• 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ben bu çizerin yazarın her çıkan kitabını aldım, bu da ikilemde kalmış bir hayatta yaşamaya çalışan genç bir nesili temsil eden kızın hikayesi, her be kadar yabancı bir kültürde geçen bir olay olsada insan kendini ya da çevresindekileri bir şekilde bir yerlere koyabiliyor...
  • 104 syf.
    ·Puan vermedi
    Modern kültürden uzakta kalmamak için ha birde 'dışı güzel bununla güzel fotoğraf çekilir' fikriyle alıp okuduğum kitap. Yazarın kesinlikle trippy bi kafayla yazdığı bu kitabı çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayamazsınız çünkü öyle bir yer yok. Çocuklar canavardır.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Zweig eşiyle birlikte intihar etmeden bir gün önce yayıncısına gönderdiği The World of Yesterday kitabında “Artık hiçbir yere ait değilim, her yerde bir yabancı ya da en fazla bir misafirim.” der.

    Ay Işığı Sokağı hiçbir yere ait olmayanların hikayesinden teşekkül beş hikayeden oluşuyor. Bunların üçü yazık ki intiharla sonuçlanıyor. Zweig’in Satranç’ta geçen şu cümlesi bu düşüncenin temeliydi belki: “Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.”
  • 278 syf.
    Mobil telefonlar hayatımıza o kadar hızlı girdi ki hızı karşısında hepimiz şaşkına döndük ve bağımlısı olduk. Öyle ki; elimiz ayağımız ve bütün dünyamız oldu küçücük aletler.

    Bir arkadaşımızla konuşurken aramızda geçen bir bahis telefonu kapattığımızda karşımıza reklam olarak çıktı. Alacağımızı söylediğimiz ürünün indirimli fiyatları ekranımızda kaymaya başladı henüz araştırmamışken. Veya arama motoruna bir iki harfini yazdığımızda Google Efendi bunu mu dediniz diyerek bize kolaylık sundu.(!)

    Biz herhangi bir şeyi konuşurken veya düşünürken karşımızda hazır bulma kolaylığı çok hoşumuza gitti, arkasında çalışan yapay zeka gönlümüzü kazanmıştı. Fakat işler bununla sınırlı kalmayacaktı.

    Yapay zeka (YZ) çalışmaları küresel ölçekte o kadar arttı o kadar arttı ki özellikle iki dünya ABD ve Çin’de yapay zekanın yapabilecekleri, Hollywood’un konuya yaklaşımı da üstüne eklenince korku imparatorluğu aldı başını gitti. Robotlar önce işlerimizi elimizden alıyorlardı ardından da yönetimimizi. Ve tabi kaos.

    Kai-Fu Lee işte tam bu noktanın göbeğinde bulunan bir isim. Yapay Zekan Enstitüsü başkanlığının yanı sıra Google China’nın kurucu olan Lee, Microsoft ve Apple’da yöneticilik de yapmış bir kişi. Yani yapay zeka konusunda dünyada iki kutupta da bulunmuş.

    Silikon Vadisi’nin bir klonu olarak görülen Çin internet ve inovasyon dünyası için gözlem ve eleştirileri bu iki dünyanın da içinden geldiği için önemli ve nokta atışı. Orijinal ismi “AI Superpowers, China Silicon Valley and The New World Order” olan “Yapay Zeka ve Yeni Dünya Düzeni Çin Silikon Vadisi” kitabı dokuz bölümden oluşuyor.

    “Çin’in Sputnik Anı” isimli birinci bölümde; Çin’in internet ve yapay zeka çalışmalarının düşünce altyapısı ve işleyişiyle ilgili giriş bilgilerini sunuyor. “Kolezyum’daki Kopyacılar” bölümünde ise Silikon Vadisi’nin Çin’e taşınma (aktarılma) sürecini anlatıyor Kai-Fu Lee.

