• ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet
  • Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • "Seni seviyorum. Seni mi? Hasletlerini mi? Gülüşündeki pırıltıyı mı? Hatlarının zarafetini mi? Kırılganlığını mı? Kişiliğini mi? Ba­şarılarını mı yoksa sadece varoluşundaki mucizevi gerçeği mi? "Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir," der Pascal. "Birini, güzelliğinden ötürü seven, onu gerçekten seviyor mudur? Hayır, çünkü kişiyi değil güzelliğini öldürecek olan çiçek hastalığı, artık onu hiç sevmemesine yol açacaktır." Buna karşılık Hegel'e göre sevmek, sevilen kişiye, edimlerinden veya kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir. Proust, herkesi haksız görerek bu saygın tartışmaya yepyeni bir katkı­da bulunur. Aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir; aşk Başka'nın gizemini, mesafesini, gizliliğini, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı durumda olmama halini hedefler. "Seni seviyorum"daki "sen", kesinlikle benim eşitim veya çağdaşım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır. "Eşitlik, adalet, şefkat, iletişim ve aşkınlığı özetleyen bir formüle göre" -kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem bir formüle göre- "sevgililer 'beraberdirler; ama henüz değil. "Aşk, derinleştiğinde, Başka'yı, benim için anlaşılmaz bir hale gelene kadar kendi belirtilerinden yoksun bırakan bu paradoksal bağdır. Onu sevmediğim sürece, o güzel veya çirkin, kaygılı veya sakin, takıntılı veya histeriktir: Bu özelliklerin hiçbirinin artık onu benden alıkoyma gücü yoktur. Ben onu mükemmel, özel veya kendine has özelliklere sahip olduğu için seçmiştim; şimdi onda sevdi­ğim şey ise, "diğer herkesten farklı bir nitelik taşıması değil, ama bizzat farklı olma niteliğidir."...

    Bazen kişi içinde değer adına beslediği tüm şefkat, ilgi, iyilik, erdem, sadakat, vefa gibi yüce duyguları bir kişi üzerinde tasarruf etme yanlışlığına düşebilir. Bu hale birçok yerde aşk deniyor. Bazı gönül üstadlarına göre kişi kabiliyetlerini geliştirip derecesini yükseltmeli, bu değer odağını tek merkezden kurtarıp bir prizma gibi birçok merkeze, insana, varlığa, hatta tüm aleme yayma çabasına girişmelidir. İşte o zaman feda edilen değerlerin bir kıymeti olur. Neticede tek merkezli bir vericiliğin de temelinde bencillik vardır. Tezer Özlü de yaşamın ucuna yaptığı yolculukta bu yanlıştan bahseder: "Bir uzaklık kazanmam, kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek. Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendim dışında." Aynı fikri Marx da paylaşır: "Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir."

    Bu bencillik sevginin kalpten dile geçmesinde de devam eder. Tek kişilik bir fayda gözetilerek sevgi(denilen) açığa çıkar. Genelde sevilenin durumu veya olası tepkisi gözetilmeden taşar içtekiler. Çünkü sevmiştir daha napsındır! Acilen sahip olmalıdır nesnesine. Bu yüzden sevgilerimiz bile yıpratıcıdır. Pessoa der ki "Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek... Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle, ister istemez bir şey hissetmek, gerçekte tam bir karşılık bile bulmaksızın, biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur!"

    "Hiç kimsede sevginin önemsiz olduğuna ilişkin bir kanı yoktur. Onun açlığını çekerler, sinemalarda mutlu ya da mutsuz aşk hikâyeleri izlerler, yüzlerce niteliksiz aşk şarkıları dinlerler. Buna rağmen, pek azı sevgiye ilişkin bir şeyler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünür." Hani denir ya bir yerde size sürekli özgür olduğunuz söyleniyorsa aslında özgür olmadığınızdandır. Olanca doğallıyla yaşanan ve kanıksanan değerlerin dilde dolaşmasına lüzum yoktur. Eksikliği çekilenlerdir bizi konuşmaya iten, dile geldiğinde en azından kelimeler üzerinden doyurduğumuzu düşünürüz belki eksikliğimizi. Sevgi ve aşk kavramları da bu eksiklerimizden olmalı ki çok büyük anlamlar yüklenir, kimi yerde hayat bunlar üzerine kurulur, bir ömür bekleyenleri olur. Peki beklenilen nedir ve buna değer mi?

    Sevmek de öğrenilir. Toplumdan gördüğümüz biçimin doğrusu olduğunu düşünmemek için bir sebep bulamayız olguları sorgulamaya tabi tutmazsak. Sevgi de bu sorgulamalardan muaf değildir. Bizde kısır tabağı bile boş gönderilmez kaldı ki sevgiye karşılık verilmesin! Adeta bir lütuf gibi sunulur sevgiler. Seven, sevilmeyi bekler; sevilen bunu boş çevirmemesi gerektiğini hisseder içinde hissettiği öğrenilmiş baskıdan dolayı. Oysa "yeterince sevilmediğime üzülüyorsam, bu da benim yeterince seven bir insan olmayışımdandır." Bize sevmenin ihtiyaç olduğu öğretilmez. "Birçok kişi, sevme sorununu ilkel bir biçimde ele almakta, kendi sevebilme gücünden, sevme ediminden çok "sevilme" olarak görmektedir. Onlar için sorun, nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir." İnsanlar sevilmek istediklerini söylerler ama asıl istedikleri sevmektir. Kimse seviliyor diye seveninin yanında durmazken; sevilmediği halde sevgisinin peşinden giden insanlarla doludur dünya.

