Kargaşa. Anılacak günlerim olmadı mı benim? Ayaklarımın
korkusuzca çiçeklendiği, silahıma yapışıp sabahın serinliğini
beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet
örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? Ey geceyi ve kahverengi
bir düzeni taşıyan ellerim! Yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni.
o karanlık ormanı yangına vurun. Çünkü ben de kaçarken
ardımda kalanları yakıyorum. Ama iyi biliyorum yıldızları,
ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak
günlerimin gitgide yokolduğunu biliyorum.
Kargaşa. Ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en
sağlam ve dağınık ellerim. Sabahı nasıl tetikte bekliyorum.
Şafakla damar damara seviştiğini görmek için bilgeliğin. Ve
onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. Nasıl bir soylu boşluğa
çılgınca kanayorum. Ey yangınlar artığı! Her yangından arta
kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey
çoğalt beni.
Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızı
ve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü
bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve
düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler,
onları söze dökmekte güçlük çekeriz - insan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar
düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur.
Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle .baş
edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece
artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp,
kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde
hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse
bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.