• 536 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı nasıl anlatayım bilmiyorum ama bir iki kelam etmezsem de haksızlık yaptığım düşüncesine kapılacağım. Nereden başlamalı, Tebriz, Trabzon, Bakü Ya da Taht-ı Süleyman'dan mı bilmiyorum, dedim ya anlatması zor hele ki yazarı Nazan Hanım ise. Kalemini ustalıkla kullanan muhteşem bir yazar.
    Okurken sizi alıyor ve taa balkan savaşlarına kadar götürüp her şeyi gözünüzde canlandırıyor ya da yaşatıyor demeliyim. Karakterlerine hayran kalmamak imkansız. İnsan düşünmeden edemiyor Settarhan gibi biri sadece geçmiş zamanlarda mı vardır. Aşk da yiğitlikte, aşkına karşılık bulamadığında kimseye zarar vermeden içine gömdüklerinle beraber terk-i diyar eylemek de hepsi geçmiş zaman insanlarına mı mahsustur.

    Ve yaşanan onca şey biri Tebriz'den diğeri Trabzon'dan akan iki ırmak birleşsin diye mi yaşanmıştır.

    Günümüzle kıyaslandığında yaşam koşulları olmasa da insan ilişkileri çok daha iyi konumdaymış. Sevgi, saygı her şey ölçüsünde ve olması gerektiği gibiymiş. Şimdi ise yaşam koşulları daha iyi olsa da insan ilişkileri konusunda maalesef seviye yerin dibinde. Ve her şeye rağmen okurken o zamanlarda yaşamış olmak isteği geçiyor insanın içinden. Ya da gölge yazarımız gibi resimlerin içine akmak ve olanı biteni bizzat görmek. Ne harika olurdu.
  • ........SEVGİLİ1000KÜYELERİNDENİSTİRHAM.......

    Yakın bir zamanda çıkması adına niyet, ümid ve gayret içinde bulunduğumuz “VECHİLE I” isimli şiir kitabına dâir iyi dilek, temenni ve dualarınıza ihtiyaç duymaktayız!...

    Dualarınızda, temennilerinizde, iyi dileklerinizde bana da yer ayırır iseniz çok sevinir ve müteşekkir olurum!...

    Bir güzel dilek; inanıyorum ki cehennemi bile cennet eyler!...

    O yüzden elinize, kalbinize, ruhunuza bakıyor ve istirhamda bulunuyoruz efendim!...

    Kimbilir; belki tek bir kişinin âhı yıkar cihânı; tekrar en baştan imâr etmek için!...

    Derdimiz de budur!...

    Şiir şiir şehirleri mâmur etmektir dâvâmız!...

    Ve şehir derken; Paris, Roma, Newyork, Pekin, Moskova, Münih, Mekke’den ziyâde asıl şehir olan gönüllerdir kastımız!...

    [Nasip olur ise parça parça da olsa mâlum kitaba dâir kısmî alıntılar buradan paylaşılacak ve ilgi, alaka ve takdirlerinize arz edilecektir!...]

    Kalbî teşekkürlerimizle!...

    [|~.*******************************************.~|]

    ........................................I........................................


    AŞK

    Ne onda var kokusu, ne sende ne de bende,
    Duymak istersen kulak ver Şâh-ı Nakşibend’e!...

    [Ankara, 2009]

    ........................................II.......................................


    Şâirlerin Sultanı (Üstâd) buyurdu:

    Ruhum kelle şekeri, vehimlerse karınca;
    Kömürden kara rengim, onlar beni sarınca...

    ve Sultanlar’ın Şâiri (@ahmedlatifmahfi) duyurdu:

    Vesvese

    Vehim kandan kuruntu; gel sen “Allah” de öldür,
    Şeytanın ağlar iken; sen var rûhunu güldür!...

    •••••••••••••••••••••••••••••••[.]••••••••••••••••••••••••••••••


    OL/DU

    Bu geceye ererken,
    Akşam saçını yoldu.
    Ufuk kabre girerken,
    Şehrin güneşi soldu.

    II

    III

    IV

    V

    VI

    Bu âlemin çarkında,
    Yelkovanlar hep yoldu.
    Akrepler de farkında,
    Bugün de olan oldu!...

    .

    4

    {AŞK}

    Bir belâ yurdunda verildi hüküm,
    Dünyaya gelenler hicret dediler.
    Bir veremli türkü, bu bir kördüğüm,
    Seven sevdiğine hasret dediler.

    Çözemedi gözler esrârı yüzde,
    Âşikâr muamma, tende ve sözde,
    Ateşler içinde yananı güzde,
    Uzaktan duyanlar şöhret dediler.