    Çin internetinin ilk dönemine damgasını vuran Silikon Vadisi’nin kopyalanması “Klonlanması” Çin için oldukça normal karşılanan girişim. Halbuki işin Silikon Vadisi tarafında bu durum tam tersi bir etkiye sahip. Kolezyum tanımlaması ise sayfaların içine girildiğinde hedefi tam 12’den vuruyor. Çin’deki kural tanımaz ve hiç bir müsamahaya yer olmayan rekabeti ve hızlı büyümeyi Orta Çağ’ın Gladyatörlerinin hayatta kalma savaşı güzel betimliyor. Çin internetinde ayakta kalacak bir girişim yapmak istiyorsanız kurallar belli: Kuralsızlık.

    Üçüncü Bölümde “Çin’in Alternatif İnternet Evreni”ni anlatan Lee, Çin devletinin internet dünyasının gelişmesi için uygulamaya koyduğu “Yığınsal girişimcilik ve yığınsal inovasyon” sloganın içeriğini ve işleyişini anlatıyor. Verilerin nasıl işlendiğinden, yeni bir girişimin ne gibi yenilikleri kısa sürede kitlelere ulaştırmasını bir çoğumuzun bildiği fakat kısıtlı olarak kullandığı WeChat uygulaması örneği üzerinden anlatıyor.

    Ülkemizde sadece mesajlaşma ve konuşma uygulaması olarak kullanılan uygulama, Çin’de kullanıcısına yemek siparişinden banka hesabına kadar geniş bir yelpazede hizmet ve kolaylık sunuyor. Detayları Lee’nin satırlarından okumalısınız, bambaşka bir dünyanın kapıları önünüzde açılıyor gibi hissedeceksiniz.

    “İki Ülkenin Hikayesi”nin anlatıldığı dördüncü bölümün ardından esas konuya giriş yapıyor Lee, “Yapay Zekanın Dört Dalgası”. Yapay zekaya dair teorik, tabi pratiğe yansıyan taraflarıyla birlikte, bilgilerin ve sürecin bulunduğu bölüm YZ hakkında temel bilgi gereksiniminizi fazlasıyla karşılayacak.

    “Ütopya, Distopya ve Gerçek YZ Krizi” isimli altıncı bölümde “düşünen makinelerin” hayatımızda edinecekleri yeri anlatıyor. Karanlık bir Hollywood filmi gibi. Fakat Lee bu kadar karamsar değil. Bahsi konu edilen karanlık senaryoların gerçekleşmesinin günümüz teknolojisiyle mümkün olmadığını ısrarla ifade eden Lee, bilim insanlarının akademik göstergelerin dünya ürünü haline gelmesini konusunda biraz abartılı tahminler ileri sürdüklerini iddia ediyor.

    YZ alanında 1980’lerin başında çalışmalarına başlayan Lee, kendi tahmininin 5 yıl içinde YZ’nin bütün dünyayı kasıp kavuracağı olmasına rağmen bunun 25 yıl gibi 5 kat bir farkla gerçekleşmeye başladığını ve yanıldığını ifade ediyor.

    Fakat YZ çalışmalarının ilerleyen yıllarda ekonomik açıdan insan istihdamını olumsuz etkileyeceğinin kesin olduğunu da sözlerine ekleyen Lee, ekonomik uçurum ve paylaşımdaki makasın giderek daha fazla açılacağı öngörüsünde bulunuyor ki bu pek sürpriz bir sonuç değil.

    Bu bölümde esnek çalışma ve yeni istihdam alanlarının da oluşacağını ifade eden Lee, gelişmelerin tamamen olumsuz sonuçlanmak zorunda olmadığını önlemlerin alınabileceğini ve hatta önlemler alınması gerektiğini sert bir biçimde belirtiyor.

    2013 yılının başında talihsiz bir şekilde kanser olduğunu öğrenen Lee için hayatın ve çalışmanın akışı birden değişiyor. “Kanserle Gelen Bilgelik” isimli yedinci bölümde kanserle savaşını ve dünyaya karşı olan tutumunu gözden geçiriyor Kai-Fu Lee.

    Ömrünü yapay zeka çalışmalarına adamış bir insanın işin sonunda yapay zekaya değil de insana dönmesi yakalandığı hastalık sayesinde oluyor. Evet yapay zeka bir doktora göre teşhis ve tedavide daha yüksek başarı gösterecek bundan kuşku duymuyor fakat robotların kalbinin olmadığı gerçeğini göz ardı edemiyor. Size hastalandığınızda ilaçtan önce sevgi gerekiyor. İlgi gerekiyor. Bu gerçek aslında bütün teknolojik ve bilimsel gelişmelerin temelinde yatan o öze götürüyor bizi.

