"Bizi dinleyecek kimse olmadığı için yazı yazıyoruz. Edebiyat olmasaydı, yalnız kaldığında bir insanın neler düşündüğünü hiçbir zaman öğrenemeyecektik."
Ahmet Cemil orada durdu. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor, İkbal başını kaldırıyor, ona daha yaşları kurumamış, hâlâ kederli gözleriyle gülmeye çalışarak- o son defaki bakışıyla bir gülücük yollayarak- bakıyordu. "Sen de mi, kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir tekmesine mi tesadüf ettin? Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu çekingen güneşin altında, bu toprakların yumuşak kucağında, şu derin dinginlik içinde, bilsen ne hoş bir hayat, sessizlik ve huzura nasıl yakın bir saadet var! Seninle burada iki kişi yan yana, sana da biraz yer açmak için sıkışarak, seni de yatağımın yanına alarak, beraberce, hani ya bir vakitler sen kitabını okurken, ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir beraberlikle, yatardık!" diyordu. Ahmet Cemil bu sözleri işitiyor, İkbal' in o mezardan çıkan sesini duyuyordu. Burada, şu parmaklığın yanında, o hayale bakarak gözleri bu defa- bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin, teselli ve rahatlık veren yaşlarla- doldu, şimdi karşısında İkbal de ağlıyordu.
Bir insanı nasıl tanıyacağınızı biliyor musunuz ?
Ne okuduğuna bakın,
Ne seyrettiğine bakın,
Duvarlarına ne astığına,
Raflarına ne koyduğuna,
Nasıl konuştuğuna,
Nasıl dinlediğine bakın.
Yapmanız gereken tek şey bakmaktır.
Bunlar size onun ruhunun nerede olduğunu gösterir.
Franz Kafka