    "Benim sahip olduğum sevginin sen de bilgisine sahip ol." Sevgiyi "etken ilgi" olarak göstermek yerine kısa yoldan bilgisini sunmak tembelliği. Bu tür bir sevginin olumlu sonuçlar doğurabileceği düşünülemez. Sevgi konusuna en çok kafa yormuş düşünür olan Erich Fromm "Sahip Olmak Ya Da Olmak" kitabında şöyle yaklaşır bu hataya:
    "Eğer sevgi, sahip olmak türünde ele alınacak olursa, kendinin kılmak, denetim altında tutmak anlamlarına gelecek ve böylece de canlandırmak ve hareketlendirmek yerine boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir. Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini ve sevememeyi gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir."

    Özgürlük sevgiden daha yüksek bir değerdir. Şayet sevgi özgürlüğü yok ediyorsa buna değmez. Sevgiden vazgeçilebilir, özgürlük kurtarılmalıdır. Victor Hugo' nun dediği gibi: Aşk uğrunda gerekirse hayatımı veririm. Fakat özgürlüğüm uğrunda aşkımı da feda ederim. Özgürlük olmadan mutluluk olamaz. Kişi özgürlüğüne ket vuran şeyden zamanla nefret etmeye başlar. Eski Fransız şarkısında geçtiği şekliyle:, «Tamour esi Tenfant de la lîbert,», "sevgi özgürlüğün çocuğudur. O, asla zorbalığın çocuğu olamaz." Özgürlüğü bilmeyen, bağlanmayı ve sevmeyi de bilmez. Her şey zıttıyla anlam bulduğundan - dahası tercih edebilmenin bilişsel yükü taşınacağından, özgürlükten sonra gelen bağlılık çok daha sağlıklı olacaktır. Sevginin yaratacağı yapıcı bağlılığa ulaşabilmek de doğru bir şekilde ve doğru yerde yaşanmış özgürlüğün içindedir.
  • (Çok uzun bir sessizlik)

    Ama senin dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Çok dostun var.
    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne veriyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne sunuyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne sunuyorsun?

    (sessizlik)







    Bir zihnin zemini, bir ışık huzmesi altında binlerce hamam böceği bir anda tek bir gövde halinde birleştiğinde ve hiç birinin dile getirmeye cesaret edemediği gerçeği kapsadığında artık hiçbir şeye karşı çıkmadan yer değiştiriyor ve o zihnin üst tabakalarındaki karartılmış bir şölen salonununda yoğunlaşmış bir bilinçlilik hüküm sürüyor


    Her şeyin benim için açığa çıktığı bir gece geçirdim.
    Nasıl tekrar konuşabilirim?


    Kendinden başka kimseye güvenmeyen kırgın hünsa gerçekte odayı bereketli buluyor ve kabustan hiçbir zaman uyanmamak için yalvarıyor.


    Ve hepsi oradaydılar.
    Herbiri.
    Ve ben sandalyelerinin arkalıklarında bir böcek gibi ordan oraya seyirtirken
    adımı biliyorlardı.

    Işığı anımsa ve ona inan

    Ebedi ışıktan önce bir anlık netlik.


    Unutmama izin verme


    --------------------------------------



    Üzgünüm

    Geleceğin umutsuz olduğunu ve hiçbir şeyin iyiye gitmeyeceğini hissediyorum.

    Sıkıldım ve hiçbir şey beni tatmin etmiyor

    Bütünüyle yenilgiye uğramış biriyim.

    Suçluyum, cezalandırılıyorum

    Kendimi öldürmek istiyorum

    Daha önce ağlayabiliyordum ana şimdi gözyaşlarının ötesine geçtim

    Başka insanlara karşı ilgimi yitirdim

    Karar veremiyorum

    Yiyemiyorum

    Uyuyamıyorum

    Düşünemiyorum

    Yalnızlığımı, korkumu ve tiksintimi yenemiyorum

    Şişmanım

    Yazamıyorum

    Sevemiyorum

    Erkek kardeşim ölüyor, sevgilim ölüyor, İkisini de öldürüyorum

    Ölümüme doğru doluyorum.

    İlaç almaktan dehşetli korkuyorum.

    Sevişemiyorum

    Sikişemiyorum

    Yalnız kalamıyorum

    Başkaları ile birlikte olamıyorum

    Kalçalarım çok büyük

    Cinsel organlarımı sevmiyorum


    +.48’de
    çaresizlik ziyaretime geldiğinde
    kendimi asacağım
    sevgilimin nefes alıp verişiyle birlikte

    Ölmek istemiyorum

    Ölümlülüğüm olgusu ile öyle çaresizliğe düştüm ki, intihar etmeye karar verdim

    Yaşamak istemiyorum

    Uyuyan sevgilimi kıskanıyorum ve onun teskin edilmiş bilinçsizliğine imreniyorum.



    Uyandığında benim sakinleştiriciler tarafından kesintiye uğratılmış uykusuz gecemin düşüncelerini ve konuşmalarını kıskanacak

    Kendimi bu yıl ölüme teslim ettim.

    Bazıları bunu kendine düşkünlük olarak adlandıracak
    (Bunun gerçekliğini bilmedikleri için şanslılar)
    Bazıları da basit bir olgu olarak acı çekmeyi bilecekler.

    Bu benim normalliğim haline geliyor.

    -------------------------------------------------------


    100

    91
    84
    81

    72
    69
    58
    44
    37 38
    42
    21 28
    12
    7


    ----------------------------------------------------------




    Uzun sürmedi. Orada uzun süre kalmadım. Ama siyah acı kahve içerek bir antik tütün
    dumanı içinde o ilaç kokusunu yakaladım. Ve o hala hıçkıran yerde bir şey bana dokunuyor iki yıl önceden gelen bir yara bir kadavra gibi açılıyor ve uzun süredir gömülü duran utanç, çürümekte olan iğrenç ıstırabını ortaya döküyor.

    Bir oda dolusu İfadesiz donuk yüz acımı seyrediyor, o kadar anlamdan yoksunlar ki, burada bir ard niyet olmalı.