    Seviyor ve seviliyorsanız bu dünyada bir anlamınız var gerisi teferruat.

    Lee için gerçek trajedi daha fazla yaşayamayacak olması değil, en yakınındakilerle sevgisini cömertçe paylaşamayacak ve bunca zaman paylaşamamış olması. İşte bu nokta sevgiyi ve YZ çalışmalarının göz ardı ettiği esas gerçeği ortaya koyuyor: İNSAN.

    Sekizinci bölümde hastalığı süresince ve sonrasında insan faktörünü YZ ile bir arada nasıl sürdürebileceği üzerine düşüncelerini paylaşıyor Lee, “İnsanla YZ’nin Bir Arada Var Olmasını Sağlayacak Anahtar” ismini verdiği bölümde gözlerimizi geleceğe, ileriye diktiğimiz kadar, etrafımıza da bakmaya mecbur olduğumuzu hatırlatıyor bizlere.

    Son bölümde ise “Küresel YZ Hikayemiz”i anlatıyor Lee. YZ’nin doğru anlaşılıp kullanıldığında bütün insanlık için eşsiz bir ekonomik gelişme ve refah yaratacağını fakat bunun için insanın öncelenmesi gerektiğini vurguluyor defaatle.

    Kitap aslında bir insanın ömrünü verdiği çalışmaların nasıl seyir değiştirebileceğinin güzel bir örneğini sunuyor. Vazgeçilmez olarak gördüğümüz iş hayatımızın aslında nasıl sabun köpüğü bir etkisi olduğunu, öncelik ve sonralıklarımızın ne kadar tutarsız ve yanlış olduğunu, bunun yanında çalışmanın aşkla şevkle yapıldığında nasıl güzel sonuçlar doğurduğunu ve günün sonunda insan kalabilmenin ne kadar zorlaştığını anlatıyor.

    Lee, insan olabilmek ve insan kalabilmenin, buna sabır göstermenin ne kadar zor fakat meyvesinin de bir o kadar tatlı olacağını kendisinden hareket ederek anlatıyor. Alınacak çok ders geçilecek çok yol var.
  • 266 syf.
    !! SPOİLER VE KİTAPTAN ALINTILAR İÇERİR !!

    “MUTLU İNSANLAR; HER ŞEYİN EN İYİSİNE SAHİP OLANLAR DEĞİL, SAHİP OLDUKLARINI KAYBETMEYECEK KADAR ÇOK SEVENLERDİR.”
    Charles Bukowski

    1932 yılında ilk kez yayınlanan Cesur Yeni Dünya orijinal ismiyle Brave New World adını Shakespeare’in Fırtına isimli eserinden, Miranda’nın bir konuşmasından almıştır. Burada önemli olan nokta şu ki; Shakespeare'in, eserinde 'BRAVE' sözcüğünü 'GÜZEL' manasında kullandığı bilinmektedir. Eseri Güzel Yeni Dünya olarak algılamak, yaratılan kurgu dünyayı anlamak açısından daha faydalı olacaktır.

    Yazarın kurgulamış olduğu bu yeni dünya hakkında fikir vermesi adına kitaptan bir alıntı ekleyerek devam etmek istiyorum.

    *** 219-220. SAYFADAN ALINTIDIR ***

    "Çünkü bizim dünyamız Othello'nunkiyle aynı değil. Çelik olmadan araba yaratamazsınız - aynı şekilde, sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok; şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar. Herhangi bir sorun çıkması durumunda da soma var.''