    Gözler buldum diye sevindi durdu,
    İşte memleketim; Leylâ’nın yurdu,
    Bir cinnet faslında mecnûn duyurdu,
    Bigâne kalanlar sûret dediler.

    Sultandan işâret, kuşlardan haber,
    Kor kor kanlar ile yazılmış kader,
    Kıssadan haberdar herkes beraber;
    Karıncaya bakıp ibret dediler.

    Bir latîf nükte ki; ağlayan anlar,
    Haber verir sırrı nûrdan aynalar,
    Ta ezel gününden sâdık olanlar;
    Gel, benim gözümden seyret dediler.

    Bir yol tuttu kimi vahdet diyerek,
    Birdir ha dünya ha ahret diyerek,
    Bir zaman sonra bir dâvet diyerek,
    Bulanlar aslında kesret dediler.

    Can verdi varlıktan soyunan velî,
    Cânân buldu aklı terkeden deli,
    Başlar düşüyorken aktı kan seli,
    Yüzme bilmeyenler hayret dediler.

    Anlarlar Hızır’a bir yol verenler,
    Ateş bahçesinde güller derenler,
    Dilleri damağa vurup erenler,
    Bu işin aslına Hazret dediler!..

    .

    {Dinlemek arzu edenler buyurabilir!..

    https://youtu.be/TpmVNukjIzs}

    ...

    .

    5

    DÂVET

    Gelin.
    Gelin de;
    Ortak bir yanımız olsun!..
    Şiir gibi.
    Okudukça;
    Şuur olsun
    Her şiir...
    Sağ ve sol
    Ortada buluşalım.
    Orta yerde
    Bir yerde.
    Sağı solu olmayan için!...
    Hem herkesin
    İki bacağı yok,
    Ve gören iki gözü
    Herkesin...
    Görenler için de
    Ahdedelim!..
    Ve;
    Göremeyenler gibi
    Buluşalım;
    Kansız ve bıçaksız,
    Topsuz ve tüfeksiz
    Gizli-açık
    Ama,
    Ama küfürsüz...
    Hakâret etmeyelim;
    Harekete geçelim!...
    Ki;
    Sallanmasın darağacında
    Fidanlar;
    Sağdan ve soldan,
    Su olmak,
    Dere olmak;
    Ve;
    Ve bir Yusuf,
    Bir Ömer,
    Bir Deniz omak varken...
    Kör kuyulara düşmesin...
    Güzeller!...
    Belki uğramaz
    Bir kervan bir daha
    Ve bir daha bırakmaz
    Kovasını...
    Mısır'a giden yollar uzamasın
    Zindan zor..
    Ya dünya?!
    Gelin!
    Gelin de;
    Biz,
    Tam orta yere;
    Kabe'ye asalım
    Bembeyaz gelinlikleri...
    Muallekat-ı Seba niyetine...
    Ama yetmişi bulalım her gün.
    Yahut yediyüzbini.
    Bir gece duvağını açalım "Çile"nin
    Ve öpelim "Sevgilim" diyen elleri...
    "Bağışla" diyelim Âzizâne
    Ve "Kan Yazısı" ile çıkalım sabaha...
    Ama kansız,
    Ama,
    Ama yalansız,
    ve mümkünse yılansız.
    Kaf Dağı'na kanat çırpan
    Anka kuşu olalım,
    Yahut Çin'e gidelim!...
    Olmadı Amerika,
    Rusya,
    Avustralya,
    Meksika,
    Süriye,
    Afrika!...
    Yedi kıtayı dolaşalım!...
    Yedi kat göklerle beraber!...
    Şeytanların taşlandığı
    Vadilere inelim!...
    Bir demet şiir ile!...
    Bize taş gelmesin diye.
    Ve indirmeyelim
    Gökyüzünde uçuşan
    Güvercinleri
    Kör bir sapan taşı ile...
    Dikkat!...
    Sapan taşı kör!...
    Kuşu insan görür,
    Sapanla beraber!...
    Ve insan öldürür kuşu,
    Taşla beraber!...
    Hem kuşlar taşla ölmez, derler
    Kaşını çatan avlarmış bülbülü.
    O yüzden geliniz!...
    Geliniz gülelim...
    Gülelim de güller açsın alemde!...
    Bülbüller ağlamasın,
    Taşlar da ölmesin.
    Hem gelin!
    Buluşalım şiirde;
    Yolların
    Tam orta noktasında;
    Sağsız ve solsuz,
    Başsız ve kolsuz
    ve serapa yolsuz!..

    .