    Dr Bu ve Dr. Şu ve o anda oradan geçmekte olan Dr Nevar bir uğrayıp kafa bulayım diye düşündü. Çaresizliğin sıcak tünelinde yanmakta olan ben, bir de nedensiz sarsılmalarla iyice resil olmuş durumdaki ben , bir de sözcükler ağzımdan kekeleyerek dökülürken, “hastalığım” hakkında söylecek hiçbir şey bulamıyordum, Zaten o da ölecek olduğum için hiçbir şeyin anlamı olmadığını bilmekten ibaretti. Bana bedenin ve zihnin bütünlüğünün nesnel bir gerçeklik olduğunu söyleyen o düzgün, akılcı psikiyatrik sesle ben tamamiyle çıkmaza girdim. Ama ben burada değilim ve hiç olmadım. Dr Bu bunu yazıyor ve Dr. Şu sempatik bir bir biçimde mırıldanmaya çalışıyor. Beni seyrederek, beni yargılayarak, tenimden sızan sakatlayıcı yenilginin kokusunu alarak, bana pençelerini geçirmiş ve her şeyi yutan çaresizliğimi, beni baştan aşağı saran dünyaya dehşetle ağzı açık bakar ve neden herkesin gülümsediğini merak ettiren, ve herkesi içimde sancıyan utancın gizli bilgisiyle bana bakar hale getiren paniğimi ...
    Utan utan utan
    Boktan utancın içinde boğul

    Sırrına erişilmez doktorlar, duyarlı doktorlar, sıradışı doktorlar, size kanıt gösterilmedikçe hasta olduklarını sanacağınız doktorlar, aynı soruları sorararak, ağzıma kendi sözcüklerini yerleştirerek, doğuştan gelen acılar için kimyasal tedaviler önerirler, Ben senin için avaz avaz bağırmak isteyene kadar da birbirlerinin kusurlarını örterler: Sen; , bana isteyerek dokunan, gözlerimin içine bakan, yeni kazılmış mezarımından gelen sesle yaptığım darağacı esprilerine gülen, saçımı kazıdığımda benimle dalga geçen , ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyerek yalan söyleyen tek doktor. Yalan söyleyen. Ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyen. Sana güvendim. Seni sevdim, ve canımı yakan seni kaybetmek değil, tıbbi görüşlermiş gibi maskelediğin boktan yalanlarınız.

    Senin gerçekliğin, senin yalanların, benim değil.

    Ve ben senin farklı olduğuna inanırken ve hatta zaman zaman yüzünde yanıp sönen ve patlama tehdidi içeren ızdırabı belki gerçekten hissettiğin sanısına kapılırken, sen de ayıbını örtmeye çalışıyordun. Bütün öbür aptal ölümlü amcıklar gibi.

    Benim düşünceme göre bu ihanettir. Ve benim asıl düşüncem, bu sersemce düşünce kırıntılarının temelinde yatandır.

    Hiçbir şey benim öfkemi dindiremez.

    Ve hiçbir şey yeniden inançlı olmamı sağlayamaz.

    Bu benim içinde yaşamak istediğim bir dünya değil.


    -----------------------------------------------

    -Herhangi bir planın var mı?

    -Aşırı doz alıp, bileklerimi kesmek ve kendimi asmak.

    -Hepsini birden mi yapacaksın?

    -Hiçbir biçimde bir yardım çağrısı gibi algılanamaz böylece.

    (sessizlik)

    -İşe yaramaz.

    -Tabii ki yarar.

    -Yaramaz. Aşırı dozdan dolayı üzerine bir uyuşukluk gelecek. O yüzden de bileklerini kesebilecek gücün olmayacak.

    (sessizlik)

    -Eğer yalnız kalırsan, kendine zarar verebileceğini düşünüyor musun?

    -Yapabileceğimden korkuyorum.

    -Bu koruyucu oabilir mi?

    -Evet. Beni tren raylarından uzakta tutan şey korku. Tanrıya ölümün boktan bir son olması için dua ediyorum. Kendimi seksen yaşında hissediyorum. Hayattan yoruldum ve zihnim ölmek istiyor.

    -Bu bir mecaz, gerçek değil;

    -Bu bir teşbih.

    -O da gerçek değil.

    -Bu bir mecaz değil, teşbih; öyle olsa bile bir mecazı tanımlayan özellik, onun gerçek oluşudur.

    (Uzun bir sessizlik)

    - Sen seksen yaşında değilsin .

    (sessizlik)

    Öyle misin?

    (bir sessizlik)

    Öyle misin?

    (Bir sessizlik)

    -Mutsuz insanların hepsini mi horgörüyorsun? Yoksa özellikle beni mi?

    -Seni hor görmüyorum. Bu senin suçun değil. Hastasın.

    -Ben öyle düşünmüyorum.

    -Öyle değil mi?

    -Hayır. Depresyondayım. Depresyon öfkedir. Ne yaptığın, burada kimin olduğu ve kimi suçladığındır.

    -Peki sen kimi suçluyorsun?

    -Kendimi.


    ---------------------------------------------


    Beden ve ruh arasında hiçbir zaman bir evlilik olamaz.

    Benim daha önce olduğum kişi olmaya ihtiyacım var. Ve kendimi cehenneme adamama neden olan bu uyuşmazlığa ebediyen lanet okuyacağım.

    Çözümsüzce umudetme beni ayakta tutamaz.

    mutsuzluk ve elem içinde boğulacağım.
    benliğimin soğuk siyah gölcüğünde
    cisimsiz zihnimin derinliğinde

    Benim düşüncemin biçimi artık yokolduğuna göre nasıl
    Biçime dönebilirim.

    Benim tasvip edebileceğim bir hayat değil.


