Hayatta aşka üstün gelecek hiçbir şey bulamıyordu. Duyguların en yücesi, en seçkini oydu ve bütün öbürleri onun huzurunda yalnız susuyor ve onun büyüklüğü altında eziliyordu. Dünyada büyük, insanı hükmü altına alan ancak o vardı ve onun yanında her şey yapay, yüzeysel kalıyordu. Bunlar yalnızca boş değil, aynı zamanda vahşi, yapay, zorlamaydı. Aşk ne kadar dayanılmaz bir ateş olursa olsun, çektirdiği acılar lezzet ve mutluluğunu o kadar artırıyor, bizzat işkencesi bir mutluluk oluyordu.
Artık hayatına tükürmek istiyordu. Ah, onu nasıl bir şey sanmıştı. Halbuki hep, hep boştu. Şöhret, açgözlülük, aşk... Hepsi, hepsi boştu. Tutunacak, hayatta elde edilecek hiç, hiçbir şey yoktu. Yokluktan başka hiçbir şey gerçek, hiçbir şey sonsuz değildi.
Herhalde herkesin başkasında şikâyet ettiği şey kendinde bulunabiliyor ve insan bunu fark etmeyerek başkalarında rahatsız olduğu şeyi kendinde hoş karşılıyordu. Fakat niçin bu, onların yüzüne haykırılmıyordu?