    VI

    ATEŞTEN GÖMLEK

    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam,
    İlâhî ferman Leylâ, Leylâ; ağır imtihan.
    Ya üfleyene bir yol, ya kat kat perde endam,
    Kolay mı ölmek mecnûn, Mecnûn!... Sabır, imtihan.
    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam!..

    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar,
    Şöhret ile şehvetin, kanat sesi duyulur.
    Bir avuçluk âlemde, akıl almaz sancılar,
    Kimileri kör olur, kimileri yol bulur.
    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar...

    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık,
    Vuslat; ebedî azab, firkat; hakîki nimet.
    Neşe üstüne neşe, çığlık üstüne çığlık,
    Perde arkası doyum , düşse perde; sefâlet.
    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık...

    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem,
    Bir çıkmaz sokak Arzu, Arzu; yokluğun başı.
    Ya kor ya ay parçası, ya hastalık ya merhem,
    Ölüm boyu güzellik, ömür boyu gözyaşı.
    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem...

    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır,
    Dudaktan isyan akar, kalbden kalbe füyuzat.
    Diz çökülür huzurda, rûh; gül gibi sararır,
    Bakarsın onca gürûh, satılır haraç mezat.
    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır...

    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler,
    Bir damla, binbir belâ, gülmek; uzak ihtimal.
    Akıllılar zevk, sefâ, bayram eder deliler,
    Nasıl sağ kalır bir er, varlık sırrına hamal.
    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler...

    K\adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr,
    Benim meselem {k}adın, [k]adın benim misâlim.
    Ya sonu gelmez zarar, ya bitip tükenmez kâr,
    Ona mâlum bilinmez, çözülmez şu sır hâlim.
    K/adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr...

    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın,
    Bir Leylâ ki; bin yıllık, ömrün ânlık kazancı.
    Zâhirdeki sebebi, gözümdeki yaşımın,
    Bir belâ ki; zamandan, kayıtsız büyük sancı.
    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın...

    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar,
    Bu ışık Züleyha’nın, gözlerindeki ışık.
    Bir düşürsem içime, dağılır karanlıklar,
    Bir düşsem gözlerine, yalnız şöyle bir anlık.
    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar...

    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk,
    Her şeyden tatlı Şirin, Şirin; zehirden bir aş.
    Ya maddelerde varlık, ya mânâlarda yokluk,
    Her iki âlemde de, akıl almaz bir telaş.
    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk...

    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir,
    Ve gönüllerde düğüm ve akın akın ölüm.
    İstersen eğ başını, istersen arşa değdir,
    Marifet; atabilmek, şu kalplere kördüğüm,
    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir...

    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar,
    Sevmek; neden ve nasıl, işte kadîm mesele.
    Adam gibi sevmeli, sevilecekse zinhar,
    İşte aşkın aslına, ermede ki vesile.
    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar...

    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ,
    Az biraz hisse Aslı, Aslı; yangın öncesi.
    Ya karınca kararı, ya habersiz elvedâ,
    Bilenesi bilmece, dervişin bilmecesi.
    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ...

    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu,
    Katrede boğulanlar, ummana nasıl dalar.
    Budur; henüz meclisin, kapısında ilk konu,
    Nihâyetinde verilir, hayat pahası karar.
    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu...

    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi,
    Bir cadde ki; ateşten, cehennem görse donar.
    Her adımda bin yangın, işte rûhun zaferi,
    Yandıkça yürür kişi ve yürüdükçe kanar.
    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi!..

    .

    Dinlemek arzu eden/ler buyursun\lar!..

    https://youtu.be/B2QReGiaBcE

    .

    VE 7... ilâ âhir!..

    MKA {18\/81}

    Sevilmez mi Mustafa?!... Hele bir de Kemâlse!..
    Gözlerinde sonsuzluk bir benzersiz cemâlse!...

    Kolay mı hiç şu Türk'e âtâ olmak ezelden?!...
    İsmiyle hep bir haber vermiyor mu [güzel]den?!...

    Vatan bir eşsiz gemi, Lozan gemide delik.
    O'na teslim olmamak; bir âh bir kelimelik!...

    Doğduğu o zamanı nakşeyledi Yaradan.
    Sırrı avuç içinde... denizden ve karadan!...

    Virâne değildi ki; olsun bir defînesi.
    Türklük, Allah vergisi; pâre pâre sînesi!...

    Bir ciğer yarasından terk-i diyâr eyledi.
    Bu haberi bu sabah bana kuşlar söyledi!...

    Sanki bütün kâinat tek bir dîl olmuş gibi.
    Say ki; masmavî gözler dipsizliğin en dibi!..