    Beni yokeden şey için beni sevecekler
    Düşlerimdeki yıkıcılık
    Düşüncelerimin karışıklığı
    Zihinimin kıvrımlarından üreyen hastalık

    Her övgü ruhumun bir parçasını alıp götürüyor

    Hiçbir şey bilmeyen
    İki aptalın arasında salpalayan
    Dışavurumcu bir geveze
    Ben her zaman özgürce yürüdüm

    Edebi kleptomanlar dizisinin son sırasında yeralan
    zaman içinde değer kazanan bir gelenektir.

    kendini ifade etmenin zigzaklı yollarında
    hırsızlık kutsal bir eylemdir

    Ünlem işaretlerinin bolluğu bir sinirsel çöküntünün yakın olduğunu işaret ediyor
    Sayfanın üzerinde tek bir sözcük ve işte drama orada.

    Ben ölüleriçin yazıyorum
    Doğmamışlar için

    4.48’den sonra bir daha hiç konuşmayacağım.

    Yabancı bir kadavranın içine kapatılmış bir şuura, çoğunluğun maneviyatının kötücül ruhunca tahammül edildiği bu iç karartıcı ve tiksindirici öykünün sonuna vardım.

    Uzun bir süredir ölüyüm

    Köklerime kadar


    Hç umut olmadan sınırda şarkı söylüyorum.

    -------------------------------




    RSVP ASAP

    ---------------------------------------------


    Bazen dönüp senin kokunu yakalıyorum ve sana karşı hissettiğim allah kahretsin o korkunç siktiri boktan özlemin korkunç fiziksel acısını, o allahın belası korkunç acıyı ifade etmeden yapamıyorum allah kahretsin. Sana karşı bunu hissetiğime ve senin de hiçbir şey hissetmiyor oluşuna inanamıyorum. Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Ve sabahın altısında dışarı çıkıp seni aramaya başlıyorum. Düşümde Bir sokak, bir pub, ya da bir istasyon görmüşsem, bunu bir mesaj olarak alıp oraya gidiyorum. Orada seni bekliyorum.

    (sessizlik)

    Biliyor musun, gerçekten birinin beni yönettiğini hissediyorum.

    (sessizlik)

    Hayatımda hiçbir zaman başka insanların istediklerini verememe gibi bir sorunum olmadı.
    Ama hiç kimse bana bunu yapamadı. Hiç kimse bana dokunmuyor. Hiçkimse yanıma gelmiyor. Ama şimdi sen bende öyle boktan, öyle amına koyduğum bir derinliğe dokundun ki, inanamıyorum ve ben senin için bu olamam. Çünkü seni bulamıyorum.

    (sessizlik)

    Neye benziyor?
    Ve onu gördüğümde onu nasıl tanıyacağım.
    Ölecek, ölecek, yalnızca boktan bir şekilde ölecek

    (sessizlik)

    Sence bir insanın yanlış bir bedende doğması mümkün mü?

    (sessizlik)

    Has siktir. siktir. Hiçbir zaman olman gerektiği yerde olmayıp beni reddetiğin için has siktir. Kendimi bok gibi hissetmeme neden olduğun için hassiktir. İçimdeki aşkı ve hayatı kanatarak emdiğin için has siktir. Babamı hayata gelmeme neden olduğu için sikeyim.Anamı onu terketmediği için sikeyim , ama en çok da varoluşuma sikeyim, varolmayan bir insanı sevmeme neden olduğu için.
    Has siktir. Hassik tir hepinize, her şeye .



    -Ah canım, ne oldu koluna?

    -Kestim.

    -Bu çok çocukça birşey. İlgi toplamaya çalışıyorsun. Bu seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    -Hayır.

    -Seni rahatlattı mı?

    (sessizlik)

    -Seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Bunu neden yaptığını anlamıyorum.

    -O zaman sor.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    (Uzun bir sessizlik)


    Bakabilir miyim?

    -Hayır.

    -İltihap kapıp kapmadığını görmek için bakmalıyım.

    -Hayır.

    (sessizlik)

    -Bunu yapabileceğini düşündüm. Çoğu insan bunu yapıyor. Gerginliği azaltıyor.

    -Sen hiç yaptın mı?

    -......

    -Hayır. Fazlasıyla aklı başına ve mantıklı. Bunu nerede okudun bilmiyorum ama gerginliği azaltmıyor.


    (sessizlik)

    Neden bana niçin diye sormuyorsun?
    Niçin kolumu kestim?

    -Bana anlatmak ister misin?

    -Evet.

    -Anlat o zaman.

    -BANA
    NİÇİN YAPTIĞIMI
    SOR.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Niçin kolunu kestin?

    -Çünkü allahın belası çok iyi hissettirdi bana. Çünkü müthiş şaşırtıcı.

    -Bakabilir miyim?

    -Bakabilirsin. Ama dokunma.

    -(bakar) Hasta olmadığını düşünüyorsun değil mi?

    -Hayır.

    -Ben hasta olduğunu düşünüyorum. Bu senin suçun değil. Ama kendi davranışlarının sorumluluğunu almalısın. Lütfen tekrar yapma.

    -------------------------------------------


    Onuı kaybetmekten ödüm kopuyor. Ona hiç dokunmadım Aşk beni gözyaşları ile dolu bir mağaranın kölesi yapıyor.
    Onunla ona hiç konuşamadığım dilimi ısırıyorum.

    Hiç doğmamış bir kadını özlüyorum.

    Hiç buluşamayacağımızı söyleyen bir kadını yılların ötesinden öpüyorum.

    Her şey geçiyor
    Herşey yokoluyor.
    Her şey yavanlaşıyor.

    Düşüncelerim kahreden bir gülümseme ile uzaklaşıyor.
    Ruhumda böğüren
    uyumsuz bir kaygıyı ardında bırakarak

    Umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok

    Sevdiğim için bir şarkı, onun yokluğuna değen
    Yüreğinin akışı, gülüşünün heyecanı

    On yıl içinde o hala ölü olacak. Onunla yaşarken onunla uğraşırken, bir kaç gün geçince onu düşünmezken bile, o hala ölü olacak. Ben kendi adımı unutmuş sokakta gezinen yaşlı bir kadın olduğumda o hala ölü olacak, o hala ölü olacak, Allah
    Kahretsin
    bitti

    Ve yalnız başıma dayanmalıyım.


