi.

    "Esir olan insan ile, özgür olan bir insan hiç bir olabilir mi?"

    Elimiz de ki parayı hiç paylaşırıyız? Öyle ya biz kazandık, bir de haknetmeyenle mi paylaşacağım. Peki paylaşsan ne olur ? Paran mi eksilir? Ya çoğalıyorsa? Eski günlerimize dönüp bir bakalım mı? Ne kadar samimi arkadaşlarımız belki de hiç olmazsa bir tane dostumuz vardır değil mi? Acaba şuan kac arkadaşımız var veyahut kac dostumuz? Neden insanlardan kaçıyoruz? Paramız var değil mi ? Etrafımız da bizi yemek isteyen, paramıza bizden daha çok sahip olmak isteyen...

    Bir çekiliş yapilıyor ve bu size 50 milyon lira gibi güzel bir para sağlıyor. "Ohoo bir ömür ölene kadar yeter, hatta öyle ki sülaleme bile yeter."
    Oysa ki bırakın sülaleyi aile yi dağıtmasını bile söylemek istemiyorum, ona bile yetmiyor. Haram para ya da değil, beni de pek ilgilendiren tarafı değil. Kolay bulunan para kolay da kaybedilir, kolay bulunan sevgiler gibi. Sevgiler de öyle değilmidir? Biri ile tanişıyorsunuz sonra bir bakmışsınız ki iki ezeli kanli düşman. Diyeceksiniz ki; ne alakası var şimdi parayla. Bilmem belki bir anlam çıkartan birileri bulunur değil mi? Şimdi o zengin oldum diyerek göbek atan milyarderlerimiz ya tanıdığı bir kahvehane de tütün satiyor, ya geceleri bank köşelerinde yatıyor elinde boya sandığı baş ucunda varsa eskiden kalan dolabın da ceketi.

    Siz hiç kensinizle konuşurmusunuz öyle sessizce bir şeyler karalarken yada karalamaya ara verdiğiniz de belki de cümleye nasıl devam etme konusunda, bazen de unuttuğumuz konuyu nasıl hatırlarız diye karadığınız. Bende tam olarak şuan bunu yapıyorum. Ve aklıma anlatacaklarım geldi...

    Türk filmlerini severmisiniz diye sormayacağım tabiki ama orada esasın da çok güzel mesajlar vardır da biz görmek istemeyiz. Hep bir gercek vardır filimler de, diziler de, okuduğumuz kitaplar da. Bir Ferdi Tayfur filmi vardır mesela. Yada İbrahim Tatlıses. Neler olur, sarkıcı olurlar sevdiklerine ne olur bilmem ama ben bu hikayenin de tam da para tarafından bahsedeceğim. Parayı buldukça fakir mi oluyorlar nedir! Sizce de öyle değil mi?

    Şarkıcı gercekten de fakir kalır, herkes bir yerlerden pofpoflarken kimse sormaz ki senin bir derdin var mı. O koşuşturmalar da para hırsı mutlu etmediği gibi mutsuz ettiği ve de yalnız bırakır insanı, hemen bir eski dosta sarılıverir tüm tertemiz kalbi ile sığınır eski dostlar...

    Esasın da neydi mutluluk, para ihtiyacları alacak bir miktar cep şişkinliğinden başka ne işe yarayabilir ki. Mutlu etmediği kesin. Eğer ihtiyaçlarınız doğrultusunda yetecek parayı buluyorsanız bence fazlasını aramanın hiç bir mantığı da yok aslında.

    İşin bir de kötü yanına bakmak lazım, o kadar paranın kaçı helal acaba. Kaç işçiden kırptınız? On beş elemanız varken, erzaklar ikramiyeler havada uçuşurken bunsayı yetmiş, yüz, iki yüzlere çıkınca aldığımız emanetin kaçından vaz geçmeye yada kaçını hibe etmekten vaz geçtik ne kadarı bizim, ne kadarını hesap gününe götüreceğiz. Acaba gercekten Cennet para ile mi satın alınıyor. Herkes biliyor ki cennet parayla satın alinmıyor ama cehennem oldukça parayı sevenlerden yana...