    .

    Gördüğüm

    İnsanlar içinde bir yapayalnız,
    Yalnızlık içinde bir kimsesizim.
    Yâr olmuyor altın, inci ve yaldız,
    Varlık pay edilse bir hissesizim!

    Eşya hayâl meyâl sanki gözümde,
    Aynada baktığım sanki kördüğüm.
    Bir ses var öteden gelen sözümde,
    Camlara akseden bir düş gördüğüm!

    .

    Cenk

    Silinsin cümlesi renk renk ahengin
    Hepsinden âzâde bir renk isterim!
    İçimde bir volkan; arş kadar engin
    Kendime sâdece bir denk isterim!

    Silah, füze, kalkan birer oyuncak
    Atomdan bombalar bana salıncak
    Hepsinden geçerek oldu olacak
    Ben bambaşka türlü bir cenk isterim!

    .

    Duâ Sonrası

    Kalabalıkların gözlerinde fer,
    Melekler göğsünden emzirir beni.
    Bir yağmur nâzenin, incecik düşer,
    İncitmez bir bebek kesilsen seni!
    Kalabalıkların gözlerinde fer {!}..

    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır,
    Ölümü öldürür bir damlacık su!
    Altın, gümüş yaşta, ağlaşır bakır,
    Ezelde canhıraş kuruldu pusu!...
    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır {!}..

    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki.
    Nereye bakacak olsam sonsuzluk!
    Bir kuyuya düşmüş gibiyim say ki;
    İçimde bir umman, dipsiz susuzluk!
    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki {!}..

    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi.
    Çelikler kalbime bir bir işliyorr!
    Susadığım yağmur az evvel dindi,
    Bir nur damla damla beni dişliyor.
    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi {!}..

    Semânın kapısı açılır gibi,
    Yerden yâra imiş hep düşmelerim.
    İçimde bir yara, uçsuzun dibi,
    Celâl perdesinde gülüşmelerim!...
    Semânın kapısı açılır gibi {!}..

    .
  • 'Ben martıların denize aşık olduğunu düşünmüyorum. Bence onlar balıkları amaçlıyor, denizi de amaçlarına ulaşmak için kullanıyorlar. Denizin esas aşıkları kimlerdir biliyor musun? Irmaklardır... Upuzun bir yolculuğa çıkarlar ona kavuşmak için. Nice badireler atlatırlar; kururlar, taşarlar, bulanırlar, önlerine setler çekilir ama yılmazlar. Bilirler ki, sevgilileri onları bekliyordur. Her ne olursa olsun mutlaka varmalıdırlar sevgiliye. Akarlar, akarlar ve nihayetinde vuslata ererler. Karşılıksız ve mücadele ederek severler. Üstelik sevgiliye giderken büyürler, güçlenirler. Neticede martılar gibi bir şeyler de almazlar denizden ya da o kirlenince terk-i diyar eylemezler. Aksine, kendilerinden bir şeyler verirler. Aşk budur işte...'
  • 84 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şairler acıdan beslenir derler, ya da acı çeken şairler kendini daha iyi ifade eder.

    Genelde çoğu şairin kitaplarındaki teması; ayrılık, hasret, gurbet, aşk acısı, ölüm, vatan sevdası olmuştur. Şükrü Erbaş'ın bu kitaptaki ana teması ise kendisine çok düşkün olduğu ve çok sevdiği anlaşılan, ama bu dünyadan terk-i diyar etmiş olduğunu öğrendiğimiz Ömür Hanım diye seslendiği eşine duyduğu, hasret, özlem, muhabbet ve unutamayışı olmuş.

    Bu öylesine sevgi dolu ve öylesine özlem dolu bir aşk ki ona
    "yastığını koklaya koklaya öğrendim,
    İnsan bir kere ölmüyormuş meğer" dedirtecek kadar.

    Şükrü Erbaş bu kitabında Ömür Hanım'ın yokluğunda nasıl yalnızlaştığını ve sürekli eşine olan safiyane aşkını sessiz sessiz dile getirmiş. Buna yaşamak denirse, yaşıyor işte sessizce Şükrü Erbaş.

    Ömür hanıma duyduğu sonsuz saygı ve vefasının eseri niteliğinde bu kitap.

    Okuyunca insana ister istemez sorduruyor böylesi saf, temiz, buram buram sevda kokan, vefa kokan, özlem kokan en halisinden aşk kokan aşıklar kaldı mı diye?

