• Hollywood, ABD, Ingiltere, Fransa, Almanya gibi neo-liberal Batıcı değerlerin taşıyıcısı ülkelerin silahla, ekonomık güçle yapamadıklarını "sanat" yoluyla yapmak üzere vardır. Köksüz post-modern gösteri(ş) sanatlarının bir dışavurumudur. Bir "mistik” hakikat mi anlatılacak; Avatar gibi, Inception/Başlangıç gibi filmlerle elbette bunu da onlar yapacaktır! Bize, kendi okyanusumuzdan, kendi at gözlüklerinden görüp manipüle ederek zehirledikleri bir tas suyu ikram edecek, bizler de ayran budalası gibi kana kana içeceğiz...

    Hollywood sistemi, Batı sisteminin 300-400 yıldır yapageldiği bir şeyin sanat açısından gösterişli bir tekrarından ibarettir. Öncelikle Batı dışı medeniyetlerin, özellikle "Allah’ın ipi" ile bağları hâlâ sağlam olanların, o iplerle ve kendi medeniyet birikimleriyle bağları unutturulacak, birer unutulmuş toprak hâline dönüşmüş olan bu medeniyetler içinde iki “zıt“ kolu aynı anda seferber edecek, sonra da unutturduğu, yok ettiği ya da hiç olmazsa kullanılamaz hâle getirdiği şeylerin yerine, “alın size kendiniz!" diyerek soysuz bir kopyayı yürürlüğe sokacaktı.

    Bir yanda, bizim geleneğimizle hiç ilgisi olmayan ”tanrısız mistik" yönelimlerin propagandasına soyunacak, öte yandan da "alın işte İşid.Taliban vs” diyerek bunların anti-tezlerini aynı anda ve defalarca bizi kandırabilecek şekilde üretecek... Hz. Mevlânâ'yı, Niyazi Mısri Hazretlerini, İbn Arabi Hazretlerini, Ibn Sina’yı bile onlardan öğrenecektik artık! Hollywood, bu iki uç arasında, hem İslam medeniyetinin hem de "zaten çoktan kökleriyle bağları koparılmış"olan diğer kadim medeniyetlerin "kendi"olma bilinçlerini tuz buz ederek,bizleri,üretilmiş bu iki soysuz uç arasında döndürüp duracak.
  • Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız; bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız...
  • 252 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    https://youtu.be/flXZz6m0HsY

    Ben bu bahar çok değiştim be anne
    Yüreğim durup durup rüzgarlanıyor
    Ben bu bahar bir tiryaki gibi aydınlık içtim
    Unutmak istedim ama olmuyor...


    Ben bu kitabı nasıl inceleyebilirim hiç bilmiyorum. Kitabın hakkını vermeyeceğimden eminim ama yinede yazacağım. Aslında mesele sadece kitap değil, yaşanmış olayları düzgün ifade edememe korkum var. O yüzden başta 12 Eylül'ü yaşayanlardan sonra Hüsnü Arkan'dan en son da bu inceleme adı altında ama incelemeye pek benzeyemeyen yazıyı okumaya başlayan okurlardan “Özür dilerim.”

    Kitap iç içe geçmiş birbirlerini tamamlayan 3 dönemden oluşuyor; 1960'lar, 1980'ler ve 2007. Bu dönemler karakterleri birbirinden farklı, kendilerine farklı yollar çizmiş 3 kadının gözünden anlatılıyor; Zehra, Mino, Mino'nun Yengeci (yengesi).

    Bir de Mino'nun mektupları var...

    Zehra şimdiki zamanı, Mino geçmiş zamanı, Mino'nun mektupları ise “her zaman”ı temsil ediyor. Galiba Mino'nun mektupları “Aşk” denilen şeyi temsil ediyor. Cahit adamına olan benim hiçbir şekilde anlayamadığım ve çoğunuzun da anlayamayacağı bir aşk var mektuplarda.