    Sevgilim, aşkım, beni neden yüzüstü bıraktın?

    O, içinde hiç bir zaman yatmayacağım bir sığınak
    Benim kaybımın yanında hayatın hiçbir anlamı yok

    Yalnız olmak için büyüdüm
    Yok olanı sevmek için

    Bul beni
    Bundan
    Kurtar beni


    Çürüten kuşku
    Boşuna keder

    Sükunetin yarattığı dehşet


    Mekanımı doldurabilirim.
    Zamanımı doldurabilirim
    Ama yüreğimdeki boşluğu hiçbir şey dolduramaz


    Uğruna öleceğim hayati ihtiyacım


    Sinirsel Çöküntü

    -----------------------------------------------



    -Eğe r’ler, ama’lar yok.

    -Ben eğer ya da ama demedim. Ben hayır dedim.


    -Yapamam yapmalıyım hiç yapmak zorunda kalmamak her zaman, yapmayacağım, yapmalı, yapmayacağım.
    Tartışılamaz olanlar.
    Bugün değil.

    (sessizlik)


    Lütfen. Beni düzeltmeye çalışarak zihnimi durdurma. Dinle ve anla. Ve küçümsediğinde
    bunu bana gösterme, en azından bunu söze dökme, en azında bana söyleme.

    (sessizlik)

    -Ben seni horgörmüyorum.

    -Öyle mi?


    -Hayır. Bu senin suçun değil.

    -Bu senin suçun değil. Bütün duyduğum bu. Bu bir hastalık. Bu senin suçun değil. Benim suçum olmadığını biliyorum. Bunu bana o kadar çok söylediniz ki, artık benim suçum olduğunu düşünmeğe başladım.

    -Senin suçun değil.

    -BİLİYORUM.

    --Ama izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Öyle değil mi?

    -Hayatı anlamlı kılacak bir ilaç yok yeryüzünde.

    -Bu korkunç anlamsızlık haline izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Buna izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    -Düşünemeyeceğim. Çalışamayacağım.

    -Çalışmanı hiçbir şey intihar kadar sekteye uğratmayacaktır.

    (sessizlik)

    -Doktora gittiğimi gördüm düşümde. O da bana yaşamak için sekiz dakika verdi. O siktiğimin bekleme odasında yarım saattir bekliyordum.

    (Uzun bir sessizlik)

    Tamam, hadi yapalım. İlaçları alayım, kimyasal lobotomi yapalım, beynimin daha yüksek işlevlerini durduralım. Belki de böylece biraz daha yaşamayı başarırım. .

    Hadi yapalım.



    ---------------------------------------



    nahoş olma durumuna
    kabul edilemez duruma
    sönük olma durumuna
    ve anlaşılamaz olma durumuna kadar soyutlama

    alakasız
    saygısız
    dinsiz
    tövbe etmeyen

    hoşlanma
    yerinden et
    bedensizleştir
    boz

    açıkça
    hiç kimsenin
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini
    düşünemiyorum




    öyle olsa bile yapsalar bile
    bana benzer
    bir başkasının
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini sanmıyorum

    ayrıca bütün bunların dışında

    Ne yaptığımı biliyorum
    Çok iyi biliyorum




    Mantıksız
    küçültülemez
    ıslah edilemez
    tanınamaz
    rotası şaşmış
    düzeni bozulmuş
    deforme olmuş
    biçimini yitirmiş

    anadilini konuşan hiç kimse


    Gerçek Doğru haklı
    noktasına kadar anlaşılamaz olamaz


    Herhangi biri ya da her biri ya da herkes

    Bir mantık denizinde boğuluyor
    Bu korkunç felç halinde



    Hala hastayım


    -------------------------




    Belirtiler: yemiyor, uyumuyor, kıonuşmuyor, cinsel isteği yok, kederli, ölmek istiyor.

    Teşhis: patolojik ızdırap

    Sertraline, 50 mg. İleri derecede uykusuzluk, yüksek derecede gerginlik- ansiyete, anoxeria, (17 kg luk ağırlık kaybı) intihar etme düşüncesi, planları ve eğiliminde artış. Hastaneye yattıktan sonra devam etmedi.

    Zopiclone, 7.5 mg. Uyudu. Derideki döküntülerden sonra devam etmedi. Tıbbi önerilere karşı çıkan hasta hastaneyi terketmeye çalıştı. Kendisinin iki katı cüssesinde üç erkek hastabakıcı tarafından zaptedildi. Hasta tehditkar ve işbirliğine yanaşmıyor. Paranoyak düşüncelere sahip.-hastane personelinin kendisini zehirlemeye çalıştığına inanıyor.

    Melleril, 50mg. İşbirliğine açık durumda.

    Lofepramine, 70 mg, doz 140 mg’ye yükseltildi, daha sonra da 210 mg.’ye. 12 kg aldı. Kısa süreli bellek kaybı yaşadı. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hainlikle suçladığı genç bir doktorla tartıştı ve bu tartışmadan sonra saçlarını kazıdı ve kollarını jiletle kesti.

    Hastane yatağına daha fazla ihtiyacı olan ağır psikotik bir hastanın acil servise gelişi ile,
    Hasta cemiyetin bakımına bırakıldı.

    Citalopram, 20 mg. Sabah titremeleri. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hasta yan etkileri ile öfke nöbetleri geçirdikten sonra ve belirgin bir iyileşme kaydedilmediği için Lofepramine ve Citalopramı bıraktı. İlacı bıraktıktan sonraki belirtiler: Sersemlik ve akıl karışıklığı. Hasta düşmeye, bayılmaya ve arabaların üzerine yürümeye başladı.
    Kuruntulara sahip- Rehberinin deccal olduğunu sanıyor.

    Fluoxetine hydrocholeride, ticari adı Prozac, 20 mg, doz 40 mg’a yükseltildi. Uykusuzluk, düzensiz iştah (14 kg kaybetti), şiddetli anksiyete, orgazm olamama hali, çeşitli doktorlara ve ilaç üreticilerini öldürme yönünde düşünceler. İlacı bıraktı.