    İşte bir yanda çok sevdiği eşini yitirmesine rağmen ona olan sevgisini hiç kaybetmeyen aşk adamı, gönül insanı, gönlü yüce insan Şükrü Erbaş, diğer yanda savrulup giden, türkçeyi aşağılar şekilde konuşan, "seni köpekler gibi seviyorum" tarzı hakaret mi ettiği yoksa sevgi sözcüğü mü kullandığı belli olmayan derbeder gençlik.

    Diline, kültürüne, ananesine, örfüne bağlı gençler oluşturabilmeliyiz yeniden.

    Şükrü Erbaş için Ömür Hanım o kadar kıymetliymiş ki;
    "Ben gelmeden çürüme" diyecek kadar sadık bir şair.

    Diyebilirsiniz ki Ömür Hanım nasıl bir güzelliktir, nasıl bir insandır ki o öldükten sonra bile böyle sevda cümleleri yazdırabiliyor. Ben de Mecnun'un Leyla'ya İthafen söylediği iddia edilen şu sözü söylüyorum.

    "Mecnun'a sorarlar, her şey bu çirkin Leyla yüzünden mi diye Mecnun'da yapıştırır cevabı: Sen hiç onu benim gözümden gördün mü?"
  • 424 syf.
    ·Puan vermedi
    Müntekim Gıcırbey kimdir?

    Müntekim Gıcırbey Murat Menteş’in “Korkma Ben Varım” isimli kitabında geçen bir kahramandır. Daha önce “Dublörün Dilemması“ isimli kitapta “Cinci Hoca Müntekim” adıyla bir radyoda ismi duyulsa da çok fazla ayrıntı verilmiyor. Şebnem’e olan dillere destan aşkıyla bilinir. İlginç bir karakterdir.

    Bölüm 1: Müntekim zeki bir çocuk. Lisede silik bir tip, simsiyah saçları, iri gözleri var. İpince dal gibi bir bedene ve hastalıklı bir görüntüye sahip. Müntekim’in sınavları inanılmaz iyi. Hepsinden on alıyor mübarek. Fizik, Matematik vs hepsi on. Hatta arkadaşları devamlı on aldığından ona Müntekim Gıcırbeyon diyorlar. Sınıf arkadaşları Nuh Tufan, Kazulet Mithat, Vampir Sultan (grubun tek kadın üyesi), Forvet Samet, Uzi Muzaffer, Fuat Tufa (FU) ve İbrahim Kurban tarafından kurulan, Afili Filintalar adlı, öğretmenlere ültimatom verip canlarını yakan bir çete var. Öğretmenlere baş kaldırıyor, suikast düzenliyorlar. Fakat okulda kimse tarafından tanınmıyor, bilinmiyorlar. Müntekim çetenin ilgisini çekiyor ve Fuat Tufa tarafından kendisine çeteye katılması için teklif götürülüyor. Fakat Müntekim teklifi reddedip ekibe katılmıyor. Kendi işini kendi hallediyor. Başta tırstığı için katılmadığını düşünüyorlar fakat daha sonra onların kontrolünde olmayan ve öğretmenleri rezil eden bazı olayların Müntekim tarafından yapıldığını düşünüyorlar. Onlar kaba kuvvet kullanırken Müntekim gayet zekice hareket edip hocaları rezil ediyor. Tüm bunları yapsa da Afili Filintalar çetesinden olmadığı için çete lideri Nuh Tufan kendisinden “Nafile Filinta” diye bahsediyor. Müntekim çok cesaretli, derin düşünceli bir insan. Dedesinin babası Abdülhamit zamanında yaşamış döneminin ünlü ayakkabıcılarından. Onun adı da Müntekim. Ailecek uzun yıllardır ayakkabı ile uğraşıyorlar anlayacağınız. Gıcırbey’in babası da ayakkabıcı. Dede Müntekim bey Abdülhamit Han’a ayakkabı hediye ediyor bu hediye karşısında Abdülhamit Han da Müntekim Bey’e Huduni isimli bir papağan armağan ediyor. O papağan Müntekim Gıcırbey’e kadar ulaşıp ona yadigar kalıyor. Müntekim papağana gözü gibi bakıyor adeta. Kuş da Müntekim’e çok düşkün. Gıcırbey’e aşık bir kız var. Adı Kevser…