    Kaç kişiye borcumuz var. Hiç oturup düşündük mü kaç kişiyi unuttuk yada kac kişiyi aman bu ay da beklesin ölmez ya. Ya parayı vermeden ondan aldığınız emaneti ona verilen emanetten önce alırlarsa. Hep bir suçluluk duygusu var, borç alipta verememek, karşı tarafa hep bir eziklik hissi. Öyle ki borcumuz var diye yolumuzu değiştirir; evin, işin yolunu uzatır dururuz. Ya görürde laf ederse!.

    "Ayağını yorganına göre uzat.", "Akılsız başın derdini ayaklar çekermiş..."
    Nede haklı, yerli atasözlerimiz var esasında. Tam da yerli yerine oturuveriyor, hiç bir yere kacamaksızın.

    Hep bir esir olma, paranın insani nasıl esareti altına aldığı, paranın insanları özgür kılması ya da mutlu etmesi gibi bir niyetinin oldmadığını da açık, net, belirgin bir şekilde gördük. Paraya ihtiyaç var ama ona muhtaç kalmakla onu kullanmak arasında da dağlar kadar farķ ilduğu aşîkâr.

    Para size emanet edilen, insanlar ile paylaştığınızda ve de ihtiyaç doğrultusunda harcadığınızda sizi asla esir edemez. Tabi bir de cimrilik var. Asla ve asla o para sizden başka birisine ait olamaz. Kendisini öyle çok seversiniz ki size, kendini harcatmaz. Ne kimse ile paylaştırır, ne de koklatır. Sevgilim diye bakar olursunuz paraya, evlatlarınıza hatta yastığa baş koyduğunuz eşinize bile çok görürsünüz, esasında değeri beş para etmez o kağıt parçasının...

    Hiç çay ocaginda masanıza yer olmadığı için birisini buyur ettiniz mi? Peki ona içtiği çayın ücretini siz ödeseniz "Benden olsun abi estağfurullah bir çayın lafımı olur." İnsan 1 liralik ikramdan bu kadar mutlu olabiliyorsa eğer(söz konusu bir işe yaramak) elinizde ki parayı mantıklı bir şekilde insanlarla harcamak kim bilir ne kadar mutlu ediyordur, bir öğrenciye burs mesela. Veya yetimhane de ki çocuklarin size olabilecek, sizi sarsmayacak bir yardım şekli her zaman vardır. Veyahut komşunuzun bir açığını fark ettirmeden, size emanet olan mülk ile bir nebze olsun rahatlatabilmek...
    Kadim TATAROĞLU
  • Albert Einstein, o özel kişiye aşkımızı tamamen kimyasal bir şekilde açıklamanın bütün büyüyü yok edeceğini söylemiş. Ancak sevsek de sevmesek de nörokimyanın önemli olduğu bir çekim veya takıntılı tutku süreci vardır. Bu oldukça karışık ve inanılmaz bir alanın sınırlarını çiziyor. Aynı zamanda kim olduğumuzu da belirliyor.

    Romantik ya da felsefi bir bakış açısından aşk şairlerin ve yazarların her gün bahsettiği bir konu. Bu duygunun anlatıldığı edebi dünyaya girmek isterdik. Aşkta kesinliklerden çok gizem olduğu söylenebilir. Ama konu aşık olmaya gelince- biyolojik açıdan- bize bu konuda en doğru bilgiyi verecek olanlar nörologlardır. Belki istediğimiz çağrışımları yaptırmasalar da en objektif ve gerçek sonuçları onlardan alabiliriz.

    “İki insanın bir araya gelmesi iki kimyasal maddenin birleşmesi gibidir: eğer bir reaksiyon olursa ikisi de değişir.”

