• 141 syf.
    ·7 günde·8/10
    Okulun toplum ve devlet hayatındaki tanımını,işlevselliğini neden varolduğunu ya da varolmaması gerektiğini ele alan , Viyana’da doğmuş,İlahiyat, Felsefe ve Tarih üzerine uzmanlaşmış İvan İllinç’in 1970’ te toplumun okulsuzlaştırılması gerektiğini düşündüğü ve düşündürttüğü ve bu iddialarını desteklemek,okuyucuya daha iyi anlatabilmek için ABD ve Latin Amerika ülkelerindeki okulları ve diğer kamu kurumlarını incelediği bir kitap..

    Kitabı okumadan birkaç ay evvel öğrencilerimle serbest konuşmalar yaptığımız ders saatlerinde şöyle bir cümle sarfetmiştim.Yakın bir gelecekte bu resmî binaların işlevselliği ortadan kalkacak,okul toplum hayatında demode olacak ,insanlar dijital ortamlarda kendi belirledikleri vakitlerde ve öğrenmek istedikleri alana ilişkin bilgi ve becerileri öğrenecekler,siz değil ama sizlerin çocukları bu hayal edilen yakın geleceği yaşayacaklar demiştim.

    Bu öngörümde elimdeki donemde şu idi, Milli Eğitim Bakanlığının kamuoyuna sunduğu ve tartışılan devamsızlık sorununa velilere para cezası yaptırımı getirme fikri ..
    Demekki devamsızlık alarm verecek ve ceza yaptırımı yoluyla önüne geçilmek istenecek bir boyuta gelmişti..

    Artık iç sesimi bastıramadığım ve her gün yine yeni yeniden hayretle ve manasız bularak düşündüğüm bir durum var..Sınıflara girdiğimde masa ve sıraların tek düze olması sıraların sert ve tahtadan olması ve o sıra’larda haftada 30 ilâ 40 saat arasında ders yükünün olması..Bu kadar saat ders var ve sert tahta sıralar..O kıçlar düzleşmesinde ne yapsın

    Öğrencileri çoğunlukla şu repliği birbirlerine mırıldanırken gözlemlerim;-Zile kaç dakika var?️
    Onlara hayatın içinden olabilecek bir konuyu anlatmaya başladığımda -benden çekinmeyecekleri bir ortam hazırlamışımdır ve saygısızlık olarak algılamam böyle sorduklarında ama içimden Allahın ahmağı diye düşünürüm yalan yok--Bu anlattığınız konu yazılıda çıkacak mı?

    Bu öğrenci sorularını neden vurgulamak istedim,okul ortamında öğrenmek denen olay oldukça sıkıcı bir eylem olarak algılanıyor da ondan..Onlar sıkılıyor ben işe yaramaz hissediyorum kendimi..Kazanan yok sonuçta..

    Okulsuz toplum bana göre büyük bir söz lakin,Okulsuz birey benim yakın zamanda kendi çocuklarım için uygulayacağım bir öğrenme şekli olacak..Gelecek robotların ve teknolojinin çağı olacak,memur,işçi sınıfı gibi itaat ve verilen işleri yapma gibi iş yükleri konulu çoğu meslek ortadan kalkacak..

    Girişimci ruha sahip bireyler için okulsuz eğitim cazip görünen yeni bir düşünce sayılır,ebeveynler arasında tanınmayan bir fikir olduğunu söyleyebilirim etrafımda benim tanıdığım uygulayan kendi çocuklarını eğiten ebeveynler yok ama bu konu uzun süredir zihnimi meşgul eden ve planlama kısmını tamamlamak aşamasında olduğum bizi özgürleştirecek bir model olduğunu söyleyebilirim.

    Kendi ev ortamınızda her an öğrenme ile içiçe olduğunuz aktiviteler demek okulsuz eğitim..Oyunlar ile kitaplar ile,her türlü materyal ile..Bunun için o kadar çok kaynak ve öğrenme kanalı var ki..

    Mesela internet üzerinden Khan Akademi’den matematik öğrenebilirsiniz,youtube’den Kalimba denilen müzik aletini cüzi bir miktara satın alıp videoları izleyerek enstrüman çalmayı öğrenip öğretebilirsiniz.

    Okulsuz eğitimde temel felsefe şudur;KENDİNE ÖĞRETEBİLME...

    Bu yöntem ne istediğini bilen ,girişimci ruhlar için harika özgür hissettiren ve öğrenme olayının keyfini sonuna kadar yaşatan bir modeldir..