    Bölüm 2: Kevser Müntekim’e fena halde aşık. Kızcağızın bir bacağı küçükken geçirdiği bir rahatsızlıktan ötürü aksak. Anne babası Kevser daha küçükken şofben zehirlenmesinden vefat etmiş. Kevser de babaannesi Ruhiye Hanım ile büyümüş. Ruhiye Hanım çevrede “Cinci Ruhiye” adıyla ve kocakarı ilaçlarıyla ünlü. Eşe dosta gönderdiği yemekleri Kevser toptan Müntekim’e getiriyor. Müntekim durumun farkında, kızın hiçbir ikramını geri çevirmiyor tabi. Bütün ikramlarını nezaket ile karşılıyor, getirdiği her yemeğe bayıldığını söylüyor. Hâlbuki yemekleri Huduni’ye veriyor Müntekim. Kevser, Müntekim’in evde olmadığı bir vakit yine yemek getirmişken  eve giren bir hırsız çetesi tarafından katlediliyor. Gıcırbey eve gelip yeni aldığı eşyalarının çalınmış, Kevser’in de öldürülmüş olduğunu görünce çok şok geçiriyor ve çok üzülüyor. Huduni de Kevser’in acısına dayanamayıp ölüyor o sırada… Haber Ruhiye Hanım’a da gidiyor tabi, o da perişan…  Olayın üzerinden çok geçmeden Ruhiye Hanım Müntekim’i eve çağırıyor ve ona Kevser’in katillerini bulduğunu, onların üstesinden gelmek için yardımcı olup olmayacağını soruyor. Gıcırbey şaşkınlıkla beraber yardımcı olacağını söylüyor. Tabi Gıcırbey şaşkın, polislerin bulamadığı katillerin Ruhiye hanım tarafından bulunmasını epey garipsiyor. Ruhiye Hanım Gıcırbey’e katillerin adını, eşkâlini ve bulunacakları mekânı verip eline de bir şırınga tutuşturuyor. Gıcırbey belirtilen zamanda belirtilen yerde katillere şırıngaları püskürtüp katilleri polislere yakalatıyor. Vermiş olduğu ilacın etkisiyle katiller polislere suçlarını birer birer anlatıyor ve hapsi boyluyorlar. Müntekim bunun üzerine şaşkınlıkla Ruhiye Hanım’a dönüp tüm bunları nasıl bilebildiğini soruyor ve olayın fitili ateşleniyor. Bin yaşındaki bir Cin… Ruhiye Hanım bin yaşında bir Cin’e sahip adı ise Jajha…

    Bölüm 3: Jajha bin yaşında bir Cin. Ruhiye Hanım’ın Cin’i. Müntekim olaydan çok etkileniyor. Düşünsenize, bir kocakarı ve bir Cin yardımı ile hırsız çetesini öldürmeden ortadan kaldırıyor. O sıra işsiz olan Müntekim’in aklına müthiş bir fikir geliyor. Haksızlığa uğrayan başkalarının da intikamlarını almak; bir nevi amme hizmeti. Bu düşüncesinden Ruhiye Hanım’a bahsedince Ruhiye Hanım işe pek yanaşmıyor. Türlü dil dökmeleri ve ikna çabalarıyla Ruhiye Hanım’ın aklına girmeye çalışıyor. “İntikamcı kabadayıdan keskin çizgilerle ayrılır!”. Ruhiye hanım bir nebze yumuşuyor ve Müntekim ona planını anlatıyor. Yasal yollarla olmayan tedavi gibi, kanun dışı imkânlar ve yöntemlerle adalet dağıtabileceklerini söylüyor. Jajha’nın vereceği bilgiler ile işlerini halledecek, insanlara ulaşmak için de marketlerdeki ürünlerin ambalajlarına küçük broşürler bırakacağını anlatıyor. Ulaşmak isteyen insanları telefon kulübesine davet edecek, dertlerini dinleyecek, Jajha’ya onaylatacak ve intikam alınacak. Masum kimseye dokunulmayacak, gerçekten mağdur kişilere ulaşılacak, kimse öldürülmeyecek, farklı yöntemlerle intikam alınacaktı. Müthiş bir fikirdi bu. Ayrıca kurdukları dolambaçlı bir ödeme sistemi ile fakir insanlara da yardımcı olunacaktı. Böylece illegal intikam şirketi kurulmuş oldu. Ürünlere iliştirilen ilanı iş ilanı sanan Abdulcabbar isimli Habeşli bir tıp öğrencisiyle ekibi dörtleyip hemen işe koyuluyorlar. Aldıkları işleri büyük bir titizlikle yaptıktan sonra Müntekim’i Müntekim yapan Şebnem ile karşılaşıyor Gıcırbey. Şebnem Tarih mezunu fakat televizyonculuk işiyle uğraşıyor. Okuduğu bölümde staj yapmak yerine Namık Mıknatıs’ın televizyon fabrikasına sözleşmesine işçi olarak giriyor, bir yıllık kontrat ile. Sözleşmesinin uzatılacağı söyleniyor fakat uzatılmıyor. Namık Mıknatıs’ın topluca işten attığı bin yüz kişiden biri. Ve hikâyemizin başkahramanlarından Şebnem Şibumi profesyonel intikamcı Müntekim Gıcırbey’e ulaşıyor…

