muazzam.
genelde osmanlı’yı çağrıştıran, arapça ve farsça motifleri/kelimeleri hissettiğim eserlerin bende bir soğukluk uyandırabileceğini düşünürdüm. kitabın ilk sayfalarında ve bundan önce.
fakat tam tersi bir durum gerçekleşti. olayların, kişilerin ve durumların anlatılış tarzı, benim kendisine yabancı olduğum bir yüzyılı resmetse bile zihnimde sürükleyicilik ve kalıcılık sağladı.
gerçekten yaratılan ortam ve kurgudan fazlaca etkilendiğimi, şu satırları okuduktan sonra anladım:
“dilenci burnunu tıkayarak içeri girdi. burası bir elkimya cehennemiydi. orta yerdeki üç zosimos ocağından ikisi yanıyor ve üstlerindeki imbikler fokurduyordu. duvarlarda çeşitli boy ve işlevlerdeki körükler, maşalar ve potalar asılmıştı. tezgahlarda tuzları kırmak için havanlar, maden filizlerini ufalamak için değirmenler, sarmal cam borular ve envayı çeşit alet edevat vardı. raflarda kırmızı, yeşil sarı ve mavi tozlarla dolu irili ufaklı kavanozla, renk renk sıvıyla dolu boy boy şişe görünüyordu. eğer hemen her tarafa nüfuz eden mavi duman sayılmazsa, tuğla ocaklarda harlayan ateşin kırmızısı ve turuncusu odanın hâkim rengi sayılırdı.”
nedensizce müşteri’nin anlatıldığı yerlerde de çokça gülümsedim :)
cinsiyet, yaş ve statü fark etmeksizin herkesin ilgiyle okuyacağı nadir romanlardan. bunu başarması güç.