    Günümüzdeki üniversite bölümleri ,önümüzdeki 10-20 yılları hedefleyerek planlama yapmamaktadır..Geleceğin meslekleri;Uzay turizm rehberliği,Cyborg tasarımcılığı,Akıllı ev teknisyenliği,Robot teknisyenliği,İklim Mühendisliği gibi meslekler..Kaçımız bu mesleklerin adını duyduk ve öğretim programları var mı gelecek dünya için..Cevap veremiyoruz olmadığını biliyoruz çünkü..

    Okulsuz eğitim sıkıcı değildir,öğrenme olayı her yerde ve her şekilde gerçekleşir sadece hedefini ve ne istediğini bilmen gerekir..
    Yaşadığınız hayat,hayatın size sundukları,emeklerinizden istediğiniz sonuçları alamamak gibi yaşantılar size OKULSUZ EĞİTİMİ düşündürebilir ve makul gösterebilir,yoksa kolayca düşünülebilecek bir model değildir,cesaret ve planlama,özgüven ister..

    Kitap bizim ülkemiz ve dünya için yazılmamış,araştırma bölgesi Amerika kıtası ile sınırlı..Sadece okulsuz eğitime ilgisi olanlara fikir vermesi açısından tavsiye edeceğim bir kitap..
    Keyifli okumalar️
  • O zaman sosyal çevremden tamamen ümidimi kesmemek için onların hayat tarzlarını bir yana bırakıp, onları sefalet ve yokluğa iten sebepleri gözlemeye, araştırmaya başladım. Ancak böylelikle onların bu korkunç hallerine tahammül edilebilirdi. Bu durumda ortaya çıkan sonuç, bütün sefalet ve çaresizlik, bu pislik ve ahlaksızlık manzarası içindeki insanlar suçlu değil, kanunsuzluklar ve kötü tecrübeler suç kaynaklarıydı.Bu sırada ben de yaşamak için mücadele ettiğimden, bu bataklığa düşmenin tabii sonucu olan görüntüler karşısında kederli bir duygusallığa kapılmaktan kendimi koruyor olmalıydım. Bana öyle geliyor ki bu durumu düzeltmek ancak iki yol takip edilerek mümkün olabilirdi. Bunlar , köklü bir sorumluluk duygusundan ilham alarak gelişme yolunda daha sağlam temeller meydana getirmek.
    Düzeltilmesi mümkün olmayan çocukları sert bir kararla yok etmek.
  • 72 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Üniversite okuma hayaliyle Viyana'ya giden bir tıp öğrencisinin kendisiyle ve bastırılmış duygularıyla olan savaşı.Viyanada tanıştığı kapı komşusu olan arkadaşına olan hayranlığı ve kendini onunla kıyaslamasıyla başlıyor her şey.Yapı gereği naif ve cılız bir erkek olan karakterimiz arkadaşını içten içe kıskanıyor,onun gibi olma çabası yüzünden okulunu dahi aksatıyor...
    Gel gelelim hayat karşımıza öyle şeyler çıkarıyor ki bir anda her şey değişiyor bu değşiklik kitaba da adını veren bir hastalıkla başlıyor.Acaba nasıl sonuçlanıyor olaylar ve karakterimiz bu süreçte nelerle karşılaşıyor...
    Zweig'ın kalemini çok seviyorum o kadar güzel kişilik analizleri ve psikolojik tasvirler yapıyor ki bir solukta akıyor hikaye:)
  • Liberal Viyana, sağ-kanat Nasyonalist kuvvetlere göre, “Batı Avrupalı Yahudilerin kalesi” idi. 1933’te Almanya’da olduğu gibi, çok sayıda Yahudi, demokrat sanatçı ve bilimci 1938’de Avusturya’yı terk etmeye zorlandı. Aralarında, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud (1856-1939) da vardı; Freud, Londra’ya göç etti.
  • 97 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap Mustafa Kemal Atatürk'ün 1918 yılında şu an da Çek Cumhuriyeti sınırları içersinde yer alan ve günümüzde adı Karlov Vary olan yerde sağlık sorunları yüzünden kaldığı dönemde tuttuğu notlardan oluşmaktadır.

    Yıllar önce Afet İnan tarafından hazırlanan ve Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan kitap, uzun yıllardır piyasada olmamasına istinaden gözden geçirilmiş ve düzenlemeler de yapılarak tekrar yayımlanmış. İyi ki de yayımlanmış. Bu kitaptan şunu öğreniyoruz ki, Atatürk ta 1918 ve öncesinde de hem okumuş hem de çeşitli notlar almış.