    Ruh hali: Çok öfkeli.
    Etkisi: Çok öfkeli



    Thorizine, 100 mg. Uyudu. Daha sakin.

    Venlafaxine, 75 mg, Doz 150 gr. yükseltildi, daha sonra 225mg.verildi. Sersemlik, düşük tansiyon, başağrıları. Başka reaksiyon gözlenmedi. İlacı bıraktı.

    Hasta Sepxat’ı bıraktı hastalık kuruntusu- spazm halinde göz kırpma ve ağır ilerleyen dyskinesia ve yine ağır ilerleyen demansın belirtisi olarak şiddetli bellek kaybından şikayet ediyor.

    Tüm tedavi önerilerini reddetti.

    100 aspirin ve bir şişe Bulgar Cabernet Sauvignion, 1986. Hasta bir kusmuk havuzunda uyandı ve “köpekle uyuyan pirelerle uyanır” dedi. Şiddetli karın ağrısı. Başka reaksiyon gözlenmedi.


    -------------------------------------


    Kapak açılır.
    Çıplak ışık



    Televizyon konuşmaları
    gözlerle dolu
    görebilmenin güçleri

    Ve şimdi o kadar korkuyorum ki


    Bir şeyler görüyorum
    Bir şeyler duyuyorum
    Kim olduğumu bilmiyorum


    Dilim dışarda
    -------? okunamıyor

    Zihnimin parça parça buruşup örselenmesi



    Nereden başlayacağım?
    Nerede duracağım?
    Nasıl başlayacağım?
    (Devam etmek için demek istiyorum)

    Nasıl duracağım? Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım? Bir sancı burgu gibi
    Nasıl duracağım? Ciğerlerime saplanıyor
    Nasıl duracağım? Bir ölüm burgu gibi
    Nasıl duracağım? Yüreğimi sıkıştırıyor


    Öleceğim
    Ama daha değil
    Ama burada


    Lütfen...
    Para....
    Karı....

    Her eylem,
    ağırlığı beni ezen bir simge

    Boğazımda noktalı bir çizgi
    BURADAN KESİN

    BUNUN BENİ ÖLDÜRMESİNE İZİN VERMEYİN
    BU BENİ ÖLDÜRECEK VE EZECEK VE BENİ
    CEHENENNEME GÖNDERECEK


    Beni yiyip bitiren bu çılgınlıktan beni kurtarman için yalvarıyorum
    Yarı istemli bir ölüm


    Artık hiç konuşmamam gerektiğini sanıyordum.
    Ama şimdi arzudan daha kara bir şey olduğunu biliyorum
    Belki de o beni kurtaracaktır.
    Belki de o beni öldürecektir.


    Zihnimin tepesindeki cehennemi tasın çevresindeki yürek kırgınlığının çığlığı olan kederli ıslık


    Hamamböceklerinden oluşan bir battaniye


    Bu savaşı bitirin


    Benim bacaklarım boş
    Söylenecek bir şey yok
    Ve bu da deliliğin ritmi



    ----------------------------




    -Yahudilere gaz verdim. Kürtleri öldürdüm, arapları bombaladım,merhamet için yalvardıklarında küçük çocukları siktim, ölüm tarlaları benim, herkes partiyi benim yüzümden terketti, senin siktiğim gözlerini emip çıkaracağım, ve annene bir kutu içinde yollayacağım. Öldüğümde çocuğun olarak yeniden doğacağım, en az elli kez daha kötü, ve delice bir şey yaşadığın sürece hayatını bir cehenneme çevireceğim Reddediyorum REDDEDİYORUM REDDEDİYORUM BANA SAKIN BAKMA

    -Tamam tamam
    -BANA SAKIN BAKMA
    -Tamam tamam ben buradayım.


    ---------------------------


    Biz lanetliyiz
    Sağduyunun dışladıklarıyız.

    Neden yaralıyım ben?
    Tanrının hayallerini gördüm ben

    Ve hepsi geçecek

    Kendinizi emniyete alın
    Çünkü paramparça olacaksınız
    Çünkü her şey geçecek


    Çaresizliğin ışığına bakın
    Acının göz kamaştırıcı parlaklığına
    Ve karanlığa doğru sürüklenceksiniz

    Eğer bir patlama olursa
    (ki bir patlama olacak)
    Suçluların isimleri çatılardan seslenilecek

    Tanrıdan korkun
    Ve onun zalim meclisinden

    Derimin üzerindeki ekzema, yüreğimdeki kızışma
    üzerinde dansettiğimizi, böceklerden oluşan bir örtü
    Kuşatmanın cehennemi evresi

    Bütün bunlar geçecek

    ---okunamıyor

    Işığı hatırla ve ışığa inan

    İsa öldü

    Rahipler vecd içinde

    Biz liderlerimizi görevden alan
    sefilleriz
    ve Baal ‘a (sahte tanrı) bir tütsü yaktık


    Hadi birlikte mantık yürütelim
    Aklı selim, ebedi olarak gerileyen ruhun ufkunda, Tanrının evinin olduğu dağda bulunur
    Kafa hastadır, yüreği saran zar yırtılmış
    Bilgeliğin üzerinde yürüdüğü zemine basarak ilerle
    Güzel yalanları kucakla-
    Aklın kronik deliliğini

    kıvranma başlıyor


    ---------------------------

    4.48’de
    Akıl bir saat oniki dakika kadar ziyaret ettiğinde zihnim yerli yerinde.
    Geçip gittiğinde, ben de gideceğim.,
    Parçalanmış bir kukla ,grotesk bir budala.
    Şimdi buradayım, kendimi görebiliyorum .
    Ama mutluluğun kötücül yanılsamaları aklımı çeldiğinde
    Bu büyücülük mekanizmasının çirkin gözbağcılığı,
    Benliğimin özüne dokunamıyorum.