    *** 219-220. SAYFADAN ALINTIDIR ***

    Bir yaşam düşünün ki insanların ilişki yoluyla değil cam tüplerde suni döllenme yoluyla kimyasal maddeler etkisiyle ürediği, insanların henüz bu tüpler içerisinde embriyo halindeyken bile belli sınıflara ayrıldığı, alt sınıf olanlara çeşitli kimyasal maddeler verilerek zeka seviyesinin sadece hayatı boyunca yapacağı iş için yeterli seviyede tutulduğu, anne-baba kavramının olmadığı, inançların köreltildiği ve sorgulama yeteneğinin kalmadığı, herkesin herkesle duygusal bağ olmadan ilişkiye girebildiği, insanları henüz bir bebekken çiçeklere ve kitaplara karşı insani olmayan araçlarla şartlandırarak çiçek ve kitaplara karşı nefret duymasının sağlandığı ve en ufak mutsuzluk durumunda soma adlı hap ile mutsuzluktan eser kalmadığı bir yaşam.

    Yazar 1930'lu yılların teknolojisiyle nasıl böyle bir dünya kurgulayabilmiş? Bu nasıl bir hayal dünyasıdır? sorularının yanı sıra; Neden böyle bir dünya kurgulamış? sorusunu kendime sorarak okudum kitabı. Kitapta bu dünyadan farklı normal bir şekilde üreyen insanların yaşadığı bir Vahşi AyrıBölge olduğundan, yazar sürekli bu iki dünyayı karşılaştırarak ama hangi dünyayı tercih ettiğini belli etmeden konuyu işlemiş. O yüzden yazarın yeni dünyasının ütopya mı distopya mı olduğuna okuyucu kendi karar verecektir. Benim düşüncem tabi ki; insani duyguların olmadığı, insanların bir robot gibi yaşadığı, aşkın sevginin, çiçeğin ve kitabın olmadığı bir dünya kesinlikle DİSTOPYA olacaktır.

    Yeni dünyada yaşayan üstsınıf biri olan Bernand, yine bu dünyada yaşayan Lenina, yeni dünyanın önemli bir yöneticisi olan denetici Mustafa Mond ile AyrıBölgeden denetim ve gözlem amacıyla yeni dünyaya getirilen Vahşi John etrafında gelişen, hayal gücünün sınırlarının zorlandığı, yazarın karakterler aracılığıyla dünya düzenine yaptığı eleştirilerin olduğu, okurken okuyucuyu derinlemesine düşündüren aforizmaların da yer aldığı bir hikaye sizleri bekliyor.

    İncelemeyi denetici Mustafa Mond ile Vahşi John arasında geçen bir konuşmayla bitiriyorum. Keyifli okumalar.

    *** 238. SAYFADAN ALINTIDIR ***

    '' Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz.''

    '' Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.''

    '' Aslında ''dedi, '' siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.''

    '' Öyle olsun'' dedi, '' mutsuz olma hakkını istiyorum.''

    *** 238. SAYFADAN ALINTIDIR ***
  • 308 syf.
    (Demek ki o kadar gizli değiller.)

    Bir çoğumuz okültist tarikatlara inanmıyor olabiliriz ama inananları da gözardı etmemek gerek sanırım. Üstelik inanmanın ötesinde bu gizliliğin meraklarımızı kamçıladığı da bir gerçek.

    Tarih boyunca pek çok gizli örgüt ve tarikat var olmuştur. Buradaki gizlilik (ki bu gizlilik çoğunlukla bilinçli bir harekettir.) haklarında çeşitli komplo teorilerinin ortaya atılmasına sebep olmuştur.


    Peki ama neden bu örgütler gizliliği tercih ediyor?

    Çünkü, kuruluşlarındaki ortak özellik, var olan sisteme başkaldırıdır. Bu başkaldırı gizliliği de gerekli kılmış, zamanla haklarında çok da alakalı olmayan efsaneleri beraberinde getirmiştir. Kimi örgütler bu durumu lehlerine kullanırken kimi örgütler ise efsanelerin asılsızlığını anlatmak amacıyla kendilerini açıklayan kitaplar yazmışlardır.

    Bir diğer sebebi ise bazılarının dünyadaki sistemi değiştirmek ve insanları yönetmek amaçlı, bazılarının şiddet içerikli eylemler gerçekleştirerek korku salmak amaçlı, bazılarının ise ruhsal arınma ritüelleri düzenlemek amacıyla kurulmuş olmalarıdır. Yani genel kurallardan, törelerden, adetlerden, inanışlardan ayrılıyor olmaları sebebiyle gizliliği tercih etmişlerdir.

