Mikserleri,çeşitli pasta süsleme aletleri izledi.Bu aletlerin nasıl kullanıldığı bir kenara,çoğunun adını bile bilmiyordum.Bütün bunlar bana bir şey öğretmişti:pasta süsleme ciddi bir işti.
Steelheart ve Firefight'ı okuyalı yaklaşık iki sene falan oluyor;Calamity'nin de Türkçeye uyarlanıp basılması derken bayadır okumayı istiyordum yani.
Steelheart ilk Brandon Sanderson kitabım fakat bu yüzden olduğunu düşünüyorum ki; Sandersonla tanışayım diye Steelheartı okumam için veren kuzenim ve yazarın diğer hayranlarının aksine bu seri Harry Potter'dan sonra kalbimde ayrı bir yere sahip,o kadar seviyorum,ayıla bayıla okudum.
Calamity hakkında yorumuma gelecek olursak tabi ki enfes oldugunu düşünüyorum.Steelheart'ta ve Firefight'ta nispeten daha az olan aksiyonun iki katını burada bulabilirsiniz.Öyle ki "50 sayfa okuyayım gerisini yarın okurum erkenden bitirmeyeyim." tarzında düşüncelerle basladığım kitabı iki günde elimden bırak(a)madan bitirdim.
Kitabın son bölümleri özellikle tam anlamıyla "şok üstüne şok"tu ve yine bu bölümlerde bazı yerlerde kitabı elimden adeta fırlatıp,bir süre pencereden boş boş bakacak kadar şaşırdım.Kitabın son sayfasını çevirdikten sonra da baya eksik hissettim.
Her ne kadar kitabı bitirir bitirmez "kusursuz muazzam harikulade!" tarzında seyler düşünsem de,ki hala düşünüyorum,kitabı bir sindirince bazı göze batan şeyleri farkettim.
Öncellikle olayların Jonathan Phaedrus nam-ı diğer Prof ya da Limelight kısmı gereksiz uzatıldı bana kalırsa.Bir ara "Calamity'e nasıl bağlayacaklar,baksana kitap bitiyor?" diye düşündüğüm de oldu.
Ve düşündüğüm gibi, olayların Calamity kısmı ise aceleye gelmiş gibi oldu.
Hele o son sayfalarda "Ne?Ne oldu?Hayda!" falan derken bazen ne olduğunu anlamadım birkaç sayfa geriden tekrar okuduğum oldu.
Tüm epik olaylarının başlamasına neden olan şahısla ilgili olan bölümler bir anda geldi ve gitti,size öyle söyleyeyim.
Bunların dışında sonda kafamda o kadar soru isareti kaldı ve bazı şeyleri sindiremedim