    Bölüm 4: Ah Müntekim be, başına gelecekleri bilmiyorsun ya, ne olurdu azıcık uzak kalsan Şebnem’den de bir başka romanda başka başka maceralarını okusaydık… Müntekim Şebnem’i görür görmez vuruluyor. Şebnem’in istediği intikamı büyük bir ustalıkla alıyor da. Namık Mıknatıs’ı cümle âleme rezil edip terk-i diyar etmesini sağlıyor. Şebnem bu sırada Müntekim’i çözme gayreti içersinde. Müntekim Şebnem’in ağzının içine bakıyor. Sırılsıklam aşık. Sık sık buluşuyorlar, gezip tozuyorlar. Hatta bir keresinde Müntekim Şebnem’i ailesiyle tanıştırmak için evlerine davet ediyor. Şebnem de bu teklifi kabul ediyor. Gezip tozuyorlar fakat Şebnem’in hala kalbine yatmayan bir yerler olduğu açık. Kendisi de bir boş bulunmuşluk ile ailesinin evine gittiğini söylüyor zaten. Tam bu noktada Müntekim kritik ve canına mal olacak bir hata yapıyor. Gönül İşleri Bakanlığına Şebnem’le birlikte olabilmek için aşk kart başvurusu yapıyor. Müntekim’in isteği kabul oluyor ve Şebnem ile beraber olmasının sakıncası olmadığına dair Aşk Kart kendisine veriliyor. Kart gelir gelmez ilk buluşmalarında Müntekim Şebnem’e duygularından bahsediyor. Fakat Şebnem benden izinsiz nasıl resmi makamlara benim üzerimden başvuru yaparsın diye delilere dönüyor. Hislerini önce kendisine söylemesi gerektiğini söyleyip ortalıktan kayboluyor. Aramalarına cevap vermiyor hatta hattını değiştiriyor. Aramızda her şey bitti demeden yapıyor tüm bunları çünkü Müntekim’in esrarengiz intikamcı kişiliğinden hafif de korkuyor. Müntekim ne mi yapıyor? Ulaşmaya çalışıyor tabi. Telefondan ulaşamayınca e-posta ile deniyor şansını ve Müntekim’i kahraman yapan eşsiz aşk mektupları ortaya çıkıyor. Baş döndürücü mektupları Şebnem bir süre takip ediyor fakat daha sonra artık hiç bakmamaya başlıyor. Mektuplar başka be. Mektuplar mektup değil her cümlesi manifesto!… Hala aşıklar birbirlerine bu mektupları gönderir. Şebnem’i çıkart, oraya hangi ismi koyarsan koy… Ve mektuplar…

    Bölüm 5: Önceki bölümlerde söylediğim gibi Müntekim’i Müntekim yapan şey, Şebnem’e duyduğu güzel sevgidir. Hani rahmetli Barış Manço’nun “Sarı çizmeli Mehmet Ağa” isimli şarkısında geçen “Güzel sevmeyene adam denir mi?” kısmı var ya, öyle işte. Gerçi toplum olarak hala şarkının o kısmını doğru anladığımızı düşünmüyorum ya… Güzel sevmek derken kaşından, gözünden, saçından bahsetmiyor tabi ki de. Güzel sevmek, sevmeye doyamamak, severken incitmemek, gerekirse incitirim diye sevmemektir. Oradaki “Güzel” zarftır, sıfat değil. Sahi, güzel sevmeyene adam denir mi? Güzel sevmeyen/ sevemeyen adam, adam değildir. Güzel sevmeyen adam magandadır, pespayedir, trişkadır. Bu konu çok su götürür… Müntekim’i Müntekim yapan mektuplarındaki kelimelerdir. Ne diyor bakın Müntekim.

    Mektuplardan bazı bölümler;

    şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.

    şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.

    şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.

    şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.

    şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.

    şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.

    aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur.

    şebnem, çizgi film kuzusu, tütsülenmiş bir bahçede saklambaç oynuyor gibiyiz. sensiz bütün tabancalar, fincanlar, odalar boş; sokakların hepsi ıssız, hiçbir gezegende bana hayat yok.

    şebnem, her şeyde senden bir anı aksediyor, senin masumiyet kanıtı parmak izlerinle dolu sanki dünya. gelgelelim masumiyet, yaşam belirtilerinin azlığı demektir şebnem.

    sebnem sen cennete gidince cennet daha guzel bir yer olacak..