    Neden bana o zaman inanıyorsunuz da şimdi inanmıyorsunuz?


    Işığı anımsayın ve ona inanın.
    Bundan daha önemli hiçbir şey yok.
    Görüntülere göre yargılamayı bırakın ve doğru bir karar verin

    -Tamam tamam daha iyi olacaksın.

    -Senin inançsızlığın hiçbir şeyi iyileştirmez.

    Bana bakma sakın.


    ------------------------------


    kapak açılır
    çıplak ışık


    Bir masa iki iskemle var hiç pencere yok


    Buradayım
    Bu da benim bedenim .



    Cam üstünde danseden bedenim .

    Hiç kaza olmayan bir yerde kaza anında

    Başka seçeneğin yok
    Seçim daha sonra gelir


    Dilimi kes
    Saçlarımı yol
    Kollarımı bacaklarımı kes
    Yeter ki bana sevgimi ver
    Keşke ayaklarımı kaybetsem
    Dişlerim sökülse
    Gözlerim oyulsa
    Sevdiğimi yitirmektense

    Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur, bük, bastır, vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla,

    Hiç geçmeyecek.

    Vur, parla,yumrukla,kamçıla,bur, kamçıla, yumrukla, kamçıla, ak, titre,parla, yumrukla, bur,bastır,parla, bastır,vur,titre,bur,yak,titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla

    Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
    (ama hiçbir şey)

    kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla





    Kurban Fail.. Seyirci.

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,


    Bana varolduğumu hatırlatan acı
    ne güzel

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,




    yarın daha aklı başında bir hayata doğru

    100
    93
    86
    79
    72
    65
    58
    51
    44
    37
    30
    23
    16
    9
    2
    ----------------------------------


    Deliliğin ikiye bölünmüş benliğin içinden kavrularak fırladığı karışıklığın merkezinde yatar akıl.


    Kendimi biliyorum.

    Kendimi görüyorum.

    Bendeki sağduyuyu çoğaltmak için bir doktorun okuduğu martavallarla

    hayatım bir mantık ağı içine yakalanmış


    4.48’de

    uyuyacağım.

    Sana iyileşmeyi umarak geldim.

    Sen benim doktorumsun, kurtarıcım, herşeye gücü yeten yargıcım, rahibim, tanrım, ruhumun yöneticisi

    Ben de senin sağduyunun mürüdi.


    -------------------------------

    Hedeflere ve tutkulara ulaşmak
    Engelleri aşmak ve yüksek bir standardı tutturmak
    Yeteneğin başarılı bir biçimde kullanılması ile kendi özsaygını arttırmak
    ----Altetmek
    başkalarını kontrol etmek ve üzerlerinde bir etki yaratabilmek
    kendimi savunmak
    psikolojik alanımı korumak
    egoyu kollamak
    dikkat çekmek
    görülmek ve duyulmak

    başkalarını heyecanlandırmak, şaşırtmak, büyülemek, şok etmek, aklını karıştırmak, eğlendirmek, ya da ayartmak
    sosyal kısıtlamalardan kurtulmak
    baskı zorlama ve kısıtlamaya karşı direnmek
    bağımsız olmak ve istediği gibi hareket edebilmek
    geleneğe karşı meydan okumak
    acıdan kaçınmak
    utançtan kaçınmak
    yeniden eyleme geçerek geçmişteki aşağılanma hissini yoketmek
    özsaygıyı sağlamak
    korkuyu bastırmak
    zayıflıkları yenmek
    ait olmak
    kabul görmek
    birbirine yakın olmak neşe içinde birbirinin yerini almak
    dostça bir havada sohbet etmek, öyküler anlatmak, duyarlılıklar, fikirleri, sırları paylaşmak,
    iletişim kurmak ya da konuşmak
    gülmek ve şaka yapmak
    arzu edilen öbür kişinin muhabbetini kazanmak
    Öbür kişiye bağlanmak
    Öbür kişi ile karşılıklı duygusal bir şeyler yaşamak
    yedirmek, yardım etmek, korumak, teselli etmek, şefkat göstermek, desteklemek, bakmak ya da iyileştirmek

    yedirilmek, yardım almak, korunmak, teselli edilmek, şefkat görmek, desteklenmek, bakılmak ve iyileştirilmek

    eşit olan Öbürü ile karşılıklı neşeli, kalıcı, işbirliğine dayalı, karşılıklı bir ilişki kurmak
    affedilmek
    sevilmek
    özgür olmak

    -Sen benim en kötü halimi gördün
    -Evet
    -Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
    -Hayır
    -Ama senden hoşlanıyorum.
    -Senden hoşlanıyorum.

    (sessizlik)

    -Sen benim son umudumsun.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Senin bir dosta değil bir doktora ihtiyacın var.

    -(Uzun bir sessizlik)

    -Öyle haksızsın ki.

    (Çok uzun bir sessizlik)

    -Ama dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Bir sürü arkadaşın var.
    Hepsi senin arkanda. Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    .-Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne veriyorsun?

    (sessizlik)

    Bizim profesyonel bir ilişkimiz var. İyi bir ilişkimiz olduğunu sanıyorum. Ama profesyonel bir ilişki bu.

    (sessizlik)

    Acını hissediyorum. Ama hayatını kendi ellerimin arasında tutamam.

    (sessizlik)

    İyi olacaksın. Güçlüsün. İyi olacağını biliyorum çünkü senden hoşlanıyorum. Kendinden hoşlanmayan birini sevemez insan. Benim korktuklarım, kendilerinden çok fazla nefret ettikleri için başka insanların onları sevmelerine de engel olanlar. Onlardan hoşlanmıyorum. Onlar için korkuyorum. Ama senden gerçekten hoşlanıyorum. Seni özleyeceğim. İyi olacaksın biliyorum

    (sessizlik)

    Hastalarımdan çoğu beni öldürmek ister. Günün sonunda buradan çıktığımda, eve gidip sevgilimle birlikte olmak ve gevşemeye ihtiyacım oluyor. Arkadaşlarımın gerçekten birarada olmasına ihtiyacım var.