    Hüsnü Arkan kendisiyle yapılan bir röportajda; “Özgürlük fikri insana dışarıdan gelir. Kimse özgür doğmaz. Tam tersine bağımlı olarak doğar ve özgür olmayı sonradan öğrenir.” demiş.

    Biz bu çabanın nasıl verildiğini romanın ana kahramanı olan Mino'da görüyoruz. Asker abisinin tahakkümü altına girmiyor mesela, mesela sevdiği, delicesine aşık olduğu diyemiyecem fazlasıyla akıllıcasına aşık olduğu Cahit adamına bile kendini bağlamıyor. Çünkü onun sevgisi bağımlılık gerektirmiyor. Sınır gerektirmiyor. Aynı evde kalıp aynı yatakta uyumayı bile gerektirmiyor. Sanatın, boyanın, yaşamın içinden bir kadındır Mino. Zaten yaşamın içine görebildiği için kendisini özgür kılabiliyor.

    Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor
    Gidince kaybedecek bişey kalmıyor
    Bu güller var ya bu güller,bu bahar akşamında
    Ben bu gece mayısın beşiyim...

    Ama ben size en çok Hasan'ı anlatacağım. 12 Eylül darbesiyle idama mahkum edilen gençlerden biri olan Hasanı... Hasan... Hasan da 12 Eylül darbesiyle idam edilen gençleri temsil ediyor.

    Hasan biraz öğrenci, biraz evlat, biraz aşık, biraz arkadaş, biraz abi, ama en çok Devrimci bir karakter.

    Hasan biraz evlat dedim çünkü;

    4 Mayıs 1978 tarihinde yazdığı mektubuna şöyle başlamış:

    “Merhaba anne,
    Şubatta gelemediğim için umarım bana kızmamışsındır. Ama Haziran sonuna doğru yanınızda olacağım. Babamla güvercin uçururum... ”

    Demek Hasan'ın da kalbini kırmaktan korktuğu bir annesi varmış. Demek o da babasıyla güvercin uçurmak istermiş biz gibi.

    Hasan biraz öğrenci dedim çünkü;

    Aynı mektubunda annesine şöyle diyor:

    “........Ne yazık ki okulu bu yıl bitirmem imkansız hale geldi. Geçen yaz, ikinci sınıftan kalan beş dersimi şubatta verebileceğimi söylemiştim ama ancak birini verebildim. Bu yılın derslerine hazırlanıyorum şimdi...... ”

    Demek Hasan da derslerde zorlanırmış biraz. Onun da alttan dersi varmış. O da yıl uzatabilirmiş. Bu konuda Hasanla bizler ne çok benziyoruz değil mi?

    Hasan biraz arkadaş dedim çünkü;

    21 Haziran 1981 yılında babasına yazdığı mektupta;

    “......Koğuştaki eşyalarımı, giyeceklerimi arkadaşlara bıraktım. Yalnız sizden bir şey rica edeceğim. Münevver Hala, bana her ay yolladığı 100 lirayı, dokuzuncu koğuştaki müebbete mahkum olan Sinan Kurtaran adlı arkadaşıma göndermeye devam edebilir mi? Bir de, oradaki giyeceklerimi de paketleyip aynı arkadaşa yollayın; bedenlerimiz aynıdır.... ”

    Demek Hasan ölüme giderken bile arkadaşlarını düşünürmüş. Onların yiyeceklerini, giyeceklerini kendine dert edinirmiş. Üzgünüm ama arkadaşlık konusunda siz sevgili okurların çoğu( bende dahil) ile Hasan arasında bir benzerlik olabileceğini düşünmüyorum.

    Ben Hasan en çok Devrimci demiştim ya babasına yazdığı aynı mektubu şöyle devam ediyor:

    “......Halkın onuru ve çıkarları için mücadele etmekten başka bir şey yapmadım. Bugün bizi mahkum edenler, gelecekte suçlu ilan edilecekler ve tarih önünde yargılanacaktır; bundan hiç kuşkunuz olmasın.
    Kahrolsun faşizm, yaşasın halkların özgürlük mücadelesi. ”

    Evet Hasan en çok devrimciydi.

