• 94 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Shakespeare'in şiirsel anlatımı ile yazılmış sizi okurken güldüren tiyatro eserlerinden biri Yanlışlıklar Komedyası. Kitabın önsözünde şu cümlelere rastladım:

    "Nedense ilk çevirisinden bu yana, Yanlışlıklar Komedyası başlığı bir kalıp durumuna gelmiş ve sonraki çevirilerinde de aynı başlık kullanılmıştır. Oysa Shakespeare’in oyunları yazdığı dönemde “error” yanlışlık anlamında değil, “yanılgı, aldanma” anlamında kullanılıyordu.

    Zaten olay dizisinin tamamı yanılgılar ve aldanmalar üzerine kuruludur, oyunun da Yanılgılar Komedyası olarak adlandırılması gerekir. Ancak okuyucu ve tiyatro izleyicisinin zihninde yıllardan beri yer etmiş olan başlığı değiştirmemek için The Comedy of Errors’u biz de Yanlışlıklar Komedyası olarak Türkçeye aktardık."

    Konusuna baktığımda ve okuduğumda da bu yanılgıların karakterlerin hayatındaki etkisini fark ettim. Yazar bu yanılgıları şiirsel diliyle okuyucularına aktarırken karakterlerin başına gelenler okuyucuyu güldürecektir.

    "Bu oyun, Shakespeare’in ilk ve kısa komedyalarından biridir. Plautus’un Menaechmi (İkizler) adlı oyunundan esinlenilmiş, ama daha ilginç bir duruma getirilmiştir. Burada geminin batmasından dolayı birbirinden ayrılmak zorunda kalmış ikiz kardeşler ile onların ikiz uşakları vardır. Shakespeare’in bu yapıtı esinlendiği oyundan çok daha parlaktır ve komedya ve merak öğeleri özgündür. İkizlerle sağlanan entrika oldukça inandırıcı ve sürükleyicidir.

    İlk kez 8 Kasım 1623 yılında Birinci Folio’da basılmıştır. Ancak oyunun ilk oynanışı olan 28 Aralık 1594 tarihinden önce yazıldığı belirtilmektedir. Oyun ilk kez noel kutlamaları dolayısıyla, Gray’s Inn denilen bir yerde, “Chambarlain’s Men” topluluğu tarafından temsil edilmiştir. Oyunu izlemeleri için Londra’daki hukuk öğrencileri çağrılmıştır. Salon tıklım tıklım dolup da yer kalmadığı için bunların bir kısmı temsili izleme olanağını elde edememiştir."

    Bu tiyatro eseri aynı zamanda yazarın en kısa oyunu olarak da bilinmektedir. Gemi battıktan sonra birbirinden ayrı düşen iki soylu ikiz kardeşler ve iki köle ikiz kardeşlerin yıllar sonra aynı şehirde bulununca yaşananlar yanılgılar okurken beni çok güldürdü. Bu yanılgılar oyunun sonunda bir araya geldiğinde geriye güzel geçirilmiş bir vakit bırakıyor.

    Ben okurken çok eğlendim ve yazardan okuduğum ilk komedya türünde eser oldu. Genelde trajedi ve dram türünde oyunlarını okumuştum. İlk eseri olmasına rağmen dili o kadar güzeldi ki okurken mest oldum.

    Eğer tiyatro türünde yazılmış eserlerden hoşlanıyorsanız mutlaka okumanız gereken bir kitap.
  • "Serbest bırak sen kendini,su kaldırıyor zaten."
  • Laidlaw babasının ölümünden hemen sonra, çekmecede babasına ait eldivenin tekini bulduğu zamanı hatırladı. Noel için birinin ona hediye ettiği bir çift eldivenin tekiydi. Onları sadece bir defa takmıştı, çünkü eldiven takmak bir yana, paltoyu bile nadiren giyen bir jenerasyondandı; bunun nedeni maçoluk dürtüsü değildi. Palto o kadar uzun bir süre lüks olagelmişti ki palto giymeye bir türlü alışamamıştı. Çekmecede kazara bulduğu şey, babasının onulmaz acısını taşıyordu ve o zaman ölü bir adamın boş eldiveninden daha dokunaklı bir şey olmayacağını düşünmüştü.
  • Öykü: Yaşama Nedenim [i]

    Ramazan Bayramının ilk günü, güzel bir Temmuz sabahıydı. Eskişehir’de, annemin çiftlik evinde, yeryüzü cennetim Vesper ile verandada oturuyorduk.