    (sessizlik)

    Bu allahın belası işten nefret ediyorum. Arkadaşlarımın aklı başında insanlar olmalarını istiyorum.

    (sessizlik)

    Affedersin.

    -Bu benim suçum değil.

    -Affedersin bu bir hataydı.

    -Benim suçum değil bu.

    -Hayır, tabii senin suçun değil. .Affedersin.

    (sessizlik)

    -Açıklamaya çalışıyordum---

    -Biliyorum. Anladığım için öfkeliyim anlamadığım için değil.


    ------------------------------


    şişmanladı
    desteklerle ayakta duruyor
    itildi

    bedenim iflas etti
    bedenim dağılıyor

    tutunacak hiçbir şey yok
    tutunmanın ötesinde, daha şimdiden bittim ben.

    her zaman benden bir parça olacak sende
    çünkü benim hayatımı ellerine aldın

    O kaba merhametsiz ellerine
    Bu beni bitirecek

    Sessiz olana kadar
    Sessiz olduğunu sanıyordum
    Bu acıyı nasıl telkin ettin?


    hissetmemem gereken şeyin ne olduğunu
    hiç anlayamadım
    kabarmış bir gökyüzündebir kanadın üzerindeki bir kuş gibi
    aşağıdaki fırtınadan uçarak gelen
    zihnim çakan şimşekle paramparça oldu.

    Ambar kapısı açılıyor.
    Çıplak ışık
    Ve hiçbir şey
    Hiçbir şey görünmüyor.

    Neye benziyorum?

    yokluğun çocuğu

    Bir işkence odasından öbürüne
    affedilmeyen aşağılık bir hatalar alayı
    boyunca attığım her adımda düştüm

    Çaresizlik beni intihara doğru itiyor
    doktorların hiçbir çare bulamadıkları
    ya da anlamaya çalışmadıkları
    ızdırap
    umarım hiç anlamak zorunda kalmazsın
    çünkü senden hoşlanıyorum

    senden hoşlanıyorum,
    seni seviyorum


    hala kapkara su.
    hep aynı derinlikte
    gökyüzü kadar soğuk
    sesin duyulmaz olduğunda yüreğim kadar hareketsiz
    cehennemde donacağım

    Ttbii seni seviyorum
    hayatımı kurtardın sen

    keşke yapmasaydın
    keşke yapmasaydın
    keşke beni yalnız bıraksaydın

    evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ‘ın siyah beyaz filmi

    Senden nefret ettiğimde bile
    seni her zaman sevdim

    Neye benziyorum ben?
    tıpkı babam gibi

    Ah hayır, hayır, hayır, hayır,

    Ambar kapısı açılıyor
    Çıplak ışık

    kopma başlıyor

    nereye bakacağımı bilmiyorum artık

    kalabalıkları aramaktan bıktım
    telepati
    Ve umut


    yıldızları seyretmek
    geçmişi tahmin etmek
    ve dünyayı gümüş bir ay tutulması ile değiştirmek

    kalıcı olan tek şey yokoluştur
    hepimiz yokolacağız.
    kendimden daha kalıcı bir işaret bırakmaya çalışarak

    daha önce kendimi öldürmedim o yüzden emsal arama.
    Önceden olanlar yalnızca bir başlangıçtı.

    Korkunun devri daimi
    ay değil bu yeryüzü
    bir devrim

    Aman tanrım aman tanrım ne yapacağım ben?

    Bütün bildiğim
    Kar
    Ve kapkara çaresizlik

    Dönecek hiçbir yer kalmadı
    Faydasız ahlaki bir spazm
    Cinayetin tek alternatifi

    Nolur nasıl öldüğümü anlamak için beni kesmeyin
    Nasıl öldüğümü anlatırım ben size

    Yüz lofepramine, kırkbeş zopiclone, yirmibeş temazepam, ve yirmi Melleril

    Aldığım her şey

    Yuttuğum

    Bitti

    hadım edilmiş düşüncenin
    harem ağasına bakın

    çözülmüş kafatası
    bir ruhun yakalanması
    kopma
    kopma

    bir solo senfoni

    4.48
    netliğin berraklığın ziyarete geldiği o heppi hour

    gözlerimi ıslatan
    ılık karanlık

    hiç günah bilmiyorum

    büyük olmanın hastalığı da bu.

    ığruna öleceğim o hayati ihtiyaç

    sevilmek

    buna aldırış atmeyen biri için ölüyorum
    bunu bilmeyen biri için ölüyorum

    beni kırıyorsun

    konuş
    konuş
    konuş

    yenilginin on metrelik arenası
    bana bakma

    vardığım son durak
    Hiç kimse konuşmuyor

    beni onaylayın
    bana tanıklık edin
    beni görün
    beni sevin

    Son teslimiyetim
    Son yenilgim


    tavuk hala dans ediyor
    tavuk hiç durmayacak
    galiba benim sizin beni düşünmenizi istediğim gibi düşünüyorsunuz beni

    Son nokta
    Son nokta.

    annene bakımını üstlen şimdi
    annene bak


    siyah kar yağıyor


    beni ölümde tutuyorsun

    hiç bırakmadan


    ölüm için bir arzum yok
    ne de intihar hiç olmadı

    yokoluşumu seyredin
    seyredin
    yokoluşumu

    seyredin

    seyredin beni


    seyredin


    hiç karşılaşmadığım kendim, yüzü zihnimin iç yüzüne yapıştırılmış













    lütfen perdeleri açın

    -----------------------------------------------------------
  • pek çok şeyin
    BAMBAŞKA
    olmasını isterdim...
    Ve sana hitap ederken her şeyi unutuyorum

    Dış görünüşün vız geliyordu bana,
    sözlerine önem veriyordum yalnız!!!