babam intihar etmeyi severdi.
bunu bir çeşit alışkanlığa çevirmişti. bir keresinde çocuk bayramında intihara teşebbüs etmişti. nasıl da üzülmüştüm bir ay boyunca çalıştığım gösteriye annem katılamadı diye. çocuksun işte, nerden bilesin. bir baba çocuğunun bayramında intihar eder miydi, benim babam etmişti. bazenleri herkesin karnı tokken, sesi çıkmazken ‘bakkala gidiyorum.’ derdi. cüzdanı, ilaç kutusu ve telefonunu alırdı. biz başta cidden çikolata alacağını sanırdık. ama iki gün, bazen iki hafta dönmezdi. denize giderdi. ilk iş olarak telefonunu suya fırlatır, ardından ceplerini boşaltır, sonra da ne varsa yutardı. o zamanlar gerçekten korkardık. kayıplar, gazetelerde yazan ölümler gibi değildi bu. evimizin içindeydi, kendi babamızdı. ama annem alışkındı. olan biteni yok sayar gibi davranır, sohbete kaldığı yerden devam ederdi. masaya su doldurur, bize okulda neler olduğunu sorardı. babamı hep aynı yerde bulurduk. sahilin kenarında, sanki uyuyormuş gibi yatarken. bir ambulans, birkaç gün hastane. bazen beş gün, bazen bir ay.. derken bir sabah aniden kapı açılırdı. ‘babanız geldi.’ derdi annem, çamaşır asarken. bir anda odanın içinde belirirdi. yüzünde yorgun ama tanıdık bir bakış. ‘neler yaptınız bakalım.’ diye sorardı. anlatırdık. ne kadarını duydu, bilmiyorum. onunla ilgilenmemizi beklerdi. sessizliğimiz uzadığında huzursuzlanır, bir şeyleri yanlış yaptığını fark eder gibi olurdu. ama zamanla alıştık. ne zaman gideceğini, ne zaman döneceğini az çok bilir olduk. endişemiz kalmadı. artık bu, evin döngülerinden biriydi.