• 349 syf.
    ·Puan vermedi
    Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalıların gözünde Osmanlıyız; Osmanlı yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın. Bu sözlerler başlıyor Meriç eserine ve daha ilk cümleden beni etkilemiyi başarıyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe aslında ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum adeta bunu yüzünüze çarpıyor bilgi birikimiyle C.Meriç. Ülke tarihi, devlet adamları, fikir adamları, bir çok kavramın gerek anlamı gerekse kullanım alanları ile ilgi ve daha bir çok şey hakkında kendimi ne kadar geliştirmem gerektiğini fark ettmeme neden oluyor. Kitabı bir tarafta sözlük bir tarafta internet araştırmaları olmadan anlamakta çok zorlandım diyebilirim ama bunlar beni kitaptan soğutmadı aksine kitaba daha da bağlanmamı sağladı yeni şeyler öğrenmek yeni bir şeyler keşfetmek bence her zaman insana kendini iyi hissettir çünkü araştırırken tek baktığınız şeyle kalmaz onun yan alanlarınıda öğrenirsiniz tek bir kitap okuyarak kitap dışında da bir çok yeni bilgi öğrenmenizi sağlar. Bu da kitaba beni bağlayan etkenlerden biri oldu. Tabiki bunlar demek değil ki her şeyi tam anlamıyla ankadım kitabı kavradım bu eser tekrar tekrar okunmayla tam anlamıyla kavranabilecek bir kitap. C. Meriç bu eseri kaleme alırken her bölümde Weber, Atilla İlhan, Ali Paşa, İbn-i Haldun, Machıavelli, Bodin ve bir çok düşünürün fikirlerini incelemiş eserlerinden parçalar sunmuş okuyucuya ve onlar üzerine kendi değerlendimelerini yazmış hiç birine karşı tamamen savunmacı ya da karşı olmamış hepsinde yanlış bulduğu ve doğru bulduğu fikirlerini sebepleriyle açıklıyor bu bakımdan bu kitabı okurken herkesin kendi fikrine uygun kişileri ve düşünceleri bulabiliceğini düşünüyorum herkes kendi düşünceleri ile ilgili yeni şeyler keşfedebilir. Ki bence herkesin okuması gereken bir yazar. Okuyup kendine göre çıkarımlar yapıp düşğnce dünyasını geliştirsin. Anlattıkları verdiği bilgiler üzerini uzun saatler konuşulabilir tartışılabilir yazdığı binlerce değerli cümlelerden örnekler verilebilir ama ben nacize kendime göre düşüncelerimi, fikirlerimi böyle değerli bir yazarın kitabında görünce onur duydum o yüzden onlardan bazılarını yazmakla yetineceğim.
    *Ama ithal edilen bir medeniyetti bu, ağır ve kaçınılmaz bir olgunlaşmanın meyvesi değildi. Böyle olduğu için, Avrupa'nın faziletlerinden çok rezaletlerini aldık..
    *Türkiye değişmeli, amenna... Ama bu değişiklik kendi eserimiz olmalı, ağır ağır gerçekleşmeli. Yürümeliyiz, kabul. Acele etmeliyiz, doğru. Ama süratin de bir hududu var. Kazanları patlatmamalıyız.
    *İnsanları gerçekten anlamak için insanların önem verdikleri şeylerin manasını anlamak lazım.
    *Son yıllarda garip bir mahluk türedi Türkiye'mizde. Tek sahife tarih okumadan milletin mazisini keşf, halini tasvir, istikbalini tanzim eden bir alleme türü... Hafızamızı kaybettik. Hafızamızı, yani şuurumuzu...
    *Avrupa, hükümdarlarına hürmetkar. Hükümdarlarına yani mazisine, mukaddeslerine. Bu tarih şuuru, bu kendine saygı, bu kadirşinaslık Batı'dan almamız gereken en büyük ders.
  • Bu noktada, Hristiyanlık ve İslâmiyetin modern toplumsal koşullar karşısında konumlarının tamamen farklı olduğu şeklindeki, klişe haline gelmiş, bir itirazla karşılaşırız. Birçok akademik çalışmanın da sorgulamaksızın kabul ettiği bu klişe, Hıristiyanlığın başından beri din ve devlet ayırımı ilkesini benimsediği varsayımı üzerine kurulmuştur. Hristiyanlığın atfedilen din ve devlet ayırımı ilkesinin, İsa'nın meşhur 'Sezar'ın hakkını Sezar'a verin' hükmüne dayandırılması, Batı'da modern düşünce geleneğinin gelişmesinden sonra ortaya çıkmış naiv bir yorumlamanın sorgulanmadan kabul edilmesi sonucudur. İncil hükümlerinin tümünün oluşturduğu düşünce dünyası bağlamında, Weber'in de işaret ettiği gibi 'Sezar'ın hakkını Sezar'a verin' hükmünü din ve devletin birbirinden farklılaşması ilkesi diye yorumlamak anlamlı olmaz. Bu yoruma bel bağlayanların, en azından, aynı kitabın içinde ''Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez'' (Malta, 6/24) hükmünün de bulunduğunu göz önünde tutmaları gerekir. Bu yazı sınırları içinde amaç, teolojik yorumlar üzerine tartışmak değildir, bu itibarla Hristiyan geleneğin tarihsel deneyiminin de, Ortaçağ Batı dünyasındaki tüm siyasal dağınıklığa karşılık, bu tür bir varsayımı destekler bir tablo sergilemediğini hatırlamamız yeterlidir.
  • Sosyalizme karşı soğuk olan ve onun yaşamın bürokratikleşmesini hızlandıracağından, işçinin değil, memurun diktatörlüğünü beraberinde getireceğinden korkan Weber, bununla birlikte kapitalizmin tözel irrasyonalitesinin sosyalist eleştirisi taraftarıydı.
  • Bildiklerini, düşündüklerini,
    yabancılaşma üzerine, modernlik ve boş
    zamanlar üzerine, mamurlar ya da otomasyon
    üzerine, başkasını tanıma üzerine, Tocqueville'in
    rakibi Marx üzerine, 'Lukacs'ın düşmanı Weber
    üzerine senin neler bildiğini, neler
    düşündüğünü, neler düşünülmesi gerektiğini
    bildiğini dört, sekiz ya da on iki sayfada
    söylemeyeceksin. Söyleyecek bir şeyin de yoktu
    zaten, çünkü pek bir şey bilmiyorsun ve hiçbir
    şey de düşünmüyorsun. Yerin boş kalıyor.
  • Amerika'daki trenler bir seçenek değildirler. Trenler, Weber'in Protestan etiği ve kapitalizmin ruhu üzerine söylediklerini ihmal edip yoksul kalma hatasını işlediğiniz için karşılaştığınız bir cezadır.