    Kitap 30 Haziran 1918 Pazar günü tutulan ilk yazıyla başlar. Burada Karlsbad istasyonuna ulaşılması ve buradan hareketle kendisini karşılayanlar hakkında bilgiler veriyor. Kalacağı ev, kendisiyle ilgilenecek doktor, doktorun yapılması gerekenler listesi, doktorla yapılan yarı şaka yarı ciddi konuşmalar sayesinde bölgenin ekonomik yapısı hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

    Siyasi ve askeri değerlendirmeler yapmadan duramaz. Balkan Savaşları sonucu çizilen sınırın ve savaşsız verilen toprak parçası konusunda neler yapılması gerekir diyerek düşüncelerini de belirtir.

    Savaş anılarını da yanına gelen kişilerle paylaşır ve özellikle Muş cephesinde yaşadığı o askeri başarı olan Ricat
    (geri çekilme) sonunda düşman askerini şaşırtıp, daha sonra nasıl bozguna uğrattığını anlatır.

    Arıburnu hatıralarını anlatır. Orada 'kumandan cesaretsizliğin' nelere mal olacağına dem vurur. Bir kumandanla yaşadığı
    ricat olayını tartışır ve komutanı ikna ederek, askerin başında kalmasını sağladıktan sonra o birliğin elde ettği başarıyı
    da anlatır.

    Buradan hareketle Mustafa Kemal 'Komutanın' cesareti, bilgisi, azmi, kararlılığı hakkında görüş bildirdikten sonra eğer yönetici (komutan) korkarsa zaten baştan olaya mağlup başlar diyerek 'cesaret' örneği dersi verir.

    O mahalde kaldığı sürece günlük rutin yapılan işler haricinde ziyarete gelen veya karşılaştıkları zevatla yapılan görüşmeler
    de günlük içersinde yer almaktadır. Hatta bir seferinde Cemal Paşa'ya tuttuğu notları da gösterip, okutur.

    Mustafa Kemal o dönemde hem Osmanlıyı bilip hem de Avrupa'yı görünce aradaki farkı da anlar ve biz okuyup belli bir
    seviyeye gelmiş kişiler hiç okumayan kişiler seviyesine inemez diyerek bir durum tespiti de yapar ama sonra devamında
    şunu da söyler: "onları kendi mertebeme çıkarayım..."

    Mustafa Kemal'in 1918 yılında tuttuğu hayata dair düşüncelerini okuyoruz. Evlilik, kadın, erkek ilişkileri, eğitim, sosyal hayat içinde bulunma gibi çeşitli düşüncelerini notlar halinde bize aktarıyor.

    Yabancı dil öğrenmeden bahseder ve kendisine Almanca bir eğitmen bulunmasını ister ama anlaşamaz. Devamında bazı düşünceleri daha sonra kurulacak Cumhuriyet ve yeni devletin içinde yer alır.

    "Günlerim" okunduğunda sadece askeri görüşleri ya da orada yemek yemesi, davetlere gitmesi yok. Çok daha büyük bir düşünceyle içtimai hayatla ilgili görüşlerini de okuyoruz.

    Kitabın boyutu küçük ama içerik boyutundan daha geniş sayılabilir. Açıkçası hiç beklemediğim kadar etkili, güzel bir çalışma.

    Sürekli kitap okuyan, notlar alan, Fransızca bildiği halde Fransızcasını daha da ilerletmek için Fransızca hoca tutması ve ondan özel ders alması ama hocanın 'Fransızca ders almanıza gerek yok, sadece biraz lügata bakmanız yeterli' diyerek Fransızcasının iyi olmasını da buradan öğreniyoruz.

    Balkan Savaşları, Trablusgarb savaşı gibi savaşlarla ilgili düşüncelerini de notlarına alır.

    Ezcümle: Tavsiye ederim


    Notlar:

    + Bu kitabı yeniden basarak bizleri sunan yayınevine ve yayıma hazırlayan Selma Günaydın'a teşekkür ederim.
    + Sunuş kısmında kitabın yazım süreci hakkında bilgiler yer alıyor.
    + Kitabı yeniden basarken eski baskının temel alındığını bazı yerlerde sadeleştirme yapıldığı bilgisi veriliyor.
    + Eski baskıda Fransızca tutulan notlar bu baskıda tercüme edilerek okuyucuyla buluşturuluyor.
    + Kitabın kapak tasarımı, yazı tipi ve arka kapak tanıtım yazısı güzel hazırlanmış.
    + İçindekiler ve dizin olması da doğru.