    -Kemal kahve içelim mi?

    -Olur canım, sen iki tane sade kahve yapıver lütfen, ben fındıklı lokumlardan çıkarıyorum hemen.

    -Bu arada annen nerede Kemal?

    -Biraderi, Okan’ı havalimanında karşılamaya gitti, birazdan gelirler.

    Kırmızı gerdanlı, sarı alınlı sedir ardıç kuşlarının birbirlerine kur yaptıkları günlerden biriydi. Kemal’in annesinin çiçek bahçesinden gelen nefis kokular, iki sevgilinin kahve içtiği verandanın üzerinde, adeta havada asılı bir güneş şemsiyesi gibi duruyordu. Kemal, cennet böyle bir yer olmalı diye kendi kendine düşünürken, çiftliğin avlusunda evin annesinin sapsarı Toyota pikabı görünmüştü.

    -Ooo birader hoş geldin.

    -Kemal ağabey nasılsın? Vesper, merhaba canım.

    -Oğlum sadece ağabey de bana, ne Kemal’i!

    -Bütün Türkiye hatta tüm Avrupa sana, büyük belgeselciye Kemal ağabey diyor, benim de dilime pelesenk oldu, kusuruma bakma.

    -Okan gel otur, Vesper çay demliyordu, demini aldıysa sana ve anneme birer tane getirir şimdi, az soluklan.

    -Bu arada Kemal ağabey, pardon ağabey, Karadeniz ormanlarında çektiğin “Yitip Giden Ormanlarımız” belgeselin tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Galiba otuz ülkede birden gösterimdeymiş?

    -Sorma, bu başarıda ballı kurabiyem Vesper’ın payı büyüktür. Üç yıl önce Vesper ve ben, Artvin ormanlarındayken iyi bir konu yakaladığımızı anlamıştık. Belgesel izleyicisi de bizi utandırmadı, filmi çok sevdiler. Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’ den birkaç tanıdık arkadaş şimdiden, devamını ne zaman çekeceksin diye beni sıkıştırıyorlar. Ağaçlar yok olduğunda tüm insanlığın da tez elden yok olacağına dikkat çekebilenlerden biri olduk diyebilirim. Ağaç demek insan demek, ormanlar demek insanlığın kaderi demek…

    -Kızma ama bir şey soracağım, bu belgesel sevdası ne zaman başladı sende? Ya sen hiç anlatmadın, ya da ben sana hiç sormadım!

    -Doğrudur dostum, sık anlattığım bir mevzu değil. Hah çaylar da geliyor. Onları içerken biraz geçmişe dönelim, bayramın hatırına anlatayım size “yaşama nedenimin” niye belgesel çekmek olduğunu.

    -Kemal sana da çay koydum, yanında annenin getirdiği taze ayçöreklerinden de var.

    -Çay ve ayçöreği! Bir hikâye anlatıcısının en sevdiği ikili (gülüşmeler).

    *

    1987 yılıydı ve ben on yedi yaşındaydım. Lise yeni bitmişti, üniversite sınavına dahi girmemiştim, hangi mesleği seçeceğimi bilmeksizin avarelik yapıyordum etrafta. Tepebaşı’nda, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Ana Yerleşkesine yakın bir yerde, yeni ve ikinci el, müzikle ilgili ürünlerin satıldığı bir vintage mağazasında tezgâhtarlık yapıyordum. Sanırım Mart ayıydı ve Cumartesi günüydü. Yirmi beş yaşlarında bir delikanlı girmişti mağazaya. Şüpheli davranışları vardı. Baktım beş-on tane CD’yi tişörtünün altına sokuşturuyor. Hey ne yapıyorsun demeye kalmadan fırladı mağazadan, ben de arkasından tabii. Üç yüz veya dört yüz metre kovaladım elemanı, atletik bir tipti, yetişemedim. Ama enayi koşarken yere bir şey düşürmüştü, Cemal Mersinli adına düzenlenmiş bir kütüphane kartı. Adres olarak da Odunpazarı Paşa Mahallesi yazıyordu, buraya araçla yarım saatlik mesafede bir ilçeydi. Kartı cebime atıp mağazaya geri döndüm.