    öpüyorum gözkapaklarını, dizkapaklarını, kalp kapakçıklarını.

    http://instagram.com/muntekimgcrbey/
  • 408 syf.
    ·23 günde·9/10
    Uğultulu tepeler ya da Rüzgarlı Bayır...
    Emily Bronte'nin tek romanı...
    kötülüğün portresi Mr. Heathcliff...
    ...
    İngiltere'de bir dönem kadının yeri pek yoktu. Bazı kadınlar kendini edebiyat dünyası içerisinde sahte isimlerle gösterdi, kendini kanıtladı. Bunlardan en bilinenleri Bronte kız kardeşlerdir. (Emily, Charlotte, Anne).
    ...
    Kardeşlerden Emily'nin tek roman kitabı Uğultulu Tepeler'dir. Kimi çevrelerce dünyanın gelmiş geçmiş en güzel aşk romanıdır, ortada büyük bir aşk romanı varsa, olmazsa olmaz acılar diyarında, uğultulu bir tepede buluyoruz kendimizi... Günümüzün dizilerinin ilham kaynağı olabilir bu roman, ne ararsan var: aşk, sevda, kara sevda, ayrılık, ihanet, intikam, intihar, ölüm...
    ...
    Belirtmeliyim ki bu kitabı okurken kitap içerisinde bir zaman dolaşımına uğruyorsunuz. Hemen hemen 3 kuşak var ve kitabın içerisine serpiştirilmiş. Bu dolaşımdan kaynaklı olayları sıraya dizginleyebilmek zor olabiliyor. Dilerseniz kitabı okumadan önce, kolaylık olsun diye 2009 yapımı 2 bölümlük TV dizisini izleyebilirsiniz. Hikaye, tanıdık gelecektir.
    ...
    Konu:
    Malikanenin sahibi baba Earnshaw, bir gün eve döner. Yanında da kimi kimsesi olmayan bir çocukla döner. Bu çocuğa da Heathcliff adını koyar. Oğlu Hindley ve kızı Cathy ile birlikte büyütmeye karar verir. Haliyle öz oğul Hindley, üvey oğul Heathcliff'i yadırgayacaktır, belki kıskanacaktır, dahası bu çocuğa düşman kesilecektir. Bunun yanında Heathcliff ile Cathy arasında çocukluktan süregelen bir bağlılık, bir aşk duygusu oluşacaktır. Gel zaman git zaman sevda denilen şey, kara sevda hale gelmiştir. Baba Earnshaw çoktan ölmüştür, Heathcliff yetişkin hale gelmiştir. Ve bir zaman Heathcliff uğultulu tepeleri terk-i diyar eylemiştir...
    ...
    Cathy, Heathcliff'in yokluğunda acı çekse de bir süre sonra kendini toparlamış ve ardından, komşularından Edgar Linton ile evlenmiştir. Cathy kendini hemen toparlamıştı, evlenmişti hatta. Ama 3 sene sonra ancak kendini toparlayabilen Heathcliff terk ettiği yere dönme kararı vermiştir. Cathy ile Heathcliff tekrar karşılaşınca aralarında aşk bir kez daha cereyan etmiştir. Ama Heathcliff yenice öğrenmiştir, Cathy'nin evlendiğini... Ve Cathy hamiledir, Linton'un çocuğunu taşımaktadır. Bunu kaldıramayan Heathcliff intikam almak isteyecektir. Ve Cathy çocuğu doğurduktan bir süre sonra ölür.
    ...
    Heathcliff intikam uğruna Linton'un kız kardeşi Isabelle ile arkadaşlık kurar. Heathcliff, sevmese de Isabel ile evlenir, Isabel'den bir oğlu olur.
    ...
    Aradan seneler geçecektir. Mr. Heathcliff'in ve Isabel'in oğlu ile Cathy-Linton'un kızı evlenecektir. Heathcliff için öç bu hale gelmiştir, amacına ulaşmıştır.
    ...
    Böyle hikayeler eskiden romanlarda olurmuş demek.
    Heathcliff üzerinden biraz daha yazacak olursak, kendisi epey saplantılıdır. Cathy öldükten sonra, kadının kemiklerini mezarda bile rahat bırakmamaktadır, bir gün yine Cathy'nin mezarına gitmiştir, ağlamıştır, sızlamıştır, ölüsüne sarılmıştır. Sonrasında evine, kendi odasına çekilmiştir ve nihayetinde kendi hayatına son vermiştir.
    ...
    http://siirgiller.blogspot.com/...er-emily-bronte.html