    - 'Sunuş' kısmında 'Karslbad'da niçin bulunduğuna dair kısa bilgi notu eklenebilirdi. Belki daha sonraki baskılarda bu
    dikkate alınır. Bu sayede Mustafa Kemal'in niçin orada bulunduğu daha anlaşır hale gelir. Ben bu eklemeyi şu şekilde yapıyorum:
    "İstanbul’a geldik, fakat muvasalâtımız (Bir yere ulaşma, varma) zamanında, kendimce feci bir ıstırap hissettim.
    Doktorlar sol böbreğimden rahatsız olduğumu söylediler. Bir ay kadar yatağımı terkedemedim. Doktor arkadaşların tedavisi,
    ıstırabımı bir türlü esasından menedemiyordu. Bir aralık iyileşir gibi oldum, fakat tekrar yattım.
    Nihayet doktorlar Viyana’ya gitmekliğim lüzumunda ısrar ettiler.

    Viyana’da müracaat ettiğim profesör benim sanatoryumda yatmaklığımı zaruri gördü. Bir ay kadar Viyana civarındaki (Kotaj Sanatoryumu) da bizzat bu profesör tarafından tedavi olundum. Sonra yine aynı profesörün tavsiyesiyle, Karlsbad’a gittim. Rahatsızlığım henüz tamamıyla zail olmamış (ortadan kalkmamış-geçmemiş) bulunduğu bir tarihte
    (Gazi Paşa Karlsbad’da aldığı notlara bakarak bu tarihi buldu) 1918 Temmuzunun 5’inci cuma günü Karlsbad’daki ikâmetgâhıma İzmir’de tanıdığım bir zat,
    diğer bir arkadaşıyla geldiler. "

    (Falih Rıfkı Atay - Mustafa Kemal'in Ağzından vahidettin / Atatürk'ün Bana Anlattıkları / Bateş Yayınları -İstanbul 1998 S.44)

    #32697370

    - 19.sayfada geçen "Ya, ya!" diye seslendim. Şimdi buradaki Türkçe "Ya, ya!" mı yoksa Almanca "Ja, ja" nın Türkçe okunuşu olan "Ya, ya! mı bence Atatürk, Almanca bildiği için Evet anlamında yazılışı "Ja" ama okunuşu "Ya" demiştir düşünüyorum.

    - 25.sayfada geçen Lektür ve resitasyon'un Türkçeleri dipnot olarak verilebilirdi.

    - 84.sayfa da geçen "Trop de Zel" ne anlama geliyor bu da dipnot verilebilirdi.

    + 28-30 Ekim 2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkarılmış ve 30 Ekim 2018 tarihinde yazıya dökülüp, siteye eklenmiştir.
  • 236 syf.
    Avusturya asıllı filozof Viyana’da doğmuş Ludwig Wittgenstein. Betrand Russell’la ve eserleriyle tanışınca, onun yanında matematik ve mantık okumak için Cambridge’e gitmiş. Zengin ve entelektüel bir ailede, müzik dolu bir evde büyümüş, ailenin sekiz çocuğundan en küçüğüymüş ve erkek kardeşlerinden üçü psikolojik sorunlar yüzünden intihar etmiş.

    İki Dünya Savaşına da gönüllü katılan Wittgenstein, yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle birkaç kez depresyon geçirmiş ve intihara teşebbüs etmiş.
    1929’da Cambridge’e dönmüş ve doktara tezi olarak Tractatus’u yazmış. Doktora sonrası Cambridge’de mantık, dil, matematik ve felsefe dersleri vermiş biri.

    Roman Cambridge üniversitesi’nde Wittgenstein’ın 12 öğrencisinden biri olan Peters’ın ağzından anlatılıyor. Cambridge’de öğrenci olmanın keyifli yanlarını, aşka, cinselliğe, ilişkilere dair olanları da öğreniyoruz. Öğrencilerinin hayat dolu olması Wittgenstein’a da umut oluyor. Beraber uzun yürüyüşlere çıkıyorlar, Wittgenstein’ın apartman dairesinde buluşuyorlar. Wittgenstein’ın dil kullanımıyla ilgili eğlenceli, espirili diyaloglarla süslenmiş bir roman okuyoruz.

    "Wittgenstein önümüzde, ellerini arkasına kavuşturmuş.
    DOYLE: Sizce ne düşünüyor?
    EDE: Çok ama çok zor bir şey.
    DOYLE: Felsefe bu kadar zor olmak zorunda mı?
    EDE: Canın yanmıyorsa felsefeyle iştirak ediyorum diyemezsin.
    Acıyı hisset oğlum Doyle!"

    Gergin, tahammülsüz bir profesörün mantığa, felsefeye, düşünceye ve ölüme dair her şeyi öğrencileriyle, hocalarının peşinde hakikati bulmaya, güzele ve iyiyi deneyimlemeye yönelik anlatımı Wittgenstein’ın felsefi öğreti ve düşünce biçimiyle örgülenmiş olarak sunulmuş.