    Aradan iki ay geçmişti. Ramazan Bayramının ilk günüydü sanırım, 29 Mayıs 1987 Cuma sabahı. Annem ve sen İstanbul’da akraba ziyareti yapıyordunuz. Evde tek başımayım, feci de sıkılıyorum. Cüzdanımı karıştırırken bu kütüphane kartı geçti elime. Yapacak bir şey de yok, gidip sahibine vereyim diye düşündüm. Hem sorardım da elemana, neden o CD’leri yürüttün diye! Atladım minibüse, yarım saat sonra Odunpazarı’ndaki o küçük ve şirin Paşa Mahallesine vardım. Bir kıraathaneye girip yaşlılara, Cemal Mersin’liyi tanıyıp tanımadıklarını sordum. Elemanın adresini tarif ettiler. Yürüyerek on-on beş dakikada ulaştım eve. Küçük bir çiftlikti burası. Epeyce de bakımsız. Baktım verandasında bir ihtiyar oturuyor, yanında bastonuyla. Sanırım seksenlerinin sonlarında, ponpon bir amca. El ettim, selam verdim kendisine.

    -Amca merhaba, Cemal Mersinli’ye baktım.

    -Cemal mi? Cemal sen misin aslanım?

    -Yok, bey amca, ben Cemal değilim, Cemal’i arıyorum.

    -Cemal’im gel yanıma, nerelerdeydin, gözlerim yollarda kaldı?

    Tam kendi kendime bu amca sağır galiba diye düşünürken, amcanın “gözlerim yollarda kaldı” nidası anlamını bulmuştu: Bu ihtiyar amca kördü. Ve sanırım kulakları da ağır işitiyordu. Ramazan bayramının ilk günü, vakit bayramlaşma ve muhabbet zamanı. Kıramadım ihtiyarı, uydum ona, vardım yanına.

    -Merhaba tekrar, ben Cemal.

    -Aslanım nerelerdeydin, sarıl dedene bakayım.

    -(Uyduk amcaya bir kere, kucaklaştık) Ooo dedeciğim görmeyeli beri nasılsın?

    -Ne olsun be evlat, bir ayağımız çukurda işte, esas sende ne var ne çok, anlat?

    İnsan hiç kendi kanından olan birini tanıyamaz mı! Tanır elbet, ama amcam çok uzun süredir yalnızdı belli. Bugün onun günüydü, uydum hazır olan amcaya, kıblem de Kâbe’m de sensin bugün sevgili ihtiyar amca dedim kendi kendime.

    -Tepebaşı’nda ikinci el ürünler satan bir mağazada satış görevlisiyim, yok bir yaramazlık dedeciğim. Sen anlat, sağlığın, keyfin âlâ mı?

    -Anan öldüğünden beri eski tadım yok Cemal’im. Tanrının laneti üstümde, geldim seksen dokuzuma, ama hâlâ nefes alıp veriyorum, yoruldum, her gece yatağımı yaparken bu cefa ne zaman bitecek diye sorar dururum kendime…

    Boğazım düğümlendi, bir karşılık veremedim. Hızla ayağa kalkıp ben çay koyayım dedim ihtiyara, sevindi zağar, elime bir anahtar tutuşturdu, kilerden çay ve şeker alayım diye. Evden içeri girdim. Fukara bir evdi. Hemen solda mutfak vardı. Mutfakta bırak yiyecek bir şey bulabilmeyi, buzdolabı bile yoktu. Sanırım konu komşusu besliyordu ihtiyarı. Mutfaktan geri çıkıp ihtiyarın tarif ettiği kilitli kapının önüne geldim. Kilidi anahtarla çevirip açtım. Hemen sağdaki düğmeye dokunup tavandaki kırk mumluk ampulü yaktım. Az ışıkla biraz olsun aydınlanan oda küçüktü ve duvarlarında birçok boş raf vardı. Çay ve şekerden önce gördüğüm şey karşısında biraz afallamıştım. Odanın bir duvarında, üst üste dizilmiş bir sürü elektronik eşya kutusu vardı. TV’ler, müzik setleri, fotoğraf makineleri, birkaç radyo vb. orijinal kutularında hiç açılmamış şekilde duruyorlardı. Sanırım Cemal Mersinli’nin ne işle meşgul olduğunu anlamıştım. Yığının arasında bir şey gözüme ilişmişti. Kutunun üzerinde Canon Canovision 8VM-E1 yazıyordu. Çok iyi hatırlıyorum, bu iki sene önce çıkan profesyonel bir video kameraydı ve 1985’te o yılın dünyadaki en iyi kamera ödülünü almıştı. Canovision 8VM-E1, dünyanın ilk 8mm’lik video kamerası, 6X zoom’u, söküp-takılabilir f/1.2 geniş lensi vardı üzerinde. Kısacası efsane bir aletti ve de çok pahalıydı…