    – C.G. Jung


    Antropologların bile bu konu üzerine ilginç düşünceleri var. Bunlar sinir bilimi sayesinde edinebildiğimiz kimya bilgisiyle iyi örtüşüyor. Aslında, bu alanda oldukça çekici bir bilgi var. Uzun süreli ilişkilerin altında yatan süreci açıklayabileceği düşüncesi. Bir şekilde istikrarlı ve mutlu kurulan ilişkileri açıklayabilecek bir fikir.

    Antropologlara göre insanın beyninde üç farklı “eğilim” var. İlki cinsel uyarımın davranışlarımızı çokça etkilediği bir tanesi. İkincisi ise “romantik aşk”ı tanımlıyor. Burada bağlılık, duygusal ve kişisel yönlerden bir ilişki yaratmış oluyoruz. Üçüncü eğilim ise sağlıklı bir bağa odaklanır. Bunda çiftin karşılıklı çıkar sağladığı anlayış söz konusudur.

    Şimdi ilişkide istikrar ve mutluluğun nerden geldiği hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak istiyoruz. Bu herkesin ilgi duyduğu bir konu. Aşık olmaktan bahsediyoruz. Aşkın kimyasından söz ediyoruz. Tuhaf, yoğun, özel ve kimi zaman bizim için mümkün olabilecek en kötü kişiye aklımızı gözlerimizi ve kalbimizi bağladığımız karmaşık bir süreç bu. Ya da belki bizim için dünyadaki en doğru kişiye…

    Belki de aşık olmanın sadece nörokimyasal mercekten bakarak açıklanabileceğini düşünüyorsunuz. Ya da bu çekimin nörotransmitterlerin katıldığı süreçle ve aşkın kimyasıyla birlikte giden değişenlerin formülünden çıktığını sanıyorsunuz. Beynimizde büyünün, arzunun ve takıntının oluştuğu yerden…

    Ama sandığınız gibi değil. Her birimizin belirli, derin, kendine özgü ve hatta bilinçsiz tercihleri var. Aslında karakteri bizimkine benzeyen insanlara aşık olma eğilimindeyiz. Bu insanlar hemen hemen bizimle aynı zeka düzeyinde, aynı zevklere, aynı mizah anlayışına ve değerlere sahip olur.

    İşte burada oldukça merak uyandırıcı ve kayda değer bir şey var. Bizimle aynı karaktere sahip otuz kişilik bir sınıfta olabiliriz. Bizimle aynı değer ve zevklere sahip olsalar bile onlardan birine asla aşık olmayabiliriz. Hintli şair ve felsefeci Kabir aşk yolu uzundur ve kalpte yalnızca bir kişi için yer vardır demiş. Peki aşkın kimyasına başka neler dahil?

    “Dopamin, norepinefrin, serotonin… aşık olduğumuzda doğal bir ilaç fabrikasına dönüşürüz.”

    – Helen Fisher

    Genlerin etkisi
    Soyut, görülmez, fark edilmezdir. Şimdi size genlerin kişiler arasında çekime neden olan başkalarının duyamayacağı bir koku yarattığını söylersek buna inanmayabilirsiniz.

    Fakat genler dışında bize özel bir koku veren başka bir etken var. Bunun bilincinde değiliz ama bu çekicilik üzerinde etkili. Bu da bağışıklık sistemi, daha özele inersek MHC proteinleridir.
    Bu proteinlerin vücutta özel bir rolü var: savunmacı reaksiyonlarımızı tetikliyor.
    Örneğin erkeğinkinden farklı bağışıklık sistemi olan bir kadının o erkeği çekici daha çekici bulduğunu biliyoruz. Bu evrede yön verici olan kokudur. Kişi kendi genetik profilinden farklı birini tercih ediyorsa bunun bir nedeni var. Bu çiftin çocukları olursa daha da karmaşık bir genetik yapıya sahip olacaktır.

    devamı için https://aklinizikesfedin.com/...i-neden-asik-oluruz/