    Ah benim güzel abim,uzun abim,uçurum çiçeği abim
    Ah benim giden abim,türkülere,dağlara
    Ah benim güzel abim,uzun abim,uçurum çiçeği abim
    Ah benim giden abim,türkülere,çocuklara...

    Tabi tarih sadece mazlumların mektuplarını saklamıyor. Bazen zalimlerin de mektupları oluyor. Darbeyle Hasanı asan, Hasanları idam eden şahsiyetlerin kirli mektupları da var kitapta.

    19 Haziran 1960 tarihli bir mektupta Sedat Celasun ( 12 Eylül döneminin Jandarma Genel Komutanı ve MBK üyesi) şöyle diyor;

    “Bu şerefli ve kutsal hamleyi kimlerin hazırladıklarını bugüne kadar öğrenmek imkanına malik olamadım....”

    Kutsal hamle derken kastedilen “Darbe”dir.

    Sonra bir başka mektup. Hasanı öldüren beş adamın ikincisi olan Tahsin Şahinkaya'nın MBK üyesi Haydar Tunçkanat'a yazmış olduğu mektupta şöyle diyor;

    “...... Sempatiksin sempatik, hani ya ayaklarında patik.... ” Sempatikliğinize sıçsınlar* ( * burasını ben yazdım mektubun içeriği değil yani.) sonra şöyle devam ediyor mektup,

    “......Sizlere olan medyun, hayranlık hislerimi ifade etmeyi çok isterim....Hislerimi ifadeye çalışsam, anlatmak bitmeyen yazılarım sahifeleri doldurur ki!.... Sizlere inanmak ve sadık kalmaktan başka bir hizmetim dokunamadığı için beni affedin.... Ağabeyciğim... Allahım sizleri korusun ve muzaffer kılsın. En derin hürmetlerle ellerinizden öperim... ”

    Kardeşiniz Tahsin Şahinkaya

    Haydar Tunçkanat, 12 Eylül'de tutuklanmıştı... İnsan, bu kadar yakın olduğu birinin tutuklanmasını engellemez mi? Diyor kitap.( syf: 219) Bunların arasındaki arkadaşlık ilişkileri rütbeden rütbeye değişiyormuş diyorum ben.

    Kitapta Hasanı idam eden beş adamın üçüncüsü olan Bedrettin Demirel'in, idam edenlerden dördüncü olan kim olduğunu anlayamadığın bir şahsiyetin mektupları da var. Bir de son bir mektup var. Beşinci adamın. Kenan Evren'in mektubu!
    Mektubun bi yerinde şöyle diyor;

    “.......Biz hangi rütbeye geldikse o rütbe kıymetini kaybetti. Sınıfımızın kalabalıklığı mıdır, yoksa başka bir sebep midir bilmem. Biz yüzbaşı ve binbaşı iken albayın durumu ile şimdikinin arasında çok fark var....” birilerini idam sehpasına gönderirken aynı zamanda rütbelerinin değer kaybetmesinden yakınırlarmış! Birileri evlatlarını, abilerini, babalarını, kardeşlerini kaybederken birilerinin de rütbeleri değer kaybedermiş!

    Son olarak kitaptan bağımsız olarak eklemek istediğim birkaç şey var. Konu hakkında araştırma yapınca tesadüfen denk geldim. Yukarıdaki güzel, duygu yüklü(!) mektupları yazan adamlardan birkaçının malvarlığıyla ilgili bir yazıydı;

    TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun talebi üzerine hazırlanan rapora göre, 12 Eylül darbesini gerçekleştiren Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in kızı Miray ile evli Maksut Göksu’nun, Ankara Çankaya’da 3 adet betonarme kargir binası, Ankara Gölbaşı İncek’te imarlı 4 adet arsası, Erzurum Aziziye’de arsası, Hatay Belen Karapelit’te 10 adet arsası, İskenderun’da 7 arsası, Marmaris Turunç’ta arsası bulunuyor.