    Kilerden çayı ve şekeri alıp mutfağa götürdüm. Mutfakta iki gözlü küçük bir ocak vardı. Çayın suyunu koyup ocağı ateşledim. İhtiyara, on dakikaya geliyorum hemen deyip kendimi dışarı attım. Mahallenin büyük bakkaliyesine koşar adımlarla gittim. Geri dönüş minibüs paramı bir kenara ayırıp cebimdeki tüm parayla, çabuk bozulmayacak türden bir sürü yiyecek satın aldım. Yine elimdeki torbalarla eve koşar adım geri döndüm. Nevalenin içinden öğlen yemeği için gerekli olan malzemeleri ayırıp geri kalanını kilere yerleştirdim. El çabukluğuyla kocamam bir melemen, kallavi bir salata ve epeyce bir sandviç hazırlayıp çayı da demledim. Hazırladığım yemeklerle beraber bir sürü de kahvaltılık malzemeyi verandadaki yemek masasına taşıdım. İhtiyar, yardım teklif ettiyse de kör bir adamın varlığı, yardımından daha değerlidir deyip kendisine oturmasını rica ettim.

    Evdeki faturaların üstünde yazan isimden ihtiyarın adının Mehmet Hulusi olduğunu öğrenmiştim. Neredeyse üç saat süren harika bir yemek yedik âmâ Hulusi dedeyle. Nefis bir sohbetti, gençliğinde neredeyse tüm Türkiye’yi dolaşmış, emekli bir orman mühendisiydi Hulusi dede. Hiç bıkmadan çok hoş öyküler anlatıp durdu. Yüzlerce çeşit ağacın adını ezberden rahatlıkla söyleyebiliyordu, bilmediği hemen hiçbir çiçek türü yoktu ihtiyarın. Akşamüstüne doğru masayı topladım. Kilerde epeyce bir öteberi olduğu uyarısını da yaptım Hulusi dedeye. Bir yorgunluk kahvesi içelim teklifimi, harika bir vücut hareketiyle kabul etti. Akşam dokuz sularında koltuğunda uyuklamaya başlayınca, yatağına yatması için ona yardım ettim. Huzur içinde uykuya daldı.

    Komodinin hemen üstünde açılmamış bir mektup fark ettim. Mektup, torun Cemal Mersinli’den geliyordu ve tarih üç hafta önceyi gösteriyordu. Edirne Kapalı Cezaevinden postalanmıştı. Okudum. Cemal, dedesine bir hırsızlık suçundan içerde olduğunu ve yedi-sekiz yıl kadar hapiste kalacağını yazıyordu. Üzülmüştüm ama elimden de bir şey gelmezdi…

    Mutfağa geçip bulaşıkları yıkadım. Yemeklerden geri kalanları kilere kaldırdım. Canon video kamera hâlâ oradaydı ve bana yan yan, şeytani bir şekilde işmar ediyordu. Epeyce düşündükten sonra kamerayı yanıma almaya karar verdim. Neticede bu kamera artık ne Cemal’in ne de Hulusi dedenin bir işine yaramayacaktı. Hep böyle bir kameram olsun istemiştim. Bahçeden kopardığım birkaç taze çiçeği bir vazo içine yerleştirip komodinin üstüne bıraktıktan sonra uyuyan Hulusi dedeyle sessizce vedalaştım. Gözlerimden yaşlar süzüle süzüle Tepebaşı’ndaki annemlerin eve geri döndüm…