    İnsanlığın ilk zamanlarında kurulan tarikatların genel olarak dini yeniden yorumlama, ruhsal arınma üzerine kurulmuş olduğunu görüyoruz. Tıpkı Paflikyan öğretisinde olduğu gibi.. Paflikyanların temel görüşü, maddi dünyayı yaratan ve yöneten Tanrı ile tapılması gereken, ruhları yaratan göklerin Tanrı'sı arasındaki ayrımı bulmaktır.
    Ancak zaman içinde bu örgütler devletleri tehdit edecek boyutlara varmış hatta yıkılma sürecinde doğrudan veya dolaylı olarak rol oynamışlardır.

    Örneğin Haşhaşiler zamanla güçlenerek Selçuklu Devleti'ni tehdit edecek boyuta ulaşmıştır.
    "Haşhaşiler, Hasan Sabbah'ın 1090 yılında Alamut Kalesi'ni almasıyla kurulmuştur. Hasan Sabbah'ın amacı Selçuklu Devleti'nden intikam almaktı." sy. 87

    Yine Fransız Devrimi'nin arkasında İlluminati örgütünün varlığından söz edilmektedir. Bu konuya ilişkin William T. Stil, New World Order adlı eserinde şöyle anlatmaktadır:
    "1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipülasyonlar sonucunda yapay bir buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, tüm ülke kısa zamanda ayaklandı..."

    Daha sonra kurulan örgütlerin ise başka devletlerin desteği ile ayakta kaldıklarını da görüyoruz.
    Kitapta özellikle de Türk tarihine geçen Masonların bir listesi de vardır ki bu listenin başını 33. Osmanlı Padişahı V. Murat, gazeteci ve yazar Şinasi, Ziya Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi (sy. 212-217) gibi tanıdık kişilerin çektiğini görüyoruz.

    Mithracılıktan Masonlara, Tapınakçılardan Cizvitlere İlluminati'den Moonlara her türlü tarikatı, örgütü anlatmış sevgili yazar. Her ne kadar üslup olarak ders kitabı sıkıcılığını veriyor olsa da konuyla ilgilenenler için iyi bir kaynak olacağını düşünüyorum.

    Okuyucularına keyifli okumalar dilerim..
  • Türkiye'de önümüzdeki günlerde II.Dünya Savaşı ve sözde Yahudi soykırımı ile ilgili yayınlar yoğunlaşacak. 2000 yılından beri yoğunlaşıyor da. Bu beklenti ışığında bu kitabın nitelikli bir dezenformasyon işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Nasıl, açıklayayım.

