• "Çıkardım üniformayı, çektim sivilleri, gittim eve, anneme mevzuyu ayaküstü özetledim, vurdum kafayı yattım. Yatakta döndükçe döndüm. Bana iş mi yok lan! diye diye sabahı sabah ettim. Bana iş yoktu."
  • Günaydın herkese.

    Gece çok uykum vardı. Onbirde vurdum kafayı yattım ama ne hikmetse bir buçuk saat olmuştu ve hala uyuyamamıştım. Öyle olan var mı? Çünkü bir ara neredeyse ülkenim tamamı bir gece uyuyamamıştı. O gecelerden biri miydi acaba? 😁
  • Mola verdik. Kum fırtınası şiddetlenmişti ve bu hesapta yoktu. Bir kum tepesinin yanında develerimizden bir daire oluşturup iç kısıma da biz oturduk. Ayakların altından girebilecek kum ve rüzgara karşı ise takasla aldığımız yeni kilimleri devenin sırtından diğer tarafa salıp, boşlukları kapattık. Kilimi devemin sırtından diğer tarafa aşırmak için ayağa kalktığım zaman uzaklarda yumurta akı gibi duran güneşi gördüm. Ki bu, şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzaralı odaydı. Kendi devemin heybesinden burnumu hafif yakan, Semerkand'da bir ıtrîden aldığım baharatların kokusu geliyordu.

    Kervan'ın başı elini kaldırdı ve bir şeyler söyledi. Ama o anda fırtına şiddetini artırdığı için ne dediğini tam duyamamıştım. Arkadaşım Yasmin, bana kervanbaşının bir şeyler anlatmak istediğini söyledi. Ben dâhil herkes gözlerini kumdan sakınarak çömelmiş bir vaziyette kervanbaşının yanına geldik. Çölde gidip gele gele kumun rengini almış olduğunu düşündüğüm parmağı, bu sefer bizi susturmak için kalktı. Hepimiz onu dinliyorduk. Sonunda, anlatmaya başladı.

    "Bundan tam on iki yıl önceydi. Yolumun Avrupa'ya kadar uzandığı bir kervan içinde kervanbaşının yardımcısıydım. Bambudan yapılmış şemsiyelerimizi devenin sırtında bir yere sabitlemiş, sağanak yağmurun altında ilerliyorduk. Üşüyordum, üşüyorduk, kervanbaşı da üşüyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Hiçbir zayıflığı kabul etmez, kendisine umutsuzluğa kapılırsa, kervanın geri kalanının da umutsuzluğa kapılacağını düşünürdü. Üşümekten titreyen dişlerini gördüğüme yemin edebilirdim!... Neyse, o küçük tepeyi tırmandıktan kayalıklardan henüz giremediğim bir yerden hıçkırık sesleri duydum. Artık tamamen düz zeminde gider hale geldiğimizde hepimiz şaşkındık. Bir tapınak şövalyesi, kocaman bir bataklığın içinde kıvranıyordu. Bir elinde kilisenin kim bilir nasıl bir törenle takdim ettiği kalkanı vardı ve kendine tutmuştu, üstüne gelen oklardan savunmak istercesine. Korkmuştu, çakan şimşeklerin gözündeki yansımasını görebiliyordum. Gözünde maraz olmayanlar şöyle dikkatli baksalar, yağan yağmurla beraber gittikçe dibe battığını görebilirlerdi. Bataklığın etrafında atı falan da yoktu, nasıl buraya düştüğüne akıl erdirememiştik, en azından ben öyle sanıyordum. Bütün kervan durmuş, şövalyeye bakıyorduk. Sonra kervan sırasının en başında bir hareketlenme olduğunu gördüm. Kervanbaşı atından inmişti. Yerde gözleri dolandı bir süre. Uzun ve kalın bir dal parçasını alıp, şövalyenin kendisine bakmasını sağlamak için, -bataklığa da girmemeye çalışarak -kolunu uzattı ve kalkana vurdu bir kaç kez. Adam bebek gibi birden ciyakladı ve kalkanı iyice kendine çekti. Ona o anda, şu içinde bulunduğu vaziyette dahi en çok güvende hissettiren şey oydu. Ama kalkan ona ağırlık yapıyordu, elinden atsa hiç yoktan daha batmasını geciktirebilir, o sırada da birileri onu kurtarabilirdi. Herkes atından inmişti ve kervanbaşını izliyordu, bambu şemsiyeleriyle.

    Kervanbaşı bir kez daha vurdu, sonuç yine aynı. Şövalye kalkanını indirmiyordu. Omuzlarına kadar batmıştı artık. Kervanbaşı iyice sinirlendi ve biraz gerildikten sonra kalkana sopayla sağlam bir şekilde vurdu. Kalkan fırlayıp gitti ama sopa da onla beraber gitmişti. Kervanbaşının gücü birden boşa çıkınca dengesini kaybeder gibi oldu, sendeledi ve bataklığa doğru kafa üstü düşmeye başlamıştı. O an nasıl oldu hâlâ bilmem ama sanki olacaklar önceden belliymiş gibi kendimi diğer kervandakilerden daha yakınındaydım kervanbaşının. Kolundan tutmamla kendime çekmem bir oldu. Kervanbaşının omzunun üstünden baktığım zaman şövalyeyi miğferinin ucundaki haçı gördüm en son. Artık çok geçti. Kervanbaşı o anda, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sendeleye sendeleye atının yanına gitti ve zar zor bindi. Hareket etmeden önce geriye doğru baktı. Hâlâ hepimiz atımızdan inmiş vaziyette bekliyorduk. Kafasını tekrar çevirdi, "Deh!" dedi ve yola koyuldu. Mecburen, istemeye istemeye atımıza bindik, bambu şemsiyelerimizi tekrar yerine sabitledik ve onu takip etmeye başladık. Kervan bitene kadar neredeyse her dakika neden bu kadar kervanbaşının duygusuz olduğunu düşündüm durdum, bazen de suçladım. Ama zaman merhemi sürüldükçe aklıma, kalsak bile ne yapabilirdik diye sormaya başladım kendime. Ceset olmadan da ölüm ayini yapılabilir miydi? O kadar yorulmuştum ki, bu soruya cevap bulamadan aklım, vurdum kafayı yattım."

    Kervanbaşı, anlatacaklarım bu kadardı, dedi. "Dileyen üstünde düşünür, dileyen gidip yatar."
  • Pek düşündüm korkulardan
    Uzak bir yer var mı
    Kangrenli ventriküllerin tam
    Ortasında
    Öyle görünmezdim orada öyle
    Tam takır
    Güz yağdı kirpiklerime eylülün
    Tam ortasında
    Vurdum kafayı yattım saat bir
    Değilken
    Gördüklerim rüyamın tam tabiri
    Değilken
    Bilmiyorum niçin yaptığımı
    Durduk yere
    Neden kurtardım bu kenti ben
    Fatihi değilken
    Neyse ne bir çirkin aynadan bir
    Fayda yok sana
    Dışarıdan bakan adam bakar bir
    Bok sanır
    Aklım kabul etmeyip tüm
    Tahliliyle yok sayar
    Ben istisnayım kör talihiyle
    Noksana
    Çünkü ten rengim eflatun kum
    Tanesi
    Cehennemin sınır kapısından
    Cennete düşüyorum
    Kuzey kutbu mevsimini sürme
    Yaptığın şu gözlerinle
    Öyle bakma aynaya üşüyorum.