    İki haftada bir Hulusi dedeyi ziyaret ediyordum. Konu komşu da tanımıştı beni, ses etmiyorlardı. Bu gel-gitler altı ay kadar sürdü. Son ziyaretimden sadece iki gün sonrasıydı, Tepebaşı’ndaki eve bir telefon geldi. Paşa Mahallesi muhtarı, Hulusi dedeyi kaybettik diyordu telefonda. Apar topar cenazeye yetiştim. Tüm mahalleli, epeyce büyük bir kalabalık eşliğinde defnettik Hulusi dedeyi. Kendi kanımdan biri vefat etmişçesine kederliydim. Düşünün, bunları ne anneme ne de kardeşime, kimseye anlatmamıştım. Yaşananlar benimle, Hulusi dede arasında bir sırdı. O cenaze gecesi bir karar aldım kendi kendime: Emanet aldığım kamera benim hayatım, yaşama nedenim olacaktı. Doğayı seviyordum, fotoğrafçılığı ve filmleri de. 1988 yılında sınava girip Eskişehir Üniversitesinin Radyo Televizyon Bölümünü kazandım. Oldukça verimli geçen dört yıllık bir eğitimden sonra, akademiden dereceyle mezun olup belgeselciliğe başladım. Canon Canovision 8VM-E1’im kız arkadaşımdan daha yakın olmuştu bana. Onunla yüzlerce, binlerce saatlik çekim yaptım. Emanet aldığım kamerayla Hulusi dedeyi ve torunu Cemal’i onurlandırmak için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım, başarılı olabildiysem ne âlâ…

    *

    -Vay be ağabey! Bunları inan ilk kez duyuyorum senden. Hatta bu son belgesel filminin jeneriğinin başında yer alan “Hulusi Dede için…” ibaresi şimdi daha anlamlı gelmeye başladı. İyi ki de kamerayı almışsın ağabey, iyi ki de belgeselci olup hem Hulusi dedeyi, hem kendini, hem de bizleri onurlandırmışsın.

    -Benimle on beş yıldır arkadaşlık ediyor abin, inan ben bile ilk defa duydum bu hikâyeyi Okan!

    -Doğrudur Vesper. Peki, aklıma bir şey takıldı ağabey. Bu çok önemli sırrını neden bunca yıl sonra, şimdi bizlerle paylaşmayı kabul ettin?

    -Ee, sırlarını dostlarınla paylaşmayacaksan, senden nasıl bir dost olur ki Okan’cım! Sanırım yaşamanın hiçbir anlamı kalmazdı o zaman…

    ****

    [i] Bu öykümün ana fikri, 1994 yılı Amerikan Bağımsız Sineması yapımı, senaryosunu Paul Auster’in yazdığı ve Wayne Wang’ın yönettiği “Smoke”, Duman isimli filmde, tütün ürünleri mağazası olan Auggie’nin (Harvey Keitel) yazar dostu Paul Benjamin’e (William Hurt) New York Times’da yayımlanması için anlattığı bir Noel hikâyesinden esinlenilmiştir.
  • 115 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Shakespeare'in deha eseri.
    Oyun okurken, ki bu tiyatro metni okumanın en latif tarafı galiba, zihnimizde belirme, oyunu spontane canlandırma, onu tatlandıran ve oyun okumamızın birinci nedeni sanki.
    Siz Nasıl İstersiniz diye de çevirebileceğimiz ve merhumun Noel'in 12. Gecesinden mülhem bu oyunu, yukarıda ifade edilenleri öyle net ve beliğ hissettiriyor ki Shakespeare'e "iyi ki yazmışsın" diyesi geliyor insanın.
  • Buldum! Evreka! εὕρηκα!
  • 261 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Hiçbir korkuya benzemez “Kaybetme Korkusu!” diyerek başlamak istiyorum bugünkü incelememe.

    > Bugün gene birlikteyiz ve William Golding’in kült eserlerden birisi olan Sineklerin Tanrısı’nı ele almak istiyorum. Okumuş olduğum bu güzel eseri, elimden geldiğince değerlendirmeye ve ufak tefek dokunuşlar ile dilimin döndüğü kadarıyla size anlatmaya, tanıtmaya çalışacağım. Şimdiden söyleyeyim: çayınız, kahveniz, kekiniz, böreğiniz hazır mı? Bizde beleş değil ve 1Ke’nin Millet Kıraathanesi’ne hoş geldiniz sevgili dostlar. :)

    > William Golding'in kızı Judy Golding Carver: “ Babam basit kararlara asla güvenmezdi ve bu romanı ile hukukun üstünlüğünün önemini vurgulamak istediğini ve insanların yaşamakta olduğu duygu karmaşıklığına dikkat çektiğini ifade ederdi. Ve ayrıca David Shariatmadari’nin kitaba dair yorumunda, babamın, ‛Sineklerin Tanrısı’ romanına ithafen: ‛William Golding, erkeklerin doğası gereği küçük şeytanlar olduğunu göstermeye çalıştı’ " demiştir.