    Kitap, Yahudilerin Almanya'dan çıkarılmasıyla başlıyor. Neden çıkarıldıkları ile hiç ilgilenmiyor yazar. Bu bir. Hemen ardından Siyon Protokolleri'nin Rus Çarı'nın uydurması olduğu varsayımıyla Türkiye'de Siyon Protokolleri'nin yayınlanmasını engelleme girişimlerine söz geliyor. Uydurma olduğu varsayımı hiç bir irdelemeye, bilimsel çözümlemeye tabi tutulmuyor. Bu iki. Hiç bir bilimsel kanıt veya referans sunma gereği duymadan Yahudilere soykırım uygulandığı iddiası, üzerinde tartışma olmayan bir gerçekmiş gibi sunuluyor. Tek dayanak soykırımın popüler kültürde "tanınmış" olması. Bu da üç. Kitabın kalanı olaylar örgüsünün ortasındaki bu üç büyük kara delik görmezden gelinerek gelişiyor. Yazar bu kara deliklerin üzerinden susarak atlarken, aslında Yahudilerin Almanya'dan durup dururken kovulduğunu, Türkiye'de aynı yıllarda Yahudi karşıtı yayınların durup dururken başladığını söylemiş oluyor. Tıpkı Taner Akçam'ın veya Ayşe Hür'ün Ermenilerin durup dururken sürüldüğünü iddia ettiği gibi. Tıpkı son on, on beş yılda tespih gibi dizilivermiş kitapların Dersim'in durup dururken bombalandığını iddia ettiği gibi. Zaten bu dünyada her eylem durup dururken olmakta, öyle değil mi? Nedenini, öncesini sorgulamak boşunadır. Bilimsel tarihçilik budur (!). Siyon Protokolleri'nin içeriğini incelemeye, gerçekleşen olaylarla rastlantı olamayacak benzerliğini gözler önüne sermeye de gerek yoktur... Şöyle bildik bir itiraz gelir: "Yahudi sürgünü öncesinde gerçekleşen olaylar bu kitabın konusu değil." İşte bu, sık rastladığımız bir çarpıtma biçimidir. Politik ajandaya uygun bir varsayım yapılır ve tekelleşmiş basın-yayının olanaklarıyla o varsayımın üzerine hızla dev bir bina inşa edilir. Ta ki okur kapının pencerenin eğriliğiyle oyalansın, temeli görmeye zamanı kalmasın. Benzer çarpıtmalar Varlık Vergisi konusunda da yapılmakta. Türkiye'nin 80 sonrası ve özellikle 2002 sonrası içine girdiği loş, bilimsiz ortamda tarihi silip yeniden yazmak bir meslek durumuna gelmiştir. Bunun adına da şeytana pabucunu ters giydirircesine "ezber bozmak" denmiştir. "Yeni tarih"i destekleyen her türlü yayın özenle derlenip toparlanmakta, bu gürültünün içinde nesnel bakışın sesi giderek boğulmaktadır. Her nasılsa ezberleri bozmamızı isteyenler, konu II. D. Savaşı ve "Yahudi soykırımı" olduğunda ezberleri sorgulamamızı istememekteler. Avrupa ve ABD'de Yahudi soykırımı iddiasını bilimsel olarak çürüten çok sayıda yayının bir teki bile Türkçe'ye çevrilip yayınlanmış değildir. Bu ıssız, tartışmasız ortamda dezenformasyoncuların önü alabildiğine açıktır. Türk okuru Yahudi soykırımını kanıtlarla çürüten çok sayıda kitabın Almanya, İsviçre, Kanada gibi ülkelerde yasaklandığından, Germar Rudolf, Ernst Zündel gibi pek çok muhalif yazarın hapiste çürütüldüğünden habersizdir.

    İş işten geçip "soykırım inkarı suçu" adı verilen bu engizisyon yasaları Türkiye'de de yürürlüğe girmeden şu kitapları okumanızı öneririm: The Fate of Jews in German Hands - J. S. A. Hayward; The Lüftl Report: An Austrian Engineer's Report on the "Gas Chambers" of Auschwitz and Mauthausen; The Leuchter Reports - Fred A. Leuchter; The Six Million Swindle - Prof. Austin J. App, Ph.D.; Gruesome Harvest: The Costly Attempt To Exterminate The People Of Germany - Ralph Franklin Keeling; Diğer Kayıplar - James Bacque; Apocalypse 1945: Destruction Of Dresden - David Irving; Debunking The Genocide Myth - Paul Rassinier; Myth Of The Six Million - David Hoggan; Anne Frank's Diary A Hoax - Ditlieb Felderer; Carlo Mattogno - Auschwitz Serisi, Belzec, Majdanek, Sobibor, Treblinka, The Elusive Holes Of Death kitapları; The Hoax Of The Twentieth Century - Arthur R. Butz; -Lectures On The Holocaust - Germar Rudolf; The Forced War - David L. Hoggan; The Ethnic Cleansing Of The East European Germans, 1944-1950 Alfred-Maurice De Zayas; The High Cost Of Vengeance - Freda Utley; Holocaust Is Nothing But A Holohoax - Willie Martin; Auschwitz The Final Count - Michael Collins Piper; Truth For Germany The Guilt Question Of The Second World War - Udo Walendy; Unconditional Hatred: German War Guilt And The Future Of Europe - Russel Grenfell.

    Bu kitabın yazarı Stanford Shaw'un ne anlatmak istediğini bu kitapların bir kaçını okuduktan sonra çok daha iyi anlayacaksınız. Eleştirel ve sorgulayıcı okuma ilkesinden vazgeçmeyiniz. Gerçekler soruşturulmaktan korkmaz. Gerçek üstün gelecektir.