    Evren’in kızı Şenay Gürvit ile evli Erkan Gürvit’in ise, İstanbul Sarıyer’de 41 daireli kargir apartman ve arsası, Şişli’de rezidansı var.

    ŞAHİNKAYA AİLESİ’NİN 90 DUBLEKSİ

    12 Eylül döneminin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın oğlu Serdar Şahinkaya’nın İstanbul Kadıköy’de dairesi, kızı Sema Şahinkaya’nın eşi Mustafa Cemil Kartal’ın Kocaeli Gebze’de kereste fabrikası olan tarlası, Yalova Çiftlikköy’de 90 adet betonarme dubleks blok binası, 3 adet betonarme tek katlı işyeri olduğu belirlendi.

    SEDAT CELASUN’UN ÇANKAYA’DA 224 DAİRESİ
    12 Eylül 1980'de komuta kademesinde bulunan Milli Güvenlik Konseyi üyesi, Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Osman Sedat Celasun’un gelini Füsun Celasun’un Ankara Çankaya’da 224 daireli, 5 katlı, 28 bloktan oluşan kargir apartmanı olduğu bulunduğu belirtildi.

    ...............

    Aslında kitap günümüzle de ilgili pek çok şey söylüyor ( siyasal, sosyal, toplumsal baskı...)

    Yazılması gereken, eksik bıraktığım çok şey var...

    Ben bu bahar çok değiştim be anne
    Ben bu bahar burda değilim
    Ben bu bahar hayatın pencerelerinden kaçıp
    Bir ilmiği çözer dönerim...
  • ''Sevgili bayan Milena, size Prag'tan sonra Meran'dan yazmıştım. Karşılık vermediniz. Gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz,biliyorum. Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız.''
    ...
    ''Karşılıklı kapıları olan bir odadayız sanki; ellerimiz kapı tokmaklarında, karşıkinin bir göz kırpışı berikini kaçırmaya yetiyor; hele bir söz edecek olsa, öteki kapısını kapamış gözden yok olmuştur, biliyorum. Açacak kapıyı gene elbet, bu öyle bir oda ki, bırakılamaz belki de. Biri ötekine benzemese bu kadar, rahat olsa, ötekine bakmıyormuş gibi davransa… odayı düzene sokacak yavaş yavaş, herhangi bir odaymış gibi; ama hayır, o da kendi kapısının önünde öteki gibi davranıyor… Kimi vakit ikisi de kapının ardına kaçmışlar ve bu güzel oda bomboş kalıyor.''
    ...

    ''Seninle olsam, ne kolay bir yaşamım olacak -çılgınlık! Nasıl dokunabilirim bu konuya?- Bakışlarla konuşurduk yalnız. Oysa şimdi, hiç değilse yarına kadar beklemek zorundayım mektubumun cevabını.
    Yanlış anlama Milena, sev beni.''

    Franz Kafka - Milena'ya Mektuplar
  • Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız.Hepimiz heba oluyoruz.Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş.Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz.Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz.Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız.Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.Bizim savaşımız ruhani savaş.Ve bunalımımız kendi hayatlarımız. Chuck Palahniuk Dövüş Kulübü
  • Çünkü bizler duydukça azalıyoruz;bizler
    geçiyoruz verdiğimiz solukla;közden köze
    hafifliyor kokumuz.Belki biri çıkıp diyecek:Evet,
    içimde kan oluyorsun,bu oda ve bahar seninle doluyor...Neye yarar,bizi tutamaz o da;
    onun içinde,onun çevresinde eksiliriz.Ya onlar,güzeller,
    onları kim tutabilir?Yüzlerinde o görünüş
    aralıksız belirip siliniyor.Bizim olan gidiyor bizden
    sabah çimeninde çiy gibi,ısısı gibi
    ısıtılmış bir yemeğin.Nereye,ey gülümseyiş?Ey bakış:
    Yeni,sıcak,tutulmaz dalgası yüreğin;-
    yazık:İşte buyuz biz.Dağılıp eridiğimiz evren
    boşluğunda kalır mı ardımızdan bizim tadımız?