    > Şiddetli geçen bir savaşın ortasında, Britanya'dan bir grup öğrenciyi tahliye etmekte olan bir uçak vurularak ıssız, tropik bir adaya düşer. Hikâyemiz burada, mavi gök kubbenin altında, altın sarısı kumların olduğu bir sahilde başlar. Düşen uçaktan mucizevi bir şekilde sağ kurtulan başkahramanlarımızdan Ralph ve Piggy, sahilde biraz ileride işlerine yarayacak bir şey keşfederler. Piggy, keşfettikleri bu şey ile ilgilenirken, kendilerinin bu kaza sonrası bulundukları yerde yalnız olmadıklarını anlarlar ve işler gitgide daha da garip bir hal almaya başlar. Adada sağ kalanlar kumsalda toplandıkça, bunların hepsinin irili ufaklı, belli yaş grubunda çocuklar olduklarını anlayacak ve kısa süre içerisinde, bu sağ kalanların düzeni hâkim kılmak adına bir lider seçmelerine ve kurtuluş için bir yol bulma çabalarına şahit olacağız.

    > Merak içerisinde okumakta olduğumuz bu hikâyemizdeki çocukların bulundukları ortama kısa süre içerisinde ayak uydurmalarına, adadaki keşiflerine ve bu adadan kurtuluş için neler yapmaları gerektiğine dâhil olacağız. Hiç ummadığımız bir şekilde, bu çocukların güneş ışığından ve Piggy'nin gözlük camlarından faydalanarak ateş yaktıklarını okuyacak ve çocuksu dikkatsizliklerinin nelere sebep olabileceğini göreceğiz. Bu anlık dikkatsizliğin ve dikkatsizlik sonrasındaki olaylar zincirinin devamında, gruptaki en genç çocuklardan birisin ortadan kayboluşunu ve muhtemelen ölümle sonuçlanabilecek bir hadiseyi üzülerek okuyacağız. Ama çocuk her yerde çocuktur ve çocuklar yetişkinlerin olmadığı bir dünyanın, hayatın tadını çıkarır ve adada geçmekte olan zamanın çoğunu suda sıçramak ve oyun oynamakla geçirirler. Tüm bu rahatlığa rağmen grup üyelerinden Ralph, grubun ikaz ateşini için çaba sarf edilmesi ve barınabilmek için kulübe inşa etmelerinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Avcılık ve yiyecek temini için görevlendirilmiş olan grup yaban avında başarısız kalınca, grup lideri Jack, avlanma eylemiyle giderek daha fazla meşgul olur ve adada, görevleri tayin edilmiş gruplar arasında gitgide bir huzursuzluk baş göstermeye başlar. (Daha fazla spoiler vermemek adına burada içeriğe dur diyorum.)

    > Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz romancı William Golding'in, 1954 yılında kaleme aldığı alegorik romanı Sineklerin Tanrısı'ndaki çocuklar başlangıçta, demokratik bir toplum yaratmada oldukça iyi ve takdire şayan bir birliktelik örneği sergilerler. Kurallar ve bir örgütlenme sistemini iyi geliştiren çocukların demokratik olarak seçmiş oldukları bir liderleri bile vardır ve seçilmiş lider diğer bireyleri “kurallara” riayet etmeleri için uyarır, çünkü “kurallar, toplum olarak düzen adına sahip olduğumuz tek şeydir”. Kuralların olmadığı yerde “Kaos” hâkimdir ve kargaşa ile birlikte büyük felaketlerde kapıda beklemektedir. Ancak “uygarlık” dürtüsü olarak onlara öncü olacak yetişkinler olmadan çocuklar gitgide şiddete başvurmaya meyilli hale gelirler ve vahşileşmeye başlarlar. Bu roman bağlamında, erkeklerin kaosu yaşama hikâyeleri, insanoğlunun doğası gereği, temelden vahşi olduğunun bir göstergesidir. Unutmayalım ki: kitapta da okuyacağımız üzere, kıt kaynaklar üzerindeki rekabetin, insanları nasıl da düşmanlığa götürebileceğini az çok hepimiz tahmin edebiliyor ve yaşamakta olduğumuz bu dünyada, insanların menfaatleri doğrultusunda ve ortak sorunları olduğunda kolektif işbirliği yaptıklarını biliyoruz.

    > Bir an için yeniden küçük bir çocuk gibi düşünün ve bir sabah uyanıp, yapayalnız kaldığınızı anlasanız ne yapardınız? Etrafınızda sadece belli yaş grubunda çocuklar olsa ve yetişkinleri bulamasanız ne yapardınız? Nasıl hayatta kalırdınız? Bir çocuk aklı ile diğer çocuklarla kolektif bir çalışma yapabilir misiniz? Birbirinizin hayatını kurtarmaya çabalar mısınız yoksa savaşmaya ve sadece güçlü olanların hayatta kalmasına mı izin verisiniz?

    > İşte bunlar William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" adlı romanında, biz okurlara dolaylı anlatımlar ile sorulan sorulardır. Yukarıda da bahsettiğim üzere, roman, bir uçak kazasında hayatta kalan ve daha sonra bir adada yaşam mücadelesi vermeye mecbur olan bir grup çocuğun trajik hikâyesini anlatıyor. Ve bu roman boyunca çocukların duyguları değişime uğruyor, birbirlerine açılıyorlar ve en sonunda kendi aralarında bir güç savaşına giriyorlar. Sineklerin Tanrısı biz okurlara masumiyet, medeniyet ve gücün etkileri hakkında birçok sorular sormaktadır ve her insanın içinde, doğasında bulunan olası kötülük potansiyelini sembolize etmektedir.

    "Ralph 'masumiyetin sonu' ve "insan kalbinin karanlığı" için ağlar."

    Yazar hakkında
    > William Golding 19 Eylül 1911'de Cornwall, İngiltere'de doğdu. Babası bir matematik öğretmenidir, annesi kadın hakları hareketine dâhildir. Golding, her ne kadar lüks bir evde ve iyi şartlar altında yaşasa da, aile bireylerinin iletişimi aile içinde zayıftır. Golding'in annesi ilerleyen zamanda Noel'i her zaman farklı odalarda kutladıklarını ifade eder. Golding iyi bir eğitim alır. Biyografisini ele alan John Carey'e göre, kendisi 16 yaşındayken, 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmeye yeltenen bir genç olarak bu "canavarca" eylemden çok utandığı ifade etmiştir. Bknz: https://www.sabah.com.tr/...rindan_taciz_itirafi İlerleyen bir zamanda kendisi: “Çocukluk büyüyen bir hastalıktır” diyecektir. Oxford Brasenose College'da Golding ilk önce doğa bilimleri okur, ancak, ileriki bir zamanda İngiliz edebiyatına ilgi duyar ve bu bölüme ağırlık verir. 1934'te ilk şiir kitabı yayımlanır. Mezun olduktan sonra, Ann Brookfield ile evlenir, 1939'da İngilizce ve felsefe öğretmeni olarak Salisbury’de (Bishops Wordsworth school’da) göreve başlar. II. Dünya Savaşı'nın başlamasından kısa bir süre sonra Golding, gönüllü olarak donanmaya katılır. Savaştaki beş yıl boyunca, insanın içsel iyiliğine olan inancını yitirir ve yaşamış olduğu bu derin, ruhsal hadisenin sonraki edebi yaşamını şekillendirecek bir gelişme olduğu düşünülmüştür. 1945'te eski okuluna geri döner ve birkaç yayıncı tarafından reddedildikten sonra, 1954’te ona edebi ün kazandıracak olan romanı “Sineklerin Tanrısı”nı ve sonrasında da diğer eserlerini kaleme alır. Kaleme almış olduğu edebi eserlerinin kendisine olan maddi getirisini göz önüne alan ve bu getiri ile rahat bir yaşam sürebileceğini düşünen Golding, 1961 yılında öğretmenlik hizmetinden istifa eder. Rites of Passage adlı kitabı ile 1980 yılında Man Booker ödülünü alan yazar daha sonra, 1983 yılında edebiyat hayatındaki çalışmaları nedeniyle Nobel ödülünü de aldı ve 1988 yılında Sir (şövalye) unvanının sahibi oldu. Bundan beş yıl sonra, 19 Haziran 1993'te Cornwall'daki evinde kalp yetmezliğinden öldü.

    “Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı da değildir. Hamlet’i sadece bir öç alma tragedyası ya da Moby Dick - Beyaz Balina’yı sadece bir balina avı öyküsü saymak ne denli yanlışsa, Sineklerin Tanrısı’nı da çocuklar için yazılmış bir serüven romanı saymak o denli yanlıştır.”

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~